İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 36. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

2004 mali yılı bütçesi son gün tümü üzerinde konuşmalar

Algan Hacaloğlu

İstanbul Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 36. Birleşim · 2. yasama yılı · 24 Aralık 2003 · 2.811 kelime · yaklaşık 14 dakikalık okuma

Kaynak göster

Algan Hacaloğlu (CHP), 24 Aralık 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 36. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2004 MALİ YILI BÜTÇESİ SON GÜN TÜMÜ ÜZERİNDE KONUŞMALAR); konuşma 2.811 kelime.

Algan Hacaloğlu (CHP, İstanbul). “2004 mali yılı bütçesi son gün tümü üzerinde konuşmalar”. TBMM Genel Kurulu, 36. Birleşim tutanağı, 24 Aralık 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/algan-hacaloglu-22-2003-12-24-2004-mali-yili-butcesi-son-gun-tumu-uzerinde-konusmalar (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA ALGAN HACALOĞLU (İstanbul)- Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. 2004 yılı bütçesi üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına ikinci konuşmacı olarak söz almış bulunuyorum.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, son on onbeş yılda, özellikle üç temel alanda -eğitimde, içgüvenlikte ve ekonomi yönetiminde- çok ciddî sorunlar yaşadı. Bu sorunlar, giderek, Türkiye'nin demokratikleşmesinin, insan haklarına duyarlılığın, çağdaş, laik toplum yapılanmasının, ekonomide dengeli, istikrarlı büyümenin ve sosyal devletin gelişmesinin önünde ciddî engeller oluşturdu.

Bu dönemde, Türkiye ekonomisi kötü yönetildi. Sağ iktidarlar ve siyasetçiler, Türkiye ekonomisinin sağlıklı gelişmesinin önünü tıkadılar. İçgüvenlik, eğitim ve ekonomi yönetiminde özellikle oluşan sorunlar ve kötü yönetimde herkes vardı, bir tek Cumhuriyet Halk Partisi yoktu.

Bu dönemde, Türkiye ekonomisi yüzünü dünya piyasalarına çevirdi; piyasa ekonomisinin kurumları gelişti, dışticaretimizde sıçrama sağlandı. Tüm bunlar doğru; ancak, bu doğruların yanında, çok temel bazı büyük yanlışlıklar yapıldı. Ekonomi, yatırıma ve üretime sırtını döndü; ulusal sanayimiz taşeronlaştırıldı; KİT'ler, özelleştirme adı altında sürdürülen ilkesiz ve talancı uygulamalarla büyük ölçüde çökertildi; sosyal devlete destek geri çekildi; insanlarımız, emekleri, hakları ve hukuklarıyla dışlandı. Kaybeden, Türkiye oldu, çiftçisi, işçisi, memuru, emeklisi, esnafı ve gerçek sanayicileriyle halkımız oldu. Kısaca, Türkiye'ye bu dönemde yazık oldu.

Peki, bu ulusal olmayan, kamu yararını gözetmeyen politikalardan kazanan taraf yok muydu, kimler kazandı; sahibi oldukları bankaların içlerini boşaltanlar, kamu bankalarını batık kredilerle soyanlar, hayalî ihracatla devleti dolandıranlar, kamu ihaleleri ve özelleştirme uygulamalarında vurgun yapanlar, her türlü yolsuzluk, kuralsızlık ve hukuksuzluğa kucak açan, onları korumasına alan iktidardaki siyasetçiler kazandı veya kazandıklarını zannettiler.

Sayın milletvekilleri, bu neoliberal, dışkaynaklı, dayatmacı politikalar sonucu, Türkiye, yılların birikimlerini eritti, tüketti. Türkiye ekonomisi, her alanda geri bırakıldı; çokuluslu şirketlere ve tekelci sermayeye ucuz emek deposuna dönüştü. Buna rağmen, ülkeye giren sadece sıcakpara oldu. Doğrudan sermaye yatırımları ülkemizden uzak durdu.

Bu son yirmi yıllık dönemde, neoliberal politikaların yörüngesinde, Türkiye 815 milyar doları iç, 245 milyar doları dış olmak üzere toplam 1 trilyon 60 milyar dolar borç yükü altına girdi. Türkiye, bu dönemde 235 milyar doları içborç faizi, 81 milyar doları dışborç faizi olmak üzere, toplam 316 milyar dolar faiz ödemek durumunda kaldı. Yani, 2004 yılı bütçesinin yaklaşık 3 katı düzeyinde faiz ödemesini bu dönemde gerçekleştirdi. Tüm bu borçlanmaya karşın, son on yılda ekonomimiz yılda ortalama sadece ve sadece yüzde 2,7 oranında büyüdü. Sayın Derviş'in de biraz evvel belirtmiş olduğu gibi, Türkiye büyümede yetersiz kaldı. Oysa, bizim de aralarında bulunduğumuz gelişmekte olan ülkelerde ortalama büyüme hızı, Türkiye'nin 2 katından fazla idi.

Bu dönemde, Türkiye'nin sanayileşmesine fren konuldu, sanayileşmenin önemi geri plana atıldı. Sanayiin ekonomi içindeki ağırlığı giderek azaltıldı. Ulusal sanayi çökme noktasına getirildi. Sanayi sektörü katmadeğerinin gayri safî millî hâsıladaki payı, gelişmiş ülkelerde yüzde 36, AB ülkelerinde yüzde 29 iken, Türkiye'de yüzde 26'ya geriledi. Bütün birikim ve potansiyeline rağmen, sanayileşmede hem aralarında bulunduğumuz gelişmekte olan ülkelerin hem de hedef aldığımız Avrupa Birliği ülkelerinin son derece gerisinde kaldık.

Neoliberal politikaların içinde yüksek reel faiz, yüksek enflasyon, yüksek içborçlanma üçgenine tutsak kılınan, bilgi çağının öncelikli sektörlerinde yatırım ve araştırmayı unutan Türkiye, teknolojik gelişme ve rekabet gücünde de doğal olarak geri kaldı; âdeta, dibe çöktü. Dünya büyüme rekabet edilebilirlik kriterine göre, Kore 18 inci, Yunanistan 35 inci sıradayken, Türkiye 65 inci sırada yer aldı. 58 inci sırada bulunan Mısır'ın dahi gerisine düştü. Bu gelişmelerin doğal sonucu olarak, Türkiye ekonomisi, refah artışında da, zenginleşmede de geri bırakıldı. Son on yılda kişi başına reel büyüme, İtalya'da yüzde 1,8, Kore'de yüzde 5 iken, Türkiye'de yüzde 0.7 ile sınırlı kaldı. Diğer ülkelerle Türkiye arasında gelişmişlik ve refah farkı giderek arttı.

Hükümetin 2004 yılı için öngörmekte olduğu kişi başına millî gelir, 1997 yılının 3 096 dolarlık düzeyinin dahi altında kalacaktır; yani, aradan sekiz yıl geçmiştir, Türkiye'de refah artacağına, azalmıştır.

Değerli milletvekilleri, yıllar geçiyor; Türkiye ekonomisi yerinde patinaj yapıyor. Bir avuç mutlu azınlık, vergisiz faiz gelirleriyle servetlerine servet katarken, halkımızın çok büyük bölümü, giderek daha çok yoksullaşmakta, yaşama umutlarını yitirmektedirler.

2002 yılında yakalanan belirgin makroekonomik iyileşme ve ekonomide devralınan miras, 2003'te, ekonomik istikrarın sağlanabilmesi için uygun zemin yarattı. Ancak, üzülerek belirtiyorum, iktidar olduğunuzdan beri, Sayın Adalet ve Kalkınma Bankası milletvekilleri... (AK Parti sıralarından "Bankası değil, partisi" sesleri) İktidar olduğunuzdan beri bazı şeyler yerine oturmadı. Türkiye her yönden, içeriden ve dışarıdan kuşatılmış vaziyette.

Mecliste üçte 2 çoğunluğa sahip iktidar partisi olarak, sorunları, ulusal öncelikleri, kamusal ve toplumsal yararları gözeterek çözme sorununuz var. Ancak, sizin bir yıldır sergilemekte olduğunuz öncelikleriniz farklı. Siz, büyük bir sorumsuzlukla ekonominin yönetimini IMF'ye, Kıbrıs sorununu Kofi Annan'a, ulusal güvenliğimizi dış odaklara, çalışanların hak ve hukukunu belirli sermaye kesimlerinin insafına terk ettiniz, âdeta bu alanlardan elinizi ayağınızı çektiniz. Siz, bu temel sorumluluk alanlarınızı bırakmış, sekiz yıllık kesintisiz temel eğitimi nasıl deleriz, İslamcı terör olamayacağına toplumu nasıl ikna ederiz, türbanı nasıl dinî simgeye dönüştürebiliriz konularına takmış vaziyettesiniz.

Değerli arkadaşlar, geliniz, el ele verelim, Türkiye Büyük Millet Meclisini ve siyaseti, sorun değil, çözüm üreten, güvenilir, saygın, saydam ve temiz bir yapıya kavuşturalım. Ülkemizin ve halkımızın ortak çıkarları için bunu başarabiliriz. Yeter ki, siz, yüzünüzü ve gündeminizi Türkiye'nin gerçek sorunlarına çeviriniz, bu konuda güven veriniz, tutarlı olunuz.

FARUK ANBARCIOĞLU (Bursa)Biz tutarlıyız.

ALGAN HACALOĞLU (Devamla)Sayın AKP milletvekilleri, son yirmi yıldır ülke ekonomisini krizlere taşıyan sağ partilerle iki ortak özelliğiniz var. Biri, vizyonsuz olma özelliğiniz. Türkiye ekonomisinin kalıcı olarak kurtuluş ve gelişmesi için bir projeniz yok. Türkiye'nin sosyal ve ekonomik bunalımları geride bırakmasını, her alanda gelişmiş, çağdaş bir ülke olmasını hedef alan bir programınız, bir planınız, bir vizyonunuz yok. Diğer ortak tarafınız ise, dış odaklara ve tekelci sermayeye aşırı bağımlılığınız, âdeta teslimiyetçi olma özelliğiniz. Attığınız adımlarda, ne halkımızın ne ülkemizin birikimlerini ne de ulusal değerlerimizi yeterince önemsiyorsunuz. Bu olumsuzluklara ilaveten, sizin, diğer sağ partilerden farklı bir özelliğiniz daha var. Sayın Maliye Bakanımızın ifade ettiği gibi, kendinizi tüccar siyasetçi olarak tanımlıyorsunuz. Herhalde, kamu yararının korunmasını, sosyal devletin geliştirilmesini, işçinin, çiftçinin, çalışanlar ve emeklilerin refahının artırılmasını önemsemeyen siyasetiniz, bu anlayışınızdan kaynaklanmaktadır. Hiç kimseye danışmadan üçte 2 çoğunluğunuzu kullanarak, sık sık Anayasa Mahkemesinin hukuk duvarına çarparak geçirdiğiniz yasalarla, her alandaki yanlı, çarpık uygulamalarınızla ortaya koyduğunuz gibi, ne kamu yararı ilkesi ne sosyal devlet ilkesi ne de emeğin üstünlüğü ilkesi umurunuzda değil. 2003 Yılı Bütçe Kanununda yer alan 21 madde hakkında Anayasa Mahkemesinde iptal davası açmıştık. Davalar henüz sonuçlanmadı. Şimdi, siz, büyük bir pervasızlıkla, bu maddeleri, yeniden ve aynen 2004 yılı bütçe tasarısına da aktarmış bulunmaktasınız. Bu tasarrufunuz, en azından, hukuka duyarsızlık, Anayasaya saygısızlıktır. Belli ki, sizin için "günü kurtaralım, bizden sonrası tufan" anlayışınız, "ülkenin tüm birikim ve kaynaklarını, gerekirse, baba baba satarız" anlayışınız geçerli ve önemli. Halkımız, sizin bu gerçek kimliğinizi, her geçen gün daha yakından tanımaktadır. Sadece size ve yandaşlarınıza yarar sağlamakta olan bu siyasetinizin bedelini ödemekte olan halkımız, bunun hesabını, er geç sizden soracaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2004 yılı bütçesi, birkaç yıldır devam etmekte olan geleneği ve zaafları sürdürmektedir. Bu bir faiz bütçesidir. Bu bütçe, rantiye kesimine vergi-servet transferini programlayan bir belgedir. Bu bütçede, yatırım yok, halka hizmet yok, kamu çalışanlarının emek ve haklarına duyarlık yoktur. 2003'te olduğu gibi, bu yılda, eğitim, sağlık ve adalete bütçeden yeterli para yoktur. Bu bütçe, insanımızı dışlıyor; eğitim, sağlık ve adaleti dışlıyor; çiftçiyi ve tarımı ise, daha çok dışlıyor, kendi kaderine terk ediyor.

1983 yılında faiz ödemelerinin gayri safî millî hâsılaya oranı yüzde 3,2 idi. Son yıllarda, bu oran, taşınamaz düzeylere tırmandı. Zaman zaman, devlet, acze düştü. İktidarınızın ilk yılında faiz ödemelerinin gayri safî millî hâsılaya oranı ise, yüzde 18,5 olarak gerçekleşti. 2004 yılında ise, en azından, sizin rakamlarınıza göre, yüzde 15,8'e ulaşması beklenmektedir. 161 katrilyon liralık, yani, 100 milyar dolarlık bu bütçenin yüzde 41'ini -yani 41 milyar doları- faiz ödemeleri oluşturmakta; toplam gelirlerin üçte 2'si faize gidecek. Henüz, iktidarınızın birinci yılındasınız; ancak, ülkemizde yatırımlar durma noktasına geldi. Toplam kamu yatırımlarının gayri safî millî hâsılaya oranı, 1980'li yıllarda ortalama yüzde 10'larda, 1990'lı yıllarda yüzde 7'lerdeyken, bu yıl yüzde 1,8'e geriledi. 1998 fiyatlarıyla, reel olarak, geçen yıla göre yüzde 22 azaldı. Bu bütçede yatırımlar için öngörülen ödenek 4,7 milyar dolar; yani, bütçenin sadece 4,7'si. Yatırımlara, faiz ödeneklerinin sadece onda 1'ini ayırmış bulunmaktasınız.

TÜSİAD Başkanı "havanda su dövülüyor, yatırım ortamı iyileşmiyor" diye şikâyet ediyor. İNTES, bu durumu, bir israf kaynağı olarak değerlendiriyor.

Acil eylem programınızda, konut seferberliğinin başlatılması öngörülüyordu; ancak, birçok vaadiniz gibi, bu da lafta kaldı. Bu yılın ilk dokuz ayında, konut seferberliği yerine, inşaat sektörü yüzde 16 oranında geriledi. İnşaatın, inşaat sektörünün çökmesi, işsizliğin tırmanmasına, yatırımın gerilemesine, âdeta durmasına yol açtı.

2003 yılı fiyatlarıyla baktığımızda, 1990'ların ikinci yarısında altyapı yatırımlarına 18-19 katrilyon harcanırken, bugün, bu rakam, 10 katrilyonun altındadır.

Kamu yatırımlarının rafa kaldırılmasından en büyük darbeyi tarım projeleri almıştır. Kamu yatırımlarının durması, özel sektör altyapı ve sanayi yatırımlarının da ertelenmesine yol açmaktadır. 2003 yılı yatırım programında yer alan 189 adet DSİ tarım projelerinin kalan yatırım tutarı, 22 katrilyon 340 trilyon liradır; ayrılan ödenek ise, sadece 709 trilyon liradır. Bu düzeyde ödenek tahsisleriyle, söz konusu projeler, ancak, otuziki yılda tamamlanabilir.

Sayın milletvekilleri, ülkemizde vergi terörü esmektedir. Vergi politikalarınız, değerli AKP'li milletvekili arkadaşlarım, tam bir şaşkınlığın ve kayırmacı zihniyetin ürünüdür. 2004 yılında da vergi reformu yapmaya niyetiniz olmadığı ortaya çıkmıştır. Sayın Maliye Bakanı tarafından açıklanan vergi paketinden, yurttaşa, artan vergi yükü, rantiyeye ise, destek çıkmıştır; repoya, devlet tahvili ve hazine bonosu faizlerine, her boyutta mevduat faizlerine, bir yıl daha, vergisiz cennet vaatleri çıkmıştır. Hazine bonoları faiz gelirlerine vergi muafiyetinin bir yıl daha uzatılması, belki borçlanmayı biraz kolaylaştıracaktır; ancak, ülkede yoksullaşmanın ve gelir dağılımında eşitsizliğin daha da artmasına, bütçe açığının daha da büyümesine, yatırımların ve halka hizmetin tamamen durmasına neden olacaktır.

Sayın Maliye Bakanı "bütçeyi ÖTV ve KDV kurtaracaktır"demektedir. Hükümet bu konuda kolayını bulmuştur "vur abalıya" misali, bütçe açığı faiz ödemeleriyle kabardıkça, çözümü, dolaylı vergilere yüklenmekte bulmakta. Dolaylı vergilerin toplam vergilere oranı 1998 yılında yüzde 53 idi; 2003 yılında yüzde 68'e tırmandı; 2004'te ise, bütçenizle, yüzde 70 olarak planlamaktasınız Bu varlıklılardan yana uygulamalarınızla, ülkemizde yoksullaşmayı ve eşitsizliklerin daha da artmasını körüklemekte, sosyal barışın bozulmasına zemin yaratmaktasınız.

Sayın milletvekilleri, 1980'li yıllardan günümüze ekonomide neoliberalizmin koruyucu şemsiyesi altında her alanda yaygınlaşan kuralsızlık, kayıtdışı ekonomiyi yeni boyutlara tırmandırmıştır ve siz, bu konuyu denetlemek yerine, körüklemektesiniz. Malî miladı bir yıl ertelemek yerine tümüyle kaldırarak, kayıtdışı ekonominin sınırlandırılmasına darbe indirdiniz. Kayıtdışı ekonomi, günümüzde kayıtlı ekonominin üçte 2'si düzeyine tırmanmıştır; yani, gelişmekte olan ülkelerdeki ortalama oranın, en az 2 katıdır. Oysa, ülkemizde bu oran, 1985'te yüzde 36 idi.

AKP milletvekillerine yargı dokunamıyor; yani, AKP, siyasette kayıtdışıdır. AKP, malî miladı kaldırıyor, yani AKP, ekonomide kayıtdışıdır.

Değerli AKP'li milletvekilleri, eğer bu tavrınızı değiştirmezseniz, siz, tarihe, bir kayıtdışı iktidar olarak geçeceksiniz. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın milletvekilleri, bundan on yıl evvel bütçe açığının gayri safî millî hâsılaya oranı yüzde 3,9 idi, 2003 yılında ise yüzde 11,4 olarak gerçekleşti, belli ki, 2004 yılında da kanama dinmeyecek. 2004 yılı bütçesi, 46 katrilyon lira, yani bütçenin yüzde 29'u oranında açık verecektir. Bütçe açığının Türkiye'deki düzeyi çerçevesinde olan başka hiçbir -piyasa ekonomilerinde- ülke yoktur. ABD'de, tüm ülkelerde bu oran yüzde 2'nin altındadır. Bu açık, Maastricht kriterleri düzeyine çekilmeden, ekonomide sürdürülebilir bir istikrarı sağlayabilmenin mümkün olmadığını bilmek durumundayız.

Enflasyonun indirilmesi, enflasyonda istikrar programı hedefine ulaşılması ve onun sürdürülmesi çok önemlidir. Malî disipline öncelik verilmesine devam edilmelidir; ancak, enflasyondaki düşüşün henüz hane halkına gereğince yansımadığı, mutfaktaki yangının devam etmekte olduğu görülmektedir. Sayın Maliye Bakanının, tüccar siyasetçi olma iddiasına rağmen, bu gerçeğin pek farkında olmadığı, son bir yılda kasaba ve bakkala pek uğramadığı anlaşılmaktadır. Yoksa, arada sırada kasaba uğrasaydı, bir kilo yemeklik kıyma fiyatının, son bir yılda, 9 000 000 liradan, yüzde 39 artarak 12,5 milyon liraya çıktığını bilirdi.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin neoliberal rant ekonomisi politikalarıyla içine taşındığı borç batağı, vizyonsuz ve Türkiye gerçeğinden kopuk iktidarınızla daha da derinleşmektedir. Günümüzde, ekim ayı sonu itibariyle içborç stoku 126 milyar dolara, yani 183 katrilyon liraya, içborç stokunun gayri safî millî hâsılaya oranıysa yüzde 50'nin üzerine çıkmıştır. Sadece, iktidarınızın bu bir yıllık döneminde, içborç stokunu 39 katrilyon lira artırdınız. 1993 yılında, kişi başına borç, kişi başına millî gelirin yarısı düzeyindeydi; günümüzde ise, sayenizde, kişi başına borç 3 706 dolara tırmanarak, kişi başına millî geliri aşmıştır.

IMF programında öngörüldüğü gibi, 2004 yılında, gayri safî millî hâsılanın yüzde 6,5'i oranında faizdışı fazla sağlanması halinde, yaklaşık 17 milyar dolarlık bir kaynağın faiz ödemelerinde ve anaborç ödemelerinde kullanılabilmesi mümkün olabilecektir. Ancak, yüksek bir büyüme eşliğinde sürdürülemeyen faizdışı fazla politikasıyla yeterli sonuç alınabilmesi mümkün değildir. IMF programı, altına imzamızı attığımız sürdürülmesi gereken bir programdır; ancak, IMF'yle, sizin yaptığınız gibi, teslimiyetçi ilişkiye girmenin anlamı yoktur. Hükümet, 2004 yılı konsolide bütçe faizdışı fazlası konusunda, IMF taleplerine teslim olmuştur. IMF'yi ikna edecek güveni sağlayamamış, kararlılığı ortaya koyamamıştır. 2004 yılı faizdışı fazlası, durma noktasına gelen kamu yatırımlarına acil kaynak ihtiyacı; reel sektörün verimlilik artırmaya, araştırma ve geliştirme yatırımlarına yönelik kamu desteği ihtiyacı; rekor düzeye tırmanarak sosyal bunalıma yol açmakta olan işsizliğin taşınabilir noktaya çekilmesi için uygulanacak proje ve destek politikalarının kaynak ihtiyacı; doğu ve güneydoğu Anadolu’da yöre insanına ekonomik açıdan nefes aldıracak mikrokredi ve benzeri projelerin kaynak ihtiyacı, makul ölçülerde dikkate alınarak belirlenmeliydi. Biraz evvel, Sayın Kemal Derviş'in de değindiği gibi, yüzde 6,5'lik faizdışı fazlanın örneğin yüzde 1,5'lik, yani yaklaşık 4 milyar dolarlık bölümü, bütçe kapsamında harcama fasılları, biraz evvel belirttiğim ihtiyaçlara göre, ayrıntılarıyla belirlenmeleri kaydıyla, bu ihtiyaçlar, bütçe içinde tahsis edilmiş olsaydı, Türkiye, 2004 yılında, birçok alanda ve büyümede ve işsizlik sorunun aşılmasında daha ciddî bir mesafe katedebilirdi.

Sayın milletvekilleri, son on onbeş yıldır Türkiye ekonomisi, rantiye kesimine, bankalara çalıştı. Aslî görevleri, halkın tasarruflarını, mevduatlarını, kurallar içinde, kredi olarak ekonominin kullanımına sunmak olan bankaların önemli bölümü, ne yazık ki, giderek, bu sorumluluklarından geri plana düştüler; yüksek reel faizli kamu kâğıtlarından kolay gelir sağlamaya, kaynaklarını ucuz maliyetle ve yasal limitleri aşan boyutlarda olmak üzere, kendilerinin sahip olduğu şirketlere aktarmaya yöneldiler. 1998 yılında, bankaların ekonominin kullanımına sunduğu krediler toplamının toplam mevduata oranı yüzde 51 idi; oysa, Eylül 2003 tarihi itibariyle bu oran yüzde 31'e gerilemiştir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise, bu oran, en az, Türkiye'nin 2 katıdır. Dünya ortalaması ise, yüzde 130'dur.

Devleti 47 milyar dolar zarara uğratan 21 batık banka sahiplerinden, şimdilik, son derece sınırlı miktarda bir kaynak geri tahsil edilebilmiştir. Sağ siyasetin, belli kesimlerin desteği altında, cumhuriyetin en üst kademelerinde bulunmuş bazı büyüklerin aile fotoğraflarına girerek etkinlik kazanan bazı kişiler, ne yazık ki, bu vurgunda, önplanda yer almışlardır. İmar Bankasında yaşananlar ise, tam bir soygundur ve toplumsal dramın ve kamusal başıbozukluğun izlerini taşımaktadır. Hükümet, emekli ikramiyelerini, yaşam boyu kıt kanaat gerçekleştirdikleri tasarruflarını, emeklerinin karşılığında onurlu yaşamlarının birikimlerini İmar Bankasında devletin denetimi ve güvencesi altında değerlendiren yurttaşlarımızın, yani İmarzedelerin mağduriyetlerine, derhal son vermelidir.

Bu çerçevede, Sayın Maliye Bakanına bir soru yöneltmek istiyorum: Bonozedelerin suçu nedir? Devlete güvenmek mi? Devlete güvenmek suç olabilir mi? Eğer ortada bir suç varsa, suçlu kimdir?

Sayın milletvekilleri, yıllardır özelleştirmeye tam bir fırsatçı ve yağmacı anlayışla yaklaşılıyor, ilke ve kural dinlenmiyor. Özelleştirme uygulamalarında kamu yararı ve toplum çıkarları, etik kuralları, sanayide yeniden yapılanma ihtiyacı kesinlikle umursanmıyor. Özelleştirmeye, ne bir kamu mülkiyeti taassubu -bir mülkiyet ve tapu koleksiyonculuğu anlayışıyla- ne de kamu girişimlerini tümüyle tasfiyeye yönelik, onu hedef alan bir ideolojik saplantıyla yaklaşılmalıdır. Bu süreçte, başta altın hisse olmak üzere gerekli enstrümanlar kullanılarak, Petkim, TÜPRAŞ, Türk Hava Yolları, Tekel ve benzeri stratejik mal ve hizmet üreten KİT'lerin üzerindeki kamu mülkiyetinin, kamu kontrolünün yitirilmemesi sağlanmalıdır. Özelleştirmede satış, en yüksek parayı vereceğini söyleyene değil, kamu tesisini en iyi işletme ve teknolojik yapılanma gücüne sahip olanlara yapılmalıdır. Dünya Bankası dahi "özelleştirme, özellikle krizler sırasında önemli bir gelir kaynağı olarak görüldü; Türk sanayicilerini rekabetçi hale getirme hedefi ikinci plana düştü" değerlendirmesini yapmaktadır.

Sayın Maliye Bakanı çok yadırgadığımız bir üslupla "KİT'leri duman edeceğim; KİT'leri babalar gibi satacağım; parayı verene satarız; TÜPRAŞ stratejik mi? Kim diyor onu!" diyebilmektedir, bu üslup, özellikle ve öncelikle bu KİT'lerin gerçek sahibi olan halkımıza, bu işletmelerde onurla ve özveriyle çalışmakta olan emekçilerimize gerçek bir saygısızlıktır.

AKP önder kadrolarıyla yakınlığı bilinen Albayrak'ların, AKP tarafından son bir yıldır yürütülen özelleştirme uygulamalarında yıldız firma konumuna geldiği görülmektedir. Albayrak'lar ve benzeri kuruluşların özelleştirme faaliyetlerini dikkatle izlemeye, bu alandaki kayırmacılık, vurgun ve talana, Cumhuriyet Halk Partisi olarak göğüs germeye kararlıyız değerli arkadaşlarım.

Sayın milletvekilleri, gelişmiş ülkeler kendi tarım kesimlerini korurken, gelişmekte olan ülkelere, Türkiye'ye, tarımsal üretici olma yerine tarımsal tüketici olma yolunu açıyorlar, IMF'ye bu konuda jandarma görevini veriyorlar. AKP Hükümeti ise, bu acı tabloyu sadece seyrediyor, âdeta uyukluyor! Tarımı ve çiftçiyi dışlayan çarpık politikalar sonucu, Türkiye, tarım ürünlerinde dışa bağımlı hale gelmiş, ilk defa, bu konuda net ithalatçı duruma düşmüştür. AB ülkeleri, kendi çiftçilerine, kişi başı yıllık 304 dolar, ABD 317 dolar destek verirken, Türkiye 113 dolar destek sağlamaktadır. Kısaca, Batılı ülkeler kendi çiftçisini destekliyor, IMF ve AKP ise, öngördükleri politikalarla, ülkemiz tarım ve çiftçisini çökertmektedir. Tarımda fiyat, kredi, girdi desteği tasfiye edilirken, bunu geçici olarak telafi etmek için getirilen doğrudan gelir desteği, hükümet tarafından bir aldatmacaya dönüştürülüyor, ödemeler sürekli erteleniyor. Tarım ve çiftçiden yana kararlı bir tavır sergileyerek, IMF'nin bu konudaki engeli uzlaşmayla aşılarak, hızla, verimlilik artışını hedef alan, üretime bağlı destekleme politikalarına geçilmeli, tarımsal kredi faiz oranları -karşılığının bütçede yer alması kaydıyla- düşürülmeli, Ziraat Bankası, tarım sektörüne dönük olarak, etkin ve verimli yapıda görev yapan ihtisas bankasına dönüştürülmelidir.

Değerli arkadaşlarım, ekonomideki büyüme halka yansımamaktadır, yoksullaşma ve eşitsizlikler artmaktadır, gelir dağılımındaki uçurum giderek daha derinleşmektedir.

Sosyal devlet, sadece bir anayasal kavram olarak kalmamalıdır. Bunun için, devletin gelir ve harcama politikaları, gelir dağılımını bozucu değil, düzeltici bir rol oynamalıdır. AKP Hükümetini, her geçen gün daha çok tahrip edilmekte olan sosyal devlet konusunda duyarlılığa çağırmayı, Cumhuriyet Halk Partisi olarak kendimize bir görev bilmekteyiz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

13 konuşma daha · 24 Aralık 2003

13 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook