İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 36. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

2004 mali yılı bütçesi son gün tümü üzerinde konuşmalar

Kemal Derviş

İstanbul Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 36. Birleşim · 2. yasama yılı · 24 Aralık 2003 · 3.044 kelime · yaklaşık 15 dakikalık okuma

Kaynak göster

Kemal Derviş (CHP), 24 Aralık 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 36. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2004 MALİ YILI BÜTÇESİ SON GÜN TÜMÜ ÜZERİNDE KONUŞMALAR); konuşma 3.044 kelime.

Kemal Derviş (CHP, İstanbul). “2004 mali yılı bütçesi son gün tümü üzerinde konuşmalar”. TBMM Genel Kurulu, 36. Birleşim tutanağı, 24 Aralık 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/kemal-dervis-22-2003-12-24-2004-mali-yili-butcesi-son-gun-tumu-uzerinde-konusmalar (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA KEMAL DERVİŞ (İstanbul)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye olarak, istikrarı pekiştirip uzun vadeye bakma, uzun vadeye bütün gücümüzü yöneltme zamanı gelmiştir. Aralık 2003 itibariyle, Türkiye ekonomisinde neyi, neleri görüyoruz; rakamlar neye işaret ediyor, bununla başlamak istiyorum. Duruma soğukkanlı biçimde baktığımızda, hem olumlu hem de olumsuz gelişmeler görünüyor.

Olumlu gelişmelerle başlayalım. Hiç kuşkusuz, 1999-2001 yıllarındaki akut kriz ortamından çıkmış bulunuyoruz. Sadece 2001 demiyorum; çünkü, 1990'lı yılların yanlış politikaları tarafından hazırlanan kriz, aslında 1999 yılında başladı. Hatırlayacaksınız, 1999 yılında, Türk ekonomisi eksi 6,5 küçülmüştü. 2000 yılındaki başarılı olmayan ekonomik program denemesinden sonra, 2001 yılında kriz akut safhaya girdi ve Şubat 2001'de ekonomiyi büyük sarsıntıya uğrattı. Yangını söndürmek, sarsıntının Arjantin'e benzer bir yıkıma yol açmasını önlemek kolay olmamıştır. Bunu, ülke olarak hep birlikte başardık. Türkiye, akut kriz ortamından çıkabildi ve bu çıkış 2001 yılının sonundan itibaren 2002'de güç kazanarak devam etti.

Değerli milletvekilleri, dikkat edin, ne Irak'taki savaş ve devam eden olumsuzluklar ne de İstanbul'daki bir ay önce yaşadığımız trajik olaylar, Şubat 2001'deki çok daha küçük sayılabilecek zirve tartışmasının yol açtığı bir paniğe yol açmadı; çünkü, yapı sağlamlaştı, ekonominin binası artık çok daha sağlam durumda. Ekonominin şoklara karşı daha dayanıklı hale gelmiş olması, hiç kuşkusuz olumlu boyutlardan birincisidir. İkinci olumlu gelişme, otuz yıldır çok yüksek olarak devam eden enflasyonun 2002'de yüzde 29'a, 2003'te de yüzde 19'a -sanıyorum olacaktır- inmiş olmasıdır. Bu gelişmenin değerini küçümsemeyelim. Türkiye'nin yaşadığı olumsuzlukların çoğu, örneğin istikrarsızlık, yüksek faiz, reel ekonomideki yatırım eksikliği, gelir dağılımındaki bozukluklar bu yüksek enflasyondan kaynaklanmıştır. Enflasyonun iki yılda yüzde 70'ten -ve son yirmi yılın ortalaması da yüzde 70'e yakındı- yüzde 20'ye düşmesi sevindiricidir ve devam etmelidir. Hükümetin bu konudaki kararlı ifadeleri olumludur ve bu kararlılığın sürmesini diliyoruz. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, bu gelişmeleri değerlendirirken, özellikle enflasyonla ilgili gelişmeleri değerlendirirken, sanıyorum, hepimiz 2001 yılında çağdaş, bağımsız bir statüye kavuşan Merkez Bankasına özellikle teşekkür etmeliyiz. Kendimize vicdanımızı dinleyerek, cevaplamak üzere şu soruyu soralım: Merkez Bankası para politikasını bağımsız olarak yürütemeseydi; yani, 57 nci, 58 inci ve 59 uncu hükümetler Merkez Bankasına eskiden olduğu gibi para politikasında baskı yapabilseydi, ülke olarak enflasyonun bu düşüşünü sağlayabilir miydik? Bu soruyu soralım, vicdanımızı dinleyelim. Bağımsız ve güçlü bir Merkez Bankası olmasaydı, enflasyonu düşürmekteki başarı derecemiz mutlaka çok daha düşük olacaktı. Bakanlık dönemimdeki anılarımı bugün sizlerle paylaşmak istiyorum. Merkez Bankası Kanunu geçtikten sonra, bazı günler, Hazinede, Merkez Bankasının faizleri daha fazla indirmesi gerektiğini tartışıyor, düşünüyorduk. Bazı günler "ah, keşke, şu Merkez Bankasına bir direktif verip şunu yapın diyebilseydik ne iyi olurdu" diye düşündüğüm günler olmuştur ve bu, doğaldır. İşte, bu bağımsız, özerk kurulların, özellikle bağımsız Merkez Bankasının gereği zaten oradan doğuyor. Hükümetteyken, Bakanlık yaptığınız zaman, hiç kuşkusuz, Merkez Bankasının, size daha çok yardımcı olmasını, belki, kısa vadeli düşüncelerle veya kısa vadeli perspektif içerisinde dileyebilirsiniz; ama, ülkenin uzun vadeli selameti bakımından, Merkez Bankasının, bu tür telkinlere boyun eğmemesi, bu tür telkinler karşısında bağımsız olması son derece önemlidir ve bugün, Türkiye olarak, 2001 yılında Meclisin kabul ettiği özerk Merkez Bankası Yasasının, sanıyorum, yararını görüyoruz.

Merkez Bankamızın başarısını kutlarken, bu vesileyle, daha genel olarak, bağımsız kurulların işlevine ve önemine dikkat çekmek istiyorum. Doğrudur, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Rekabet Kurulu, BDDK gibi özerk kurullar uzayda yaşamıyorlar, Türkiye'de yaşıyor ve çalışıyorlar. Bu kurullar, sorumlu oldukları alanlardaki hedefleri, toplumla birlikte, Meclisle birlikte ve elbette, hükümetle birlikte saptamak durumundadır. Örneğin, 2001 yılında kabul edilen yasa, Merkez Bankasının enflasyon hedefini hükümetle birlikte saptamasını açıkça öngörüyor; ancak, o hedefi tutturmak için kullanılacak para politikasını yürütmekte bağımsız ve özerktir. Bu yeni özerkliği, sadece biçimsel olarak değil, özünde de korumamız gerekiyor. Atamalarda siyasal yanlılık, siyasal bağımlılık bu kurumların yöneticileri için de ağır basmaya başlarsa, Türkiye, çok zor elde ettiği bazı kazanımları kaybetme tehlikesiyle yeniden karşı karşıya kalacaktır. Ekonomiye yön veren kurumlarımızda 1990'lı yıllarda yaşanan partizanlık yeniden egemen olursa, hiç kuşkunuz olmasın, kısa bir süre sonra, 1990'lı yıllarda yaşadığımız olumsuzlukları tekrar yaşamaya başlarız. Dileğim bunun olmaması; yer yer geriye dönüş işaretlerini görüyoruz, bunu elbirliğiyle önleyelim ve bu kazanımları Türkiye'ye kaybettirmeyelim.

Krizden çıkış, kamu borcunun sürdürülebilirliliği, enflasyondaki düşüş, bunlar çok sevindirici ve önemli gelişmeler. Ülkemizin coşmasını, yarınlara güvenle bakmamızı, bunu hepimiz istiyoruz. Türkiye olarak, artık, bu uzun yıllardan sonra, sevinmeye ihtiyacımız var; dolayısıyla, sevindirici olan gelişmeleri, hepimiz, iktidar ve muhalefet olarak vurgulamalıyız. Vatandaşımızla birlikte sevinmek, hem hakkımız hem de ihtiyacımız; ancak, aynı zamanda gerçekçi olmaya, olayları abartmadan tartışmaya da ihtiyacımız var; çünkü, gerçekçi olmayan değerlendirmeler yanlış adımlara yol açar.

Ayrıntılara girmeden önce temel zorluğumuzun altını çizmek istiyorum. Türkiye'nin temel zorluğu yeterli ölçüde büyüyememektir. Bu, on yıllarca devam eden bir zorluğumuz; yani, bugün ortaya çıkan, son altı ayın, son oniki ayın, hatta son üç yılın zorluğu değil.

Karşımızdaki tablo şudur: Vatandaşın alım gücünü de hesaba kattığımız zaman, 1950 yılında, 1995 yılı sabit fiyatlarıyla hesapladığımızda, Türkiye'deki kişi başına gelir 1 950 dolardı; yani, 1995 fiyatlarıyla 1950 yılında. Aynı tarihteki kişi başına gelir, İspanya'da 3 300, Portekiz'de 2 000, Yunanistan'da 2 600, Güney Kore'de, bizden düşük olarak, 1 300 dolardı. Elli yıl sonra ise, kişi başına alım gücü Türkiye'de 5 700; yani, kişi başı alım gücüyle hesapladığımızda kişi başına düşen millî gelirimiz 3 000-3 500 değil, 5 700; ancak, İspanya'da 16 500, yola bizimle eşit gelirle çıkmış olan Portekiz'de 15 000 ve bizden geride başlayan Güney Kore'de de 13 000 dolardır. Bunu değiştirmemiz lazım; yani, bu yapıyı mutlaka değiştirmemiz lazım. Özellikle 90'lı yıllar bize mesafe kaybettirmiştir. Üstelik, yetersiz büyüme istihdam sorununu çok ağırlaştırmıştır. İstihdam konusunda çifte sorun yaşıyoruz. Bir taraftan, geçmişten birikip gelen bir işsizlik var; diğer taraftan da, çalışma hayatına yeni giren gençlerimizi tehdit eden bir istihdam sorunu var. Kentlerde eğitimli genç kadın işsizliğinin, 2003 yılının üçüncü çeyreğinde yüzde 38'e ulaşması, hepimizi düşündürmesi gereken bir gerçektir. Parantez içinde, bu noktada, zaten düşük olan kadınların işgücüne katılma oranının daha da düşmesine, sanki zararsız bir şeymiş gibi bakmanın ne kadar yanlış olduğunu da vurgulamak istiyorum; yani, bugün, kadınların işgücüne katılma oranı düştüğünde "ne yapalım evde otursunlar" demek, sanıyorum, çağdaş bir ekonomik veyahut toplumsal yaklaşım değildir.

Şunu kesinlikle belirtmek gerek: İstihdam ve işsizlik sorununu gerçekten ve kalıcı bir şekilde çözmek istiyorsak, Türkiye, en az on yıllık bir dönem için ortalama yılda yüzde 7 hızıyla büyümek mecburiyetindedir. Temel hedefimiz o olmalıdır. Bu, mümkündür, örnekleri vardır. Bazı ülkeler bazı dönemlerde daha da hızlı büyüyebildiler. Artık, dünyada büyük bir deneyim birikimi sonucu, ana nitelikleri iyi bilinen temel politikaları ülkemiz koşullarına uyarlayarak bu sağlanabilir. Türkiye, bunu başarabilir, başarmalıdır. Çok ağır, çok üzücü olan işsizlik sorunumuzu başka türlü çözemeyiz. Genç insanlarımıza hak ettikleri geleceği başka türlü sağlayamayız. Maalesef, bugünlerde, ekonomiyi değerlendirenler arasında, zaman zaman hükümet sözcüleri arasında da, bu hedefe kilitlenmenin ne kadar yaşamsal olduğu yeterli ölçüde vurgulanmıyor diye düşünüyorum. Borcun dönmesi, krizin akut olmaktan çıkmasıyla birlikte, Türkiye, kriz öncesi büyüme temposuna dönüş gibi bir havayı yaşıyor. Bu, bir şeyler değişmediği takdirde, en iyi olasılıkla, ortalama yüzde 5 civarında bir büyümeyle yola devam etmektir. Zaten, geçmiş yirmi yirmibeş yılı da aldığımız zaman, ortalama büyüme hızı yüzde 4 ile yüzde 5 arasındaydı. Kriz oldu, bir çöküş oldu, krizden bir çıkış oldu, şimdi, sanki, eski o yüzde 5'lik tempoya yeniden ekonomi oturuyor gibi bir hava içindeyiz.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'de hali vakti yerinde olanlar için, önemli sermaye geliri veya rant sahibi olanlar için, krizin tekrarlanmaması kaydıyla, mevcut düzen yeterli sayılabilir. Yüzde 5'lik bir büyüme hızı, toplumun daha varlıklı kesimleri açısından kabul edilebilir de olabilir; ancak, yüzde 5'le yetinen bir yaklaşım, işsizler için, iş bekleyen gençler için, bugün, çok düşük ücretlerle çok güvencesiz işyerlerinde çalışmak durumunda kalanlar için, yoksullukla savaşan büyük bir nüfus kesimi için kabul edilebilir bir hız, yeterli bir hız değildir.

Tekrarlıyorum, bunu, belki bilinçli olarak veya istediğimizden değil, hepimiz mutlaka daha büyük bir büyümeyi istiyoruz, arzuluyoruz; ama, eskiden Türkiye'de bir yapı oluşmuş, yüksek enflasyon, yüzde 4-5'lik bir büyüme.

Değerli milletvekilleri, enflasyonu yenmek üzereyiz, çok seviniyoruz buna haklı olarak; şimdi, o ortalama büyüme hızını yüzde 7'ye doğru çekme zamanı gelmiştir ve bunu devam ettirme zamanı gelmiştir. Yüzde 7'lik bir büyümenin temellerini oluşturmadan, yüzde 7'lik bir büyümeyi rayına oturtmadan her şeyi güllük gülistanlık, düzelmiş gibi göstermenin bir yararı yoktur. Türkiye, yangını 2002 yılında söndürdü, şimdi, bu, yeni büyüme sürecine girmek için önemli bir fırsat var elimizde.

Bina yanarken, binanın genişlemesi, yeni odaların, yeni imkânların eklenmesi elbette mümkün değildi. Yani, son iki yılda, özellikle 2001'de bu atılımı yapmak mümkün değildi; ama, bugün, artık mümkün. Peki, bu yolda temel engeller nelerdir, bugün, bizi endişeye sevk eden unsurlar nelerdir? Niye olmuyor bu? Niye bu raya girmiyoruz? Birinci zorluk, hiç kuşkusuz, aşırı değerlenmiş kurla ilgilidir. İki hafta önce, hatırlayacaksınız, önce, sanayide üretim rakamlarını gördük ve sevindik. Sanayi üretimi hızla büyümeye devam ediyordu. Ne var ki, birkaç gün sonra, üçüncü çeyrek millî gelir büyüme rakamları açıklandı. Bu sefer, üzülerek, büyüme hızında belirgin bir yavaşlamanın olduğunu gördük. Üçüncü çeyrek büyüme hızı yüzde 5'in altında kalmıştı, sanayiin hızla büyümesine rağmen, yani, üretimin hızla artmasına rağmen. Peki, nasıl oluyor da üretim hızla artıyor, ancak, gelirlerdeki artış yavaşlıyor. Nedeni şu: Aşırı değerlenmiş kur, üretim içindeki ithalat payını giderek artırıyor; yani, üretim içindeki ulusal katmadeğer azalıyor ve böylece, üretim artıyor; ancak, gelirimiz çok daha az artıyor, istihdam ise hiç artmıyor, hatta azalıyor. Toplam istihdam, 2003'ün ilk çeyreğinde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 400 000 kişi kadar düşüktü. Bu arada, işsizlik oranında ufak bir düşüş var; ancak, toplam istihdamda da düşüş var; yani, işgücüne katılma oranında düşüş olduğu için, toplam istihdam artmıyor. Maalesef, istihdamda sevinilecek bir durum yok.

İhracatı değerlendirirken de aynı boyuta dikkat etmeliyiz. Dolar bazında, ihracatın yüzde 30'un üstünde arttığını görüyoruz; hatta "bütün rekorlar kırılıyor" diyoruz; ancak, doların aynı dönemde ne kadar değer kaybettiğini çoğu zaman dikkate almıyoruz ve ihracat içindeki ithalat payına da yeterli ölçüde dikkat etmiyoruz. Önemli olan, ulusal katmadeğer yaratan ihracattır. Turizmde de bu böyle; yani, ne kadar turistin geldiğinden çok, ulusal ekonomiye bu turizm ne kadar katkıda bulunuyor; buna bakmamız lazım. Bu katmadeğer ise, aşağı yukarı, hiç artmıyor. Geçen yıl her yüzde 1'lik millî gelir artışına karşılık ithalat yüzde 3,2 oranında artarken, bu yıl bu oran yüzde 4,2'ye yükselmiştir.

Büyümeyi yavaşlatan çok önemli diğer bir faktör var; o da, yatırımlar. Yatırımlardaki, özellikle, kamu yatırımlarındaki yetersizlik çok önemli bir engel teşkil ediyor. 2003 yılının üçüncü çeyreğinde toplam yatırımlardaki artış yüzde 0,4'te kalmıştır. Özel yatırımlar yüzde 9,8 oranındaki artışla belli bir canlılık gösteriyor; ama, 2001 yılı kriziyle ortaya çıkan olağanüstü düşüşlerden sonra, bu oran, düşük kalmaktadır. Esas sorun kamu yatırımlarında. Kamu yatırımlarında ise, yüzde 17,2'lik bir düşüş olmuştur. Değerli milletvekilleri, 2001 yılında, yani, akut kriz yılında bile, kamu yatırımlarının millî gelir içindeki payı, 2003 yılındaki gerçekleşen ve 2004 yılında uygulanacak, bugün üzerinde konuşmakta olduğumuz bu bütçeden ayrılan paydan daha büyüktü. Yani, bu bütçedeki kamu yatırımları payı, akut kriz olan 2001 yılından daha düşük. Bu, kabul edilmesi zor bir gerçek; ama, bir gerçek. Sunulan bütçede uzun vadenin ihmal edildiğini, kısa vadenin önplana çıktığını görüyoruz.

Ne yapılabilir? Esasen, maliye politikasını değerlendirirken, cari harcamaları üretken yatırım harcamalarından ayırmakta yarar var. Yatırımları olağanüstü düşük düzeylere indirdiğimiz zaman, devlet, aslında, orta vadeli kamu dengesini düzeltmiyor, tersine, bozuyor. Brezilya'da sosyal demokrat hükümetin yaptığı gibi, Türkiye'nin de, artık, maliye politikasının hedefleri ve bu arada faizdışı fazla hedefini, vazgeçilmez kamu yatırımlarını, ileride ekonomide önemli verimlilik artışlarını sağlayabilecek kamu yatırımlarını çizginin altına çekerek; yani, faizdışı fazla hesaplanırken harcama kaleminden çıkararak saptaması gerekir.

Bunu biraz açmak istiyorum: Bir cari harcama yaptığınız zaman devlete bir varlık yaratmıyorsunuz; yani, devlete, ileriye dönük bir gelir kaynağı veya ekonomiye bir güç kazandırmıyorsunuz. Elbette ki, cari harcamalar da olacak; ama, cari harcamaların böyle bir boyutu var. Yatırım yaptığınız zaman -tabiî, bu yatırımlar verimli olmak kaydıyla- ileriye dönük, esasen, devletin bilançosunu güçlendiriyorsunuz. Dolayısıyla, faizdışı fazla hesabında, cari harcamalar ile yatırım harcamalarını ayırmakta fayda var. Bu konuda IMF de yanlış yoldadır; bu ayırıma sıcak bakmıyor. Ancak, bence, uluslararası kuruluşlarla müzakerelerimizde, artık, bütçeyi tartıştığımız zaman, maliye politikasını sunduğumuz zaman ve faizdışı fazlayı tanımladığımız zaman, bunu, önceliği olan çok önemli yatırımları çizginin altına indirerek; yani, harcamalara dahil edilmeden saptamamız ve bunu, bu şekilde sunmamız gerekir ve mümkün.

Faizdışı fazla yüzde 6,5 olabilir, hatta, yüzde 7'ye çıkabilir; ama, mesela, millî gelirin yüzde 2'sine, 3'üne tekabül eden önemli bir yatırım paketi, bu faizdışı fazlanın dışında tutulabilir. 2004, 2005, 2006 yıllarında böyle bir maliye politikasına geçişi hazırlamamız gerekir; çünkü -tekrarlıyorum- yatırım, esasen, hem devletin hem kamu maliyesinin hem de ekonominin bir artısıdır, eksisi değildir. Yatırım ile cari harcamaları aynı biçimde ele almak, maliye politikasında, doğru değildir.

Böyle bir maliye politikası uygulamasını başlatmanın zamanı gelmiştir. Elbette, böyle bir uygulamanın kabul görmesi için, faizdışı fazla hedefinden çıkarılan yaşamsal kamu yatırımlarının gerçekten öncelikli olması ve bütün ihale sisteminin çok şeffaf biçimde işlemesi gerekir.

Türkiye'nin en önemli sorunu olan istihdam konusuna gelince: Hiç kuşkusuz, istihdamın artması için yatırımların hızla artması gerekiyor; ama, yeterli değil. Türkiye'de, bugün, hâlâ, emek üzerinde, istihdam üzerinde ağır vergi mevcuttur. Sosyal sigorta kesintileri ve diğer vergiler, bütün dünyaya baktığımız zaman, Türkiye'de istihdamı pahalı kılan çok ağır bir yük teşkil ediyor. Biliyorum, bunu, hemen düzeltmek mümkün değil, hemen azaltmak mümkün değil; ama, artık, buna başlamamız lazım. Tabiî, bunda başarılı olmanın temel koşulu, kayıtdışı ekonomiyi kayıt altına alabilmektir; yani, kayıtdışıyı kayıt altına alırken, bu vergilerin, bu kesintilerin, bu sosyal yükün, artık, azalması gerekir. Bunu, belki, yine, kriz anında yapamazdık, 2001'de bunu yapmak çok zordu; ama, bugünkü ortamda, artık, burada, ciddî adımlar atmamız gerekiyor. Biliyorum, bazı bölgesel adımlar üzerinde duruluyor; fakat, bunu çok daha hızlı ve çok daha güçlü biçimde ilerletmemiz gerekiyor.

Diğer bir kritik konu da tarımdır. Önemli olan, hem tarımsal nüfusa gerekli gelir desteğini hem de tarımsal gelişme için gerekli koşulları sağlamak; yani, sadece destek değil, aynı zamanda, tarımdaki dönüşümü sağlamaktır.

Sistemin çok önemli bir parçası çiftçi kayıt sistemi olmalıdır.

2003 yılında, bütçede, tarıma ayrılan doğrudan gelir desteği payının son derece düşük olduğu görülünce, Cumhuriyet Halk Partisinin de uyarısıyla, bu pay artırıldı. Kasım sonu itibariyle, 2003'te doğrudan gelir desteği olarak ödenen paranın cari fiyatlarla 1,8 katrilyon Türk Lirasına, yani, 2002'deki düzeye yaklaştığı görülüyor. 2004 yılında da, bunun, yine cari fiyatlarla 3 katrilyona yaklaşması öngörülüyor.

Burada önemli olan, tarımsal nüfusun gerekli gelir düzeyinin altına düşmemesi için ödemeleri gecikmeden yapmaktır. Aynı derecede önemli olan ikinci husus da, tarımsal gelişmenin koşullarını hazırlamak ve yarışma gücünü yükseltmektir. Bunun için atılması gereken somut adımlar arasında şunlar var: Çiftçi kayıt sisteminin güçlendirilmesi; doğrudan gelir desteğinin, bizim tasarladığımız gibi, üretime bağlanması; tarımsal araştırma enstitülerinin gerçek görevleri olan araştırma yapma işlevini uluslararası standartlarda başarmaları; teknolojiyi çiftçiye aktarmak; önerilen ikinci ürünlerin değerlendirilmesini sağlayacak yapı ve piyasa düzenlemelerini hızlandırmak.

Değerli milletvekilleri, oluşmuş istikrarı bozmadan, bütün gücümüzle büyüme ve istihdam hedeflerine yönelmeliyiz. Bunu yaparken, bir dizi ince ayar olarak tanımlayabileceğimiz politika aracını kullanmalıyız, kullanabiliriz. Bunların hiçbiri, tek başına, temel sorunumuzu kökünden çözmeyecektir; ama, birçoğunu bir araya getirerek, büyüme hızını ciddî biçimde artırmak mümkündür. Örneğin, altı ay önce, Irak paniği biter bitmez -önerdiğim gibi- sıcak parayı bir ölçüde caydırabilecek ve dolayısıyla, kuru, daha gerçekçi bir düzeye götürebilecek önlemler alınabilirdi diye düşünüyorum.

Borcu döndürürken, yeni oluşmuş ortamda, borçlanma araçlarında da bazı yenilikler düşünülebilir. Örneğin, kamu kâğıtlarının getirisi büyüme hızıyla ilişkilendirilebilir, kamu kâğıdındaki faiz büyüme hızına bağlanabilir. Büyüme hızı yüzde 5 yerine yüzde 7 ise, 2 puan veya 4 puan ek faiz ödenebilir, daha düşük bir büyümede daha az faiz ödenebilir. Yani, kamu kâğıtlarını alanlar, Türkiye'nin büyümesinin ortağı olabilmelidir. Bunda başarılı olabilirsek, risk primini daha iyi yönetip reel faizleri daha hızlı düşürebiliriz ve dolayısıyla, yatırımları hızlandırabiliriz.

Faizdışı fazlanın tanımıyla ilgili konuya ve istihdam üzerinde vergi yükünü azaltacak önlemlere biraz önce değindim. Buna, üretime dönük dış yatırımları Türkiye'ye çekecek ortamı bir an önce yaratacak önlemleri de eklememiz gerekiyor. Bu konuda, gerçekten, üzücü bir durum var.

2003'ün ilk 9 ayında doğrudan yabancı sermaye yatırımları, net olarak 16 000 000 dolarda kalmıştır; yani, sıfıra yakın bir giriş. Kuşkusuz, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını kısa sürede artırmak kolay değil; ama, burada da harika bir yatırım ortamına ulaştığımız havasını, sanki varmış gibi, bu şekilde bir havayı yaymanın da yararını görmüyorum.

Aslında, sermaye akımlarına baktığımız zaman, gerçekten rahatsız eden, iyi olmayan, sağlıklı olmayan bir yapı oluştu; böyle bir durum var. Bir taraftan, net hata ve noksan kalemine baktığımız zaman, 2003'te 11-12 milyar dolara yakın bir sıcak sermaye girişi var; yani, Türkiye'ye çok ciddî bir sıcak para girişi var. Bu para, yararlı bir para değil; her an yeniden çıkabilir, her an dönebilir. Bunu, geçmişte yaşadık. O para geliyor; ama, öbür tarafta, gerçekten teknoloji getirecek, gerçekten yatırıma yönelecek, gerçekten iş sahası açacak uzun vadeli yatırım hiç gelmiyor. Bunu mutlaka düzeltmemiz gerekir ve bunu düzeltmeden de, durum düzeldi, rahatladık mesajını vermek, bence, tehlikelidir, yanlıştır. Sıcak parayı sevmiyoruz mesajını verelim, gelmesin. Yani, yasaklamayalım; ama, gelmese daha iyi olur. Uzun vadeli yatırımı da çok seviyoruz. İş alanı yaratan, teknoloji getiren, yeni piyasaları açan, uzun vadeli yatırım için de her şeyi yapmalıyız.

Kamu yönetimi reformu konusunda atılacak adımlar da, bu açıdan önemli bir gösterge olacak. Eğer, daha kurallı ve etkin bir kamu yönetimiyle yerel yönetimlere rasyonel ölçüler içerisinde daha çok yetki aktararak, daha katılımcı, verimli bir yönetim sağlanması amaçlanırsa, bu, ülke için son derece yararlı olur; ama, bu reform adımları, belirli bir dünya görüşünü devlette egemen kılmak, yandaşları öne çıkarmak için kullanılmak istenilirse, bu çok yazık olur, gerekli desteği de bulmaz ve bu çok önemli reform başarısız kalır.

Mecliste kabul edilen Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Yasası olumlu unsurlar içermekle birlikte, bu önemli yasanın da, amacı doğrultusunda gerekli yararı sağlaması, öncelikle malî hesap vermeye ilişkin hükümlerin düzeltilip, belirlenmesine bağlı olacaktır.

Değerli milletvekilleri, olumlu gelişmeleri gözardı etmeyelim, vatandaşlarımıza iyimser mesajlar verelim; ancak, rehavete götürecek değerlendirmelerden de sakınalım.

Gerçek şudur: Türkiye olağanüstü bir potansiyele sahip olmasına rağmen, yeterli ölçüde büyüyemiyor, istihdam artmıyor, refah bir türlü tabana yayılamıyor. Bugün için, ekonomide istikrar sağlandı; ama, hızlı büyümenin koşullarını henüz oluşturamadık.

Bu bütçe de, hızlı büyümeye geçişi kâfi derecede oluşturan bir bütçe değildir ve Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bu düşüncelerle, arkadaşlarım, hepimiz bütçeye ret oyu vereceğiz. Amacımız; muhalefet için muhalefet yapmak olmamalıdır; büyümenin istihdam ve diğer açılardan yaşamsal önemini vurgulamaktır. Orta ve uzun vadenin, kısa vadeye feda edilemeyeceğini göstermek istiyoruz. Sıcak para tehlikesinin altını çizmek istiyoruz. Ekonomik programın, disiplinden vazgeçmeden, gelişen koşullara göre uyarlanması gereğine dikkat çekmek istiyoruz ve tabiî, sanıyorum, hepimizin ortak amacı, refahın tabana yayılmasıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak, sürdürülebilir yüksek hızlı büyüme ve istihdam yönünde her adımı desteklemeye hazırız. Vatandaş, hiç kuşkusuz, bizden gerginlik değil, uzlaşma ve çözüm bekliyor. Ülkemizin geleceğine olan güveni sarsan, gerilim yaratan her olay, her kavga, neticede, özellikle dargelirli vatandaşımızın ekonomik hayatını olumsuz etkilemektedir. Hepimizin bu anlayış içinde olmasını diliyorum.

Hükümetin, Meclisteki Seçim Kanununun cilvelerinden kaynaklanan büyük çoğunluğa dayanarak, partizanlığa, yanlı davranışlara prim vermemesini istiyoruz. Kamu kurum ve kuruluşlarının, herkese eşit mesafeyi benimseyen bir dille ve tarzla çalışmasını istiyoruz. 1990'lı yıllarda aşırı partizanlık yapıldı diye bugün bunun devamı, herhalde savunulamaz. Ekonomiyi yönetenleri, uzun vadeli hızlı büyümeyi sağlayacak bütün önlemleri almaya çağırıyor, bu zor ama zorunlu yolda gereken destekleri vermeye hazır olduğumuzu bir kez daha kaydediyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

13 konuşma daha · 24 Aralık 2003

13 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook