İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 117. BİRLEŞİM · CUMA

Terör ve terörle mücadeleden doğan zararların karşılanması hk.kan.(ss.650)

Algan Hacaloğlu

İstanbul Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 117. Birleşim · 2. yasama yılı · 16 Temmuz 2004 · 1.677 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma

Kaynak göster

Algan Hacaloğlu (CHP), 16 Temmuz 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 117. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TERÖR VE TERÖRLE MÜCADELEDEN DOĞAN ZARARLARIN KARŞILANMASI HK.KAN.(SS.650)); konuşma 1.677 kelime.

Algan Hacaloğlu (CHP, İstanbul). “Terör ve terörle mücadeleden doğan zararların karşılanması hk.kan.(ss.650)”. TBMM Genel Kurulu, 117. Birleşim tutanağı, 16 Temmuz 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/algan-hacaloglu-22-2004-07-16-teror-ve-terorle-mucadeleden-dogan-zararlarin-karsilanmasi-hk-kan-ss (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA ALGAN HACALOĞLU (İstanbul)Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; 650 sıra sayılı yasa tasarısı üzerinde Grubum ve şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi, cumartesi gününün saat 01.00'inde saygıyla selamlıyorum.

Evet, bir uzun maraton döneminden sonra, şimdi, cumartesi saat 01.00 ve biz, uzun zamandır çözüm bekleyen bir konuda, uzun zamandır hükümetin çözümü ertelediği bir konuda, dışarıya vermiş olduğumuz sözler çerçevesinde hazırladığımız bir tasarıyla çözüm arama peşindeyiz. Ben, tasarının geneli üzerinde görüşlerimi belirtmeden evvel, Türkiye'nin böyle bir tasarıyı hazırlamasına neden olan süreci, ülkemizin son yirmi yıl içinde, özellikle 1984 ilâ 1990'lı yılların ortasına kadar geçen dönem içinde yaşamış olduğu sürece ilişkin bazı tespitlerimi ortaya koymak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, 1970'li yılların sonu ile 1980'li yılların başında, radikal terörün yarattığı ortamda 12 Eylülü yaşadı ve 12 Eylül hukuku, takip eden uzun bir dönemde, Türkiye'nin siyasetini, Türkiye'nin yapılanmasını şekillendirdi, etkiledi. Kısaca, 12 Eylülün budadığı demokrasi ve 12 Eylülün yetersiz hukuk sistemi içinde yeşeren dinamikler, çok yaygın işsizlik, çok yaygın yoksulluk, bölgelerarası gelişmişlik farklarında derinleşen sorunlar, uçurumlar, Türkiye'de terörün yeşermesinin, terör tohumlarının atılmasının ortamını yarattı. Türkiye, içhukukta en geri kaldığı, en geri olduğu bir dönemde, eşitsizliklerin ve keyfîliklerin en yaygın olduğu bir süreçte, sosyal devletin âdeta çökertildiği bir ortamda, siyasetin, giderek, ne yazık ki, 1980'li yıllardan sonra, 1990'lı yıllardan yakın günlerimize değin, ırkçı, rantçı, tarikatçı kuşatma altına alındığı, siyasetteki bu zaafın içgüvenlik güçlerimize büyük ölçüde taşındığı zor günler yaşadı.

Türkiye, böyle bir ortamda, 1980'li yılların ortasında, 15 Ağustos 1984'te Eruh, Şemdinli baskınının ardından Taşdelen Köyü katliamı ve onu takip eden süreç içinde, giderek, terör olgusuyla tanıştı. Olayların başlangıcında "bu, üç beş çapulcu eşkıyanın işidir" diyerek konuyu yeterince ciddîye almayan, yeterince sosyoekonomik ve güvenlik önlemleri üzerinde gerekli düzenlemelere gidemeyen Türkiye, bu olayda, özünde, özellikle içgüvenlik açısından hazırlıksız yakalandı. 1992'de helikopter alındı, hazır pilotu yoktu. Gecedürbünlerini uzun süre kullanamadı. Gece harekâtlarında yetersiz kaldı ve diğer boyutlarıyla, o amaca yönelik, yani, kırsal kesimde, dağda eylem yapan kişilere yönelik mücadelede yeterli deneyimi, birikimi olan kadroları, güçleri yetiştirmekte zorluk çekti. O aşamada, 1992'de, Jandarma Genel Komutanı rahmetli Bitlis'in doğrudan, şahsen söylediği gibi, Jandarmanın komando yetiştirme yeteneği yılda 2 000, polis elemanı yetiştirme yeteneği ise 6 000'di. Bu, Türkiye'yi bir açmaza taşıdı; çünkü, bu amaçla yetiştirilen ve oluşturulan özel tim, giderek, o günün koşullarında, biraz evvel ifade ettiğim gibi, içgüvenliğin, polis gücünün özellikle siyaseten kuşatılması ve giderek, maalesef, o günün ortamında olumsuzluklara fazlasıyla bulaşması ve hatta, çetelerle ilişkiler içine girebilmesi ve özel timin giderek sağ radikal siyaset yapılanmasıyla iç içe olması, Türkiye'de terör güçleriyle mücadele amacıyla cepheye sürülen, cepheye gönderilen bu unsurların o zor görevi yaparken, insan hakları konusunda son derece duyarsız kaldıklarını hep beraber yaşadık.

Bu arada, 1986 yılında koruculuk kurumu devreye sokuldu ve giderek, geçici koruculuk kurumu ve gönüllü koruculuk kurumu, keyfî, kendi iradesi altında iş yapabilen ve zaman zaman kontrolden çıkan bir güce dönüştü ve korucu ağaları oluştu. Belirli aşiretler... Benim o dönem, örneğin, 1998 yılında Sayın Murat Başesgioğlu'nun İçişleri Bakanı olduğu dönemde verdiğim bir soru önergesine karşın Sayın Bakanın verdiği yanıta göre, o zaman, bir milletvekilimizin bağlı olduğu bir aşirete -ismini vermek istemiyorum bu aşamada- sadece Hakkâri'deki o aşirete, Yüksekova'daki o aşirete 1 156 geçici köykorucusu kadrosu verilebildi.

Değerli arkadaşlarım, böyle bir ortam, böyle bir süreç içinde, Türkiye'nin terörle mücadelede insan hak ve hukukuna gerekli özeni göstermede yetersiz kaldığı süreçte, 30 000'i aşkın güvenlik gücümüz, sivil ve asker ve dağda çatışan terör unsurları yaşamlarını yitirdi. 15 000'e yakın yaralıyla, gerçekten, Türkiye çok ciddî boyutlarda bedel ödedi. 23 Ocak 1998'de, Sayın Mehmet Ağar, o geçmiş dönemin olayları nedeniyle verdiği bir ifadede "ne yani, teröristleri filitle mi temizleyecektik; elbette devlet özel mücadele yöntemleri kullanacaktı" ifadesinde bulunabildi ve bu arada, tabiatıyla Susurluk'u yaşadık. Susurluk, esasında, hepimiz için, o -benim biraz da örtülü olarak ifade ettiğim- olayların çıplak gerçeğini hepimizin önüne koydu.

Değerli arkadaşlarım, bu süreç içinde, daha evvel bu kürsüde birkaç kez dile getirdiğim, özellikle dile getirdiğim ve bugün bu yasanın çıkmasında temel amil olan nedeni oluşturan köy boşaltmaları süreci yaygın olarak yaşandı. Benim abartılı güvenlik konsepti olarak tanımladığım anlayışın, gerek terör örgütü unsurları gerek korucu unsurlar gerekse silahlı kuvvetlerimizin, güvenlik güçlerimizin terörle mücadelede geniş boş alanlar yaratabilmek veyahut da o yerleşim yerlerinde etkinliği sağlayabilmek amacıyla, köyler zorunlu olarak, mezralar zorunlu olarak boşalttırıldı. Bu, devletin en yetkili kademelerinde konuşuldu. Bizler de, o en yetkili kademelerde belirli bilgi sahipleri olduk.

1996-1997 yıllarında konuyu Meclis gündemine getirdik ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu konuda hazırlamış olduğu 9.2.1996 tarihli raporda özetlendiği gibi, o tarih itibariyle, resmî kayıtlara göre, 905 köy, 2 523 mezra olmak üzere toplam 3 428 yerleşim yeri boşalttırıldı, zorunlu olarak boşaldı.

Bunlar arasında Ağrı, Kars, Erzurum, Erzincan, Sivas, Şanlıurfa, Adıyaman, Iğdır, Elazığ gibi mücavir alan kapsamı içinde olmayan yerlerde de belirli boşaltılan yerler oldu. Tunceli'de, sadece Tunceli'de toplam 1 006 yerleşim yeri boşaldı. Diyarbakır'da 315, Şırnak'ta 330, Mardin'de 263, Bitlis'te 213, Bingöl'de 329, Batman'da 103, Siirt'te 190, Hakkâri'de 187 yerleşim yeri boşaltıldı.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, geçmişte de köy boşaltması yaşamıştı; insanlarını Dersim'den alıp Anadolu'nun bazı yerlerine zorunlu olarak yerleştirmişti; ama, biliniz ki, 1938'de yaşanan sürgünde, o dönemin hükümeti yurttaşlarına sahip çıkmış ve onlara, son onbeş yılda yaşanandan çok daha iyi yerleşim ve barınma olanakları sağlamıştı.

Değerli arkadaşlarım, bu süreç içinde o belirttiğim yerlerde eğitim ve sağlık çökertildi. OHAL ve mücavir alanda, 1997 yılı rakamlarına göre, toplam 5 330 ilköğretim, lise ve dengi eğitim yerinden 3 128'i kapalı idi; keza, 831 sağlıkevinden sadece 88'i açık idi. Bunları söylememin nedeni var; çünkü, getirmiş olduğunuz yasa, maddî kayıpları, biraz sonra arkadaşlarım ve benim açıklayacağım çerçeve içinde, karşılamayı esas alan bir düzenleme; ama, düşünün ki, 1997 yılında hâlâ bölgede, o köylerde kapalı sağlıkevi ve okulların sayısı açıklardan daha fazla düzeydeydi.

Değerli arkadaşlarım, bu belirttiğim köy boşaltmaları çerçevesi içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine uzun yıllardır müracaatlar yapılmaktaydı. 1997 yılında yapılan müracaat sayısı 358 idi; ancak, bu yasanın hazırlandığı dönemde görmekteyiz ki, bu rakam 1 500'e tırmanmıştır. Şu anda, Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde dosyası en kabarık ülkelerden biri halinde.

Değerli arkadaşlarım, bu yasayla, ne yazık ki, uzun yıllar -bu hükümet iki yıl evvel söz verdiği halde; söz vermiş olsun olmasın- doğuda, güneydoğuda bu köy ve mezralarda, yaşamdan kopartılan insanların en temel insan hakları (barınma hakları, yaşam hakları, sağlık, eğitim hakları) ihlal edildiği halde, en sistematik ve kitlesel insan hakları ihlali meydana gelmiş olmasına rağmen duyarsız kalındı, yetersiz kalındı. Köye geri dönüş projesiyle, ancak "köyünden kendi arzunla mı ayrıldın" diye sorulduğu zaman, buna "evet" diyenlere, en asgarî düzeylerde mağduriyetler karşılanarak geçit verildi ve bunun adı da, işte "yurttaşlarımıza köylerini açmış bulunuyoruz" şeklinde, valilerimiz, içişleri bakanlarımız yanıt verdi, açıklama yaptı.

Değerli arkadaşlarım, bu yasa, hiçbir şekilde toplumumuzun ihtiyaç içinde bulunduğu toplumsal barışı sağlamayı, çatışma döneminin mağduriyetlerini ve yabancılaşmasını aşmayı; kısaca Türkiye'nin bu son derece sıkıntılı bölgesinde taşların yerine oturmasını ve normalleşmesinin sağlanmasını, herkese eşit yurttaş olmanın kıvancının verilmesini sağlayabilecek çerçevede değildir. Bu getirilmiş olan tasarı, beklenti buydu, ama, ne yazık ki bunu sağlayamamaktadır. Sorunu, bir konuyu savuşturma, yasak savma, topu taca atma olarak ele alan bir tasarı; ama, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde bekleyen dosyalar var. Şöyle veya böyle bir yasanın çıkması gerekiyor ve bu yasa tasarısıyla biz, karşılıklı, yurttaşlarımıza diyoruz ki: "Gel ey mağdur olmuş yurttaşım, gel müracaatını yap ve senin mağduriyetini saptayacak bir komisyon kuracağım. O komisyonda sivil toplum örgütleri olmayacak; onu boş ver. Biz senin değerini biliriz, senin kaybını biz hesap ederiz, senin hakkını biz veririz. Sen gel bizimle bir anlaş. Anlaştıktan sonra, biz, iki yıl içinde sorunu çözeriz. Eğer bunu yaparsan kârlı çıkarsın. Aksi halde, yolun açık olsun, git mahkemeye, git Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine. Bu anlayışla, 1987'de OHAL'in ilk defa ilan edildiği tarihten bu yasanın çıkacağı tarihe kadar olan bu tür mağduriyetlerin gereğini karşılarız diyoruz; ama, çok enteresan değerli arkadaşlarım, yasa tasarısı, esasında, hükümet tarafından başta böyle hazırlanmıştı; ancak, Plan ve Bütçe Komisyonunda külah tersine çevrildi ve ne gariptir ki, önümüzdeki yasa tasarısı diyor ki -değerli arkadaşlarım, bu yasanın şu kabulü var, ben bunu içime sindiremiyorum- Türkiye'de bundan sonra da terör ile çatışma olur, terörle mücadele eden güvenlik güçlerimiz, yurttaşların insan haklarını ihlal eder, hakları ihlal edilen yurttaşlar, ola ki mahkemeye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine giderler, onun önünü kesmek için, ben sulh yolunu açarım, onun için, biraz evvel ifade ettiğim tarzda komisyonlar kurarım.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin geleceği için, eğer bu tür sorunlar varsa, bırakınız bir ombudsman kurumu, bir kamu hakemliği kurumu oluşturun, kesinlikle, silahlı kuvvetlerimizin bundan sonra da temel hak ve özgürlükleri çiğneyecek, ezecek bir uygulama içinde olacağını yasaya geçirmeyin.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKANBuyurun.

ALGAN HACALOĞLU (Devamla)Değerli arkadaşlarım, Anayasanın "kusursuz sorumluluk" dediği, öngördüğü hukuk anlayışı; yani, örneğin, devletin tüm yurttaşlarına sağlamakla yükümlü olduğu güvenlik konusunda, eğer o güvenliği sağlayamıyor ise, o güvenlik boşluğunda yurttaşlar zarar görüyorsa veya doğrudan güvenlik güçleri yurttaşın hak ve hukukunu çiğniyorsa, bunlar tazmin edilmelidir. Eğer köyler boşaltılıyorsa, boşaltılmış ise, eğer yurttaşın tapulu malı, yıllardır ve yıllardır, Ovacık'ta kullanılan, askerî amaçlarla kullanılan, o havaalanı türünden kullanılan, başka amaçlarla kullanılan yerler varsa veya güvenlik nedeniyle buralar yıllardır boş tutuluyorsa, eğer yurttaşımız güvenliğin sağlanamaması nedeniyle ceviz bahçesine veya tarlasına gidemiyorsa, meşe odununu kesemiyorsa, ekinini ekemiyorsa, eğer meralar kapalı olduğu için ve hayvanları, esasında, 1980'li yılların ortasına göre 1990'lı yılların ortasında üçte 1'e inmişse, yıllardır hayvancılık yapamıyorsa, bunların gereği yapılmalıdır, bu mağduriyetler giderilmelidir. Herkes, birinci sınıf yurttaş düzeyine çıkarılmalıdır; herkes, yurttaş olmanın hazzını, kıvancını, anayasal hakkını hukukunu koruyabilmelidir, elde edebilmelidir. İdare, kendi eylemli işlerinden doğan zararı ödemelidir, Anayasanın 125 inci maddesi gereğince.

Değerli arkadaşlarım, bu çerçeve içerisinde, esasında benim dileğim, gönüllü ve güvenli koşullar altında köye geri dönüş projesinin, birçok raporda, Meclisin şu anda raflarında yer alan komisyon raporunda, partimin birçok raporunda ve bakanlıkların yaptığı birçok çalışmada yer aldığı şekilde, ama, bunu topluma bir kez daha açarak, geliştirerek uygulamaya koymak lazım. Köye dönemeyenler için de, kentsel merkezlerde veyahut da merkezî köylerde, düzenlemelerle, hak ve hukuklarının sağlanması gerekir.

Bu tasarıya ilişkin söylenebilecek çok şey var, kapsama ilişkin söyleyecek çok şey var. Ben, başta, talep ettiğim şahsıma ait söz hakkımı kullanabileceğimi düşünmekteydim; ancak, bu hakkımın olmadığını Sayın Başkan ifade ettiler. Dolayısıyla, sadece grup adına olan söz hakkımı, Başkanın izniyle, 3 dakika da aşarak kullanmış bulunuyorum. Tasarıdaki diğer konulara, söz alacak olan arkadaşlarım değineceklerdir.

Bu duygularla, gecenin bu saatinde, hepinize en içten saygılarımı sunuyorum. Bu tasarıya, özünde "evet" diyeceğiz; ama, bu tasarıyı içimize sindiremiyoruz, mecburen "evet" diyeceğimizi bilmenizi istiyorum.

Tekrar, saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

48 konuşma daha · 16 Temmuz 2004

48 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook