Genel Kurul konuşması
Bursa Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 112. Birleşim · 2. yasama yılı · 8 Temmuz 2004 · 891 kelime · yaklaşık 4 dakikalık okuma
Kaynak göster
Ali Dinçer (CHP), 8 Temmuz 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 112. Birleşim oturumunda konuştu; konuşma 891 kelime.
Ali Dinçer (CHP, Bursa). “Genel Kurul konuşması”. TBMM Genel Kurulu, 112. Birleşim tutanağı, 8 Temmuz 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/ali-dincer-22-2004-07-08-2 (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA ALİ DİNÇER (Bursa)Sayın Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli üyeleri; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına saygılarımı sunuyorum.
Bütçe ve program oluşturulması, planlı çalışma, sadece devlet için değil, belediyeler için de gerekli; hatta, en küçük işletmeler için, küçük ve orta boy işletmeler, büyük sanayi kurumları, ticarî kurumlar için de gerekli ve bunun, çok titiz yapılması, gerçekçi yapılması gerekir. Bütçenin, programın, planın, projenin yapıldığı her alanda, bu bütçeyle, programla, projeyle, planla ilgili insanların işin içine girmesi gerekiyor. Maddede bu açıdan eksiklikler var.
Türkiye, dünyada planlı kalkınma uygulamalarını ilk yapan ülkelerden biri. Sovyetler Birliği bile, kendi anlayışına göre, Türkiye'den daha sonra planlı ekonomiye geçmiştir; ama, Türkiye, cumhuriyetle birlikte, son derece zor koşulları taşıyan bir ülke olarak bir an önce geri kalmışlığın zincirlerini kırabilmek, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkabilmek için tüm olanaklarını en iyi bir şekilde kullanabilmek amacıyla kalkınma planları yapmıştır, yıllık programlar yapmıştır.
Zamanla, tabiî, bu plan disiplini, böyle, palyatif, popülist politikaları dışladığından, çokpartili demokratik rejime geçtiğimiz yıllarda popülist yaklaşımlar ortaya konulmuş, partizan çalışmalar yapabilmek için eleştirilmiş "bize plan değil pilav lazım" gibi, rasyonel olmayan, akılcı olmayan sloganlar bile geliştirilmiştir son elli yıllık siyasî tarihimizde. Böyle bir slogan, böyle bir yaklaşım Türkiye'de plan anlayışını, bütçe anlayışını oldukça zedelemiştir.
Türkiye, 1950'lere kadar denk bütçelerle yönetilmiş, ele güne muhtaç olmamış bir ülke, ne içborçlanmayı ne dışborçlanmayı bir kısır döngü haline getirmiş şimdi olduğu gibi ve 1930'larda özellikle bazen yüzde 10'lara varan ekonomik büyüme rakamlarına ulaşılmış; bu, belediyeler için de geçerli olmuş. Doğru dürüst altyapısı olan kentsel yerleşim yerleri yokken, birden bire Türkiye'de belediyeler de önem kazanmış, planlı, programlı, denk bütçelerle ciddî yatırımlar yapar hale gelmiştir; ama, giderek belediyelerde de bu anlayış bozulduğundan, açık bütçelere geçilmiş, ihtiyacın ötesinde istihdam nedeniyle, ücret ve maaş ödemeleri yapıldıktan sonra belediye bütçelerinde yatırıma para kalmamış. Bu sıkıntıları yaşadık. Bunları giderebilmek için Avrupa standardında, çağdaş ölçülerde bütçeler, planlar, programlar, projeler gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bunları -tutanağa geçsin diye özellikle vurgulayarak aktarmak istiyorum- yöre insanlarının katılımıyla yapmak gerekir. Öylesine ki, bir belediye, bir mahallede, bir semtte yapacağı rutin altyapı çalışmasını dahi o mahallenin, o semtin insanlarıyla tartışmalı, onlara anlatmalı. Hele hele günlük yaşamı ilgilendiren çalışmalarda bunu yapmak daha da elzem. Halkın bu şekilde katılımını aldığınız zaman, halk, proje uygulaması sırasında, sadece manevî olarak değil maddeten de katılabilir ve belediyeler, bütçelerini aşan işler yapabilir. Yeraltında olan, görülmeyen, nankör, hizmetlerde, su şebekelerinde, kanalizasyon şebekelerinde bile, bakarsınız, belde insanları, makine ekipmanlarıyla, insangücüyle katılmışlar, belediye bütçesinin üstünde, fevkinde işler ortaya koymuşlar, başarılar elde etmişlerdir. Eğer katılım olursa, onların yararına olan bir iş olarak gözükürse ve onların, adam yerine konulup görüşleri alınırsa, bizim, halkımızla birlikte yapamayacağımız iş yoktur. Bu, bizim kültürümüzde de var; nasıl var; bizim insanlarımız, dar zamanlarda, kırsal alanlarda, imece usulüyle, hem birbirlerine yardım ederler hem de ortak olarak yaşadıkları yerin sorunlarını, kazma kürek beraber hallederler, birlikte çalışarak hallederler, hem de kadın kız, çoluk çocuk.
Bu kültürü, biz, özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, Batı tipi demokratik yapılarda değerlendirebilmeliyiz, buraya aktarabilmeliyiz. Zaten, biz, Avrupa Birliğine girdikten sonra da, Avrupa Birliği normlarını kendi kültürel değerlerimizle, geleneklerimiz göreneklerimizle, dayanışma anlayışımızla zenginleştirmek, Avrupa'ya renk katmak, zenginlik getirmek durumunda olacağız. Bu nedenle de, beldelerde, belediyelerde yapılacak bütün bütçe, plan, program, proje çalışmaları, öncelikle o beldelerde yaşayan insanların katılımıyla, onlarla tartışarak oluşturulmalı.
Tabiî, bunun arkasından ne gelir; o insanlar, katılımlarıyla oluşan bütçe, plan, program, proje çalışmalarını bire bir denetlerler. Bu, özellikle denetimin kolay olduğu ölçeklerde, örneğin nüfusu 50 000'e kadar olan belediyelerde çok da etkili olur. Türkiye'deki ahlak erozyonunun -soygun, vurgun, talan- Türkiye'yi nerelere getirdiğini biliyoruz, son ekonomik krizi de biliyoruz; belediyeler de bundan nasibini aldı. Başta, büyükşehir belediyeleri olmak üzere, milyarlarca dolarlık soygunun, vurgunun tartışıldığı yapılara sahibiz; ama, hafızalarınızı yoklayın, nüfusu 50 000'e kadar olan yerlerde, insanların birbirini tanıdığı beldelerde buna benzer soygun, vurgun olayı pek olmuyor; çünkü, herkes birbirini tanıyor. Partizanlık olayı da olmuyor; iktidarda olan partinin oy almadığı yerlere hizmet götürmemesi pek mümkün değil; çünkü, büyük çoğunluk konu komşu, hısım akraba; her gün birbirlerinin yüzlerine bakıyorlar ve insanlar yürüyerek de olsa, belediyeye gelip, dertlerini anlatabiliyorlar, denetimlerini yapabiliyorlar. Bunu yapabilmek için -biraz önce de söyledim, tutanaklarda yer almasında yarar görüyorum- bütün bu çalışmalar halkın en geniş katılımıyla yapılabilmelidir; belediyeler, mahalle kurultayları, semt kurultayları ve kent kurultaylarıyla bunları rutin programlar haline getirebilmelidirler.
Çözülmesi gereken olaylardan birisi -gerçi bu yasa tartışılırken daha önce gündeme getirdik, pek kabul görmedi ama- Türkiye'nin, belediyeler Türkiyesi haline getirilmesidir. En ücra noktadaki mezralar dahi, belli alanlarda kırsal bölge belediyelerinin sınırları içinde olmalı ve Avrupaî kentsel hizmetlerden yararlanabilmelidir. Böyle olursa, Türkiye'deki bir garabeti de çözmüş olacağız. Belediyelerin mücavir alanlarında yaşayanlar her türlü vergiyi veriyorlar, ruhsat almak durumundalar; ama, belediye yönetimine katılamıyorlar, belediye seçimlerine katılamıyorlar. Böylesine bir durum, yani, Avrupa Birliği üyesi olmaya aday olan bir ülkeye, gerçek anlamda yerinden yönetim ile yerinden demokrasiyi gerçekleştirmeyi düşünen bir ülkeye, amaçlayan bir ülkeye yakışmıyor.
Eğer, Meclis çoğunluğu, AKP İktidarı Türkiye'yi belediyeler Türkiyesi haline getirmeyi şimdilik kabullenemiyorsa, en azından, biz, yasalarımızda, belediye bütçesinden yararlanan insanlar, belediye bütçesini oluşturan insanlar arasında zor durumda olan mücavir alan yaşayanlarını kollayacak bazı değişiklikler yapabilmeliyiz. Düşünün, Avrupa Birliği ülkeleri, artık, başta Hollanda, İsveç olmak üzere, belediyelerde seçme, seçilme hakkını yurttaşları olmayan göçmen işçilere dahi tanıyorlar. Biz, mücavir alanlardaki bizim yurttaşımıza o belediyelerin oluşumunda seçime katılma hakkı tanımıyoruz; ama, onlardan her türlü vergiyi de alıyoruz. Onlar, verdikleri verginin denetimini yapamıyorlar; verdikleri vergilerin, harçların harcamasını yapacak yapıların oluşmasında oy kullanma hakkına sahip değiller. Biz, daha da ileri adım atıp, bu mücavir alanda yaşayanların demokratik haklarını verirken...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
ALİ DİNÇER (Devamla)Bitiriyorum Sayın Başkan.
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
41 konuşma daha · 8 Temmuz 2004