İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 83. BİRLEŞİM · SALI

Tc anayasasının bazı maddelerinde değişiklik (s.s.430)

Burhan Kuzu

İstanbul Milletvekili · AK Parti

Genel Kurul, 83. Birleşim · 2. yasama yılı · 4 Mayıs 2004 · 2.170 kelime · yaklaşık 11 dakikalık okuma

Kaynak göster

Burhan Kuzu (AK Parti), 4 Mayıs 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 83. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TC ANAYASASININ BAZI MADDELERİNDE DEĞİŞİKLİK (S.S.430)); konuşma 2.170 kelime.

Burhan Kuzu (AK Parti, İstanbul). “Tc anayasasının bazı maddelerinde değişiklik (s.s.430)”. TBMM Genel Kurulu, 83. Birleşim tutanağı, 4 Mayıs 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/burhan-kuzu-22-2004-05-04-tc-anayasasinin-bazi-maddelerinde-degisiklik-s-s-430 (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

ANAYASA KOMİSYONU BAŞKANI BURHAN KUZU (İstanbul)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.

Anayasa değişikliği zor bir iş; hem rakam olarak zor hem görüşmeleri bakımında zor hem de uygulamaya geçtiği zaman çıkaracağı birtakım sorunlar bakımından zor. Her kelimenin bir anlamı var, her cümlenin bir manası var ve kanunlara ışık tutacak şekilde yazılması lazım. 1982 Anayasasının hangi koşullarda hazırlandığını biliyoruz; Sayın Bakan da bu konuya değindi. Bu konuda, daha uzun vadede, büyük çapta paketlerle geliriz.

Şimdi, önünüze getirdiğimiz, milletvekillerimizin teklifi şeklinde gelen bu paket, mini paket, daha küçük çaplı bir paket, biraz Avrupa Birliği bağlamında tarih almaya yönelik bir paket. Elbette ki, Türk insanı, bu paketlerin daha büyüklerini hak etmiştir; ama, takdir edersiniz ki, Anayasa değiştirmenin zorluğu ortadadır. Bunu zaman içerisinde yaparak daha büyük çapta değişikliklerle gelebiliriz.

Şimdi, elimizdeki pakete baktığımızda, 10 maddelik bir paket şeklinde gözüküyor. Bunun içerisinde, 1 inci maddede yer alan eşitlik ilkesi var. Aslında, Anayasamıza eşitlik ilkesiyle ilgili hüküm yeni konuluyor değil -yani, belki bir kısmı, sizleri kastetmiyorum; ama, kamuoyunda farklı algılanması bakımından açıklama ihtiyacı hissediyorum- bu eşitlik maddesi yıllardan beri olan bir hüküm. Yalnız, negatif anlamda, eşitlik hükmü; yani, kanun önünde eşitlik. Peki, kanunun içerisinde ne var; ne varsa, o var. Uygulamada eşitlik anlamında daha çok ve bir de, tatbik ederken ayırım yapmama anlamında bir eşitliktir; fakat, şimdi getirmeye çalıştığımız -belki ismi söylenmiyor- pozitif anlamda, zayıfı kollamaya yönelik bir eşitlik anlayışıdır.

Komisyonumuza gelen metnin ilk cümlesinde "Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir" ifadesi vardı sadece; bunu, Komisyondaki arkadaşlarımız, gerek Anamuhalefet Partisine gerekse İktidar Partisine mensup üyelerin bir kısmı yeterli görmedi; şahsen benim de katıldığım önergelerle, bu "kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür" şekline getirildi. İkinci cümleyle, bir anlamda, devlete, aradaki açığı kapama bakımından, yaşama geçirilmesini sağlama bakımından bir yükümlülük yüklendiği vurgulanmak isteniliyor.

Benim elimde, dünya anayasalarından, demokratik olan Avrupa ülkelerinden örnekler var, bunların detayına girmeyeceğim; ama, içerisindeki düzenlemelere baktığımız zaman, parlamentodaki kadın sayısı nedir ne değildir diye rakamlar vereceğim. Mesela, komşumuz Yunanistan'dan bir örnek vereyim; deniliyor ki: "Bütün Yunanlar kanun önünde eşittir." Bu, bizde de olan bir hüküm. Devamında "Yunan erkek ve kadınlar eşit hak ve ödevlere sahiptirler" deniliyor. Yani, bu, esasen, her anayasada olabilecek bir hüküm. Yunanistan, Avrupa Topluluğu üyesi, şu anda, parlamentosunda yüzde 8 oranında kadın milletvekili var.

Fransa'dan örnek vereyim; çünkü, çok sık verilen bir örnek. Fransa, belki, kanunların yapılışı, hazırlanışı, bakış açısı vesaire gibi birçok açıdan bize daha yakın bir ülke. Fransa'da, 1999 öncesinde, eşitlik ilkesi bizdeki gibi -değişiklik öncesi gibi- vurgulanmıştı, mevcut haliyle belirtilmişti; buna ilave olarak 1999'dan sonra bir değişiklik yapıldı -belki, bizim getirmeye çalıştığımız getirilmek istenmiş veya benzeri bir düzenleme- ve deniliyor ki: "Kanun, seçimle gelinen makamlardan kadın ve erkeğin eşit yararlanmasını teşvik eder." Bu hüküm, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra bu hale getirildi. Anayasa Mahkemesi, kotaları iptal edince, böyle bir düzenleme yoluna gidildi. Şimdi, Sayın Araslı'nın ve Anamuhalefet Partimiz CHP'nin kaygıları, genel olarak düşünülen bir kaygı bu.

Benim kanaatim, bu hüküm geldiği andan bu tarafa, erkeklerle ufak tefek sürtüşmeye rağmen, kadınların durumunu düzeltici her türlü işin içerisinde bulundum; ama, yine de son günlerde, maalesef, basında okuyorsunuz, kadın hakları konusunda yıllardan beri mücadele eden bir kişi olarak, bir bilim adamı olarak bu yapıda olmama rağmen, basın, aksi gibi göstermeye çalıştı. Demek ki, bu memlekette kadınların haklarının önplanda olmasını istemeyen bir grup var. Kadınların bu konuda daha uyanık olmaları gerekiyor, basınla olan bu ilişkilerde bizim bu savunmamızı desteklemeleri gerekiyor. Aksi halde, sizlerin haklarını savunan ve Türkiye'de, gerçekten -sadece Türkiye'yi kastetmiyorum, biraz sonra dünya ülkelerinden vereceğim rakamlar bunu gösteriyor- kadınlara karşı yapılan ayırımcılığı önleme konusundaki tedbirlerin önüne geçmek isteyen kesimlere karşı mücadeleyi hep beraber sürdürmemiz lazım, gerek kanun bazında gerek diğer metinlerle.

Şimdi, sizlere, dünya ülkelerinden birkaç örnek vereyim, siyasette kadının yeri konusunda parlamentolardaki durum: İsveç yüzde 42, Norveç yüzde 36, Almanya yüzde 30, Türkmenistan yüzde 26, Çin yüzde 21, İngiltere yüzde 18, Avrupa toplamı ortalama yüzde 20, Uganda yüzde 17, Amerika yüzde 14, İspanya yüzde 13, Tunus yüzde 12, Fransa yüzde 20, Bulgaristan yüzde 11, Suriye yüzde 10, Yunanistan yüzde 8, Portekiz yüzde 8, Türkiye yüzde 4; Mısır, Bangladeş, Yemen yüzde 2. Biliyorsunuz, zaman zaman kimi şeylerde "Uganda'da bile bu yok" filan gibi sözler sarf ederiz; parlamentoda, Türkiye'de yüzde 4, Uganda' da yüzde 17 oranında kadın temsili var. Dünya ortalaması yüzde 10.

Görünen odur ki, gerçekten, dünyada kadınların genel durumu hiç de iyi değil. Bunları söyleyen benim, bunları destekleyen benim, bu konudaki emeğimi -Sayın Araslı, Komisyondan bilir- Anamuhalefet Partimizin, İktidar Partimizin birçok milletvekili de bu konudaki gayretimizi bilir; ama, maalesef, Türkiye'de, gerçekten, basının haber alma özgürlüğü ve haber verme özgürlüğü yanında, dürüst haber yayma, doğru haber verme şeklindeki bir ilkenin çalıştırılması lazım. Türkiye'de, aslolan, sadece haber vermedeki keyfîlik değil, doğru, düzgün, yansız, seviyeli, seciyeli ve namuslu haber verme tekniğinin de, mutlaka, yerleşmesi lazım. Bu genel açıklamadan sonra, acaba bu hüküm yeterli mi; oraya geliyoruz.

Şimdi, benim şahsî kanaatimi sorarsanız, Komisyonda, bu konuda biraz Alman Anayasasını örnek alalım şeklinde bir kanaatim oluştu; biz, motamo onu alamadık; tabiî, bir şahsî kanaat yetmiyor; oylama meselesi; ama, sonunda, önünüzdeki şu formülü bulabildik. Şimdi, bunun devamına "bu amaçla alınacak geçici tedbirler, imtiyaz ve ayırım sayılmaz" ilkesinin getirilmiş olması ya da getirilmesi, bana sorarsanız, durumu değiştirmez; ama, biraz daha kuvvetlenmiş olur mu; olabilir; yani, o ayrı bir konu. Bunu, şunun için söylüyorum: Diyelim ki, bu yönde bir değişiklik yapılamadı -bir varsayım olarak söylüyorum; tabiî, takdir hakkı tamamen sizlere ait olacak- acaba, uygulamada, gerçekten, Anayasa Mahkemesi farklı bir yoruma gider mi; bir şey diyemezsiniz; çünkü, bu bir yargı organıdır, üyelerinin tek tek kararları vardır, şahsî kanaatleri vardır, bir şey söyleyemeyiz; ama, biz, hukukçu olarak yorum yaparken, onlara yardımcı olmak durumundayız.

Şimdi, maddenin gerekçesinde çok net olarak bu ayırım vurgulanıyor; yani "kadın-erkek arasındaki bu dengesizliği gidermek gerekir, işte, filan filan antlaşmalar bunu emrediyor, milletlerarası alanda durum budur" diye çok net olarak vurgulanmış. Bilindiği gibi, mahkeme, karar verirken hem metne bakar hem de gerekçeye bakar; o gerekçe yardımcı olur; haliyle, sırf gerekçeye bakarak karar veremez.

İkinci bir husus; 1979'da bizim kabul ettiğimiz Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi var. Şimdi, bu sözleşmenin 4 üncü maddesi çok net olarak bu hususu belirtmiş. Ben diyorum ki, biz, bu antlaşmayı imzalamışız, 1985'ten bu tarafa onaylamak durumunda kalmışız ve uygulayacağımız şeklinde söz de vermişiz, devam ediyoruz. Uygulanmış mı; uygulanamamış. Uygulansa, zaten, bugün bu durumun böyle olmaması lazımdı. Şu halde, Anayasa Mahkemesi, kararını verirken bu antlaşmaya da bakacak; çünkü, biz, yine, 7 nci maddede "usulüne göre yürürlüğe giren antlaşmalar, insan hakları konusundaki antlaşmalar kanunla çatıştığı zaman antlaşmaya öncelik veririz" dediğimize göre, demek ki, insan hakları konusunda bir adım daha atıyoruz. Kadınların da, bu durumdaki farklılığını ya da geri kalmışlığını, özellikle bu siyasetteki geriden gelmişliğini düzeltmek bakımından, Anayasa Mahkemesi, buna da bakacaktır. Netice itibariyle, bence, bu konuda çok ciddî sorun çıkmaz gibi geliyor; ama, söylediğim gibi, yeni bir ilave yapılır, benim şahsî kanaatim, bu konuda; ben karşı çıkmam; bunu özellikle söylüyorum.

Şimdi, kadın hakları konusunda, aslında, biz, dünyada bu işe erken başlamışız. Bakın, 1928, İngiltere'de kadınlara seçilme hakkının verildiği yıldır; Türkiye, 1934; Fransa, 1946; İsviçre, 1972, yanlış duymadınız 1972.

Şimdi, 1935'te seçim olduğunda, 1934'teki bu haktan sonra, Parlamentoda 18 hanım üye var, bugün 24. Seksen yıllık süre içerisinde bu rakamın küçüklüğü ortada; dolayısıyla, bunu giderme konusunda, elbette ki, bundan sonra çalışmalar başlatacağız.

Şimdi, tabiî, bir sorun da yerel yönetimler meselesi. Hanımlar, belki, kendi bölgesinde, yerel düzeyde daha aktif olabilirler. Bunu da açıklamak durumundayım; bundan sonra bu alanda da değişiklik yapmak gerekecek. Dünya ortalamalarına baktığımız zaman birçok rakam var. Yine, İsveç, Norveç gibi ülkelerde, belediyelerde yüzde 40 oranında hanım temsili var; bizde yüzde 1 ve oran olarak fevkalade kötü bir tablodur bu. Mutlaka, bunun düzeltilmesi lazım; bakın, çok net olarak, açık olarak konuşuyorum.

Bu konudaki, düzenlemeler konusunda, tabiî ki, bizim hanımlarımızın değeri elbette ki, bir başkadır. Türk toplumunda, kadın zaman zaman farklı yorumlar da olsa, yeri gelmiştir çok önemli roller üstlenmiştir. Atatürk'ün, Kurtuluş Savaşındaki Türk kadınıyla alakalı sözünü burada söylemek istiyorum: "Dünyada hiçbir milletin kadını 'ben, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım; milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret gösterdim' diyemez" diyor Büyük Atatürk. Dolayısıyla, böyle bir hizmet yapmış grubun, kesimin mutlaka kollanması, korunması ve eksikliklerin kesinlikle giderilmesi gerekmektedir.

Şimdi, bu açıklamalardan sonra, kalan birkaç madde üzerinde de durmak istiyorum; o da şu: İdam cezaları konusunda Anayasada bir ayıklama getiriyoruz; aslında, 1984'ten beri tatbik etmediğimiz bir ceza Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 6 Nolu Protokolünü imzaladık biz. Ne deniliyordu orada; o protokolde "idam cezaları kaldırılmıştır; ama, olağanüstü hallerde istisna getirebilirsiniz." Biz, bu istisnayı getirmiştik ve daha sonra bir 13 Nolu Protokol çıktı. 13 Nolu Protokol külliyen kaldırıyor. Biz, bunu da imzaladık, henüz onaylamadık; ama, onu onaylamak durumundayız Avrupa Birliği çerçevesinde. O zaman, Anayasada, idam cezasının verilemeyeceğini belirtmemiz gerekiyor. Nitekim, bunu, biz, bu değişiklikle yapmış oluyoruz.

Yine, dikkat çeken bir husus; basınla alakalı konuda "müsadere cezasının verilemeyeceği" şeklinde genel hükümden sonra, ayrıca, bir de, suç işlenmesi sebebiyle basın araçlarına el konulma meselesi var. Tabiî, bu, basını çok sıkıntılı bir duruma sokuyor. Onlar da bizi sıkıntıya sokuyor; ayrı mesele; ama, o, işin bir başka boyutu. Fakat, basın, gerçekten, müsadere cezası verildiğinde çalışamaz duruma düşüyor; alet ve araçlarına külliyen el konulmuş oluyor; bunun kaldırılması gündemde; bunu sağlamış oluyoruz.

Önemli bir değişiklik, Uluslararası Ceza Divanı meselesi. Şimdi, bu Divan hakkında kısa bir bilgi vereceğim; ama, neden bu gündeme geldi; bildiğiniz gibi, vatandaşlar, yurt dışına verilemez, başka ülkeye iade edilemez, teslim edilemez. Peki, özellikle ağır suçlar, savaş suçları gibi suç işlemişse ne yapacaksınız; işte, buna istisna getirerek "bu hal hariç, verilemez" şeklinde bir düzenleme getirmiş oluyoruz. Peki, bu Divan nedir; hatırlarsanız, bendeniz, daha önce, geçen yıl, Sayın Onur Öymen'le beraber gittiğimiz Moskova gezisi dönüşünde bu konuda bilgi vermiştim Genel Kurula. Kısaca tanıtayım: Bu Divan, ceza davalarına bakan, çok spesifik olarak da özellikle savaş suçları dediğimiz barışa karşı ihlallere bakan bir Divan; Lahey'de kurulmuş bir mahkeme, 18 hâkimli bir Divan. Bu Divana, şu ana kadar hangi ülkeler imza atmış diye baktığımızda, 113 ülke imzalamış, 89'u onaylamış ve şu anda tatbik ediyor. Amerika Birleşik Devletleri imzalamamış, onaylamamış; Rusya ve Çin imzalamış, onaylamamış; İsrail onaylamamış, Türkiye de onaylamamış. Diğer ülkeler de var tabiî ki; ben, bu birkaçını örnek vermek istedim. Peki, bu Divan, imzalamış olsak, bize ne gibi sıkıntı getirir; bize bir sıkıntı getirmez. Neden imzalamadık şu ana kadar diye baktığımız zaman; biz diyoruz ki, bu Divan terör davalarına da baksın; teröre bakmıyor; halbuki, terör Türkiye için çok önemli bir realite. Maalesef, bulunduğu bölge itibariyle de çok ciddî tahrip edici bir durum. Bu bakımdan, bizim buradaki kanaatimiz, teröre bakmayacak olan bir mahkeme bizim çok işimize yaramaz. Bizim savaş suçumuz filan da pek olmaz. Büyük devletler, bunu, bundan imzalamıyorlar. Terör davalarına bakmadıkça biz, bu Divan konusunda biraz tereddütlüyüz; ama, şunu da belirteyim ki, şu anda Avrupa'da, hem Avrupa Birliği ülkeleri hem de Avrupa Konseyi ülkelerinde bu Divanın statüsünü imzalamayan tek ülke Türkiye'dir. Bunu da, herhalde, yine bahsettiğimiz bu Avrupa Birliği çerçevesinde imzalamak durumunda kalacağız.

Bilindiği gibi, savaş suçlarıyla ilgili, özellikle soykırım konusunda Türkiye aleyhinde deli saçması kimi iddialar var. Bunlar gündeme gelir mi; gelmez. Neden gelmez; çünkü, Divanın statüsünde "2002'den itibaren, kurulduğu günden sonraki davalara bakacak" deniliyor. O açıdan, böyle bir sorun zaten söz konusu olamaz; ama, elbette ki -Sayın Bakan da burada- bu anlamda, mutlaka, ceza yasalarımızda değişiklik yapmamız gerekecek; çünkü, bu suç tipleri henüz bizim yasalarımıza konulmamış. İlgili devlet razı gelmedikçe de, bilindiği gibi, buralara, siz, davayı götüremiyorsunuz.

Bu anlamda söylemem gereken önemli bir değişiklik de, milletlerarası antlaşmalar. Bilindiği gibi, Türkiye, milletlerarası antlaşmaları imzalıyor, onaylıyor; yürürlüğe giriyor; ama, uygulamada zaman zaman çok ciddî sorunlar çıkıyor; işte, antlaşma, Anayasanın üzerinde midir, kanunla eşdeğerde midir; eşdeğerdeyse, önceki kanun, sonraki kanun meselesi mi gündeme gelecek; mahkemelerde çok çeşitli kararlar var. Ben bunun detayına girmiyorum; ama, bir şey var; bir antlaşmaya imza koymuşsanız, sadece şeklen imza koyamazsınız; çünkü, bu iş, devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz; mutlak surette, tatbik etmek için bu anlaşmaya imza koymamız gerekecek. Böyle yaptığımıza göre, o zaman şunu diyoruz; insan haklarıyla alakalı anlaşmalar kanunla çatışırsa, hiç olmazsa, anlaşmaya öncelik tanıyalım demektir; yani, mahkemeler, buna öncelik vererek olayı çözecekler. Bunu da çok önemsiyorum.

Son bir konu da DGM'lerin kaldırılması. Devlet güvenlik mahkemeleri kaldırılırsa, Türkiye'de bir boşluk doğar gibi zaman zaman birtakım iddialara sebep oluyor; bence, doğmaz; çünkü, zaten bu mahkemelerin görevi, ağır ceza mahkemelerinin bakacağı işler. Bir boşluk doğmasın diye, bir geçiş yasasıyla, bu, oraya intikal ettirilebilir. Zannediyorum, Bakanlığın bu konuda bir hazırlığı da var, öyle olması gerekiyor zaten; aksi halde, bir boşluk doğması sıkıntısı yaşayabiliriz.

Pekala, şimdi, bu değişiklikten sonra, davaların seyrinde bir fark olur mu; yine, benim kanaatim, olmaz; çünkü, bunlar, sonuç itibariyle, mahkemelerin görev taksimi içerisinde bakılacak olan işlerdir. Mesela, gerekirse, terör suçlarına bakmak üzere, ihtisaslaşmaları hasebiyle ya da o gerekçelerle, ağır ceza mahkemelerinin bir kısmına görev verilebilir; böylece bir boşluk doğmayacağını düşünüyorum.

Şu anda, Avrupa'da, devlet güvenlik mahkemeleri kalmadı, hepsi kaldırıldı; en son Fransa da kaldırdı; bu işi ağır ceza mahkemelerine intikal ettirdi.

Bu mahkemeler çok hırpalandı. Bana sorarsanız, bunun hatası, biraz da yasa koyucuda; çünkü, her çıkan yasanın sonunda, birçok işi, devlet güvenlik mahkemelerinin görev alanına soktuk ve bu mahkemeler, artık, orijinal mahkemeler olmaktan çıktı. Belki, bunun yerine, daha sonraki dönemlerde, sırf teröre bakan bir mahkeme düşünülebilir diye de şahsî kanaat olarak ilave etmek istiyorum.

Şimdi, tabiî, bir konu daha var; o da, Sayıştayın denetimi meselesi.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

20 konuşma daha · 4 Mayıs 2004

20 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook