İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 44. BİRLEŞİM · SALI

2006 merkezi bütçe kan tas.son gün tümü üzerinde

Erkan Mumcu

Isparta Milletvekili ·

Genel Kurul, 44. Birleşim · 4. yasama yılı · 27 Aralık 2005 · 5.804 kelime · yaklaşık 29 dakikalık okuma

Kaynak göster

Erkan Mumcu, 27 Aralık 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 44. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2006 MERKEZİ BÜTÇE KAN TAS.SON GÜN TÜMÜ ÜZERİNDE); konuşma 5.804 kelime.

Erkan Mumcu (Isparta). “2006 merkezi bütçe kan tas.son gün tümü üzerinde”. TBMM Genel Kurulu, 44. Birleşim tutanağı, 27 Aralık 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/erkan-mumcu-22-2005-12-27-2006-merkezi-butce-kan-tas-son-gun-tumu-uzerinde (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA ERKAN MUMCU (Isparta)Çok teşekkür ediyorum Sevgili Başkanım.

Değerli arkadaşlarım, yürütmekte olduğumuz bütçe müzakereleriyle ilgili olarak Partimin görüşlerini ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, heyetinizi saygı ve sevgilerimle selamlıyorum ve sözlerimin en başında, oturumumuzu yöneten Sayın Başkanın biraz önceki dileklerine bir kez daha katıldığımı ifade etmek istiyorum. Gerçekten, Sayın Başkanın burada ifade ettiği düşünceler, bugün burada yürütmekte olduğumuz müzakereleri izleyen vatandaşlarımız bakımından "bir umut penceresi açabilecek mi" diye bakılan müzakerelerdir ve bu müzakerelerden beklenen şey, işte, bu umut penceresinin açılabilmesidir. Burada, biz, iktidar-muhalefet diye görüyor olabiliriz birbirimizi; ama, vatandaş, o ekrandan baktığında, burayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak görüyor. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

Biz, siyasî partilere mensup olabiliriz; ama, temel vasfımız milletvekilliğidir, milletin vekilliğidir ve unutmamak lazım ki, iktidar ve muhalefet arasında görüş ayrılıklarının olması, rejimin doğası gereğidir, demokrasinin doğası gereğidir. Her rejimde iktidar vardır sevgili arkadaşlar, iktidarı olmayan rejim yoktur; ama, demokrasiyi diğer rejimlerden üstün ve faziletli kılan şey, o rejimde, yani, demokraside muhalefetin olmasıdır.

Sanıyorum, ne Cumhuriyet Halk Partisinin ne bizim Anavatan Partisi olarak iktidarınızın demokratik meşruiyeti hakkında bir itirazımız yok. Siz, demokratik ve meşru seçimlerle işbaşına gelmiş bir iktidarsınız; ancak, iktidarın meşruiyeti sadece ve sadece seçilme biçimiyle ilgili değildir ve unutmamak lazımdır ki, iktidarı kullanma biçimi, iktidarın meşruiyetini tayin etmek bakımından, son derece önemlidir.

Devlet geleneğimizin manevî önderlerinden Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye nasihatını bir kez daha size hatırlatmak isterim; hani, şu "Ey oğul, bundan sonra dargınlık bize, güceniklik bize, hoşgörmek sana yakışır" diyen sözlerini.

Bir haftadır, burada bütçe müzakereleri yürütülüyor ve bu bütçe müzakereleri esnasında, iktidar sözcüleri, sanki, bütün kabahat muhalefetinmiş, muhalefet olmasaymış Türkiye'yi ne kadar güzel idare ederlermiş dercesine sözler sarf ediyorlar. Hele bazı bakanlarımızın bu kürsüden ifade ettiği öyle sözler var ki, hakikaten, burada ifade etmeyi, tekrarlamayı, en azından heyetinize saygısızlık telakki ederim. O bakımdan, buraya girmeyeceğim.

Sevgili arkadaşlar, iktidarı, bölüşülmez, devredilmez bir hak olarak görmeyin. Sizden önce de iktidarlar vardı, sizden sonra da iktidarlar olacak. Esas itibariyle, biz, milletin hizmetini görmeye vazifelendirilmiş vekilleriz ve milletin hizmetini herkes bir şekilde görecek.

Ondört gün boyunca bütün müzakerelerde, sürekli bir "enkaz devraldık" edebiyatı. Doğrusunu isterseniz, vatandaş buna aşina. Bunu ilk kez siz yapmıyorsunuz, sizden öncekiler de bunu yaptılar. "Enkaz devraldık…" Doğrudur, her gelen, giderek kötüleşen bir tabloyu devralmıştır; ama, her gelenin, devraldığı tabloyu bilmeden geldiğini söylemek hakkı var mı? Buraya, geçmişten şikâyet etmeye, geçmişi kötülemeye mi geldiniz, milletin derdine derman olmaya mı geldiniz, çare bulmaya mı geldiniz? Sonuç itibariyle, millet çözüm istiyor.

Geçtiğimiz hafta, bütçe müzakereleri sürerken, hafta boyunca, 3 ilimizi ziyaret ettim; Erzurum'daydım, Gaziantep'teydim ve Kahramanmaraş'taydım. Size yaşadığım üç şey hakkında kısa bilgiler vermeye çalışacağım, kısaca özetlemeye çalışacağım. Bunlardan bir tanesi, geçtiğimiz yazdan kalmadır; Konya'da.

Konya'da, ziyaret ettiğim bir köyde, vatandaşa, bir köylüye, bir çiftçiye, halinin nasıl olduğunu sorduğumda, daha doğrusu, topluluk içinde, durumlarının ne olduğunu, nasıl olduğunu sorduğumda, aralarından -şimdi yaşını tam hatırlamıyorum; ama- 70 küsur yaşında olduğunu söyleyen birisi öne çıktı ve ellerini uzattı. Ellerini gözümün önüne kadar uzattı; dedi ki: "Ben 73 yaşındayım, ellerime bak, anla."

Şimdi, bu vatandaş, meramını sadece bana duyurmaya çalışmıyor arkadaşlar; bu vatandaş, meramını, burada bulunan herkese duyurmaya çalışıyor; bu vatandaş, iktidar ya da muhalefet arasında bir tercihte bulunmuyor bunu söylerken.

Geçtiğimiz hafta, yine Erzurum'da bir şehit evini ziyaret ettiğimde, orada komşulardan bir kadıncağız… O şehit evinin halini, yaşadıkları şartları filan anlatmak istemiyorum; hakikaten içler acısı, hakikaten üzüntü verici, hakikaten iç burkucu bir düzeyde; ama, orada çok dikkatimi çeken bir şey vardı; komşulardan bazı insanların konuşmak için fırsat kollamaları ve gözümün içine bakıp, konuşabilmeleri için buldukları ilk fırsatta kendi dertlerini söylemeye çaba sarf etmeleri ve hepsinin söylediği şey şu: "4 çocuğum var, kocam altı yıldır işsiz; 5 çocuğum var, kocam beş yıldır işsiz; 3 çocuğum var, kimsesizim…"

Arkadaşlar, son aktaracağım hikâye Kahramanmaraş'tan; geçtiğimiz hafta cumartesi günü yaşadığım bir iş. Esnafı gezerken -soğuktu, hava çok soğuktu- her dükkânın köşe başında, bir şeyler satmaya çalışan, küçük küçük tezgâhlarda insanlar vardı; yani, dükkân sayısından daha fazla, küçük küçük tezgâhlarda insanlar vardı. Naylon poşetler içerisinde, küçük tezgâhlar üstünde, insanlar bir şeyler satmaya çalışıyorlar; yani, bildiğimiz o boyacı, simitçi ve sair gibi şeylerin dışında, ıvır zıvır diyebileceğiniz, Çin mallarından oluşan düşük fiyatlı malları ayaküstünde satmaya çalışan insanlar, kışın ayazında bir şeyler satarak geçimini sağlamaya çalışan insanlar.

Bunlardan bir tanesi özürlü bir vatandaştı. Bir kolunu oynatamıyordu ve koluna, oynatamadığı koluna taktığı bir poşette Çin malı oyuncaklar vardı, küçük oyuncaklar. Ben önce hatırını sordum, nasılsın dedim, "hamdolsun" dedi zor anlaşılır bir şekilde. Ne yapıyorsun dedim, "bunları satıyorum" dedi. Peki, senin anan baban yok mu dedim, "yok" dedi. O esnada etraftaki insanlar hikâyesini anlatmaya başladılar, çok küçük yaşta kimsesiz kaldığını anlattılar.

Ben, bir refleks olarak, torbasındaki oyuncakların hepsini almak istedim karşıma çıkan -ki, etrafta sürekli çocuklar dolaşıyor- çocuklara armağan etmek için. Satmadı; satmayı reddetti. Galiba beni yanlış anladı, parayı verip yanından ayrılacağımı zannetti; satmayı reddetti. Ve o zaman çok etkilendim ve dedim ki kendisine: Ya, sen ne güzel bir adamsın; 7-8 yaşından beri kimsesizsin, bu ayazda bunları satarak geçinmeye çalışıyorsun ve halini sorduğumda "hamdolsun"dan başka bir şey demiyorsun. Gayri ihtiyarî elimi yüzüne doğru uzattım "ne güzel bir adamsın" derken. İşte, ne olduysa o anda oldu; ağlamaya başladı. Başını omzuma koydu ve sarsıla sarsıla ağladı.

MEHMET BEŞİR HAMİDİ (Mardin)Senaryo…

ERKAN MUMCU (Devamla)Şimdi, evet, yani, bu insanın yaşadığı için değerli arkadaşım "senaryo" diyor. Ben, bir duyguyu, vatandaşın sesini buraya taşımaya çalışıyorum arkadaşlar. Bu yaşadığım şey yüzlerce insanın gözü önünde oldu. Eğer sokağa çıkarsanız, eğer insanlarla konuşursanız, eğer vatandaşın halini, hakikaten, o pembe gözlüklerle değil de, hakikaten içtenlikle, bir muhabbet nazarıyla bakarsanız siz de görürsünüz. Bunda ne senaryo var, ne aldatma, ne sömürü gayreti.

Anlatmaya çalıştığım şey şu: Kiminle konuşursanız, etrafında derinleşen ve yaygınlaşan bir yoksulluktan endişe ediyor. Herkesin, ya çocuğu işsiz ya yeğeni işsiz ya kardeşi işsiz. Boşanma davaları had safhada, verem vakaları artmış -dikkat edin, resmî istatistikleriniz bunu söylüyor, verem vakaları artmış- ve yoksulluk, her zaman olduğundan çok daha kesif bir şekilde hissedilen bir şey haline gelmiş.

İşte, o dokunuş gerçekleştiği andan itibaren de hipnoz bozuluyor; çünkü, vatandaş sesini çıkaramıyor. İşler iyi gidiyor korosu öyle güçlü bir ses çıkarıyor ki memlekette: "Memlekette her şey yolunda gidiyor, memlekette her şey iyi gidiyor!.." Diyor ki: Galiba hakikaten her şey yolunda, herkesin işi iyi, sıra bana da gelecek ya da en azından sesimi çıkarmayayım, pozisyonumu bozmayayım, elimdekini kaybetmeyeyim. Çünkü, herkes kendi etrafında kendinden daha kötü durumda olan o kadar çok insan görüyor ki. O kadar çok yoksulluk, o kadar çok işsizlik, o kadar çok mahrumiyet ve mağduriyet hali var ki, insanlar sesini çıkaramıyorlar ve bir suskunluk sarmalının içinde bekliyorlar. Türkiye'de hiç kimse hiçbir şeyin daha fazlasını isteyemiyor arkadaşlar. Kimse çocukları için hayal kuramıyor, gençler kendi gelecekleri için hayal kuramıyorlar. Köylerin köyleri için, kasabaların kasabaları için, ilçelerin, illerin kendileri için büyük hayalleri, büyük vizyonları, büyük iddiaları kalmamış. Kimse daha fazlasını istemiyor. Ve bütün bunlar olup biterken burada "tencere dibin kara, seninki benden kara" müzakerelerini dinlediği zaman vatandaş, daha derin bir umutsuzluğa saplanıyor. Oysa, bizim görevimiz, vatandaşı bu derin umutsuzluktan çıkarmak; bizim görevimiz, vatandaşın önüne, gerçekten daha fazlasını isteyeceği, daha fazlası için çalışabileceği, daha fazlasına motive olabileceği bir umut koymak, bir iddia koymak. Burada muhalefetin işlevi bu. Sadece iktidarın işlevi değil, muhalefetin yaptığı eleştirinin önemli bir sonucu da bu. Muhalefetsiz bu iş olmaz. Burada verileri, rakamları birbirine karıştırarak, çarpıtarak, ifadeleri çarpıtarak bir yere varamazsınız.

Biraz önceki konuşmacı AK Parti Grubu sözcüsünü dinledim. Kurumlar Vergisi indirimine karşı olduğumuzu söylüyor. Şimdi, arkadaşlar, kimsenin Kurumlar Vergisi indirimine karşı olduğu filan yok. Tam tersine, yaptığınız indirimin yeterli olmayacağını söylüyoruz. Bizim söylediğimiz şey başka bir şey. Kurumlar Vergisi indirimi yapılırken, gelirden alınan, özellikle ücretlilerin gelirlerinden alınan vergiler karşısında bir haksızlık yapmamak gerekiyor. Vergi reformu dediğiniz şey, vergi düzenlemeleri öyle parsiyel yapılmaz, keyfî olarak yapılmaz. Bizim size sorduğumuz soru "niye Kurumlar Vergisini indirdiniz" değil. Ben size şu soruyu soruyorum. Sayın Canikli bu kürsüden, ekonominin matematik olduğunu söyledi. Gerçekten, yani, ekonomi tahsil etmiş birisi için hiç beklenmeyecek -sadece onu söyleyeyim- hiç beklenmeyecek bir şeydir bu. Bizim sorduğumuz soru şu, bir matematik soru, diyoruz ki: Eğer Telekom ihalesinden önce Kurumlar Vergisi indiriminde yüzde 33'e varan bir indirim yapacağınızı ilan etmiş olsaydınız Telekomun değeri böyle mi oluşurdu?! (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Madem matematiktir. Size bir matematik sorusu, çok basit bir matematik sorusu: Hariri'ye sattığınız, Lübnan'da içeriğini bilemediğimiz görüşmeden sonra gelişen olaylar zincirinde Hariri'ye sattığınız Telekomun vergi iadesi, daha doğrusu, vergi indiriminden avantajıyla, size ödeyeceği parayı kaç yılda alacağını hesap edebiliyor musunuz?! Kolaylık olsun, size yardımcı olayım: 8 katrilyon lirayı 400 trilyona böleceksiniz. Başkaca hiçbir geliri olmadan, sadece vergide yüzde 33'lük indirimle, vergi ödemesinde, geliri sabit kalırsa, yılda 400 trilyon lira sağlayacağı avantajla, Hariri'nin cebine giren avantajla… Bu adam, zaten, Telekomun mülkiyeti için -daha doğrusu, imtiyaz mı, mülkiyet mi, ona da geleceğiz, o da ayrı bir mesele- ödediği parayı, aşağı yukarı belli bir süre içinde -işte matematiğiniz kuvvetli, siz hesap edin- alıyor. Bunu baştan koymuş olsaydınız, bunun değeri bu mu olurdu?!

Aynı şey TÜPRAŞ'ın yüzde 14,7'lik hisse devrinde de geçerli. Yani, burada vatandaşın hakkını hukukunu sormayalım mı, aramayalım mı, istemeyelim mi?! Burada kamu menfaatında bir kayıp yok mu?!

Vergi yükünü büyütüyorsunuz ve vergi yükü büyürken… Yani, vergi gelirlerinin gayri safî millî hâsılaya oranı büyüyor. Bakın 2002'deki orana, bakın bugünkü orana -kendi kayıtlarınızdan bakın, ben bir şey söylemiyorum- vergi yükü büyüyor. Peki, vergi yükü içinde kim veriyor vergiyi diye baktığınız zaman, dolaylı vergilerin payı yüzde 66'dan yüzde 73'e çıkmış. Ve bu gelir hedefleriyle çok açık ki, özellikle Özel Tüketim Vergisi üzerinden getireceğiniz ek vergilerle bu daha da yüksek bir orana gelecek. Ondan sonra "vatandaş nasıl fakirleşiyor" diyorsunuz. Vergiyi vatandaştan alıyorsunuz, dolayısıyla, devletin irrasyonalitesinin, devletin verimsizliğinin bedelini vatandaşa ödetiyorsunuz, bir ömür tüketme vergisi alıyorsunuz, ondan sonra diyorsunuz ki: "Biz, vergide reform yaptık."

Arkadaşlar, buna vergide reform demek mümkün mü?! Burada bir adalet var mı?! Bunun matematikle izah edilebilir bir tarafı var mı?! Dolayısıyla, konuları birbirine karıştırıp, birbirleriyle alakasız şeyleri toplayıp çıkararak, varılabilecek bir şey yok. Yapmamız gereken şey, ülkenin önüne sapasağlam bir vizyon koymak. Öyle, insanları krizle korkutmaktan da vazgeçmek lazım.

Bir işler iyiyi gidiyor korosu, sürekli olarak "işler iyiyi gidiyor, işler iyiyi gidiyor…" Vatandaş, kendi haline baktığı zaman "işler iyiye gidiyorsa, ben, niye bu haldeyim" diye soruyor; ama, soracak cesareti bile vatandaşta kalmıyor; çünkü niye; vatandaş öylesine korkutulmuş ki bir krizle, öylesine korkutulmuş ki bir krizle, bugünkü halinden daha kötü bir duruma düşmenin korkusu içinde sesini çıkaramıyor; ama, gerçek bu değil. Kriz kimin krizi diye bir sormak lazım. "Aman istikrar bozulmasın, aman kriz olmasın…" Bu istikrar kimin istikrarı, kime yarıyor bu istikrar ve bu kriz kimin krizi?!

Bir ülkede eğitimli işgücünün -bugünden bahsediyorum, bugünden- eğitimli işgücünün dörtte 1'i işsiz. Dörtte 1 üniversite mezunu, işgücü sokakta işsiz dolaşırken, daha hangi krizden bahsediyorsunuz, daha nasıl bir kriz olacak bu memlekette?! Yani, devletin verimsizliğinin, devletin akıl dışılığının bedelini mazottan, doğalgazdan, elektrikten, tütünden, çaydan, şekerden, vatandaşın cebinden alın, toplam vergilerinizin yüzde 73'ü vatandaşın dolaylı tüketiminden alınan vergiler olsun, bunun yarısı haberleşmeden, enerji, akaryakıttan ve tütünden alınan vergiler olsun; yani, vatandaş fakirleşsin, vatandaş fakirleşirken, siz ondan sonra hâlâ vatandaşı krizle korkutun. Vatandaşın korkacak nesi kalmış?! Kriz kimin krizi?! "Aman bu saadet zinciri kopmasın…" "Aman bu saadet zinciri kopmasın" diyenlerin korktuğu şey; yani, "istikrar" adıyla bağladıkları şeyin vatandaşla bir alakası yok. Vatandaş zaten bu krizi yaşıyor. Vatandaş zaten bu krizin ağır bedellerini gün be gün hayatıyla ödüyor, işsizlikle ödüyor.

Şimdi, soruyorsunuz; işler bu kadar iyiye gidiyorsa, millî gelir artıyormuş, millî gelir artıyor… Millî gelirin artış hesaplarındaki elmayla armut hesabını da bir tarafa bıraktım, o 2 600 dolardan 5 000 dolara çıktığı iddiasının nahif tarafını bir tarafa bırakıyorum; ama, vatandaş soruyor: Peki, millî gelir büyüyorsa, reel ücretler niye düşüyor; vatandaşın satın alma gücü niye düşüyor; vatandaş niye satın alamaz hale geliyor?

Diyorsunuz ki; niye yoksulluk yaygınlaşıyor; işsizlik niye yaygınlaşıyor, neden oluyor bütün bunlar? Büyüyen bir ekonomide, kümülatif yüzde 22 büyüdüğünü iddia ettiğiniz bir ekonomide işsizlik niye artıyor; işgücüne katılma oranı niye düşüyor? Toplam işgücü nüfusunun, yani işgücüne katılabilir nüfusun zaten yarısı işgücünün dışındayken, emek piyasasının dışındayken, yani umutsuzluğundan dolayı, yani zaten iş yokluğundan dolayı iş talep etmezken, iş talep edenlerin, emek piyasasında iş talep edenlerin beşte 1'ine yakın bir oranının, altıda 1'ine yakın bir oranının işsiz olması halinde, siz hâlâ hangi büyüme etkisinden bahsediyorsunuz?! Hangi ekonomide 15 çeyrek üst üste stok artışı yaşanır?! Bunun bir ekonomik rasyoneli var mı?! Bir bakın, 2002'den bu yana büyüme hesaplarınızda sürekli artan bir stok artışı var. Hiçbir ekonomide stok artışları iki dönemden fazla devam etmez; çünkü, stoku üreten adam satamadığı zaman, bir müddet sonra üretmekten vazgeçer ve stoklarını boşaltmaya gider; ama, üretim değerleri üzerinden yaptığınız büyüme hesapları ile harcama değerleri üzerinden, yani, sağlamasını yaptığınız büyüme hesapları arasındaki farkı başka türlü ifade edemediğiniz için, varsayılmış bir stok yazıyorsunuz oraya -bunu, Devlet İstatistik Kurumu itiraf ediyor- dolayısıyla, sizin bahsettiğiniz büyüme, gerçek bir büyüme değil.

"Enerji üretiminde yüzde 7 artış var" diyorsunuz. Dönüyoruz enerji tüketimine bakıyoruz; enerji tüketimindeki artış yüzde 3; bu, büyümeyi doğrulamıyor. Deniliyor ki "emek verimliliği arttı, verimlilik arttığı için büyüme gerçekleşiyor." Peki, emek verimliliği arttıysa, reel ücretler niye düştü; yani, bir taraftan daha az sayıda insan, daha yoğun, daha çok, daha disiplinli, daha verimli çalışıp verimliliği yükseltirken, geliri büyütürken, gelirden aldığı pay niye düştü; niye düştü? Bütün bu soruların cevabı var mı; bütün bu soruların cevabı yok; ama, bir istikrar büyüsü, bir hipnoz vatandaşa sürekli olarak inandırılmaya çalışılıyor. Vatandaşa deniliyor ki, "sıra sana gelecek; makro iktisadî göstergeler fevkalade iyi, sıra sana gelecek." Hangi makroekonomik göstergeler iyi?! Üç yılda ülkenin toplam borç stoku yüzde 48 artmış; seksen yıllık birikimin yarısı kadar artmış; sizin rakamlarınız. Hem öyle yüksek olanı seçmiyorum, yani, içborçlardaki yüzde 83 artışı göstermiyorum size, ortalama artıştan söz ediyorum; yüzde 48. Seksen yıllık birikimin yarısı kadarı üç yılda büyümüş; bu nasıl bir "işler yolunda" gidişatıdır; yani, bu kadar matematiği iyi olan arkadaşlara bir sormak lazım: Bir ülkede gayri safî millî hâsıla artışı yüzde 5, sadece faiz ödemeleri bunun üstünde ise, yani, havuza yüzde 5 hesapları üzerinden 27 katrilyon, 27 litre su girerken, cari açıktan doğan baskıyı bir tarafa bırakıyorum, cari açıktan doğan riski bir tarafa bırakıyorum, sadece kamunun faiz ödemeleri için -ki, bunların büyük bir kısmı yabancı kaynaklı sermayeye ödemelerdir- 46 katrilyon ödeniyorsa, yani, havuzdan 46 litre su dışarı çıkıyorsa -basit bir havuz problemi- bu havuzdaki su ne zaman tükenir? Kalır mı; bu havuzda su kalır mı?! Bu kadar basit bir hesabı… Yani, matematik dehası arkadaşlarım, herhalde buna bir cevap vereceklerdir.

Sonuç itibariyle…

FAZLI ERDOĞAN (Zonguldak)Gelire de bak…

ERKAN MUMCU (Devamla)Zaten öyle kurdum denklemi. "Gelirlere bak" dedi arkadaşlar da… Zaten öyle kurdum denklemi.

Güzel arkadaşım, bir daha tekrar edeyim, anlaşılması kolay olsun. Sizin büyüme dediğiniz şey, millî gelirdeki artış; yani, bir yıl içerisinde yarattığınız ilave katmadeğer. 70 000 000 vatandaşın, bir yıl içinde üreterek, çalışarak, çabalayarak, didinerek ürettiği katmadeğerin parasal karşılığı, verdinizi hesaba göre yüzde 5, yani, 27 katrilyon lira. Yine kendi bütçenizden sadece devlet borçlanması için ayırdığınız faiz ödemesi, 46 katrilyon lira. Havuza 27 litre su giriyor, havuzdan 46 litre su çıkıyor. Sadece, bu delikten çıkan… Başka delikler de var. Bu havuzda su kalır mı?!

FAZLI ERDOĞAN (Zonguldak)Daha önceden…

ERKAN MUMCU (Devamla)Daha önce… İşte, daha önce, daha önce… Hep söylenen şey bu. Siz niye geldiniz, siz ne yapmaya geldiniz?!

MUSA SIVACIOĞLU (Kastamonu)Düzeltmeye…

ERKAN MUMCU (Devamla)Düzeltmeye geldiniz…

İktidarınızın cicim ayları, cicim yılları geçti beyler! Eskiden Türkiye'de siyasetçiler büyük vizyonlarla gelirlerdi. 100 günlük, 500 günlük vizyonları vardı. Türkiye'de siyasette hiç kimse, hiçbir iktidar 500 günden daha fazla vade almadı vatandaştan. Siz üç yıl vade aldınız. Vatandaş da büyük bir olgunlukla sizin üç yıl vade talebinizi kabul etti. Bu üç yıllık vade talebinizin karşılığında sustu, sabırla bekledi. İktidarınızın dördüncü yılındasınız, hâlâ geçmişi gösteriyorsunuz. Yani, ölümü gösterip, vatandaşı sıtmaya razı etmeye çalışıyorsunuz. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Yaptığınız iş bu. Yapamadığınız işleri itiraf edin ve yapamadığınız işleri yapmanın çaresine bakın. Sizin sorumluluğunuz, sürekli geçmişten şikâyet etmek değil. Cari açık bu kadar büyürken, buraya gelen sözcüler "bir şey olmaz, bir şey olmaz"dan başka bir şey demiyorlar. Neymiş; efendim, cari açık finanse edildikçe sorun değilmiş. Böyle bir saçma cümle olabilir mi, affedersiniz…

MUSTAFA NURİ AKBULUT (Erzurum)Seçimlerde başka partiden…

ERKAN MUMCU (Devamla)Finanse edilmezse ne olur; zaten, soru budur.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin)Finanse edilmeyen zaten olmaz.

ERKAN MUMCU (Devamla)Bunun finansmanı sıcak parayla sağlanıyor. Bu sıcak para dediğiniz şey, dünyanın en vahşi faizi. Faiz düşüyor, faiz düşüyor diye anlatmayın; dünyada faizlerin en düşük hadde indiği bir dönemde, gelişmekte olan piyasalara yönelen sermayenin 3 kattan daha fazla arttığı bir dönemde, dünyada en yüksek oranlı reel faizi ödeyen ülke Türkiye. Daha önce, Brezilya'yla ortaktık bu şampiyonlukta; yani, en yüksek reel faizi ödeme şampiyonluğunda bir numaraydık. Brezilya şimdi IMF'ye borçlarını ödedi; biz ödemiyoruz, ayıp olurmuş, IMF bozulurmuş bu işe! Şimdi, bir de böyle bir şey var; IMF'ye borçlarımızı ödersek, IMF buna bozulurmuş; ödeyemezsiniz. Paranız olmadığı için değil, parayı bulursunuz ödersiniz; ama, siz, kendinize ait olduğunu zannettiğiniz, yani, size duyulan güven gibi gördüğünüz şeyin, gerçekte IMF'ye duyulan güven olduğunu, onların ayarlarına duyulan güven olduğunu biliyorsunuz.

Sürekli bir "işler iyiye gidiyor" edebiyatı içinde "hepsi, IMF bizi övüyor, dünya bizi övüyor, kredi değerlendirme kuruluşları bizi övüyor…" Bir kere, size şunu söyleyeyim; IMF'nin övdüklerinden, sonu hayırlı olan daha bir tane ülke yoktur, bir tane örnek yoktur. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Siz, bana, IMF'nin programlarının uygulandığı ve başarıyla sonuçlanmış bir tane örnek gösterin. Bulgaristan dışında diyeceğim; çünkü, Bulgaristan, Avrupa Birliğine geçiş sürecinde IMF'yi hemen terk ettiği için, bu havuzdan çıktı. IMF programının başarılı olduğu bir tane dünya örneği gösterin. Bir tane… IMF övüyormuş!.. IMF, 2000 krizinden bir hafta önce de övüyordu, IMF'nin övgüsü bir şeyse!.. Türkiye'nin itibarı artıyormuş!.. O zaman, soruyorum ben: Eurobarometer istatistiklerinde niye Türkiye aleyhtarlığı yüzde 55'e yükselmiş?! Son üç yıl içinde, Türkiye'nin Avrupa Birliğine katılması yönündeki görüşlere olumsuz görüş beyan edenlerin oranı niye yüzde 55'e yükselmiş?! Faizler bu kadar yerde sürünürken dünyada, biz, niye dünyanın hâlâ en yüksek faizini ödüyoruz?! Asıl önemli soru; eğer, IMF, bu kadar size, hükümetinize, programınıza güveniyorsa, niye kısa vadeli borç-döviz rezervi ilişkisini değiştirmenizi ve döviz rezervlerini artırmanızı istiyor?! Niye, biz, dünyanın en yüksek döviz rezervini tutan ülkelerinden birisiyiz?! Bunu marifetmiş gibi, Merkez Bankası döviz rezervlerinin yüksekliğini marifetmiş gibi, hünerli bir şeymiş gibi vatandaşa anlatıyorsunuz.

MUSTAFA NURİ AKBULUT (Erzurum)Başkanım, gelecek seçimde başka bir partiye geçecek misiniz?!

ERKAN MUMCU (Devamla)IMF'den yüzde 7 faizle aldığınız krediyi, yabancı bankalarda, sırf sıcak paraya teminat olsun diye, yüzde 1'le değerlendiriyorsunuz, yani yüzde 7 faiz ödediğiniz parayı yüzde 1'le boşta durduruyorsunuz, bunu da yeterli bulmuyorlar "daha fazla tut" diyorlar size, "daha fazla döviz rezervi tut." Niye daha fazla döviz rezervi tutmanızı istiyorlar acaba, bunu hiç düşündünüz mü? Büyüyen cari açık riski karşısında, sıcak para çıkmak istediği zaman, orada götüreceği para hazır dursun diye. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Orada, elinin altında, Türkiye'den yurt dışına taşıyacağı servet hazır dursun diye. Ondan sonra cari açık finanse edildikçe, sorun olmazmış!.. Finanse edilmediği zaman ne olacağı, önemli olan o. Yaklaşmakta olanı görün. Türkiye'nin sürüklendiği yeri görün. Türkiye'nin sürüklendiği yeri görün.

Dolayısıyla, IMF bizi övüyor, dünyada itibarımız artıyor gibi şeylere de aldanmayın. Dünyada, ekonomisini belli bir düzeye getirebilen, belli bir istikrar düzeyine getirebilen ülkelerin tamamı, IMF'yle ilişkilerini belli bir seviyeye gerileterek bunu başardılar; bizim de yapmamız gereken şey budur; süratle, stand-by programından çıkarak, kendi programlarımızı, kendi reformlarımızı yapmamız gerekiyor.

Burada, bir IMF düşmanlığı yapıyor filan da değilim. Borçlanma gereğini yaratan biziz, Türkiye, kendi akıl dışılığımız, kendi verimsizliğimiz. Vergi gelirleri aşağı yukarı 132 katrilyon lira, vergi gelirleri içinde harcamalara baktığınız zaman, 106 katrilyon lirası 3 kalemde. 132 katrilyon liralık vergi gelirlerinin 106 katrilyon lirası 3 kalemde; personel, sosyal güvenlik harcamaları ve faiz ödemeleri, 3 kalemde. Ee, bu akıl dışılığı yönetmek mümkün mü?! Siz borçlanmaya mecbur olduğunuz durumda, IMF size kendi şartlarını dayatacaktır ve Türk siyasetinde, Türk ekonomisinde yapısal reformların gecikmesinin bedeli budur. Dolayısıyla, önemli olan, göstergeler üzerinde oynayıp, Türkiye'nin hâlâ rekor faizler ödeyen, hâlâ borçlanmaya mahkûm, ekonomisi kırılgan, ister ekonomik ister siyasî telkin ve direktifler karşısında boyun eğen, edilgen bir ülke olmaktan çıkarılması gerekiyor. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Onun için, yapmak zorunda olduğumuz şey, bir an önce, Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu yapısal reformları gerçekleştirmektir; işte, esas mesele bu.

"Alternatifimiz yok" diyorsunuz "alternatifimiz yok." Aman ha, aman ha; kibir, vatandaşın da hiç sevmediği bir şeydir Allah'ın da hiç sevmediği bir şeydir; hiç kibirlenmeyin. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Alternatifi olmayan hiç kimse yok. Bir tek Allah'ın alternatifi yok. Allah'tan gayrı herkesin alternatifi var, sizin alternatifiniz var, benim alternatifim var. Önemli olan soru şudur; Türkiye'nin alternatifi var mı yok mu? Siz, Türkiye için bir alternatif olabiliyor musunuz olamıyor musunuz? Siz, Türkiye için bir alternatif olabildiniz mi olamadınız mı? Cevaplandırılması gereken soru budur.

O zaman, nereye bakmamız lazım; o zaman, Türkiye'yi, sürekli eleştirdiğiniz geçmişin zincirlerinden, sürekli burada enkaz edebiyatı içinde şikâyet ettiğiniz koşulların baskısından kurtaracak reformları gerçekleştirmenizdir, yani, Türkiye'nin düzenini değiştirmenizdir; önemli olan budur.

Türkiye'de her seçim bir yenilenme umuduyla yapılır ve asıl umut, geniş halk kesimlerinin, iktidarın, Türkiye'nin bu bozuk düzenini değiştirme arzusunu yerine getirmesidir. Yani, vatandaş ister ki, seçtiklerim gitsinler, benim vekillerim, benim temsilcilerim olarak, bu bozuk düzeni, yani, fakirden alıp zengine veren, geliri adil bölüştürmeyen, Türkiye'nin geleceğini kurmayan, dünya sistemi karşısında Türkiye'yi pasif, edilgen, söz dinleyen, ama, sözünü dinletemeyen bir ülke olmaktan çıkaran bir siyaset yapsınlar; bunu ister halk. Bu bir vizyon meselesidir, bu bir kavrayış meselesidir, bu bir aklediş meselesidir. Yerleşik düzenin kavramlarıyla, yerleşik düzenin aklıyla bu reformu gerçekleştiremezsiniz.

Şikâyet ettiğiniz şeyler, şikâyet etmenizi gerektiren olaylar, eğer onu meydana getiren nedensellik zinciri içerisinde bir bütün olarak kavramadıysanız, asla, çözebileceğiniz şeyler değildir. Gelip burada göstergelerden şikâyet etmek değildir mesele.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin temel problemi yoksulluktur, Türkiye'nin temel problemi gelir adaletsizliğidir, Türkiye'nin temel problemi işsizliktir, Türkiye'nin temel problemi demokrasisinin yerleşmemiş olmasıdır, Türkiye'nin temel problemi yolsuzluktur ve bütün bunların çaresi, bütün bunların çıkış yolu, gerçekten etkili bir demokrasiye sahip olmaktır. Gerçekten etkili bir demokrasi, Türkiye için olmazsa olmaz denilecek kadar önemlidir. Çünkü, geri kalmışlık problemlerimizin kökünde yatan şey, esas itibariyle, ihtiyaç duyduğumuz zihniyet dönüşümünü kurgulayabilecek bir demokratik düzene sahip olamayışımızdır. Asıl mesele, Atatürk'ün büyük devrimi cumhuriyeti hakikaten, hakikaten işleyen bir rejim haline getirmektir.

Burada son derece önemli olduğunu düşündüğüm bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum. Değerli arkadaşlar, Türkiye, seksen yıllık cumhuriyet tarihi boyunca hep aynı temel sorunla boğuşmuştur. Yoksulluğu da, yolsuzluğu da besleyen şey, ülkenin bütünlük sorunlarını, kimlik bunalımlarını, geleceğe bakışta umutsuzluğunu da derinleştiren şeyin temelinde bu ifade edeceğim husus vardır. İşin özü şudur, itiraf etmek ve kabul etmek zorunda olduğumuz, görmek, anlamak, değiştirmek zorunda olduğumuz şey budur: Osmanlıdan tevarüs ettiğimiz, gelenekten tevarüs ettiğimiz siyasal sistem, siyasal egemenlik modeli, siyasal hegemonya modeli, yani, siyasal, toplumsal elitler hiyerarşisi cumhuriyete karşı direnmektedir ve seksen yıllık tarihimizde, özellikle, Atatürk'ün aramızdan ayrılmasından sonra derinleşen ve etkisini yoğunlaştıran bir krize dönüşen geri kalmışlık hikâyemizin en temel ayırt edicisi budur.

Size, Osmanlı siyasal hiyerarşisi hakkında bir şey anlatacağım, bir şey söyleyeceğim, sonra bugünle karşılaştırmanızı rica edeceğim. Osmanlı egemenlik hiyerarşisi şöyleydi arkadaşlar: Hanedan, altında seyfiye, onun altında ilmiye, onun altında mülkiye, onun altında kalemiye, onun altında ayan, onun altında eşraf, onun altında esnaf ve en altta teba. Şimdi, bunların bugünkü Türkçe karşılıklarını söyleyelim: Hanedan, bildiğimiz padişah; onun altında -bu bir hiyerarşi- seyfiye, yani ordu, yani asker; onun altında ilmiye, yani kadılar, müderrisler, yani bugünkü yüksek yargı ve YÖK bürokrasisi, üniversite bürokrasisi, profesörler ve yüksek yargı mensupları; onun altında mülkiye, yüksek devlet bürokratları; onun altında kalemiye, maliye bürokratları; onun altında âyan, devlete borç verenler; onun altında eşraf, toprak mülkiyeti sahipleri; esnaf ve teba, en alttakiler.

Şimdi size bir soru sormak istiyorum: Bu yapıda ne değişti? Beşyüz yıllık siyasal egemenlik sistematiğinde bu yapıda ne değişti? Cumhuriyeti devrim kılan şey, işte buydu. En alttakileri en tepeye çıkarmak; yani, egemenliğin kaynağı, egemenliğin merkezi, egemenliğin yegâne sahibi olarak tebaı vatandaş kılıp, halk kılıp en üste çıkarmak. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Yani, şurada yazılı olan şey: "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir."

Ancak, eski sistemin siyasî elitleri, eski statükonun yerini değiştirmek istemeyenleri; çarıklı, şalvarlı, poturluların ve onların temsilcilerinin söz söylemesine, egemenliğin kaynağı olmasına izin vermeyenler, sürekli bu sistemi yaralayan, işletmeyen tuzaklar kurdular ve fiilî müdahalelere kadar götürdüler.

Eğer bir şeyi değiştirmek istiyorsanız iktidar ilişkilerine dokunmak zorundasınız, egemenlik ilişkilerine dokunmak zorundasınız. Demokrasi aşımız, ekmeğimiz diyorum. Niye aşımız ekmeğimiz; çünkü, verimlilik olmadan zenginlik olmaz. Zenginliğin olmazsa olmaz şartı verimlilik yaratmaktır; ama, verimlilik dediğiniz şey kendi kendine gelmez. Verimliliği getiren şey rekabettir. Rekabet olmadan verimlilik yaratamazsınız; ama, haksız rekabetin önlenmediği bir yerde, hukuk düzeninin olmadığı, haksız rekabetin önlenip rekabetin korunmadığı bir yerde rekabet de olmaz. Onun için, hukukun üstünlüğü prensibini işletmeniz lazım. Hukukun üstünlüğü prensibinin işlemesi için olmazsa olmaz bir kural vardır; etkin bir demokrasi; yani, demokrasiniz olmazsa verimliliğiniz olmaz, demokrasiniz olmazsa işiniz olmaz, demokrasiniz olmazsa aşınız olmaz. Onun için, işe, bir sistem değişiminden, bir sistem reformundan başlamaya mecbursunuz. Gelip burada yerleşik düzenin bekçiliğini yapıp rakamlarla onu oraya verdik, bunu buraya verdik demekle kendinizi sorumluluktan kurtaramazsınız. Gerçek bir demokratik devrime ihtiyacı var Türkiye'nin. Yapılması gereken şey Atatürk'ün devrimini ikmal etmektir, tamamlamaktır, daha doğrusu, hayata geçmesi önündeki engelleri kaldırmak. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, gelin, işe şuradan başlayalım. Yasama ile yürütmenin arasındaki mesafeyi açalım; yargı bağımsızlığının da güvencesi için yasama etkinliğini yükseltelim.

Kendi içinden hükümet çıkaran parlamentolar, çıkardıkları hükümetleri denetleyemiyorlar, yolsuzluğun önüne geçemiyorlar: Bürokrasiyle işbirliği halinde ülkeyi yönetmek çabası içinde sorunlar arasında kaybolan ve bir müddet sonra yönetme lüksünün kendine verdiği rant dağıtma, rant paylaştırma, yandaş kayırma, ona verme buna vermeme lüksü arasında masumiyetini yitiren hükümetlerin, bu ülkenin, bu masum milletin kıt kaynaklarını israf etmesinin önüne geçmesinin yolu etkili bir Meclis denetimidir. Etkili bir Meclis denetimi için, biz, bu ülkede yasama ve yürütmeyi ayrı ayrı seçmeye mecburuz. Gelin, Cumhurbaşkanının eşinin kılığının kıyafeti nasıl olacak tartışmalarından bu ülkeyi çıkaralım. Gelin, bu ülkeyi, temsilde adalet bunalımlarından, krizlerinden kurtaralım. Barajlar insin mi çıksın mı tartışmalarından bu ülkeyi kurtaralım. Yönetimde istikrarı sürekli sağlayacak bir modele geçelim, devlet başkanlığı seçimine gidelim, devlet başkanı hükümetini kursun, Meclis o hükümeti denetlesin. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

Etkili bir denetim getirelim. Etkili bir denetim getirmedikçe, bu Meclis, geçmişte yapamadığı gibi, bundan sonra da içinden çıkardığı hükümetleri denetleyemeyecektir ve daima, vatandaş, bu kürsüden, bir enkaz edebiyatı ve geçmişin karalanmasından başka bir şey işitmeyecektir.

Burada, hükümetinizin icraatlarıyla ilgili, özellikle ihaleler ve özelleştirmelerle ilgili olarak sorulacak çok soru var; sorduğumuz çok soru da var ve bunların hiçbirinin cevabı bugüne kadar verilmiş değil; ama, bütün bunlar üzerinden vatandaşın ufkunu daraltmanın da bir manası yok. Yapmak zorunda olduğumuz şeyi bir an önce yapmamız gerekiyor; bir an önce Türkiye'yi, kaynak verimliliğine, yani, israftan kurtarmaya götürecek bir sistem reformuna gitmemiz gerekiyor. Türkiye'yi yolsuzluktan kurtarmanın yolu, hiç şüphesiz, budur ve tabiî, yoksulluk, işsizlik, aşsızlık, adaletsizlik gibi sorunları çözmenin en önemli çarelerinden bir tanesi de nasıl bir dünyada yaşadığımızın farkına varmak. Küresel sistem içinde, ülkenin nerede yerleşeceği konusunda, sağlam, bugünkü dünyanın gerçeklerini anlayan, kendi değerlerinin, kendi birikiminin, kendi ederinin farkında bir dışpolitika, uluslararası ilişkiler vizyonu kurmaktır. Edilgen bir dışpolitika vizyonundan bu ülkeyi -daha doğrusu buna vizyon da demek mümkün değil - kurtarmaya mecburuz arkadaşlar. Eğer, dünya sistemine, sürekli, kur politikalarıyla, faiz politikalarıyla, devlet borçlanmalarıyla gelir aktarıyorsak, refah aktarıyorsak, küresel refahtan pay almak yerine, paydaş olmak yerine, sadece pay aktaran ve yoksullaşan bir ülke haline geliyorsak, sorunu, sadece kendi içimizdeki bölüşüm sorunlarına kafayı takarak çözemeyiz. Sorunu çözmenin asıl ufuklarından bir tanesi, küresel sistem içinde, nerede yer alacağımız ve nasıl duracağımız konusunda sağlam bir vizyona sahip olmaktır. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

Şimdi, bilmek zorundayız ki, biz, tarihsel ve kültürel olarak Asya ve Ortadoğu'nun bir parçasıyız; ama, gerek coğrafî olarak gerek tarihsel olarak gerek kültürel olarak, aynı zamanda, Avrupa'nın bir parçasıyız. Bu parçası olduğunu söylediğimiz dünyanın, bugün, yeniden belirmekte olan soğuksavaş ya da kutuplaşma ihtimali karşısında, geleceğe dönük stratejiler kuran uluslararası ilişkiler merkezlerinin bakış açısında nereye oturduğu ve ne anlama geldiğini kavramak zorundayız.

Bu dünya, bilinen enerji kaynaklarının, neredeyse tamamının bulunduğu dünyadır. Neredeyse tamamının diyorum, elbette tamamının değil; fakat, oranlar kahir ekseriyet ifade ettiği için bunu böyle söylüyorum ve dünyanın geleceğini, gelecekte bloklararası denge politikalarını planlayanların üzerinde hassasiyetle durdukları şey, işte, bu enerji kaynaklarıdır ve bu dünyanın iki tane penceresi var aslında. Bu pencerelerden bir tanesi, Dubai Bender Abbas'tan Pasifik'e bakan pencere; bir tanesi, İskenderun ve İskenderiye'den Akdeniz'e, Atlantik'e bakan pencere. Bu dünya, yani, Orta Asya, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Afrika... "Dünyaya hangi pencereden bakacaktır, hangi pencereden bakmalıdır" sorusunun bizim için bir cevabı olmak zorunda. Onu istemeyiz, bunu istemeyiz, ona karşıyız, buna karşıyızdan öteye, bir uluslararası ilişkiler vizyonuna ihtiyacımız var; bulunduğumuz yerin, tarihsel ittifaklarımızın, tarihî ve kültürel kimliğimizin farkında bir duruşa ihtiyacımız var ve burada, Avrupa Birliği dediğimiz, bizi Avrupa Birliğine alacaklar mı almayacaklar mı kuşkuculuğundan öteye giden bir vizyon geliştirmek zorundayız ve Avrupa Birliği gibi elli yıllık geçmişi olan projeleri, bir içpolitika malzemesi olmaktan da çıkarmalıyız. Yani, Avrupa Birliğine giden yolda geçtiğimiz bütün evreleri tarih kaydetmiş. Yassıada mahkûmları, boyunlarında idam yaftasıyla Yassıada'ya idamlarının infaz edileceği yere gönderilirken, Avrupa Ekonomik Topluluğunu ve Avrupa'nın geleceğini konuşuyorlardı. Dolayısıyla, hiç kimsenin, kendisini, Türkiye'yi Avrupa'ya taşıyan kahraman gibi göstermek gibi bir çabanın içine girmesine gerek yok, bunun bir faydası yok. Bu, Türkiye'nin tarihî olarak, kültürel olarak, coğrafî olarak bir tercihidir ve vatandaşı, gündüz vakti havai fişeklerle, kutlamalarla falan aldatmanın, avutmanın da bir faydası yok.

Değerli arkadaşlar, soruna şöyle bakın: Türkiye Avrupa Birliğine girmeyecek, Avrupa Birliği, Türkiye'yi de içine alacak biçimde genişleyecek. Sorun, Türkiye'nin Avrupa Birliğine katılıp katılmaması sorunu değildir; sorun, Avrupa Birliğinin genişlemesi ya da genişlememesi sorunudur ve hiç kuşkunuz olmasın ki, Avrupa Birliği, bu kararını, her şeyden önce, kendi çıkarları doğrultusunda verecektir ve doğal olan budur.

Ben, önümüzdeki on yılların Avrupa Birliği perspektifini öngörmeye çalıştığımda, Avrupa Birliği çıkarlarının, Türkiye'yi de içine alacak, Türkiye'nin de komşusu ve temsilcisi olduğu dünyayla ilişkisini kuracak, bağını kuracak, bir köprü olarak işlevlendirecek, bir öncü olarak işlevlendirecek bir karar vereceğini ve Avrupa Birliğinin, bu bölgeye doğru genişleme kararı alacağını görüyorum; ama, Türkiye, bunun, sadece kendisi için bir şey olmadığını, bunun Avrupa için de bir şey olduğunun farkında olarak bir müzakere yürütebilmelidir. Dolayısıyla, karşınıza gelen suların idaresi konusunda bağımsız bir teşkilat kurulsun, bir uluslararası teşkilat kurulsun gibi bir öneri karşısında suskun kalmamayı bilmeniz gerekiyor. Önünüze getirilen Kıbrıs'ın iç edilmesi, iki manada iç edilmesi; Avrupa Birliğinin bir iç meselesi haline dönüştürülmesi ve Kıbrıs Türklerinin hak ve çıkarlarının yok edilmesi projeksiyonu karşısında, kendi gücünüzün, Türkiye'nin gücünün farkına varan ve bu gücü bir müzakere gücü olarak kullanabilen bir diplomasi yeteneği göstermeniz gerekiyor. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Bu uluslararası sistem içinde, unutmayın ki, unutmamalıyız ki, uluslararası rekabetin güç unsurları şöyle sıralanıyor: Artık, eski düzen değişti; uluslararası rekabette bir numaralı güç unsuru, etkili bir demokrasidir. İkini güç unsuru, etkin, güçlü bir ekonomidir. Üçüncü güç unsuru, yine, etkili bir diplomasi ve nihayet, dördüncü güç unsuru ise caydırıcı bir savunma gücü. Bu dört unsurun birbiriyle entegre edildiği bir millî güç politikası kurmadıkça, sahip olduğunuz millî güç politika araçlarının değerinin farkına varan bir diplomasi yürütmedikçe, ülkenizin, sadece sizin için ifade ettiğinden daha fazla olarak dünya ve gelecek için ne ifade ettiğinin farkına varmadıkça, bu teslimiyetçi politika yaklaşımından kurtulamazsınız. Dolayısıyla, meseleyi, Avrupa Birliğinin yandaşlığı, yanında olmak, karşısında olmak gibi bir kurgu içinde görmek yerine, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde Türkiye'nin çıkarlarını çoğaltmak, Türkiye'nin menfaatlarını korumak, Türkiye için en iyi olanı, en doğru olanı mümkün kılmak biçiminde görmek zorundasınız. Dönüp, içeride, Avrupa Birliğine yandaş olanlar, karşı olanlar gibi bir ikilem kurmanın hiçbir faydası yok.

Değerli arkadaşlar, bütün bu sorunları çözebilecek -biraz önce sözünü ettiğim sorunları çözebilecek- yani, yoksulluk, işsizlik, gelir adaletsizliğini çözebilecek bir ülke için, her şeyden önce, dört temel yapısal reformun gerçekleştirilmesi gerekiyor. Bunlardan bir tanesi kamu yönetimi reformudur ve kamu yönetimi reformu, sizin yaptığınız gibi yapılmaz. Nihayet yapamadınız, nitekim yapamadınız; çünkü, reform yapmak, sıraya konulmuş işleri bir bir yapmak demek değildir. Türkiye gibi, sorunlarını, değişim ihtiyacını biriktirmiş bir ülkede reform yapmak, eşzamanlı ve çok alanlı bir değişim yönetimini zorunlu kılar; yani, önce şunu, sonra bunu yaparım diyemezsiniz. Eşzamanlı olarak bir değişim planlaması yapacaksınız, bir reform planlaması yapacaksınız ve eşzamanlı reform planlamasının gereğini süratle gerçekleştireceksiniz. Dolayısıyla, kamu yönetimi reformunu, kamu personel rejimi reformunu bir arada yapacaksınız, tek başına yapamazsınız. Vergi reformunu, sosyal güvenlik reformunu bir arada yapacaksınız, tek başına yapamazsınız. Tek başına, parça parça yapmaya çalıştığınız şeylerden ona buna avantaj çıkar; ama, asla, oradan reform çıkmaz.

Peki, ne yapmak lazım, nasıl yapmak lazım; kamu yönetimi reformunda, bir kere, kamunun, hiyerarşik modelden yatay modele geçişini sağlamanız gerekiyor. Dolayısıyla, yapmanız gereken şey, kamu yönetiminin temel ilkeleri çerçevesinde bir ilkeler reformu gerçekleştirmek ve yapısal uyumu merkezden gerçekleştirmek yerine, yapısal uyuma girmeyi, yani kendini uyumlaştırmayı, bütün idarî üniteler bakımından bir zorunluluk haline getirmektir; yani, yönetmek saplantısından vazgeçip, var olan potansiyelleri harekete geçirmek, yönetişim için bir alan açmak zarureti vardır.

Şimdi, vergi için, vergide bir reform gerçekleştirmedikçe, kaynak kullanımını verimlileştirmeniz mümkün değil. Yapmak zorunda olduğunuz şeyi size söyleyeyim: Bir kere, verginin, sadece ve sadece bir gelir toplama aracı olmadığını bileceksiniz. Verginin, bir ekonomi politikası aracı olduğunu unutmayacaksınız. Verginin, daha temelde, vatandaşı demokrasiyle bütünleştirmenin bir aracı olduğunu unutmayacaksınız ve vergide yapmak zorunda olduğunuz şeyi söyleyeyim: Derhal derhal, tek oranlı bir Gelir Vergisi sistemine geçmelisiniz. Ücretlerden kesilen Gelir Vergisinin kaynakta kesilmesinin stopaj yoluyla tahsilatından vazgeçmeniz gerekiyor. Ücretten kesilen vergilerin de beyan usulüne dönüştürülmesi; vatandaşın, ödediği verginin farkına varması ve getireceğiniz birtakım istisnalarla, yani sigorta, birtakım tasarruflara yönelmiş olmak, eğitim, sağlık harcamalarına yönelmiş olmak gibi alanlarda getireceğiniz istisnalarla, vatandaşın tasarruf etmesini özendirmelisiniz. Yapmak zorunda olduğunuz şey, Kurumlar Vergisinde tek oranlı bir vergiyi getirip, bu vergiyi düşük tutmaktır. Bir an önce radikal bir biçimde bu kararı vermeniz, yatırımların teşvik edilmesi bakımından son derece önemlidir.

Ama, size daha esaslı ve daha önemli bir şey söyleyeceğim: Katma Değer Vergisi sistemi, Türkiye'de kayıtdışılığı besleyen bir sistem haline dönüşmüştür; vergi kaçağını ve kaçakçılıkları besleyen bir sistem haline dönüşmüştür. Özellikle Katma Değer Vergisi ve ÖTV'nin yoğun olduğu alanlarda, milyar dolarları bulan vergi kaçakları oluşmaktadır, kaçakçılık oluşmaktadır. Akaryakıttaki kaçakçılık miktarının 2,5 milyar dolara ulaştığı ifade edilmektedir; tütündeki kaçak miktarının 1 milyar doları aştığı ifade edilmektedir; şeker ve benzeri ikame edici ürünlerden doğan kaçağın 2 milyar doların üstüne çıktığı ifade edilmektedir. Bütün bunlar bir yıl itibariyledir. Ve Türkiye'deki vergi tabanını daraltan şey, değişken oranlı, muafiyet ve istisnalarla dağılmış, sonuçta vergiyi vatandaşa ödeten bu vergi düzeninin değiştirilmesidir; ki, burada, özellikle gelirden alınan, ücretlerden alınan vergilerin düşürülmesi konusunda cesaretli davranmanız gerekir. Çünkü, ücretlerden alınan vergilerin azaltılması konusunda cesaret gösteremezseniz; işsizliği önleyemezsiniz, iş yaratmanın maliyetini borçlanma üzerinden, yatırım gereksiniminde ihtiyaç duyduğunuz borçlanma üzerinden çok daha yüksek bir bedelle ödersiniz.

Dolayısıyla, vergi politikası dediğiniz şey, sadece ve sadece Kurumlar Vergisinde bir kalemlik indirimden ibaret bir şey olamaz. Türkiye, bence, Katma Değer Vergisinden satış vergisi uygulamasına geçmeyi düşünmelidir. Türkiye'nin, Katma Değer Vergisinden satış vergisi uygulamasına geçmeyi düşünmesi, katmadeğer kademeleri arasında oluşan kaçakların ve naylon fatura uygulamalarının sonunu getirecektir. Tabiî, naylon fatura uygulamalarından trilyonlar kazananlar bu işten memnun olmayabilirler; ama, Türkiye, bu işten kesinlikle kârlı çıkacaktır. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) En azından, vatandaş, vergiyi, nerede, nasıl ve kime ödediğinin farkına varacaktır. Vergiyi ödeyen vatandaş, yapılan harcamaların, yolsuzluklara konu olan katrilyonların, devletin parası değil, bir yerlerde hazinenin kuyusundan çıkan altınlardan veya petrolden gelen para değil, kendi cebinden ödediği paralar olduğunun farkına varacak ve demokratik bir tutum geliştirip, kendi kaderinin ortağı olacaktır, kendi kaderinin hesabı olacaktır. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, Genel Kuruldan gelen seslerin, AK Parti Grup Başkanvekillerinin sistemli gayretleriyle ve sistemli bir biçimde konuşmayı sabote edici bir nitelik, hal aldığını, zannediyorum görüyorsunuz. Aşağı yukarı bir saatlik konuşma süresi içerisinde hiçbir müdahalede bulunmamış olmanız, acaba, gözünüzden kaçtığı için mi? Merak ediyorum; yani, merak ettim…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKANBuyurun Sayın Genel Başkan, eksüre verdim.

MUHSİN KOÇYİĞİT (Diyarbakır)Tarafsızlığınızı kaybettiniz Sayın Başkan.

EDİP SAFDER GAYDALI (Bitlis)Millet dinliyor; yeter!

NEVZAT YALÇINTAŞ (İstanbul)Sayın Başkan, dikkatle dinliyoruz, merak etmeyin.

ERKAN MUMCU (Devamla)Sevgili Hocam, nezaketiniz için çok teşekkür ediyorum; ama, bu sıralarda, grup başkanvekillerinin, milletvekillerinin arasında dolaşıp, arkadaşlar çok dikkatli dinlemeyin, televizyonda dikkatli dinleyişiniz çok iyi gözükmüyor… (AK Parti sıralarından gürültüler)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

22 konuşma daha · 27 Aralık 2005

22 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook