İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 29. BİRLEŞİM · SALI

2008 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı ve plan ve bütçe komisyonu raporu ile 2006 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2006 bütçe yılı kesin hesap tasarısına ait genel uygunluk bildirimi ve eki raporlarının sunulduğuna dair sayıştay başkanlığı tezkeresi ile plan ve bütçe komisyonu raporu (s.sayısı: 57-58)

Fatma Kurtulan

Van Milletvekili ·

Genel Kurul, 29. Birleşim · 2. yasama yılı · 4 Aralık 2007 · 2.805 kelime · yaklaşık 14 dakikalık okuma

Kaynak göster

Fatma Kurtulan, 4 Aralık 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 29. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI VE PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU RAPORU İLE 2006 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2006 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISINA AİT GENEL UYGUNLUK BİLDİRİMİ VE EKİ RAPORLARININ SUNULDUĞUNA DAİR SAYIŞTAY BAŞKANLIĞI TEZKERESİ İLE PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU RAPORU (S.SAYISI: 57-58)); konuşma 2.805 kelime.

Fatma Kurtulan (Van). “2008 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı ve plan ve bütçe komisyonu raporu ile 2006 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2006 bütçe yılı kesin hesap tasarısına ait genel uygunluk bildirimi ve eki raporlarının sunulduğuna dair sayıştay başkanlığı tezkeresi ile plan ve bütçe komisyonu raporu (s.sayısı: 57-58)”. TBMM Genel Kurulu, 29. Birleşim tutanağı, 4 Aralık 2007. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/fatma-kurtulan-23-2007-12-04-2008-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-ve-plan-ve-butce-komis (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

DTP GRUBU ADINA FATMA KURTULAN (Van)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2006 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın tümü üzerinde görüş belirtmek üzere Demokratik Toplum Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikli olarak, Türkiye ekonomisinin 2007’deki gidişatı üzerine bilgi sunan önemli istatistiklerin Haziran-Eylül aylarına ait olanlarını kullanarak genel bir değerlendirmede bulunmak istiyorum: Bilindiği üzere, birinci AKP İktidarı son derece elverişli bir uluslararası konjonktüre denk gelmişti. Bu dönemde 1997’yi izleyen finansal çalkantı ve kriz dönemi son bulmuş, uluslararası sermaye akımları yeniden canlanmaya başlamıştı. Türkiye’ye giren dış kaynaklar, kaynak akımları bu yeni konjonktürü izleyerek 2003-2006 arasında kesintisiz yükseldi. Beş yıl boyunca yabancı kökenli sermaye girişlerinin toplamı 114 milyar dolara ulaştı. AKP İktidarı da uluslararası sermayenin isteklerine harfiyen ayak uydurarak dış kaynakların sağladığı belli bir büyüme evresinin nimetlerini derledi, ekonominin dibe vurduğu bir dönemin ertesinde iktidar olmanın özel koşullarından yararlandı. Ancak, birçok iktisatçının yaygın teşhisine göre, bu konjonktür bugünlerde son bulmaktadır. Nitekim bu eylemin dünya ölçeğinde emareleri de gözlenebilir hâle gelmiştir.

Ülkemizde, kısa dönemde millî gelir hareketlerinin dış kaynak hareketlerine bağımlı hâle gelmesi öteden beri gözlenen bir olgudur. Bu bağlantının 2007’de de pozitif doğrultuda seyrettiği gözleniyor. Farklı tanımlara göre, ilk dokuz ayda Türkiye ekonomisine giren dış kaynak önceki yıla göre yüzde 6 ile yüzde 15 arasında artış göstermiştir. Bu etkinin 2007’de de ekonomiye genişletici etkiler taşıyacağı anlaşılmaktadır. Ancak, bu durumun büyüme doğrultusundaki katkısı giderek zayıflamaktadır. Son yılların olağanüstü boyutlu yabancı sermaye girişleri, sermaye birikimini ve büyüme potansiyelini yukarı taşımak yerine ulusal tasarruf oranlarını aşağı çekmiş, özel tüketim artışlarına dayalı talep genişlemesine katkı yapmıştır. Sıcak para girişlerine bağımlılığın 2005 sonrasına düştüğü bilinmektedir. Ancak, geçmiş yılların tortusunu oluşturan devasa sıcak para stoku ciddi bir potansiyel sorun kaynağı olmayı sürdürmektedir. Bu etkinin yol açtığı YTL kredi faizlerinin yüksek olması, gücü ve imkânı olan özel sektörü dövizle ve dışarıdan borçlanmaya yönlendiriyor. Çok yüksek tempolu yabancı sermaye girişlerinin büyük bölümü özel sektörün dış borçlanmasından oluşuyor. Böylece, 2007 yılının ortalarında Türkiye’nin dış borçları -çoğu sermaye gruplarına ait olmak üzere- 226,4 milyar dolara ulaşmıştır. Ani bir kur yükselmesi, lirayla kazanıp dövizle borçlanmış şirket ve bankaları çöküntüye sürükleyebilecektir. Zira, dış borç stokunun 135 milyar doları sermaye gruplarına aittir. Böyle koşullar patlak verdiğinde ne olacaktır? Özel sektörün borcunu da Türkiye Cumhuriyeti hazinesi mi yüklenecektir?

Ekonominin gidişatına dair bir diğer güvence öğesi olarak, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının son yıllardaki çarpıcı artışları gösterilmektedir. Bu tür yabancı sermayenin sıcak para gibi ani çıkışlara yönelmediği doğrudur. Ancak, bu yatırımlardaki kapasite artışlarında ihracata ve ithal ikamesine dönük bir yatırım olgusu istisnaidir. Son iki yılda doğrudan yabancı sermaye girişlerinin yüzde 80-90’ı gayrimenkul alımlarına ve iç hizmetler sektörüne yönelik olarak gerçekleştirilmiştir. Türkiye, büyüme hızı düştükçe cari işlem açığını yükselten patolojik bir ekonomik yapıya geçmiştir. Gümrük birliğinin bu doğrultudaki etkileri özellikle dövizin hızla ucuzladığı son beş yılda ortaya çıkmış, özellikle sanayinin girdiler yoluyla bağımlılığını aşırı derecede artırmıştır.

Bütün bu olgular değerlendirildiğinde Türkiye’ye dönük uluslararası sermaye hareketliliğinin sadece durgunlaşmasının bile, ekonominin büyüme hızını ciddi boyutlarda aşağıya doğru çekebileceği görülmektedir.

İlaveten bir sınır ötesi operasyon gündemiyle kaçacak olan sermaye de hesaba katıldığında, ekonominin ulaşacağı kırılganlık düzeyi tasarruf edilebilinir.

Bu gelişmenin toplumsal yansımalarına bakarsak, ilk olarak 2001 krizinin emekçilerin göreli durumlarının dramatik boyutta bozulmasına yol açtığını hatırlamamız gerekmektedir. AKP’nin iktidar yılları olan 2002-2006 içinde geniş anlamda işsizlik artmış, tarımsal istihdam düşmüş, reel ücretler ve tarım-sanayi fiyat makasları gerilemiş, kısacası bölüşüm ilişkilerinin emek aleyhine bozulması süre gelmiştir.

Böylesi bir tablo karşısında, 2008 yılı merkezî yönetim bütçesine yönelik değerlendirmelerimizi sunarken belirleyici ölçütlerimizin, öngörülen refah düzeyi, adaletli ve eşitlikçi vergi dağılımı, hedeflenen kalkınma seviyesi, kapsayıcı sosyal politikalara yaklaşım ve nitelikli istihdam olacağını belirtmek isteriz.

Yine öncelikli olarak söylenmesi gereken bir nokta, bütçenin hazırlanmasında katılımcılık ve çoğulculuk ilkesinin göz ardı edilerek, çoğunlukçu bir yaklaşımın sergilenmiş olduğudur. Bu bağlamda demokratik toplumlarda, çağdaş hukuk devletlerinde, bütçenin kaynağını teşkil eden, vergileri veren yurttaşların ve sivil toplum örgütlerinin katılımı ve denetimi sağlanmamış, görüşlerinin alınmamış olması şeffaf bütçe oluşturmasında büyük bir eksikliktir. Merkezî bütçenin hazırlanmasında sağlıklı bir planlama yapılmasının öncelikli şartının yaşanan sosyal dönüşümlerin doğuracağı sosyal risklerin dikkate alınması olduğu gerçeği ihmal edilmiştir.

Zira 2008 Mali Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın içeriğine bakıldığında da bir borç ödeme bütçesi olarak hazırlandığı, bu hâliyle işçilerin, emekçilerin ve yoksul halkın beklentilerine cevap vermek ve artık önemli bir toplumsal sorun hâline gelmiş olan işsizliğe yönelik olarak istihdam artırıcı tedbirler sağlamak konusunda gereken düzenlemelerden yoksun olduğu görülmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Maliye Bakanı “Yapısal reformlar, mali disiplin ve özelleştirmeye devam edeceğiz.” demektedir. Bunun anlamı, vatanın zenginliklerini satışa çıkararak bütçe denkleştirmektir. Bunun anlamı, sermaye ile işçi ve emekçiler arasındaki gelir uçurumunun daha da açılması ve yoksul halkın satın alma gücünün daha da düşürülmesidir. Bunun anlamı, sosyal devlet ilkesinin dönüşsüz olarak terk edilmesi, geniş halk yığınlarını piyasada tüketici yurttaş konumuna getirmektir. Alt başlıklar olarak her birini açacağız.

2008 bütçesinde hedef olarak, 114,5 milyar YTL dolaylı vergi, 56,6 milyar YTL gelir ve kurumlar vergisi belirlenmiştir. Ağır dolaylı vergilerin devamının öngörülmesi bütçede vergi adaletinin olmadığını göstermektedir.

Bir ülkede sosyal adaletin sağlanması, hakça paylaşımın gerçekleşmesi için vergi adaletinin sağlanması esastır. Bu da halk yığınlarından dolaylı ağır vergi almakla değil, kazanandan kazandığı oranda vergi alabilmekle olur. AKP Hükûmeti, 2008 yılında bu doğrultuda bir adım atmayı değil, tam tersine, esnafın ve emekçi kesimlerin üstündeki baskıyı artırmayı hedeflemektedir.

2008 bütçesinden bazı rakamlara bakıldığında, bütçede 35,5 milyar YTL gelir vergisi, 17 milyar YTL kurumlar vergisi beklentisi olduğu görülmektedir. Petrol ve doğal gazdan alınan ÖTV’den 26 milyar YTL civarında gelir beklenmektedir. Sigaradan, içkiden alınacak vergilerde büyük artışlar hedefleniyor ki, bu da sigara ve içkiye 2008 yılında yeni zamların yapılacağının habercisidir. Ek olarak, Türkiye’de çok yüksek olduğu bilinen iletişim vergilerinde de bir indirim görülmemektedir. Bu nedenle, Sayın Bakanın “2008’de yeni vergiler yok.” söyleminin de gerçekçi olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durum bir vergi reformunun da acil ve kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Gelir Vergisi Kanunu’ndan vergi muhakemelerine kadar birçok ilgili mevzuatın değiştirilmesi gerekmektedir.

Bütçede en büyük pay faiz ödemelerine ayrılmakta, son yıllarda bütçenin temel harcama kalemini borç ve faiz ödemeleri oluşturmaktadır. İşçi ve emekçilerden toplanan vergiler, ne yatırımlar ne de toplumsal ihtiyaçların karşılanması için kullanılmakta, bu gibi alanlarda ayrılan kaynaklar göstermelik düzeyde tutulmaktadır.

Türkiye’nin iç ve dış borç stoku 450 milyar dolar civarında seyretmektedir ki bu miktar, 2008 yılı merkez yönetim bütçesi hedefinin yaklaşık 2 katıdır. 2008 yılı bütçesinde öngörülen 56 milyar YTL’lik faiz ödemesi, 2007 yılına göre yüzde 14,3’lük bir artış anlamına gelmektedir. Buna karşın tüm bütçenin yüzde 8,1, personel harcamalarının yüzde 10,3, yatırım harcamalarının ise yüzde 0,7 artış göstermesi bekleniyor. Bu hâliyle de 2008 bütçesi, genel anlamda bir borç ödeme bütçesi olarak hazırlandığını ortaya koymaktadır.

Gündemde olan Kuzey Irak operasyonunun bütçede değişiklik yapılması anlamına geldiği, maliyetin yine sağlık, eğitim, adalet kalemlerinden karşılanacağı, Hükûmetin yeni dolaylı vergiler ve zamlara yöneleceği açıkça görülmektedir.

Genelkurmay Başkanlığının tanımlamasıyla düşük yoğunluklu çatışma için 2007 yılında yıl içinde arttırılan ödenekler bile harcamaları karşılayamaz durumdadır. Bu durum, 2008 bütçe taslağının daha Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülmesinden önce dengesinin bozulmuş olması, bütçe açığının büyümesi anlamına gelmektedir.

2007 merkezî hükûmet bütçesinde Millî Savunma Bakanlığına 13,1 milyar, jandarmaya 3,1 milyar, emniyete 6,5 milyar YTL ödenek ayrılmış, ancak yıl içinde bu rakamlar yükseltilmiş ve Millî Savunma Bakanlığı bütçesi 18,2 milyar, jandarmanınki 3,2 milyar YTL’ye çıkarılmıştır.

Ortaya çıkan şiddet ortamından dolayı eğitim ve sağlıktan kısılan kaynaklar güvenlik harcamalarına yönelmiş ve şiddet ikliminden dolayı yöre insanının geçim kaynakları büyük oranda ortadan kaldırılmıştır. Diyarbakır, Van, Urfa gibi şehirlerimiz göç sonucu kalabalıklaşan nüfusun getirdiği işsizlik sorunuyla boğuşmakta, ancak, ne yazık ki, bölgenin istihdam ve kalkınma için ihtiyacı olan sermaye de batıya göç etmiş bulunmaktadır. Barış ortamının oluşturulmasıyla güvenlik harcamalarının sivil harcamalara dönüştürülmesi bölge insanının beklentilerine daha çok cevap verecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmanın bundan sonraki bölümünü “bütçe tasarısının sosyal harcamalar için ayrılan kalemleri” değerlendirmesini yaparak sürdürmek istiyorum.

Öncelikli olarak, kamu hizmetleri için ayrılan kaynağa bir bütün olarak baktığımız zaman, 2008 için yüzde 23,2, 2009 için yüzde 22,7 ve 2010 için de yüzde 21,9 olarak belirlendiğini görüyoruz. Yani, bundan böyle yurttaşların sosyal devletin sınırları içinde bir hak olarak faydalandıkları kamu hizmetleri, artık piyasada yine aynı yurttaşların hizmetine sunulmaktadır, ancak bir tüketici olarak bu hizmetleri satın almaları şartıyla. Peki, bu düzenlemeden ülkemizin yoksul halkının payına ne düşmektedir? Daha evvel konuşmamızda da belirttiğimiz üzere, burada yine kritik önem taşıyan nokta, nitelikli kamu hizmeti sunumu için gerekli olan kamu gelirleri yükünün dolaylı vergilere dayalı yapısının değiştirilmesi ve bu yükün toplumun yoksul ve emekçi kesimlerinden alınıp, gelirin doğru orantılı hale getirilmesi gerekmektedir. Oysa, bütçe tasarısı bu hâliyle, yoksul insanımızı tamamen piyasanın insafına terk etmekte, “paran kadar sağlık, paran kadar eğitim” diyerek toplumdaki mevcut eşitsizlikleri derinleştiren bir görünüm arz etmektedir.

Bütçede en önemli açık olarak görülen sosyal güvenlik harcamaları, sosyal devlet olmanın anayasal güvenceleriyle ele alınmalıdır. Elbette ki sosyal güvenlik sisteminin işleyişinde yapılacak bir reform, kimi denetimsizlikler ve israfları, aşırı bürokratik uygulamaları ve dağınık yapıyı düzenlemek açısından son derece gereklidir. Ancak, yapılacak olan herhangi bir düzenlemenin, devletin bu alana dair yükümlülüğünü, katkısını esirgemeden ve sistemin yapılandırılmasında özel kurumların teşvikini esas almadan hayata geçirilmesi mutlak bir zorunluluktur. Zira, Anayasa Mahkemesinin 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası’yla ilgili olarak verdiği iptal karanının genel değerlendirme bölümünde şu saptama yer almaktadır: Sosyal güvenlik, bireylerin istek ve iradeleri dışında oluşan sosyal risklerin kendilerini ve geçindirmekle yükümlü oldukları kişilerin üzerlerindeki gelir azaltıcı ve harcama artırıcı etkilerini en aza indirmek, ayrıca sağlıklı bir asgari hayat standardını güvence altına alabilmektedir. Ancak, yeni düzenleme ile sosyal devletin güvencesinde olan halk anlayışının yerini takdire dayalı bir yardım anlayışı almıştır.

Sağlık, her yurttaş için eşitlik ve hak temelinde erişilebilecek ve yararlanılabilecek bir kamu hizmeti olarak düzenlenmelidir. Piyasa kurallarının belirleyici olduğu ve özel sigortacılığın esas alındığı bir sağlık sisteminin uygulanması, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullar, kayıt dışı çalışanların oranı ve bölgesel eşitsizlikler nedeniyle mümkün değildir. Geniş toplumsal kesimlerin sağlığını kaybetmesi anlamına gelecek böyle bir model yerine vergilendirilmeyen kazançlardan alınacak vergilerle ve Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu’nun da dâhil edildiği diğer kamu kaynaklarıyla karşılanacak bir sağlık sistemi gerçekleştirilmelidir.

Sosyal yardımlar yasa ile düzenlenmeli, iane ve bağışlama görüntüsü yerine yurttaşların devletten talep etme hakkı kapsamında bir hak olarak görülmeli ve sosyal devletin gerektirdiği kurumsal ilişkiler ağı aracılığıyla uygulanmalıdır.

Sosyal güvenlik sisteminin iyileştirilmesi, gelir-harcama arasındaki kurulan iktisadi dengeden ve Sosyal Güvenlik Kurumunun kâr-zarar tablosuna indirgenmiş işletmecilik anlayışından daha derinlikli bir algıyı ifade etmek durumundadır.

Sosyal güvenlik reformu ise bu hâliyle tüm sigortalıların, çalışanların hak temelinde eşitliğini değil, yoksulların yoksullukta eşitliğini hedefleyerek “en az”da birleştirmeyi öngörmektedir.

5510 sayılı kanun tasarısında değişiklik öngören düzenleme daha önceki taslağın birçok olumlu hükmünü de ortadan kaldıran bir içeriğe sahiptir. Emekli aylığı bağlanma oranlarında alt sınır kaldırılmış, emekli aylıklarının düşürülmesi hedeflenmiştir. Ölüm aylığı bağlanma şartı dokuz yüz günden bin sekiz yüz güne çıkartılmıştır. Geçici iş göremezlik ödeneği günlük kazancın üçte 2’siyken beşte 3’üne düşürülmüştür. Engellilerin emekli olabilmesi için gerekli on beş yıllık çalışma şartı on sekiz yıla çıkarılmıştır. Tasarının getirdiği en önemli düzenlemelerden biri olan genel sağlık sigortası primi konusunda ise akıl almaz bir durum yaşanmaktadır. Aylık geliri 139,6 YTL üzerinde olan insanlarımızdan alınacak olan 73 ile 475 YTL arasındaki aylık miktar dışında, yatan hastaların tedavi bedellerinden de “katkı payı” alınacağı bilinmektedir. Herhâlde, bu durumda düşük gelirli yurttaşlarımızın devayı modern tıbbın sunduğu olanaklarda aramaya kalktıklarında, ayın geri kalanında ilaçla beslenebileceği düşünülmektedir. İlaveten, asgari ücretin üçte 1’inden düşük gelire sahip olan yurttaşlarımızın genel sağlık sigortası primi ödemelerine devletin katkısı asgari düzeyde tutulmuştur.

Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra işe başlayacak işçilerin emekli olduktan sonra bir daha çalışmayacakları öngörülüyor. Bu uygulanırsa, yeni sistemde çalışacak olan işçiler emekli olduktan sonra bir işte çalışırlarsa emekli aylıkları kesilecek.

Tarım sektöründe çalışanların prim borçlarına karşılık yapılacak kesinti miktarı da artırıldı. 1 ile 3 arasında olan rakamın 1-5 arasında olması öngörülüyor.

5510 sayılı Kanun’un kamu yararına olan maddelerinden biri de sigortalıların yeni doğan bebekleri için altı ay süreyle üçte 1’i tutarında, yani aylık 195 YTL emzirme ödenmesini düzenleyen hükmüydü. Bu madde son hâliyle şöyle düzenlendi: Emzirme ödeneğinden yararlanmak için son bir yıl içinde en az yüz yirmi gün prim ödeme şartı getirildi. Bununla da yetinmeyip, altı ay yerine bir defaya mahsus 195 YTL emzirme yardımında bulunmaya karar verdiler. Bu çerçevede yapılmış olan düzenlemeler, bir insan hakkı olarak tanımlanması gereken sağlıklı yaşama hakkını yoksul yurttaşlarımızın elinden almakta ve kadınlarımızın yararına olan yasal düzenlemeleri de ortadan kaldırmaktadır.

Cezaevindeki sağlık politikasının da önemli ölçüde iyileştirmeye tabi tutulması gerektiği düşüncesindeyiz. Hangi suçtan olursa olsun devletin bir yurttaşı cezaevine konulmuşsa, o kişinin vücut bütünlüğü ve sağlığından devlet sorumlu hâle gelmiştir. Bu konuda çok ciddi ihlaller olduğu, ölümcül ve ağır hastaların koğuşlarda bekletildiği bilinmektedir. Durum, acil çözüm isteyen vahim bir noktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bilindiği üzere, Avrupa’daki refah devleti sistemleri ve uygulamaları, artan uluslararası rekabet koşullarına uyum sağlamada karşılaşılan zorluklar, nüfusun yaşlanması, Avrupa’ya artan göç akını ve sistemin kendisinden kaynaklanan sıkıntılar nedeniyle 1980’li yıllarda ciddi bir sarsıntıyla karşı karşıya gelmişti. Ancak, 90’lı yıllarda bu konuda önemli bir toparlanmaya gidilerek “Sosyal Avrupa” kavramı etrafında emek piyasalarındaki değişimleri de dikkate alan bir yaklaşım geliştirildi. Bu yaklaşım, sosyal hakların en temel vatandaşlık hakkı olduğundan hareketle, devletin toplumdaki bütün bireylerin eşit vatandaşlar olarak topluma katılmasındaki sorumluluğunun altını çizmektedir. Bu bağlamda, çağdaş ülkelerde de farklı arayışlar gelişmiş, birçok ülkede sosyal politika harcamaları, yoksullukla mücadele yöntemleri içerisinde doğrudan gelir transferini içeren bir eğilim ortaya çıkmıştır. Bu anlayış, hiç şüphesiz ki bir hayır kurumu mantığıyla muhtaçlara yardım yapar gibi değil, yurttaşların hak ve özgürlüklerini güvenceye alan mekanizmaların sosyal devlet güvencesinde oluşturulması yoluyla hayata geçirilmelidir.

Ülkemizde yaşanan yoksulluk sorununun bugün geldiği noktada ise, 2 milyona yakın yurttaşımız açlık sınırının altında yaşamaktadır. Türkiye’de yoksulluğun yeni biçimleriyle mücadele ivedilikle ele alınması ve çok çeşitli araçlarla yürütülmesi gereken bir husustur. Yine, ülkemizdeki işsizlik oranındaki yükseklik ve nitelikli istihdam yaratılması ihtiyacı ise hepimizin malumudur. İşsizliğin önünün alınamamasında bölgeler arası gelişmişlik farklarının çok büyük olmasının da önemli bir etken olduğu bilinmektedir. Yine, Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2006 yılında Türkiye genelinde istihdam oranı yüzde 43,2 iken, Doğu ve Güneydoğu’daki yirmi bir ilin ortalaması yüzde 37,5’te kalmıştır.

Yoksulluğun önlenmesinde istihdam arttırıcı gelişmeler elbette çok önemlidir. Ancak, yoksulluğun genel anlamda iktisadi krizden kaynaklandığı ve ekonomik göstergeler yükselişe geçtiği takdirde ortadan kalkacağı önermesi kaynağını, büyük oranda, hakim neoliberal söylemin devletin sosyal politika alanındaki katkısını sınırlı tutma eğilimi ve girişiminden almaktadır. Birçok Avrupa ülkesinin deneyimleri göstermiştir ki, yoksulluğun yeni biçimleri ekonominin iyiye gitmesiyle ortadan kalkmamaktadır. Zaten, iktisat terminolojisinde de bu duruma işaret eden “istihdamsız büyüme” diye bir kavramın bulunduğunu biliyoruz. Kaldı ki, günümüzde sermayenin artan hareketliliği, emek yoğun sektörlerin ücretlerin düşük olduğu kadın ve çocuk emeğinin istihdam edildiği alanlara kaymasını kolaylaştırmış, teknolojik gelişmeler ise az sayıda işçi istihdam ederek üretim yapılmasını mümkün kılmıştır. Ülkemizde de özelleştirme, küreselleşme ve artan rekabet ortamının getirdiği taşeronlaştırma gibi uygulamalar nitelikli istihdam yapılmaması sonucunu getirmiş, nüfusun önemli bir bölümünü yoksulluk sınırında yaşamaya mahkûm etmiştir. Yine, emek piyasasının değişen ve esneyen yapısı, düzensizleşen iş koşulları, düşük ve bazen alınamayan ücretleri, sosyal güvencesiz çalıştırmayı beraberinde getirmiştir. Bunun da ötesinde, ülkemizde sosyal yardım kurumlarının politize olması, hizmetlerin kalitesiz, verimsiz ve kayırmacılıkla malul olarak yürütülmesi çok büyük bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Sosyal yardım kurumları bugüne kadarki tüm siyasi iktidarların yan kuruluşu hâline gelmiş ve bu kurumların hizmetlerinden faydalanmak, ne yazık ki, iktidara yakın bir konum içerisinde bulunmayı zorunlu kılmıştır.

Türkiye’nin Avrupa Birliğine aday ülke statüsünde olduğu gerçeğinden hareket edildiğinde, sosyal yardım uygulamalarının da Avrupa Birliğindeki yaklaşımlarla uyum sağlaması gerektiği açık olarak ortaya çıkmaktadır. Avrupa Birliğinde geçerli olan yaklaşım doğrultusunda, yoksulluk bir sosyal dışlanma sorunu olarak ele alınmak ve sosyal içermeyi amaçlayan politikaların konusu hâline getirilmek durumundadır. Bu yaklaşımın temel özelliklerinden biri, yoksulluğu, insanların topluma eşit ve özgür bireyler olarak katılmalarını engelleyen, değişik unsurların tanımladığı çok boyutlu bir sorun olarak ele almasıdır. Bu bağlamda, Avrupa Birliği düzeyinde yoksulluk riski altındakiler, her üye ülkede, ülkenin ortanca gelirinin yüzde 60’ının altında gelire sahip bireyler olarak tanımlanmaktadır. Ancak, bu tanıma ilaveten, özel risk gruplarını oluşturan kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler dışında etnik azınlık mensubu oldukları için ayrımcılıkla karşılanabilecek grupların sorunları da ön planda tutulmaktadır.

Yoksulluk sorununun önemli bir boyutunu işsizlik olgusunun oluşturduğu doğrudur. Türkiye’de potansiyel iş gücünün yalnızca yüzde 45’inin çalıştığı düşünülürse bunun ne kadar hayati bir sorun olduğu ortaya çıkar. Ancak, işsizlik olgusu da çoğu zaman yalnızca yoksulluğa yol açtığı ölçüde gündeme gelmektedir. Oysa, kırsal bölgelerden farklı olarak kentte işsiz kalmak ve toplumsal faaliyetlere katılmamak, aynı zamanda toplumla bütünleşme yollarının da tıkanması anlamına gelmektedir. Bu husus da göz önünde bulundurularak yürütülecek sosyal politikalarda toplumla bütünleştirmeyi esas alan projelerin geliştirilmesi gereklidir.

Yalnızca politik beyanlarda bulunarak işsizliğin azaldığını söylemek, iş alanlarının arttığını gerçek olmayan rakamlarla, ifadelerle göstermek, halkın içinde bulunduğu işsizlik sorununa iyimser bir bakış açısı bile kazandırmamıştır.

2006’da yüzde 9,9 olan işsizlik oranı bugün yüzde 12’lere çıkmıştır. Genç nüfusun fazla olmasını bir avantaj durumuna dönüştüremeyen Türkiye, işsiz, kendi alanında herhangi bir istihdam alanı bulunmayan binlerce üniversite mezununun ve her kesimden insanımızın yaşamla olan çaresiz savaşlarına yenik düşen ve bunların içinde bu nedenden dolayı hayattan kopan insan hikâyelerine tanıklık ediyor.

Bütün bu olumsuzluklardan nasibini alan kadın, son Birleşmiş Milletler İnsani Gelişme Raporu’nda da gösterildiği gibi, cinsiyet eşitliği göz önünde bulundurulduğunda daha alt sıralara düşüyor. Bu eşitsizliğin temel nedenlerinden biri ve önemlisi, yürütülen yanlış ekonomik politikalardır.

Okuma yazma oranının kadınlarda daha düşük olması kadın istihdamını daha da aşağıya çekiyor. Sosyal hayattan uzak tutulan, seçim sandıklarına kocasıyla ya da bir başkasıyla aynı fikirde olmaktan daha başka seçeneği olmadan giden kadın iyice şiddetin içine sürüklenmiştir.

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

15 konuşma daha · 4 Aralık 2007

15 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook