Gıdaların üretimi, tüketimi ve denetlenmesine dair 560 sayılı kanun (s.s.428)
Muğla Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 94. Birleşim · 2. yasama yılı · 27 Mayıs 2004 · 1.294 kelime · yaklaşık 6 dakikalık okuma
Kaynak göster
Gürol Ergin (CHP), 27 Mayıs 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 94. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: GIDALARIN ÜRETİMİ, TÜKETİMİ VE DENETLENMESİNE DAİR 560 SAYILI KANUN (S.S.428)); konuşma 1.294 kelime.
Gürol Ergin (CHP, Muğla). “Gıdaların üretimi, tüketimi ve denetlenmesine dair 560 sayılı kanun (s.s.428)”. TBMM Genel Kurulu, 94. Birleşim tutanağı, 27 Mayıs 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/gurol-ergin-22-2004-05-27-gidalarin-uretimi-tuketimi-ve-denetlenmesine-dair-560-sayili-kanun-s (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA GÜROL ERGİN (Muğla)Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair 560 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle ilgili tasarının tümü üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşünü açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; sizleri ve yüce ulusumuzu, kendi adıma ve Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, sosyal antropologlar, insanoğlunun yaradılışından sonra duyduğu ilk korkunun ölüm korkusu değil açlık korkusu olduğunu ifade etmektedirler. Dünyamız, bugün, yaşadığı ilk korku olan açlık korkusunu yeniden yaşıyor. Her 7 insandan 1'inin kronik yetersiz beslenme durumunda olması, tüm dünyanın ilgisinin, bugüne kadar hiç olmadığı ölçüde, gıda ve beslenme konusunda yoğunlaşmasına neden oluyor. Daha önemlisi, gittikçe küçülen dünyamızda, açlığın Afrika'nın en ulaşılamayan bölgelerinde yarattığı sorunlar, en ileri ülkelerinde yansımasını buluyor; yani, artık "tok açın halinden anlamaz" özdeyişi, yerini "aç ve açıkta olan varsa tok olana da huzur yok" gerçeğine bırakıyor. Tok olanlar, en azından kendi rahat ve huzurları için, açları anlamak, açlığı ortadan kaldırmak için, bir şeyler yapmak zorunluluğunu duyuyor.
1974'te toplanan Dünya Gıda Konferansında, açlık, gıda güvensizliği ve yetersiz beslenmenin on yıl içerisinde ortadan kaldırılması hedeflenmişti; aradan geçen otuz yıl sonunda, bırakınız hedefe ulaşmayı, tam aksine, bölgesel, ülkesel ve bireysel gıda güvencesinde, her geçen yıl daha olumsuz bir tablo ortaya çıkıyor.
Dünyamızın yaşadığı bu ve benzeri sorunlar, ülkemizde değişik boyutlarıyla yaşanmaktadır. Nitekim, ülkemizde de, son yıllarda, hem de tüm dünyanın yaşadığından daha önemli boyutlarda üretim düşmeleri yaşanmaktadır.
Ülkemize, bugün ürettiğimizden daha fazla bitkisel yağ hammaddeleri ithal etmekteyiz, değişik süt ürünleri ithal etmekteyiz. Yurdumuza hem kaçak hayvan hem de kaçak et girmese, tüketecek et bulamayacağız. Pirinç üretiminin 2 katını ithal etmekteyiz. Zaman zaman ekmeklik, fakat, sürekli olarak da makarnalık buğdayı ithal etmekteyiz. Bunlar da yetmezmiş gibi, kendimize yeterli olduğumuz ender ürünlerden biri olan şekerpancarı üretimini, dış telkin ve dayatmalarla kıstık; tatlandırıcı imal etmek için Amerika'dan önemli miktarda mısır getiriyoruz. Gerekli olmasa bile, önemli miktarlarda değişik meyve, sebze dışalımı yapıyoruz. Gidiş, iyi gidiş değildir.
Hepsinden önemlisi, ülke içerisinde, bölgeler arasında ve bireyler arasında önemli düzeyde beslenme farklılığı vardır; çünkü, gelir bölüşümü adaletsizdir. Ulusal gelirden çeşitli kesimlerin aldıkları pay, asla hakkaniyete uygun değildir. İnanılmaz ve kabul edilemez bir rantiye sınıfı yaratılmış, önemli miktarda bir kitle açlık sınırında yaşamak zorunda bırakılmıştır. Toplum dengeleri altüst edilmiş, korkunç boyutta bir mutsuz kitle yaratılmıştır.
Türk-İş raporuna göre, bu mayıs ayında, 4 kişilik ailenin açlık sınırı 481 000 000 liradır; yani, yalnızca yemesi ve içmesi için, 4 kişilik bir aileye, en az 481 000 000 lira gerekmektedir.
Dünya Bankasının verilerine göre, Türkiye'de yaşayan her 100 kişiden 13'ü asgarî beslenme standardının, 24'ü ise asgarî tüketim kalıbının altında yaşamaktadır. Kırsal kesimde yaşayan her 100 kişiden 30'u, kentte yaşayan her 100 kişiden 17'si yoksuldur.
Bugün dünyada da Türkiye'de de yeni görüşlerin oluşması gereksinimi ortaya çıkmıştır. Artık, dünya, tarımı öne almayan anlayışların toplumlara ve tüm insanlığa refah ve huzur getiremeyeceği anlayışına gelmiştir. Türkiye'nin de, bu anlayışa gelme zorunluluğu vardır. 1980'lerin, tarımı dışlayan, tarıma kaynak aktarımını ülke lehine görmeyen anlayışı, kafasını duvara çarpmıştır. Tarım her gün geriye giderken göç olgusu sürekli ivme kazanmış, köyden kente, kentten büyük kente göç, âdeta seferberlik halini almıştır. Başlangıçta kırsal kesim insanını sıkıntıya sokan tarımı dışlayıcı anlayış, sonunda etkisini metropollerde göstermeye başlamıştır. Hem kırsal kesimin, hem kent halkının huzurlu, rahat yaşaması, her şeyden önce, tarımsal üretimin ve tarımsal gelirin artışına bağlıdır.
Nüfusun yarısına insanca bir yaşam getirilmeden, diğer yarısının insanca yaşamayı sürdürme olanağı yoktur. Tüm insanlık için sonuçları çok belirgin olarak ortaya çıkan iki sorun vardır: Nüfus artışı sorunu ve gıda sorunu. Ülkemiz, bugün, her iki sorunu da en net biçimiyle yaşamaktadır. Nüfusun hızlı artışı, gıda üretiminin istenilen düzeyde olmayışı, fazla şaşırtıcı değildir. Asıl şaşırtıcı olan, gerçek tüm çıplaklığıyla ortadayken, olumsuzlukları yaratan aymazlıkların sürdürülmesi, olumlu adımlar atmada tereddütlü davranılmasıdır.
Değerli arkadaşlarım, gıdaya ilişkin sorunların tümü iki kavram altında toplanır. Bu kavramlar, maalesef, zaman zaman ülkemizde birbirine karıştırılır. Bunlar, gıda güvencesi ve gıda güvenliği kavramlarıdır. Bunlar birbirinden tam anlamıyla farklı kavramlardır. Gıda güvencesi, her insanın bedensel ve ruhsal sağlığı için gereken yeterli ve dengeli gıdaya erişme hakkıdır, onu elde edebilme hakkıdır. Gıda güvenliği ise, gıdaların insan sağlığını bozmayacak bir yapıda üretilmesi ve sunulması durumunu ifade etmektedir.
2000'li yıllarda hedefimiz, her bireye güvenilir gıdaya erişme güvencesinin sağlanmasıdır. Uzun dönemde gıda güvencesinin sağlanması ve sürdürülebilmesi tarımsal üretimin artırılmasına bağlı olduğu için, tarıma yapılan yatırımların ve desteklerin artırılarak sürdürülmesi önem kazanmaktadır. Nüfus büyümesinden, yükselen yaşam standartları ve büyüyen kentleşmenin sonucu tüketim biçimlerindeki değişiklik nedeniyle, gıda ürünlerine olan yeni taleplerden ve yeterli beslenemeyen, gıda bakımından güvencesiz olanların gereksinimlerinden kaynaklanan ek gıda gereksiniminin karşılanması için, gıda üretiminin geliştirilmesi zorunlu olmaktadır. Üretim artışları, gelecek kuşakları kalıcı biçimde besleyebilmek için, doğal kaynakların üretken kapasiteleri korunarak ve çevre korunması sağlanarak elde edilmelidir. Her erkek, kadın ve çocuğun, kendi fiziksel ve ruhsal yeteneklerini geliştirmesi bakımından, açlık ve yetersiz beslenme sorunundan korunma konusunda vazgeçilmez hakkı olduğu bilinmelidir.
Değerli milletvekilleri, bugün görüşmekte olduğumuz tasarının, yetkilerin tek bakanlıkta toplanması yaklaşımı olumlu olmakla birlikte, Gıda Yasasının kapsamında olması gereken bazı konuları kapsamdışı bırakması sakıncalıdır. Ayrıca, tasarı, kaynak aldığı Avrupa Birliği mevzuatıyla uyumsuzluklar taşımakta, tüketicinin korunması ve gıda kontrolünün etkinliği açısından, 560 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye göre bir geriye gidiş oluşturmaktadır. Tasarının yetkiyi tek merkezde toplama yaklaşımına aykırı düzenlemeleri değiştirilerek, gıda hizmetlerinin tek merkezli, tek düzen bir yapıya kavuşturulması sağlanmalıdır.
Gıda maddelerinde izlenebilirliğin sağlanmasında yem kontrollerinin büyük önemi vardır. Gıda maddesi olarak tüketilemeyen bazı ürünlerin yem olarak tüketimi ya da yem maddesi olarak üretilen bazı ürünlerin gıda olarak tüketilmesi söz konusu olduğundan, gıda mevzuatının yem konusunu da kapsamına alması ve düzenlemesi gerekmektedir. Nitekim, tasarının müktesebat uyumu gereği dikkate alınması zorunlu olan Avrupa Birliğinde geçerli karşılık mevzuatı "Avrupa Birliği Gıda ve Yem Kanunu" adını taşımakta ve gıda, yem, hayvan ve bitki sağlığını kapsamına almaktadır.
Tasarının, hayvan kesim yerleri, mezbahalar, kombinalar, entegre et tesislerini ve benzerlerini gıda işletmelerinden ayrı tutan yaklaşımı, yalnızca bilimdışı olmakla kalmamakta, ayrıca, gıda hizmetlerinin tek düzenliğini bozma tehlikesi taşımaktadır. Bu bağlamda, et ve et ürünlerini işleyen gıda işletmelerini diğer gıda işletmelerinden ayrı tutan yaklaşım yanlış bir yaklaşımdır.
Tasarı, Dış Ticaret Müsteşarlığının dışticarete münhasır olarak diğer mevzuattan kaynaklanan görev ve yetkilerini saklı tutmaktadır. Oysa, gıda ve yem ürünlerinin dışticaret uygulamalarının da bu alanda sorumlu bakanlık tarafından tek merkezli yürütülmesi doğru olacaktır.
Tasarı, suların üretim ve satışının kontrolünü Sağlık Bakanlığında bırakmaktadır. Ayrıca, tasarı, Sağlık Bakanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri yetkileri çerçevesinde bulunan laboratuvarları da kapsamdışı bırakmaktadır. Bu alandaki tüm istisnalar sistemin etkinliğini düşürür. Tasarının referans laboratuvarlara ilişkin hiçbir hükmünün bulunmaması da önemli bir eksikliktir.
Tasarı, gıda işletmelerindeki sorumlu yönetici uygulamalarını karmaşaya sürüklemektedir. 560 sayılı Kanun Hükmünde Kararname düzenlemesinden geriye düşen tasarı düzenlemelerinin değiştirilmesi gerekir. Halen yürürlükte bulunan 560 sayılı Kanun Hükmünde Kararname, gıda maddeleri üreten işyerlerinde, işletmenin nevi ve büyüklüğüne göre, gıda bilimi ve teknolojisi konusunda en az dört yıllık eğitim görmüş kişilerin istihdamını zorunlu kılmaktadır.
Bu çerçevede, gıda işletmelerinde, ziraat, gıda, kimya, makine, petrol mühendisleri ve veteriner hekimler sorumlu yönetici olarak görev yapmakta ve işletmenin sağlıklı gıda üretmesinin teminatını oluşturmaktadır. Buna karşılık, tasarı, istihdam konusunun yönetmelikle düzenleneceğini belirtmektedir. Bu yaklaşım, gıda sektörü gibi insan sağlığını doğrudan ilgilendiren bir konuda uzmanlığa dayalı olmayan istihdam sürecine kapı açabilecek niteliktedir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığının, 20 beygirgücünün altındaki ekmek ve pasta işletmelerinde ustaların sorumlu yöneticilik yapabileceğine ilişkin 10 Ekim 2003 tarihli yönetmelik değişikliği, yukarıdaki kanımıza dayanak oluşturmaktadır.
Ayrıca, tasarı, halen gıda denetçisi olarak çalışan lise mezunu devlet memurlarının bu görevlerini kazanılmış hak saymaktadır. Kamu görevlisi özlük hakları kazanılmış hak kavramını oluştururken, yapılan görevlerin bu hakkı doğurmayacağı açıktır. Özellikle alanında uzman ziraat, gıda, kimya mühendisi ve veteriner hekimler dururken, uzmanlık bilgisi olmayan lise mezunu kamu görevlilerinin gıda denetim hizmetlerinde çalıştırılmaları, tüketici sağlığına aykırı bir düzenleme olup, tasarı kapsamından çıkarılmalıdır.
İlkeler yasalarda yer alır, ayrıntı yönetmeliklere bırakılır sevgili arkadaşlarım. Oysa, sorumlu yöneticinin gıda bilim ve teknolojisi konusunda en az dört yıllık eğitim görmüş olma koşulunun, gıda denetçisinin ise, üretim nevine göre ziraat, gıda, kimya, petrol, makine mühendisi ve veteriner hekim olma koşulunun yasa kapsamına mutlaka alınmasını gerekli görmekteyim.
Sayın Başkanım, acaba, bir uyarı yapmanız mümkün mü...
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
33 konuşma daha · 27 Mayıs 2004