T.c. hükümeti ile abd hükümeti arasında yayılmanın önlenmesi amaçlarına yönelik yardım sağlanmasının kolaylaştırılması için işbirliğne ilişkin anlaşmanın onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun (s.s 1147)
İstanbul Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 107. Birleşim · 4. yasama yılı · 25 Mayıs 2006 · 1.123 kelime · yaklaşık 6 dakikalık okuma
Kaynak göster
Hasan Aydın (CHP), 25 Mayıs 2006 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 107. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: T.C. HÜKÜMETİ İLE ABD HÜKÜMETİ ARASINDA YAYILMANIN ÖNLENMESİ AMAÇLARINA YÖNELİK YARDIM SAĞLANMASININ KOLAYLAŞTIRILMASI İÇİN İŞBİRLİĞNE İLİŞKİN ANLAŞMANIN ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN (S.S 1147)); konuşma 1.123 kelime.
Hasan Aydın (CHP, İstanbul). “T.c. hükümeti ile abd hükümeti arasında yayılmanın önlenmesi amaçlarına yönelik yardım sağlanmasının kolaylaştırılması için işbirliğne ilişkin anlaşmanın onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun (s.s 1147)”. TBMM Genel Kurulu, 107. Birleşim tutanağı, 25 Mayıs 2006. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasan-aydin-22-2-2006-05-25-t-c-hukumeti-ile-abd-hukumeti-arasinda-yayilmanin-onlenmesi-amaclarin (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
HASAN AYDIN (İstanbul)Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; şimdi, bizim geleneğimizde, dışpolitika konuşulurken, parti farklılıkları, düşünce farklılıkları biraz geride kalır; çünkü, dışpolitika, içpolitikaya alet edilebilecek ciddiyetsizlikte olamaz. Bu nedenle, hepimizin, dışpolitikayı konuşurken, birbirimizi daha alıcı, daha önyargısız, daha bir samimî olarak algılama ihtiyacı var; bizim geleneğimiz bu. Belki, Türkiye'de, bizim insanımızın en önemli özelliği de bu; kendi arasında tartışır, konuşur; ama, ülke bütünlüğü, ülkenin geleceği söz konusu olduğunda hep birleşiriz, bir kalp, bir yumruk oluruz; tarihimizden öğrendiğimiz, yaşadıklarımız böyle.
Bu sözleşmeyi ben inceledim. Aslında, bu uluslararası sözleşmelerin imzalanmasında çok temel bir sıkıntı gözüküyor, bir mantık sıkıntısı, bir özgüven sorunu gözüküyor. Âdeta, biz, özellikle de bizden daha güçlü olan ülkelerle sözleşme imzalarken bir çekinceyle gidiyormuşuz gibi bir his ortaya çıkıyor.
Şimdi, burada, Amerika Birleşik Devletleriyle yapıyoruz sözleşmemizi, aynen şöyle yazıyor bakınız: "Malzemeler, tahsisat ve teknoloji tedariki şeklinde bedelsiz yardım sağlama niyetinde olduğunu not ederek…" Arkadaşlar, bu sözleşme, daha başlangıcında bir kuralsızlıkla başlıyor. Diyor ki, Amerika'nın niyeti -Amerika niyetten söz ediyor- Amerika'nın niyet beyanında bulunmuş olması, geriye kalan bütün metinlerdeki yazılılar bizim için yeterli oluyor. Bir kere, niyet ne demek? Ne zaman niyet edeceksin? Niyet edecek misin gerçekten? Ederim; ihtiyacımın olduğu ölçüde ederim, ihtiyacımın olmadığı ölçüde etmem…
Devam ediyor… Hakikaten bize yakışmıyor arkadaşlar. Bakınız, ben okuyorum şu cümleleri, sizler de, lütfen bir algılayın: "Bu Anlaşmayla Birleşik Devletler tarafından sağlanacak yardımın (herhangi bir malzeme veya teçhizat için teknik gereksinimleri de içeren) miktarı ve türü, Türkiye'nin ihtiyaç ve gereksinimleri tam olarak göz önünde bulundurularak Birleşik Devletler tarafından belirlenir." Yani, birincisi niyet ediyor -artık onun niyetini sorgulamamız, yargılamamız kesinlikle mümkün değil- ikincisi de, eğer, bir zahmet, niyet ederse, vereceği malzemelerin zamanlamasını, ihtiyacını, miktarını da kendisi belirliyor. Hani, sözleşme yapmıştık?! Yani sözleşme, aynı zamanda karşılıklı bağlayıcı unsurlar taşıyan bir akittir. Sözleşme yapıyoruz; birincisi, niyetle sözleşme yapıyoruz; ikincisi ise, Amerika Birleşik Devletleri istediği zamanda, istediği miktarda kendisi… Hiçbir yaptırımımız yok, yani, bu sözleşmede bize vereceği miktarı belirleme noktasında bir yaptırımımız yok. Yarın, biz, bu sözleşmeye dayalı olarak, siz bize neden vermiyorsunuz dediğinizde, söyleyecek; niyet ettik, şimdi niyetimiz değişti. Peki, niye vermiyorsunuz; şimdilik biraz durun. Bak, açın sözleşmeyi okuyun, sözleşmede "bunu Amerika Birleşik Devletleri belirler" diyor, birlikte belirlenir demiyor.
Şimdi, arkadaşlar, böyle bir sözleşme olur mu ya?! Adı sözleşme!.. Altına imza koyuyoruz; fakat, yetki devrinde bulunuyoruz. Bu sözleşmenin yetkisini, tek taraflı olarak, kendi rızamızla Birleşik Devletlere bırakıyoruz.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, yardımın kullanımına kadar… Böyle bir sözleşme olur mu?! Yardımın kullanımında diyor ki: "Birleşik Devletler temsilcilerinin, bu Anlaşma çerçevesinde sağlanan herhangi bir yardımın kullanımını, Anlaşmanın yürürlükte bulunduğu süre içinde, yardımın bulundurulduğu veya kullanıldığı yerde izlemesine izin verilir. Eşgüdüm makamları…" Devam etmeyeyim, danışmanlarımızı bile oraya getirme hakkına sahibiz diyor! Bu ne biçim sözleşme, bu nasıl bir güven, bu nasıl bir stratejik ortaklık, bu nasıl Bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti?!. Bu ne demek arkadaşlar yahu?! Yani, hiç güvenmiyorlar bize. Geleceğim, denetleyeceğim, danışmanımla beraber geleceğim, bu sözleşmeye bakma sen, ben güvenmiyorum size, buna izin vereceksin, bunu imzalayın bakalım diyor, bunu imzala… Biz de diyoruz: Peki, tamam, imzalayalım. Bitmiyor!..
Böyle sözleşme olmaz arkadaşlar. Yani, bu, bizim hepimizin onuru. Burada, Adalet ve Kalkınma Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, dışarıda kalan parti söz konusu olamaz. Bir şeyin altına imza atıyoruz, bu bir şeyin altına attığınız imza yetmişüç milyonun imzasıdır, hepimizi bağlıyor ve biz, mecburen, beğenmesek de, yarın, bu sözleşmenin arkasında muhalefet olarak durmak zorundayız, sahip çıkmak zorundayız. Herhalde, kalkıp, yarın, Amerikalılarla konuşurken, vallahi, kusura bakmayın, biz o zaman iktidarda değildik. Her ne kadar orada eleştirilerimizi söylediysek de, biz, aslında, bu sözleşmeye uymuyoruz deme hakkına ya da ahlakına kendimizi uygun göremeyiz. Bir biçimiyle, bir şekliyle bunu sahiplenmek… Bu, bizim ulusal davamız çünkü. Böyle bir sözleşme…
Şimdi, daha da kötüsü… Arkadaşlar daha da kötüsü… Nedir daha da kötüsü; Amerika, sözleşme bittikten sonra araçlarını geri götürecekmiş; fakat, Türkiye biraz fukara olduğu için, götürürken de götürme yol parasını kendisi ödeyecekmiş. Çok teşekkürler!.. Yani, bu kadar iyiliğe de artık bir şey denmez, bu sözleşme imzalanır herhalde! Hiçbir yetkiniz yok. Bu sözleşmenin Türkçe tanımını dikkate aldığımızda, bu sözleşmenin tam anlamıyla açılımı, Amerika Birleşik Devletlerinin, bize, şöyle bir isteğimiz var, bu isteklerimizi, lütfen, yerine getiriniz… Biz de, hay, hay efendim, böyle bir isteğiniz varsa, biz de, sizin, olmayan stratejik ortağınız olarak bu sözleşmeyi imzalarız diyoruz.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, bir sözleşme imzalayalım, bu sözleşmeyi, biraz önce Sayın Hocam Onur Öymen'in de ifade ettiği gibi, niye bugün imzalıyoruz, ayrıca, ne oldu, yani, ortada ne var da birdenbire bir şey oldu?! Bir şey oldu tabiî, ciddî olarak bir şey oldu. Ne oldu; İran nükleer silah üretiyor, uranyumu zenginleştiriyor vesaire. Peki, biz böyle mi düşünüyoruz; yani, bizim güneydoğu sorunlarına bakarken, Birleşik Devletler ile biz aynı mı bakıyoruz?! Bu konuda gerçekten omuz omuza veriyor muyuz?! Gerçekten stratejik ortağımız, bu noktada, başımızın belası durumunda olan olaylar karşısında bir duruş alıyor mu, bir destek oluyor mu?!
Sözleşmeler, sadece ülkeler arasında, bir ülkeye ihtiyaç duyduğunda diğerine gidip lütufta bulunan veya talepte bulunup diğer tarafın da sessizce, sedasızca kabul ettiği bir şey değil. Bu sözleşmede her iki ülkenin de menfaatı vardır, her iki ülkenin de menfaatları çakışmıştır, aynılaşmıştır. Böyle bir sözleşmenin altına imza attığınız zaman bizim ülkemiz bir fayda görecektir o ülkeyle birlikte. Şimdi, bu sözleşmenin bizim ülkemize getirdiği fayda ne?! Biz, zaten nükleer yayılmaya karşıyız, sözleşmeye tarafız, daimî üyeler dışındaki ülkelerin silah üretmesine karşıyız. Ne oluyor?!. Bu, başka bir şey. Arkadaşlar, bu, başka bir şey. Bu, Türkiye'yi bir karakol gibi görme anlayışından kaynaklanmaktadır. Türkiye'yi, Avrupa'nın doğusu, doğunun batısındaki bir ülkenin karakolu gibi değerlendirme anlayışıyla yola çıkılmaktadır. Buna izin vermemeliyiz. Bu sözleşmenin bizim ülkemize de getirdiği bir şey yok, bu sözleşmenin bizim yaptırımımız anlamında da bir şey yok. Anlaşılıyor ki, bu sözleşme yürürlüğe girdiğinde bu sözleşmenin Türkiye tarafından yapılabilecek pek fazla bir şeyi de yok; denetim kendisinden, kontrol kendisinden, gidiş-geliş kendisinden, canı sıkıldığı zaman geri alma kendisinden. Böyle bir sözleşmeye Türkiye Büyük Millet Meclisinin, böyle bir sözleşmeye Lozan'ı imzalamış olan bir Meclisin evet dememesi lazım.
Bu, zam yaptık -yapmadık, Sosyal Güvenlik Yasasını çıkardık- çıkarmadık meselesi değil. Bu sözleşmeyi imzaladığınızda, Anayasa Mahkemesinden falan dönmezse, tekrar bir yasa yapıp bu sözleşmeyi bozma şansına sahip değilsiniz. O zaman acele etmeyin, o zaman bir kere daha gözden geçirelim.
Bakınız, Japonya'yla imzalanmış olan anlaşmada kötü şeyler var; geçti… Aynı zihniyet, aynı mantık…
Arkadaşlar, bizim Başbakanımız konuştuğu zaman müthiş bir yiğitlik gösterisiyle konuşuyor. Bir bakıma da güzel; ama, şimdi, ben, benim Başbakanımın aynı yiğitliği buralarda göstermesi gerektiğini düşünüyorum. "Bu böyle biline" dediği bir güzel cümlesi var, bu böyle biline!.. Lütfen, Sayın Başbakanım, bunu, uluslararası ilişkilerde de bu tarzınızı sürdürünüz. Uluslararası ilişkilerde de bu böyle biline, bizim duruşumuz budur, bizim davranışımız budur, bizim yaklaşımımız budur, bizim temel ilkelerimiz budur, bizim dünyaya bakışımız budur, bizim topluma bakışımız budur… Sayın Başbakanım muhalefete yüklenirken, sağda solda bazen tartışırken kızgınlıkla atmış olduğu fırçaların, koymuş olduğu duruşların zerresini yaşatmıyor bize.
Şimdi, değerli arkadaşlarım…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
HASAN AYDIN (Devamla)Sayın Başkanım, ben, söz hakkımı kullanmayacağım; çünkü, daha sonra gene söz haklarım var.
Çok teşekkürler arkadaşlar.
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
19 konuşma daha · 25 Mayıs 2006