İstiklal marşının kabulünün yıldönümüne ilişkin
Van Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 44. Birleşim · 1. yasama yılı · 12 Mart 2003 · 1.910 kelime · yaklaşık 10 dakikalık okuma
Kaynak göster
Hüseyin Çelik (AK Parti), 12 Mart 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 44. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: İSTİKLAL MARŞININ KABULÜNÜN YILDÖNÜMÜNE İLİŞKİN); konuşma 1.910 kelime.
Hüseyin Çelik (AK Parti, Van). “İstiklal marşının kabulünün yıldönümüne ilişkin”. TBMM Genel Kurulu, 44. Birleşim tutanağı, 12 Mart 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/huseyin-celik-22-2003-03-12-istiklal-marsinin-kabulunun-yildonumune-iliskin (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
KÜLTÜR BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Van)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabulünün 82 nci yıldönümü dolayısıyla, İstiklal Marşı ve onun abide bir şahsiyet olan yazarı merhum Mehmet Âkif Ersoy ile ilgili duygu ve düşüncelerimi Yüce Heyetinizle paylaşmak üzere söz almış bulunuyorum; Sayın Başkan, zatıâlinizi ve Meclisimizin değerli mensuplarını saygıyla selamlıyorum.
Sayın milletvekilleri, İstiklal Marşımızın hangi şartlarda ve nasıl yazıldığı hepimizin malumudur. Ben, huzurunuzda bilinenleri tekrar etme yerine, İstiklal Marşımızın arka planındaki zengin mana dünyasından, onu vücuda getiren büyük şairin Tacettin Dergâhındaki ruh ve beyin fırtınalarından söz edeceğim.
İstiklal Marşı, Atatürk'ün Gençliğe Hitabesinde belirttiği gibi, her tarafı işgal edilmiş, orduları terhis edilmiş, tersanelerine girilmiş, onlarca yıl savaşmaktan harap ve bitap düşmüş Anadolu'nun bağrından yükselen bir ümit ve iman meşalesidir. Ümitsizliğin bütün ufuklarımızı çepeçevre sardığı, top seslerinin Ankara'dan duyulduğu, başkentin Kayseri'ye taşınmasının tartışıldığı talihsiz bir zaman ve zeminde, Tacettin Dergâhından "korkma" nidasıyla başlayan bir çığlık kopuyordu. Bu çığlık, ilk iki dörtlüğünde, tütmeyen ocakların semasını süsleyen, kolektif şuurun ve millî varlığın sembolü olan ay yıldızlı bayrağımızı muhatap alıyordu. "Safahat" isimli eserinin bütününde "yeis yok" diyen merhum Mehmet Âkif, İstiklal Marşında da bunu haykırıyordu.
O, Namık Kemal'in hürriyetçi ekolünden geliyordu; bundan dolayıdır ki, Sultan II. Abdülhamit dönemindeki baskıcı havadan asla hazzetmemişti; II. Meşrutiyetin ilanıyla beraber, hürriyet adına sergilenen başıboşluk ve ciddiyetsizlikle ise, adamakıllı alay etmişti.
Mehmet Âkif, tarih sahnesine çıktığı günden beri hür yaşamış ve hür yaşama arzusunu her şeyin üzerinde tutan milletinin adına konuşuyordu. O "ben" derken, bir şahsımanevîyi kastediyordu. Zincire vurulamayan, kükremiş bir sel gibi bentleri çiğneyen, dağları yırtan, enginlere sığmayan bir irade. İşte bu, Türk Milletinin, çelik zırhlı duvarlarla örülmüş Batı ufuklarına meydan okuyan iradesiydi. Medeniyet maskesi altında emperyalist emellerini gerçekleştirme çabasında olan canavar ve haksız bir güç ve ona karşı, iman dolu göğsünü siper eden ve Hakka tapan bir millet.
Değerli milletvekilleri, Mehmet Âkif Ersoy'un, o bir destan mahiyetinde olan, bir epope olan "Çanakkale Şehitlerine" şiirini, Çanakkale cephesini görmeden yazdığını, bilmem, biliyor muyuz. Şairlerimizden Ahmet Hâşim, o sıralarda cephede bulunmasına rağmen, Çanakkale şehitlerinden, Çanakkale cephesinden bir tek mısrala bile bahsetmezken, Mehmet Âkif, bütün ruhuyla, bütün rüyalarıyla, bütün düşüncesiyle Çanakkale ve Çanakkale cephesiyle ilgili olduğu için, o muhteşem destanı yazıyordu. Türk edebiyatında, hatta, dünya edebiyatında şehitlik mertebesini bu kadar yücelten, ona bu kadar büyük ruh, muhteva katan ve bu kadar güzel ifade eden bir başka şiir bulmak, belki mümkün değil. O,
"Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
Gömelim gel seni tarihe desem, sığmazsın.
Hercü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyetler eder istiab" derken, burada, epik şiirin, destanımsı şiirin en güzel örneklerini sergiliyordu. Tekrar ifade ediyorum; Mehmet Âkif Ersoy "Çanakkale Şehitlerine" şiirini, Çanakkale cephesini görmeden yazıyordu; çünkü, bütün ruhuyla, bütün beyniyle, bütün rüyalarıyla Çanakkale'yi düşünüyordu ve bunu hissediyordu.
Değerli milletvekilleri, İstiklal Marşı, aslında, bu toprakların vatan olma serüvenini anlatır. Her köşesi şehitlerin kanıyla sulanan, binlerce kefensiz serdengeçtinin yattığı bu topraklar, bundan dolayıdır ki dünyalara değiştirilemeyecek cennet bir vatan parçası olmuştur.
Âkif, serden geçen, yârdan geçen; ama, vatanından asla vazgeçmeyen bir terbiyenin, bir iradenin tercümanı oluyordu. Bu terbiyede kutsalına namahrem eli değdirtmemek vardır.
Merhum şair Yahya Kemal Beyatlı'nın "Ezan-ı Muhammedi" şiirinde;
"Emr-i bülendsin ey ezan-ı Muhammedî
Kâfi değil sadâna cihân-ı Muhammedî" diyerek seslendiği ve İslam dininin özüne şahadet eden ezanların sonsuza dek yurdumuzun üstünde inlemesini ister.
O, İstiklal Marşında, kendi gökkubbemizin iki parlak yıldızına ısrarla vurguda bulunuyordu; biri millî varlığımızın ve hürriyetimizin sembolü olan Bayrağımız, diğeri ruh ve mana dünyamızın ifadesi olan ezandır.
Âkif'e göre, bir hilal uğruna batan güneşler olan şehitlerimizin ruhu, ancak Bayrağımızın hür bir şekilde dalgalanmasıyla, göklere yükselecektir. İşte, o zaman, Hakk'ın dışında hiçbir şeye tapmaya tenezzül etmeyen milletimiz, istiklali hak edecektir. Ümit, hürriyet, çelikten irade, iman, feragat, fedakârlık, haksızlık ve hayasızlığa isyan, şehitlik, vatana sadakat, ezanın vazgeçilmezliği kavramları ve nihayet, bütün bunların sonunda hak edilen istiklal zeminine oturtulmuş olan Millî Marşımız, aynı zamanda, edebî bir şaheserdir.
Değerli milletvekilleri, İstiklal Marşımızın yazıldığı dönemde, yurdumuzun manzarası aşağı yukarı buydu. Peki, yurt dışında manzaramız neydi, İslam âleminin durumu neydi: Mehmet Âkif, bu ümit ve iman ifadelerini yazarken, istisnasız, bütün İslam âlemi esaret altındadır; İran dışında, bütün İslam âlemi esaret altındadır; Endonezya'dan Malezya'ya -o zaman, zaten, Pakistan diye bir devlet yok- bütün Hint Müslümanları, bütün Bangladeş, bütün siyah Afrika, bütün Arap ülkeleri ve bugünkü bütün Türk dünyası esaret altındadır. Zaten, Balkanlar, Balkan Savaşlarıyla birlikte elimizden çıkmıştı. Bütünüyle esaret altında olan bir İslam âlemi ve o İslam âleminin yegâne ümidi durumunda olan Türkiye'de, böyle bir iman, böyle bir ümit abidesi İstiklal Marşını yazıyordu.
Değerli milletvekilleri, sözlerimin başında, İstiklal Marşımızın şairinin bir abide şahsiyet olduğunu söylemiştim. Kimdir bu karakter timsali olan insan; o, şair, yazar, fen adamı, gazeteci, eğitimci, mütercim, mütefekkir, en derin dinî meselelere din adamlarından daha derinlemesine vâkıf olan bir düşünce adamı. O, Araplara, Arapça öğretecek kadar Arapça, bütün bir Fars edebiyatına aşina olacak kadar Farsça ve Fransız edebiyatını aslî kaynaklarından okuyacak kadar Fransızca bilirdi. Âkif, Türkçenin hem üstadı hem şakıyan bülbülüydü. Hem Doğuyu hem Batıyı biliyordu; okumuştu. Sadece okumakla kalmamış, Teşkilatı Mahsusanın görevlisi olarak gittiği Berlin'de, Necid çöllerinde, iki âlemi mukayese edecek kadar yakından tanımıştı. Victor Hugo'yu bildiği kadar Sâdi'yi biliyordu, neredeyse bütün hafız, ezberindeydi. O, Batılı bir akla, Doğulu bir ruha sahipti, Şair Şinasi'nin deyimiyle, Asya'nın aklı piranesi ile Avrupa'nın fikri bikri; yani, Asya'nın tecrübeli aklı ile Avrupa'nın taze fikirleri onda bir araya gelmişti. Nihayet o, cumhuriyeti kuran Birinci Mecliste milletini hakkıyla temsil eden bir milletvekiliydi.
Değerli milletvekilleri, İstiklal Marşımızın büyük şairi, Namık Kemal'in deyimiyle "meyü mahbub" edebiyatından; yani "şarap ve sevgili" ikilemi üzerine oturmuş olan edebiyattan hoşlanmazdı. Onun sanatı, elemlerini, ıstıraplarını, sevinçlerini, ruh ve mana zenginliğini paylaştığı toplumunun emrindeydi.
Safahat, sadece bir şiir kitabı değil, Osmanlı Türk toplumunun 19 uncu Asrın son çeyreği ile 20 nci Asrın ilk otuzbeş yılındaki macerasının psikolojik, sosyolojik, hatta siyasî bir tahlilidir. Hasta, Küfe, Meyhane, Bayram, Seyfi Baba, Koca Karı ile Ömer, Mahalle Kahvesi, Köse İmam ve benzeri şiirlerinde, sosyal devlet anlayışının eksikliğinden doğan acıları, sıradan insanların hazin hikâyelerini ve nihayet şairin önerdiği çözümleri buluruz. O, problemleri teşhis etmekle kalmıyor tedaviyi de öneriyordu.
Değerli arkadaşlarım, çağımızda genellikle etiği olmayan bir ekonomik hayat dünyaya hâkim olduğu için, bu ekonomik hayat içerisinde, insanlar, tabiri caizse, kendi yumurtalarını pişirmek için komşularının evinin yanmasına razı olurlar. Bu kadar egoist, bu kadar egosantrik bir ekonomik hayat dünyaya hâkim. "Ben, tok olayım, başkası acından ölsün, bana ne; ben, huzurlu olayım, mutlu olayım, başkası mükedder ve meyus olsun bana ne" diyen bir anlayış hâkim. Mehmet Akif'e bakıyorsunuz; Mehmet Âkif, diğerkâm dediğimiz insanlardan birisidir ve bu konuda bizim için en büyük örneklerden biridir. Nedir diğerkâm olmak; diğer insanların dertleriyle dertlenmek, diğer insanlar haksızlıklara uğradıkları zaman, onların hakkının müdafaasını yapmaktır.
Bakınız, bir şiirinde ne diyor:
"Kanayan bir yara gördü mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim
Adam, aldırma da geç git diyemem
Aldırırım, çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım
Zalimin hasmıyım; ama, severim mazlumu." Bu, hepimize örnek olması gereken bir tavırdır.
Öte yandan, Mehmet Akif'in Safahat'ında belki birçoğumuzun dikkatini çekmeyen bir şiir vardır. Şiirin başlığı "Dirvas"tır. Dirvas, Emevî halifeleri döneminde yaşanmış bir hikâyeyi anlatır. Halk, köylü, kırsal kesimde yaşayan insanlar perişan vaziyettedir. Son derece düşük gelire sahiptirler; ama, halife büyük bir saltanat içinde yaşamaktadır. Köyünün ileri gelenleri, kabileler bir araya geliyorlar ve "gidip derdimizi halifeye anlatalım; ama, bir sözcü bulmalıyız" diyorlar. Etrafta, çok güzel konuşması ve mantığıyla ünlü olan, 13-14 yaşlarında Dirvas isimli bir genç buluyorlar ve bu gençle birlikte Hişam'ın huzuruna gidiyorlar. Dirvas, Hişam'a diyor ki: "Biz, sana rica etmeye falan gelmedik. Biz, hak istemeye geldik." Bakın, bugünkü demokrasilerdeki modern hak isteme anlayışının bir ifadesidir bu. Hişam'a soruyor Dirvas: "Bizde yok, sende çok. Bu kadar mal, mülk senin mi, halkın mı, Hâlik'ın mı?" Yani, senin mi, halkın mı, yaratıcının mı?.. "Eğer, Hâlik'ın ise, biz de onun kuluyken bize de bir hisse düşer. Eğer halkınsa, halkın malını onlara ver. Yok, bunlar seninse, sen, zevki sefa içerisinde yaşarken, biz senin yönettiğin insanlar olarak sefil durumdayız. O zaman, halka tasadduk et." Hişam da diyor ki: "Bu mantık karşısında benim yapabileceğim bir şey yoktur."
Âkif, tekrar ifade ediyorum, samimiyetiyle, söylediklerini yaşayan bir insan olmasıyla tanınır. Bu sosyal devlet meselesi, hak arama meselesi, vatandaşın yüceltilmesi konularında Safahat'ta çok ama, çok mesajlar buluruz.
Değerli milletvekilleri, Safahat'ı okuduğumuzda, âdeta, günümüzdeki bütün meselelerin, problemlerin bu kitapta dile geldiğini görüyoruz. Peki, Akif bir kahin miydi? 2003 Türkiyesinde şöyle şöyle konular yaşanacak, dolayısıyla, ben de, bunları dile getireyim mi diyordu; hayır, bu, bizim problem çözme konusundaki beceriksizliğimizi gösteriyor. Demek ki, biz, seksen yıl önce, doksan yıl önce Mehmet Âkif'in yaşadığı dönemde de bütün bu meseleleri konuşuyorduk, bu problemlerle karşı karşıya, burun buruna geliyorduk.
Değerli milletvekilleri, bundan dolayıdır ki, Mehmet Âkif'in örnek hayatına, onun ölmez eseri olan Safahat'a, makalelerine, tercümelerine her dönüşümüzde, bugünümüze ve geleceğimize ışık tutacak, ufkumuzu aydınlatacak yeni yeni şeyler bulacağımızdan emin olabilirsiniz.
Mehmet Âkif, Türklerin İslam potasında oluşturduğu medeniyete özü itibariyle hayrandır. O, İslam Dininin, millî hayatın vazgeçilmez bir unsuru olduğunu görür, ama, tevekkül denilen tembelliğin, din zannedilen hurafelerin, din ilmi zannedilen uydurma hikâyelerin de amansız düşmanıdır. Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Abdürreşit İbrahim, Said Halim Paşa, Muhammed Ferid Vecdi, Abdülaziz Çaviş gibi dönemin modernist İslâam aydınlarından etkilenen, bunların çoğundan tercümeler yapan Âkif, tam anlamıyla medeniyetçi, bilimi rehber kabul eden, çalışma ve gayretten başka kurtarıcı olmadığına inanan, Batı'nın bilim ve teknolojide yakaladığı seviyeye hayran olan, ancak, kültürel değerler açısından körü körüne Batı taklitçiliğini benimsemeyen bir insandır.
Değerli milletvekilleri, Fransız romancısı Balzac'ın çok güzel bir ifadesi vardır, der ki: "Başarının efendisi olmak istiyorsanız, çalışmanın ve gayretin kölesi olmalısınız." Mehmet Âkif'in çok özlü olarak "Allah'a dayan, sâye sarıl, hikmete ram ol/Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol" dizelerinde ifade ettiği gibi, o zaman, Allah'a dayanalım; fakat, sâye sarılalım. Çalışmadan, gayret göstermeden bir sonuç elde etmek mümkün değildir. Bir Latin atasözünde deniliyor ki: "Daha çok gül istiyorsanız, daha çok gül fidanı ekmelisiniz; gökten gül yağmaz hiçbir zaman için." Bugün, memleketimizde yaşadığımız problemlere biraz bu perspektiften bakmak zorundayız.
Değerli milletvekilleri, Mehmet Âkif'in en önemli taraflarından birisi de, tarih boyunca başımıza gelen felaketleri dışımızdaki unsurlara havale ederek, onlara küfretme kolaycılığına kaçmamış olmasıdır. Bu bağlamda, o, millet adına özeleştiriyi de hakkıyla yapar. Şarkı, yani, Müslüman doğuyu içerisinde bulunduğu cehalet ve tembellikten, bid'a ve hurafelerden, ifrat ve tefritlerden, zamanın icaplarını yerine getirememekten, karamsarlık ve tefrikaya düşmekten ve nihayet, Allah'ın kitabı olan Kur'an-ı Kerim'i hakkıyla anlayamamaktan dolayı yerden yere vurur. Bakınız, başımıza gelen bütün felaketleri kendi dışımızdaki unsurlara havale etme millet olarak bizim bir kusurumuzdur, âdeta, bir hastalığımızdır bizim.
Değerli milletvekilleri, varsayın ki, birisi çoban. Çoban, koyunlarına sahip çıkmıyor, sürüsüne köpek katmıyor, yardımcı çoban almıyor, silah almıyor ve kurtlar gelip bütün bu koyunları yiyor. Bu çoban çıkıp da "kahrolsun kurtlar" diye bağırırsa, bu, kendi ahmaklığını tescil ettirmekten öteye bu bir işe yarar mı? Kurdun en doğal görevi, kurdun en tabiî görevi koyunu yemektir; sizin göreviniz de, koyunlarınızı ona yedirmemektir. Hijyenik şartlar sağlamadığınız zaman mikroplar sizi hasta eder. Hijyenik şartlar hazırlamadan mikroplara küfretmenin, pratikte, hiçbir anlamı yoktur. Dini bütün bir insanın, Allah'ın huzuruna gittiği zaman, Allah, kendisine "kulum, niye günah işledin diye sorduğunda "Ya Rabbi, ne yapayım, şeytanı yarattın, başımıza musallat ettin, o dürttü, ben de işledim" diyerek kurtulması mümkün değildir. Dolayısıyla, Türkiye'de ekonomik kriz mi çıktı, memlekette bir olumsuzluk mu var; efendim, dış güçler böyle yaptı... Dış güçler onu yapıyor, bu doğrudur da -sağlam olan bir bünyeye mikrop giremez, girse de tahribat yapamaz- biz ne yaptık, biz nerede hata yapıyoruz; onun hesabını yapmak zorundayız.
Değerli milletvekilleri, Mehmet Âkif, İslam Dinini de en iyi anlayıp en iyi yorumlayan âlimlerimizden birisidir. Bakınız, 1910 yılının ramazan ayında camilerde vaaz eden bazı hurafeci vaizleri dinledikten sonra, Sıratı Müstakim'deki köşesinde -bu çok ilginçtir- şu satırları yazar: "Doğrusu, bu herifleri dinledikçe, gençlerdeki dinsizlik modasını hemen hemen mazur göreceğim geliyor! Eğer dinin ne olduğunu bunlardan öğrenseydim, mutlaka, İslam'ın en büyük düşmanı olurdum."
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
15 konuşma daha · 12 Mart 2003