İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 84. BİRLEŞİM · CUMA

Başbakan recep tayyip erdoğan'ın türkiye ve avrupa birliği arasındaki ilişkiler

İbrahim Reyhan Özal

İstanbul Milletvekili · AK Parti

Genel Kurul, 84. Birleşim · 1. yasama yılı · 23 Mayıs 2003 · 2.278 kelime · yaklaşık 11 dakikalık okuma

Kaynak göster

İbrahim Reyhan Özal (AK Parti), 23 Mayıs 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 84. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN'IN TÜRKİYE VE AVRUPA BİRLİĞİ ARASINDAKİ İLİŞKİLER); konuşma 2.278 kelime.

İbrahim Reyhan Özal (AK Parti, İstanbul). “Başbakan recep tayyip erdoğan'ın türkiye ve avrupa birliği arasındaki ilişkiler”. TBMM Genel Kurulu, 84. Birleşim tutanağı, 23 Mayıs 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/ibrahim-reyhan-ozal-22-2003-05-23-basbakan-recep-tayyip-erdogan-in-turkiye-ve-avrupa-birligi-arasindaki (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

AK PARTİ GRUBU ADINA İBRAHİM REYHAN ÖZAL (İstanbul)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler konusunda bir genel görüşme açılması için, Grubumuz adına görüş bildirmek üzere söz almış bulunmaktayım; hepinizi, saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Türkiye ve dünya, çok kritik bir dönemden geçiyor. Global ve bölgesel planda dünya haritasını değiştirebilecek yeni oluşumlar ortaya çıkıyor. Bu dönemde atılacak adımlar, alınacak kararlar, geleceğimizin yol haritasını çizecek. Bu itibarla, bu sıralarda oturan bizler, Türkiye'nin geleceği adına en büyük sorumluluğu taşıyan kişiler arasındayız. Karşımızda, hızla değişen, önceden tahmini mümkün olmayan unsurlarla dolu bir dünya var. Bu durumda yapılacak tek şey, kendimizi iyi tanımak, avantaj ve dezavantajlarımızı ortaya koymak, önceliklerimizi belirlemek, modernleşmeye ve bilgiye önem vermek olacaktır. Bu bağlamda, Türkiye'nin odak noktası olarak beliren Avrupa Birliği hedefimizin, milletimiz ve gelecek nesiller için önemi daha iyi bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Milletvekili olarak bu sıralara yollanmış olan bizlerin yapması gereken, halkımızla birlikte, geleceğimizi elinde tutan bu ipi cesaretle göğüsleyerek, milletimizin cumhuriyetten sonraki en büyük kazanımı olan Avrupa Birliği yolunda gerekli olan adımları atmaktır.

Değerli milletvekilleri, tüm dünyada, kalkınmış ülkeler ve bu gruba dahil olmada iddialı olanlar, yeni stratejiler oluşturma peşindedir. Dünyadaki gelişmeleri takip ederken, doğal olarak, her ülkenin önceliği kendisi için en önemli ülkelerin içerisine girdikleri evrim olmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye açısından odak noktası Avrupa Birliğidir. Tarihî ve kültürel bağlarımız, derin ekonomik bağlarımız, işlemekte olan adaylık sürecimiz ve ulaşacağımız standartlar bunu gerekli kılmaktadır.

Türkiye'nin AB üyeliği süreci, kurumsal boyutta, öngörüldüğü gibi işlemektedir. Bundan tam kırk yıl önce imzalanan Ankara Anlaşmasıyla tesis edilen ortaklık rejimi, Türkiye'yi, bugün, AB'yle müzakerelerin başlaması için son aşamaya getirmiştir. Tabiî, arada kaybolan yıllar, atılan yanlış adımlar da söz konusu. Bu kaybolan yılların ülkemizden neler götürdüğünü, en açık şekilde, bir karşılaştırma yaparak görebiliriz.

Hepimizin bildiği gibi, 1957 yılında imzalanan Roma Anlaşmasıyla Avrupa Birliğinin 6 çekirdek ülkesi yola çıktılar. Ülkemiz, 1963 yılında -o zamanki adıyla- Avrupa Topluluğuyla Ankara Anlaşmasını; 1970 yılında ise, gümrük birliği ve tam üyeliği hedefleyen Katma Protokolü imzaladı. Bu yıllarda, Yunanistan, Albaylar Cuntası tarafından, Portekiz, Salazar tarafından ve İspanya da Franco tarafından yönetilmekteydi. Bugün, geriye dönüp baktığımız zaman, Yunanistan 1981'de, İspanya ve Portekiz 1986'da Avrupa Topluluğuna üye oldular. Şu an, komşumuz Yunanistan'ın ortalama yıllık geliri 15 000 dolarken, biz, hâlâ 3 000 dolar seviyesinin altındayız. Maalesef, 14 ilimizin ortalaması ise, 1 000 dolardan daha düşük seviyededir. Eğer, iyi değerlendirilebilirse, bu tablo ve bu rakamlar binlerce kelimeden çok daha fazla şey ifade etmektedir. Eğer, Avrupa Birliğini Türkiye'nin önüne öncelikli hedef olarak koyduysak, bu otuz küsur yıllık zaman aralığı iyi okunmalıdır.

Avrupa Birliği üyeliğimiz, cumhuriyet tarihinin en kapsamlı siyasî projesidir. Bu süreç, çok önemli bir ekonomik ve toplumsal dönüşümü de beraberinde getirmektedir. Bu süreç içerisinde, yalnızca dışticaret mevzuatımız veya ceza hukukumuz değişmemekte; ayrıca, günlük yaşamda vatandaşlarımızı ilgilendiren her konuda önemli değişiklikler olmaktadır. Bu hususların Türk kamuoyuna iyi anlatılmasını, AB meselesinin günlük yaşamımızda hepimizi ilgilendiren boyutlarıyla kavranmasını sağlamak zorundayız. AB üyeliği süreci, vatandaşlarımıza, insan haklarının daha iyi korunduğu, harcadığı paranın daha istikrarlı, tükettiği malların daha kaliteli, soluduğu havanın daha temiz, katettiği yolların daha güvenli, oturduğu evlerin daha sağlam ve pasaportunun daha saygın olduğu bir yakın gelecek için çok etkili bir araçtır. Bu sürecin ülkemize bir katalizör görevi gördüğü, inkâr edilemez bir gerçektir.

Adaylık sürecimizdeki önemli ayrıntılardan bir tanesi, sürdürülen çalışmaların, Başbakanlıktan Cumhurbaşkanlığına, Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinden Dışişlerine, Hazineden Millî Güvenlik Kuruluna, bütün devlet kurumlarının çalışmalarında güçlü bir sinerji yaratacak olan karşılıklı iletişim ve etkileşim içerisinde olması gereğidir.

Değerli milletvekilleri, hepinizin bildiği gibi, 12-13 Aralık 2002 tarihlerinde, Avrupa Birliği, bir sonraki genişlemesine ilişkin karar alarak, 10 aday ülkenin Mayıs 2004 itibariyle Avrupa Birliği üyesi olacaklarını ilan etmiştir.

Zirvede, Türkiye'yle ilgili olarak, Avrupa Birliği, 2004 Aralık ayında, komisyonun hazırlayacağı rapor ve önerileri doğrultusunda, Türkiye'nin Kopenhag siyasî kriterlerini yerine getirdiğine kanaat getirdiği takdirde, gecikmesiz olarak üyelik müzakerelerinin açılmasını taahhüt etmiştir.

Önümüzdeki dönemde, tam üyelik hedefimiz doğrultusunda, siyasî reformların başarıyla uygulanması, ayrıca müktesebata uyum çalışmalarının sürdürülmesi gerekli görülmektedir.

Türkiye, önümüzdeki haftalarda, yeni Katılım Ortaklığı Belgesi çerçevesinde, Ulusal Programının gözden geçirilmiş metnini sonuçlandıracak ve AB Komisyonuna iletecektir. Bu yöndeki hazırlık ve çalışmalar, Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin eşgüdümünde sürdürülmektedir. Eğer, Avrupa Birliği Türkiye'nin hedefiyse, gözden geçirilmiş Ulusal Program ile Katılım Ortaklığı Belgesi arasındaki açı farkı muhakkak kapatılmalıdır.

Nisan ayında sunulmuş olan Katılım Ortaklığı Belgesi, Türkiye'nin üyeliği açısından son dönemeç olacak bir süreci kapsamaktadır. Aralık 2004'te, Avrupa Konseyinin, Türkiye'nin Kopenhag siyasî kriterlerini karşıladığına karar vermesi halinde, AB'nin, gecikmeden Türkiye'yle katılım müzakerelerine başlayacağı kararı dikkate alındığında, Katılım Ortaklığı Belgesinde işaret edilen kısa vadeli hedeflerin önemi daha net biçimde ortaya çıkmaktadır.

Bu arada, her ne kadar Kıbrıs sorununun çözümü, Kopenhag Siyasî Kriterleri arasında yer almasa da -fakat, Katılım Ortaklığı Belgesinde daha kapsamlı bir şekilde mevcuttur- dolaylı olarak, Türkiye'nin müzakere tarihini elde etmesini engelleyebilecek önemli hususlardan biri olarak karşımıza çıkma ihtimali mevcuttur.

Türkiye'de AB üyeliğine karşı çekimser tutum içerisinde olanlar ve aynı şekilde, Avrupa Birliğinde Türkiye'nin üyeliğine sıcak bakmayanlar için Kıbrıs konusu, kurtarıcı ve koruyucu bir kalkan işlevi görmektedir. Kıbrıs konusundaki çözümsüzlük uzadıkça, Türkiye'nin gerçekleştirmesi beklenen diğer reform atılımlarının da yaratılan kalın duvarın arkasında tutulabileceği ümidi güçlenmektedir.

İçte ve dışta bu oyalamalar devam ederken, biz farkında olsak da olmasak da, Avrupa Birliği treni hızla ilerlemektedir. Bu sürecin, beklemeye ve bekletilmeye tahammülünün kalmadığı, her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır.

Ülke olarak, bu süreci dondurmak gibi bir lüksümüz yok. Bunun bilincinde olan ve en başından beri AB konusundaki kararlı, istekli ve yapıcı tutumundan vazgeçmeyen hükümetimiz, bildiğiniz gibi, Kıbrıs sorununun çözümüne katkıda bulunmak için, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetindeki sınırların açılmasının ardından tarihî bir adım daha atarak, 22 Mayısta sınırlarımızı Kıbrıs Rumlarına açtığı müjdesini vermiştir. Atılan bu adımlar, kuşkusuz, bu süreç içerisinde çözüme fayda sağlayacaktır; ama, şu da bir gerçek ki, istikrarlı ve kalıcı bir çözüm için daha somut adımlar atılması zorunluluğu da vardır. Bunların da atılacağına ve Kıbrıs'ta sonunda çözüme ulaşacağımıza inancım tamdır.

Türkiye açısından, Kopenhag'da öngörülen 2004 yılı sonu hedefine çok fazla bir zaman kalmadı. Üstelik, ondan önce, 2003 yılı İlerleme Raporu çok önemli. Zaten, Katılım Ortaklığı Belgesinin siyasî kıstasları temelinde reformları başaramamış bir Türkiye, hâlâ demokratik saygınlığa kavuşamamış bir ülke olacaktır.

Türkiye'nin ebedî adaylık statükosunun bozulmamasını isteyenlerin karşısında, bundan daha güçlü bir demokrasi ve insan hakları ittifakı kurulması gerekmektedir. Ülkemizin "ayrıcalıklı dost çevre ülke" statüsünden "tam üyelik" statüsüne geçmesi, şu kısa sürede göstereceğimiz performansla direkt olarak alakalıdır.

Değişim ve dönüşüm kaçınılmazdır. Mesele, bu değişimi, ağır aksak, kör topal bir şekilde mi, yoksa, sağlıklı ve bilinçli bir şekilde mi gerçekleştireceğimizdir. Şunu iyi anlamalıyız ki, Türkiye'nin nihaî üyeliği, esas olarak kendi elinde durmaktadır.

Katılım perspektifi hem Türkiye'nin hem de Avrupa Birliğinin yararına, bu reform sürecini hızlandırıcı bir işlevi yerine getirmekte, bir katalizör görevi görmektedir. Ülkemizin millî çıkarları, küresel dünyada güçlü bir ekonomi olma zorunluluğu, Avrupa'nın yeniden şekillenen savunma yapısına dahil olma zorunluluğu, bizim bu birlik içindeki hak ettiğimiz yeri almamızın önemini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Vatanseverlik, Avrupa Birliği standartlarıyla elde edeceğimiz çağdaş dünyayı yakalamış, çocuklarının geleceğini garanti altına almış, kendine güvenen, üretken Türkiye'yi savunmayı gerektirmektedir.

Değerli milletvekilleri, Irak krizi, bir defa daha, Türkiye'nin, dünyanın bu bölgesindeki stratejik rolünün altını çizmiştir ve güçlendirilmiş bir ortak dış ve güvenlik politikasına sahip bir Avrupa Birliğinin bir üyesi olarak Türkiye'nin, Avrupa Birliğinin dünyadaki stratejik rolüne çok önemli bir katkı yapabileceğini, başta Avrupa Birliği üyesi ülkeler olmak üzere, herkese göstermiştir. Daha 18 Martta, AB'nin komşuları stratejisini tartışmaya açan ve Avrupa'nın sonsuza kadar genişleyemeyeceğini söyleyen AB Komisyon Başkanı, bu açıklamadan tam bir ay sonra, Türkiye'yi müstakbel tam üyeler arasında saymıştır. Bu bir tesadüf değildir. Sadece, büyük ve birleşmiş bir Avrupa'nın, ABD'nin gücü karşısında denge oluşturabileceği ve bu denge arayışının Türkiye olmadan her halükârda eksik kalacağı anlaşılmıştır. Aynı şekilde, daha evvelden tarih belirtmekten şiddetle kaçınan Avrupa Birliğinin genişlemeden sorumlu Komiseri Gunther Verheugen'in de, ilk olarak Türkiye Avrupa Birliği Ortaklık Konseyinin toplantısında olmak üzere, müteaddit defalar tam üyelik tarihinden söz etmesi önemli bir işarettir. Unutulmamalıdır ki, Sayın Verheugen'in açıklamaları, kişisel bir değerlendirme değildir ve Brüksel'in görüşünü yansıtmaktadır.

Aralık ayındaki Kopehnag Zirvesinde Türkiye'nin ısrarına rağmen tarih vermeyen Brüksel, tarihinde ilk kez, ülkemizin tam üyeliği hususunda tarih telaffuz etmiştir. Bunu bir garanti olarak düşünmek tabiî ki söz konusu değildir; fakat, bir niyet beyanı olarak bu açıklamalar muhakkak ki çok önemlidir. Ülke olarak yakaladığımız bu olumlu konjonktürden azamî olarak istifade etmemiz gerekmektedir.

Avrupa Birliğinin 2000 yılı Lizbon Avrupa Konseyinde temellerini attığı ve on yıllık bir sürede Avrupa Birliğini dünyanın en dinamik ve yarışmacı ekonomisi haline getirmeyi hedefleyen Lizbon Stratejisiyle, Avrupa Birliğinin ekonomik yapısı da köklü ve hızlı bir değişime girmiştir. Euroya geçişi başarılı bir şekilde gerçekleştiren Avrupa Birliği, ekonomik düzenin eksik ve aksayan yönlerini yapısal bir değişiklikten geçirme çalışmalarına başlamıştır. Avrupa Birliği, çıtasını çok yükseğe koyarak, 2010 yılına kadar küresel rekabet gücünde bir numaralı ekonomi olmayı amaçlamıştır ve bu amaç istikametindeki siyasî kararlılık da son bir yılda pekişmiştir. Bu tabloya baktığımızda, çıkarabileceğimiz tek sonuç, yeni bir yüzyılda yeni stratejilerle ilerleyen Avrupa Birliği treninde hak ettiğimiz yeri almak için önümüzdeki kısa zaman aralığını en iyi şekilde değerlendirmektir ve Avrupa Birliğiyle aramızda oluşan açı farkını sıfıra indirmektir.

Öte yandan, Kopenhag Zirvesinde ülkemiz, için katılım öncesi yardımların önemli ölçüde artırılması kararlaştırılmıştır. Sayın Bakanımızın da değindiği gibi, bu kararın hayata geçirilmesi amacıyla, Avrupa Birliği Komisyonu Katılım Ortaklığı Belgesiyle birlikte, ülkemize 2004 yılında 250 000 000 euro, 2005 yılında 300 000 000 euro ve 2006 yılında 500 000 000 euro olmak üzere toplam 1 050 000 000 euro hibe yardımı yapılmasını önermektedir. Komisyonun önerisi, bu durumun iyileştirilmesi yönünde atılmış olumlu bir adım olarak görülmektedir.

Meclisimiz çatısı altında yapılan diğer bir gelişme, AB mevzuatına uyumla görevli olacak bir AB Uyum Komisyonu kurulmuş olmasıdır. Bahse konu komisyon, Türkiye Büyük Millet Meclisinin AB üyeliği yolundaki katkısını artıracak, Meclisiçi koordinasyonu artıracak ve karşı tarafla daha da etkin bir işbirliğini sağlayacaktır. Önümüzdeki dönemde mevzuat uyum çalışmalarının hız kazanacağı düşünüldüğünde, komisyonun kurulmuş olması daha da önem kazanmaktadır.

Değerli milletvekilleri, onbeş aydır devam eden ve Avrupa'nın gelecekte hangi kurumlarla nasıl yönetileceği, karar mekanizmasının nasıl işleyeceği konularına açıklık getirmek üzere toplanmış bulunan Avrupa Konvansiyonundaki çalışmalarımız da son aşamasına gelmiş bulunmaktadır. Fransa eski Cumhurbaşkanı Valery Giscard d'Estaing başkanlığında, üye ve aday ülkelerin hükümet ve parlamento temsilcilerinin katılımıyla çalışmalarını sürdüren Konvansiyon, 2003 Haziran ayında görüş ve önerilerini "Avrupa Anayasası Taslağı" adı altında AB hükümet ve devlet başkanlarına sunacaktır. 28 üyeye ulaşmış bulunan ve genişlemesi devam eden, kabına sığmayan Avrupa Birliğine yeniden biçim verme çabasında olan konvansiyonda tartışma temel olarak federasyonu, yani, sıkı ve derin bir birliği isteyenler ile hükümetlerarası konferans tanımı altında daha gevşek bir Avrupa'yı savunanlar arasında cereyan etmiştir. Bu temel başlık altında, AB organları arasındaki güç dağılımının nasıl şekilleneceği, ulusal parlamentoların yetki sınırlarının ne şekilde belirleneceği, AB Konseyinde veto uygulamasına ne şekilde tahdit koyulacağı, uzun süreli bir AB Başkanlığı kurulup kurulmayacağı, ortak dışpolitika ve savunmanın ne şekilde oluşturulabileceği ve benzeri konular tartışılarak AB'nin işleyiş ve rolü yeniden tarif edilmeye çalışılmaktadır.

Türkiye, Birliğin içine girdiği bu tarihî süreçte ve Avrupa'nın geleceğine yönelik yoğun tartışmaların sürdüğü bu dönemde, stratejik konumunun kendisine yüklediği sorumlulukların bilinciyle, konvansiyona katkıda bulunmaktadır ve Avrupa Birliğinin temsil ettiği evrensel değerlerin yayılmasına yardımcı olma kararlılığında olduğunu ortaya koymuştur.

Kuruluşundan bu yana AB, dinamik, pragmatik ve esnek bir biçimde gelişmiştir. Son 50 yıla bakıldığında, kayda değer bir başarı görülmektedir. Bununla birlikte, Türkiye, Birliğin uluslararası plandaki rolü göz önüne alındığında, ekonomik ve ticarî bir güç olmayı başaran Avrupa Birliğinin, henüz uluslararası alanda kendisinden beklenen yapıcı ve kararlı rolü üstlenebilecek siyasî bir birlik olma yönündeki gelişimini tamamlayamadığı kanaatindedir.

Mevcut uluslararası durum ve beklentiler, Avrupa Birliğinin sahip olduğu değerler ışığında, global güç olmasını zorunlu kılmaktadır; ancak, Birlik, bunu başarabilmek için, daha aktif, daha uyumlu ve daha belirgin bir dışpolitika izlemelidir. Türkiye'nin Birliğe katılması halinde, bu katılımın Avrupa Birliğine yapacağı ekonomik, stratejik, kültürel ve politik katkıların değerlendirilmesinin doğru yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

Konvansiyon çalışmalarında Avrupa Birliğinin özgürlük, demokrasi, temel haklar ve insan hakları ile hukuk devleti ilkelerine dayalı bir birlik oluşturma amacını desteklemekte olan Türkiye, Birliğin özgün yapısı dikkate alınarak mevcut anlaşmaların daha anlaşılabilir hale getirilmesi ve Birliğin vatandaşlara ve vatandaşların da Birliğe daha kolay ulaşmasının mümkün kılınması gereği üzerinde durmaktadır.

Birlik için, meşru temellere dayalı bir ortak dış ve güvenlik politikası geliştirmek ve bu politikanın Birlik içinde daha geniş bir halk desteğine sahip olması zorunludur. Ortak dış ve güvenlik politikası, ancak şeffaf ve kapsayıcı olduğu ve ayırımcılık gözetmeme ilkesine dayandığı sürece başarılı olabilecektir. Bu bağlamda, Avrupa politikalarının, mevcut uluslararası ve bölgesel mekanizmaları tekrar eden tarzda değil, bu kazanımları tamamlayan bir içeriğe sahip olması ve transatlantik diyalogun sürdürülmesinin önem arz ettiği unutulmamalıdır.

Netice itibariyle ve özetle ifade etmek isterim ki, altı aydır yoğun bir şekilde, Meclisimizi temsilen, Avrupa Birliği Konvansiyonunda yaptığımız çalışmalarda ve temaslarda, çok açık ve net bir şekilde, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin en üst düzeyde olduğu bir dönem yaşandığını görüyoruz. Son zamanlarda, Avrupa'nın muhafazakârlarıyla bile yaptığımız görüşmelerde, Türkiye'nin Avrupa Birliği için öneminin idrak edildiğini görüyoruz. Artık, yaşanılan bu süreçte, Türkiye'nin müzakerelere başlamasının ve tam üyeliğinin geri dönülemez bir yolda olduğunu herkes kabul etmektedir. Yalnız, burada kabul etmek gerekir ki, yolumuzu tayin edecek olan da bizleriz. Biz verdiğimiz taahhütleri yerine getirdiğimiz sürece, yani, yasal değişiklikleri gerçekleştirip tam manasıyla uyguladığımız takdirde önümüzde hiçbir engel bulunmamaktadır.

Biliyorsunuz, önümüzdeki günlerde, Meclisimize sunulacak olan oldukça kapsamlı bir altıncı uyum paketi söz konusudur. Sayın Bakanımız da kısaca maddelere değindi. Bunu da, hayırlısıyla, eksiksiz, problemsiz bir şekilde geçirdikten sonra işimiz daha da kolaylaşacaktır.

Neticede, inanıyorum ki, Türkiye daha geniş bir vizyon için Avrupa'ya, Avrupa da dünya sorunlarının çözümünde daha aktif ve dinamik bir rol üstlenmek için Türkiye'ye ihtiyaç duymaktadır.

Sözlerimi tamamlamadan önce, ufak bir temennimi de burada ifade etmek isterim. Biliyorsunuz, konuşmamın başında, 1963'teki Ankara Anlaşmasından ve 1970'deki Katma Protokolden bahsetmiştim; ama, esas tam üyelik başvurusunun, Sayın Bakanımızın da değindiği gibi, 1987 yılında, zamanın Başbakanı rahmetli Turgut Özal tarafından yapıldığını biliyoruz. Kendisi, o zaman, bunun ince uzun bir yol olacağını belirtmişti. Gerçekten de öyle oldu; ama, yolun önemli bir durağına oldukça yaklaştık.

Temennim şudur ki, inşallah kısmet olur da, bizim de içinde bulunduğumuz Yüce Meclisin bu döneminde Avrupa Birliğiyle müzakerelere başlarız ve hayırlısıyla, hep beraber, Avrupa Birliğine tam üyelik girişimizi de görürüz.

Bu düşünceler ve temenniyle, hepinizi tekrar sevgi ve saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

6 konuşma daha · 23 Mayıs 2003

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook