Vııı.tur. (dışişleri bak.,kültür ve turizm bak.,çalışma ve sosyal güv.bak.)
Genel Kurul, 34. Birleşim · 2. yasama yılı · 22 Aralık 2003 · 1.100 kelime · yaklaşık 6 dakikalık okuma
Kaynak göster
İnal Batu (CHP), 22 Aralık 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 34. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: VIII.TUR. (DIŞİŞLERİ BAK.,KÜLTÜR VE TURİZM BAK.,ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜV.BAK.)); konuşma 1.100 kelime.
İnal Batu (CHP, Hatay). “Vııı.tur. (dışişleri bak.,kültür ve turizm bak.,çalışma ve sosyal güv.bak.)”. TBMM Genel Kurulu, 34. Birleşim tutanağı, 22 Aralık 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/inal-batu-22-2003-12-22-viii-tur-disisleri-bak-kultur-ve-turizm-bak-calisma-ve-sosyal-guv (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA İNAL BATU (Hatay)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Dışişleri Bakanlığı bütçesi konusunda, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere huzurlarınızdayım; hepinize saygılar sunuyorum.
Geride bırakmakta olduğumuz yılda, Dışişleri Bakanlığımız, âdeta iç içe girmiş bulunan, memleketimizin kaderiyle ilgili çok önemli sorunlarla uğraşmıştır. Ne yazık ki, önemli görevleri yerine getirmesi beklenen Bakanlığımıza tahsis edilen bütçe, bu yıl da yetersizdir.
Bu zor koşullarda görevlerini özveriyle yerine getirmeye çalışan Bakanlık mensuplarını, sevgili meslektaşlarımı, buradan saygıyla selamlıyorum.
Dışişleri Bakanlığı mensupları, bu çetin görevleriyle baş etmeye çalışırken, maalesef, geçtiğimiz yılda, emeklilik yaşının 61'e indirilmesi uygulamasından muaf tutulmama tehlikesiyle karşı karşıya gelmişlerdir. İktidarın kendisine göre bir Dışişleri Bakanlığı yaratmak amacıyla yapmak istediği izlenimini veren bu yanlış uygulama, Cumhuriyet Halk Partisinin girişimi üzerine, Anayasa Mahkemesince iptal edilmiş ve daha sonraki aşamada, Bakanlık mensupları bu uygulamanın kapsamından çıkarılarak, bir büyük haksızlığın eşiğinden dönülmüştür.
Yarım asırdır ülkemizin çok önemli bir ulusal davası olan Kıbrıs sorununda, geride bıraktığımız yılda önemli gelişmeler yaşandı. Kıbrıs sorunu, her şeyden önce, bir insan hakları sorunudur. Ulusların ve halkların kendi geleceklerini belirleme, sosyal gelişme, ekonomik kalkınma hakları, bugüne kadar Kıbrıs Türk Halkına tanınmamış; bu hakların korunması ve geliştirilmesi, ambargolarla önlenmiştir. Kıbrıs meselesi, aynı zamanda, bir uluslararası hukuk ve adalet meselesidir; Kıbrıs Türklerinin 1959-1960 antlaşmalarıyla kazanmış oldukları hakların korunması meselesidir. Yine, Kıbrıs meselesi, Ada'nın bir Helen cumhuriyetine dönüştürülmesinin ve Kıbrıs Türklerinin bir azınlık statüsüne indirgenmesinin önlenmesi mücadelesidir. Kıbrıs sorununun tarihini anlatmak, herhalde, bu kısa konuşmanın kapsamı dışında olacaktır; ancak, Yunanistan'ın, 1980 yılında Avrupa Birliğine girmesi ve Türkiye'nin aynı imkândan yararlanamaması, Kıbrıs sorununun en önemli dönüm noktalarından biri olmuştur. Bu tarihten sonra Avrupa Birliği, günümüze kadar gelen süreçte, Kıbrıs sorununun, Yunanistan'ın da teşvikiyle, giderek daha fazla müdahili olmuştur. 1960 sistemiyle Ada'da kurulması amaçlanan Türk-Yunan dengesi bozulmuş ve sorunun tüm parametreleri değişmiştir.
Avrupa Birliğinin haksız ve uluslararası hukuka aykırı Kıbrıs politikasının önemli aşamaları olarak; 1995'te, Kıbrıs Rum Yönetiminin tam üyelik başvurusunun kabulü; 1997'de, Rumlarla üyelik müzakerelerinin başlatılması; 1999'da, Rumlara, siyasî çözüm olmadan tam üyelik kapısının açılması ve çözüm yükümlülüğünün Türkiye'ye dayatılması zikredilebilir.
Şimdi gelinen aşamada, Kıbrıs sorununa damgasına vuran gelişme ise adına "Kofi Annan Planı" denilen belgedir. Kofi Annan Planı denilen belge dedim; çünkü, bu plan, aslında Avrupa Birliği üyesi İngiltere'nin önemli bir diplomatı olan Lord Hannay tarafından hazırlanmıştır. Üstelik, Rum Cumhurbaşkanı Klerides tarafından da itiraf edildiği gibi, bu planın Rumlarla önmüzakeresi yapılmış ve belge, Rum Yunan tarafının ilkeleri doğrultusunda değiştirilmiştir. Bu skandala AKP hükümetinin gerekli tepkiyi göstermemiş olmasından üzüntü duyduğumu, burada bir kere daha belirtmek istiyorum. Planın ayrıntıları üzerinde durmak, tabiatıyla, bu kısa konuşma çerçevesinde mümkün değildir; ancak, planın, Kıbrıs Türk Halkının yıllardan beri mücadelesini verdiği iki bölgelilik, siyasî eşitlik, ekonomik yaşayabilirlik ve Türkiye'nin etkili garantisi alanlarındaki kazanımlarını ya tamamen ortadan kaldırdığı ya da önemli ölçüde zedelediğini zikretmek istiyorum.
Kıbrıs konusunda, içinde bulunduğumuz yılda vuku bulan önemli bir gelişme de, AKP hükümetinin Loizidu davasına ilişkin tutumudur. Hükümet, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin hükme bağladığı 1 000 000 doları aşkın tazminatı ödeme kararıyla, bizce, Kıbrıs sorununda savunduğumuz önemli ilkelerden taviz vererek, sadece zaman kazanmak yoluna gitmiştir ki, bunun önemli sakıncalarını, dilerim önümüzdeki yıllarda yaşamayız.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kıbrıs konusunda son olarak, geçtiğimiz hafta KKTC'de yapılan parlamento seçimlerine değineceğim. Bu seçimlerden önce AB ve ABD'nin seçimlere fütursuzca müdahale ederek taraf olmaları, başka bir siyasî skandal teşkil etmiştir. Seçimlerin şaibeli olacağı ve galeyana gelecek halkın Gürcistan modeli taşkınlıklarla yönetime el koyacağı yolunda belirli başkentlerden yayılan iddiaların ne kadar mesnetsiz ve maksatlı olduğu, seçimlerin tam bir dürüstlük ve şeffaflık içinde cereyan etmesiyle iyice ortaya çıkmıştır. Bu haksız iddiaların sahipleri, ne yazıktır ki, mahcubiyet göstereceklerine, seçimlerde muhalefetin çoğunluğu elde edememiş olmasından dolayı üzüntülerini beyan etmeye devam ediyorlar. Bu seçimlerde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bir kere daha siyasî rüştünü ispat etmiştir.
Kıbrıs Türk Halkının seçimlerde ortaya çıkan iradesi, Kofi Annan Planını aynen kabul etmek isteyenlere geçit vermemiş, aynı zamanda Kıbrıs Türk Halkının makul bir siyasî çözüm, değişim, Avrupa Birliği üyeliği ve dürüst yönetim beklentilerini ortaya koymuştur. Kaldı ki, KKTC Parlamento seçimlerini, Kofi Annan Planı konusunda bir referandum olarak nitelendirmek de doğru değildir. Zannımca, muhalefet partilerine oy veren seçmenlerin belki de önemlice bir bölümü, Kofi Annan Planını onaylamak amacıyla değil, Kuzey Kıbrıs'ta son yıllarda hüküm süren ekonomik sorunlar ve özellikle, maalesef Türkiye'den ithal edilmiş bulunan bankacılık alanındaki skandallara tepki olarak oy kullanmışlardır.
Kuzey Kıbrıs'ta Parlamentoya giren 4 siyasî partinin asgarî müştereklerde birleşerek bir millî mutabakat hükümeti oluşturmaları, bu olmazsa, en fazla oy alan iki partinin koalisyon olanaklarını zorlamaları, geçerli çözümler olarak görülmektedir. AKP Hükümetinin de, barış ve çözüm yolunda gerekli yönlendirici ve doğru politikaları oluşturarak gereğini yapmasını diliyoruz.
Bu bağlamda, Kıbrıs'ta siyasî çözüm parametreleri ile Türkiye'nin Avrupa Birliğine tam üyelik süreci evrelerinin bir şekilde senkronize edilmesi gerekliliğini, konuya ilgi duyan ülke ve kuruluşların, nihayet idrak etmesini diliyoruz. Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda samimî ve iyi niyetli olanların, bu bağlantıyı önemle dikkate almaları gerekir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKANBuyurun; sözlerinizi tamamlar mısınız.
İNAL BATU (Devamla)Kıbrıs sorunun bu kadar önemli aşamalardan geçtiği 2003 yılında, AKP Hükümetinin, tutarlı politikalar izleyemediğini söylemek istiyorum. İktidarın daha ilk günlerinde, Kıbrıs için Belçika modeli fikrini ortaya atan hükümet, daha sonra, Sayın Denktaş'la aylarca süren polemiklere girmiş ve dış dünyada, Türkiye'nin niyetinin ne olduğu hususunda ciddî kuşkular yaratmıştır. Hükümetin, bugün daha gerçekçi bir tutuma yönelmiş olduğu izlenimi tam doğmaktayken ve sorunun bu çok kritik aşamasında, Başbakan Sayın Erdoğan'ın, Sayın Denktaş'la ve üstelik basın yoluyla, bu defa bir danışman tartışması başlatmasını yadırgıyor ve üzüntüyle karşılıyoruz. Hükümete, Kıbrıs konusunda yeni politikalar oluşturmak niyetleri var ise, bunları, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunmak zorunluluğunu da önemle hatırlatmak istiyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sonuna yaklaşmakta olduğumuz yıla damgasını vuran en önemli gelişmelerden biri de, İstanbul'da 15 ve 20 Kasım tarihlerinde yaşanan terör saldırılarıdır. Bugüne kadar Türkiye'de tanık olmadığımız düzeyde yüksek tahrip güçlü kitlesel terör saldırıları yaşadık. Ortadoğu kaynaklı intihar saldırısı ve canlı bomba anlayışı içinde, aynı anda ikişer önemli hedefe organize terör saldırıları gerçekleştirildi. Hedefleri dikkatle seçilmiş, çok büyük maddî ve insanî kayıplara sebep olan saldırılardı bunlar. Türkiyemiz, ilk defa bu çapta terör saldırılarının hedefi haline geldi.
Şimdi, kasım saldırılarına nasıl gelindiğini kısaca tahlile çalışalım. Yanı başımızda, Filistin'de, İsrail'de yıllardır kan akıyor; Müslüman ülkelerde, Amerika'nın bu kanı durdurabilecek tek güç olduğu, fakat, ağırlığını hep İsrail'den yana kullandığı yolunda yaygın bir kanaat oluşmuştur. Ortadoğu bunalımına paralel olarak, dünyamızda küreselleşmenin yarattığı adaletsizlikler, bir taraftan zengin ve yoksul ülkeler arasındaki uçurumun büyümesine neden olurken, öbür taraftan aynı ülke içinde gelir dağılımı da giderek bozulmaktadır. Sermaye küreselleşirken, emek küreselleşmemektedir. Yine, küreselleşmenin sonucunda, seçimle işbaşına gelen iktidarların da gücü azalmaktadır. Dünya nüfusunun en zengin yüzde 20'si, 1960 yılında en yoksul yüzde 20'den 30 kat fazla gelire sahip iken, bugün bu oran 83 kata çıkmıştır. Dünya tüketiminin yüzde 86'sını, dünyanın en zengin yüzde 20'si yaparken, en yoksul yüzde 20'nin tüketim payı sadece yüzde 1,2'dir.
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
55 konuşma daha · 22 Aralık 2003
