Dışişleri Komisyonu toplantısındaki konuşma
Erzurum Milletvekili · MHP
Dışişleri Komisyonu · 5. yasama yılı · 27 Ekim 2026 · 906 kelime · yaklaşık 5 dakikalık okuma
Kaynak göster
Kamil Aydın (MHP), 27 Ekim 2026 tarihinde TBMM Dışişleri Komisyonu oturumunda konuştu (gündem: Tutanak Metni); konuşma 906 kelime.
Kamil Aydın (MHP, Erzurum). “Dışişleri Komisyonu toplantısındaki konuşma”. TBMM Dışişleri Komisyonu tutanağı, 27 Ekim 2026. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/kamil-aydin-2026-10-27-tutanak-metni (erişim: 28 Ekim 2026). TBMM kaydı: https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeKomisyonKonusmaTutanakDetay?tutanakId=90866
Konuşmanın tam metni
TBMM tutanağından · Kaynak ↗ (yeni sekmede açılır)KAMİL AYDIN (Erzurum)Sayın Başkanım teşekkür ediyorum
Çok kıymetli komisyon üyesi arkadaşlar ve çok kıymetli Bakanımız, bakanlığımızın çok değerli temsilcileri; ben şöyle bir kısa değerlendirme yapacağım, bunu yaparken, tabii, okuz yıllık akademik hayatı ve on yıllık uluslararası ilişkiler bağlamında parlamenter diplomaside edindiğim izlenimler ışığında bir kısa değerlendirme yapıp sonra düşüncelerimi ifade edeceğim ama sözlerimin hemen başında tavrımı çok net bir şekilde bu tecrübeler ışığında şunu diyorum ki: Uluslararası ilişkilerde şüpheden çok biraz güveni esas almak lazım ya da güven olamıyorsa dahi biraz tedbirli olmayı öncelenmekte yarar var. Dolayısıyla, ben bu Mekke Anlaşması konusunda da muhalefet liderlerimizin açıklamalarını da kendime bir bakıma rehber edinerek şöyle dedim: Şüpheyi esas değil de biraz güveni, hatta yapamıyorsak tedbiri ki... Bunu niye böyle söylüyorum? Çünkü bunu söylememiz için yeterince bir müktesebatımız var; iki bin beş yüz yıllık bir devlet olma, devlet etme geleneğimiz var, iki yüz yılı aşkın bir hariciye kültürümüz var. Dolayısıyla, bugüne kadarki gelişimimize baktığımızda, Allah'a şükür öyle çok da boşa düşecek, büyük gaflara, büyük hatalara deruhte olacak bir uygulamamız çok fazla görülmedi. Sağ olsunlar, gerçekten Türkiye'de hemen hemen her kesim, özellikle ben Parlamento adına şunu ifade etmek isterim ki -duydum çünkü- söz konusu uluslararası ilişkiler olunca Hariciyemizin, diplomasimizin faaliyetleri olunca herkes siyasi mülahazasını birazcık öteleyip çok rahat bir şekilde "Önce Türkiye" demeyi çok rahat bir şekilde içselleştirmişler. Bunu iki muhalefet liderinin ben ifadelerinde açıkça gördüm.
Şimdi, tabii, Batılılar "Binary opposition" diyorlar ikili zıtlık, biz "Her şey zıddıyla kaimdir." deriz. Şimdi, bazen kavramları çok savaştırıyoruz. Evet, siyahla beyaz zıt gibi görünür ama bazen birbirlerini tamamlarlar. "Savaş" ile "barış" kavramını da ben öyle görüyorum. Şimdi, niye? Bakıyorum, Romalı Renatus bizden çok önce 5'inci, 6'ncı yüzyıllarda demiş ki: "Barışı temin etmek için savaş kaçınılmazdır." Hadi ondan öncesine biraz gideyim; sanatta, edebiyatta, hukukta, demokraside, diplomaside, bilimde çok öncül olarak addettiğimiz Aristoteles'e de bakıyoruz, o da diyor ki: "Barış içinde yaşamak için savaşmak gerekir." Daha sonra tabii, bu bizi de geçmiş "İstiyorsanız sulhusalah hazır ol cenge." Sanki bunları böyle birbiriyle vuruşturuyormuşuz gibi, değil aslında yani ikisi de birbirini çok net bir şekilde etkileyen kavramlar. Dolayısıyla, şimdi, 21'inci yüzyılın diplomatik sanatını biraz okumaya çalıştığımızda, bugüne kadar yaşadıklarımız, özellikle bölgedeki yaşadığımız krizler ışığında bunu söylüyorum, çünkü her ne kadar küresel kriz deseler de ağırlıklı olarak her iki büyük küresel kriz de aslında bölgesel kriz bizim açımızdan yani biri kuzeyimizde Karadeniz'imizde vuku bulan bir savaş, biri de hemen Orta Doğu'da güney sınırlarımıza yakın bir coğrafyada. Şimdi, bunların her ikisinden de edindiğimiz dersler artık kitapların yazdığı o klasik, böyle cepheleşme, kutuplaşma, büyük organizasyonlarla sonuca gitme argümanları bana göre biraz geçerliliğini kaybetti Değerli Başkanım. Niye kaybetti? Çünkü biz bunun çok acı tecrübelerini yaşadık. Birleşmiş Milletlerin Minsk Grubu oluşturup da Karabağ sorununu otuz yılın üzerinde ötelediğine tanıklık ettik, hiçbir zaman çözülmedi ya da herhangi başka bir kriz de yine büyük çatı dediğimiz Birleşmiş Milletler gibi ya da NATO dediğimiz gibi ya da Avrupa Konseyi gibi yapılar bazen gerçekten bölgesel krizleri çok dikkate almayıp bütüncül bakarak, kendi düşüncelerini empoze etme yoluna giderek krizin daha da büyümesine, daha da çözümsüz hâle gelmesine vesile olabiliyorlar. Aynı zamanda biz biliyoruz ki, 21'inci yüzyılın okumalarında baktığımızda, sorun nerede ise çözüm de orada. Bunu gerçekten, biz özellikle Güney Kafkasya'da yaşananlar ışığında yaşadık, gördük, tecrübe ettik, dedik ki: Bu sorun burada yaşanıyor, buradaki insanlar buna bedel ödüyorlar dolayısıyla bunu uluslararası boyuta, geniş bir platforma taşıyıp da çözüme ulaştırmak çok zor. Ne yapmak lazım? İkiliyse sorun ikiliyi masaya getirmek, üçlüyse üçlüyü ya da bölgeselse bölgesel aktörleri bir araya getirmek lazım. İşte, bu bağlamda bir Güney Kafkasya Platformu oluşturuldu mu? Oluşturuldu. İçinde ne var? Azerbaycan var, Gürcistan var, Ermenistan var ve Türkiye var ve şu ana kadar geldiğimiz mesafeye bir bakın Allah aşkına, barış adına, sulh adına katedilen mesafe çok olumlu Başkanım, açık ve net bir şekilde bunu gördük. Biz bunu Rusya Ukrayna meselesinde de yapmaya çalıştık, epey bir kapı aralandı ama sonradan yine o büyük aktörler, o küresel aktörler devreye girmeye çalışınca akamete uğradı. Hatırlarsanız, savaşın ilk günleriydi, Antalya'da iki Dışişleri Bakanı, savaşan iki gücün Dışişleri Bakanı bir araya getirildi ve gerçekten olumlu bir süreç başlatıldı. Devamında tahıl koridorları, esirlerin takası falan filan, dedik ki çözülüyor yani sanki ama daha sonra yine akamete uğratıldı. Yani biz şimdi, tabii ki büyük barışlar, büyük organizasyonlar, anlaşmalar ya edindiğimiz tecrübeler ışığında kriz sonrası olur ya da kriz anında olur. Birinci Dünya Harbi'ne bakarsınız akabinde Milletler Cemiyeti kurulmuştur. İkinci Dünya Harbi'ne bakarız akabinde Birleşmiş Milletler kurulmuştur. Avrupa'da kan gövdeyi götürmüştür ama işte, bir kömür ve çelik anlaşması -daha sonra AET'ye dönüştü- sonra Avrupa Birliği. O zaman ya tam zamanı yani Mekke Anlaşması'nın zamanlaması bana göre, bütün bu açıklamaların ışığında söylüyorum yani bir sebep sonuç ilişkisi kurarak söylüyorum, zamanlaması gerçekten çok anlamlı. Eğer birazcık gecikseydi belki amaca matuf bir şey elde edilmeyecekti. Şimdi bölgede kriz var, Allah korusun, bu krizin büyümesi bu ateş topunun başka yerlere de sıçraması olasılığı çok yüksek. Dolayısıyla, bizim aynen bölge aktörlerini bir araya getirip mikro birtakım küçük anlaşmalar büyüğe mugayir olmadan -ki bizimki NATO'yla hiçbir zaman çelişmemekte- ona mugayir olmadan bu tür anlaşmaları çok rahat bir şekilde yapabiliriz, büyük afetlerin, felaketlerin, kaosların, krizlerin, hatta savaşlarının önlenmesi adına. Dolayısıyla bu anlaşmanın gerçekten amaca matuf olduğunu çok açık ve net bir şekilde söylüyoruz. Allah'a şükür şüphe edecek, endişeye düşecek... Ben hatırlıyorum, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden tezkerelerde aynı psikolojiyi yaşadık ama Allah'a şükür, ne Libya ne Irak ne Suriye, ne bataklık oldu ne de efendim, Fizan'a böyle, gönüllü ölecek insanları gönderdik. Bir Mehmetçik'imizin de burnu kanamadı ama orada sulhusalah gerçekleşti diyorum. Ben, bu anlaşmanın hayırlı olmasını temenni ediyorum.
AYNI TOPLANTIDA
Aynı gün bu komisyonda konuşanlar
30 konuşma daha · 27 Ekim 2026