Dışişleri Komisyonu toplantısındaki konuşma
Eskişehir Milletvekili · Yeni Parti
Dışişleri Komisyonu · 5. yasama yılı · 27 Ekim 2026 · 1.627 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma
Kaynak göster
Utku Çakırözer (Yeni Parti), 27 Ekim 2026 tarihinde TBMM Dışişleri Komisyonu oturumunda konuştu (gündem: Tutanak Metni); konuşma 1.627 kelime.
Utku Çakırözer (Yeni Parti, Eskişehir). “Dışişleri Komisyonu toplantısındaki konuşma”. TBMM Dışişleri Komisyonu tutanağı, 27 Ekim 2026. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/utku-cakirozer-2026-10-27-tutanak-metni-3 (erişim: 28 Ekim 2026). TBMM kaydı: https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeKomisyonKonusmaTutanakDetay?tutanakId=90845
Konuşmanın tam metni
TBMM tutanağından · Kaynak ↗ (yeni sekmede açılır)UTKU ÇAKIRÖZER (Eskişehir)Teşekkür ederim.
Sayın Başkan, hem Dışişleri Bakanlığımızın, hem Savunma Bakanlığı ve diğer kurumların yetkililerini, değerli Komisyon arkadaşlarımızı, izleyen basın mensuplarını; saygıyla selamlıyorum.
Sayın Bakan Yardımcısı da bahsetti; ben de şunu ifade edeyim ki onun bahsettiği gibi biz de Türkiye'nin hem Suudi Arabistan ile hem Pakistan ile ilişkilerinin her alanda geliştirilmesinden yanayız. Buna savunma ve güvenlik alanları da tabii ki doğal olarak dâhildir. Ancak anlaşmayı bu hâliyle ülkemizi, Silahlı Kuvvetlerimizi riske atacak, yeni güvenlik tehditlerini ülkemiz açısından yaratacak bir anlaşma niteliğinde görmekteyiz.
Önce usulle başlamak istiyorum. Bu anlaşma 7 Ağustosta imzalandı ve Meclisimize geldiği tarih 20 Ekim. Bunda bir sorun yok, doğaldır böyle bir şey ancak sorunlu alan şudur: Biz bunu burada konuşmadan, yüce Meclisimiz onaylanıp onaylanmayacağına karar vermeden, icrai kararlar alınarak yürürlüğe sokulmuştur. Kim tarafından? Bu iktidar tarafından. İşte Dışişleri Bakanlığı, işte Millî Savunma Bakanlığı yetkilileri orada, onlar tarafından. Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi önce İstanbul, sonra Riyad'da toplandı. Bu toplantılar dizisine Dışişleri Bakanı, Millî Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı gitti ve birçok karar alındı. "Suudi Arabistan'a askerî kuvvet konuşlandırılmasına hazırlık yapılması kararlaştırıldı." diye açıklama yapıldı. Oysa buna karar verecek yer Gazi Meclisimizdir. Henüz biz anlaşmayı dahi görmeden, Pakistanlı bir generalin -bahsedildiği gibi- Genel Sekreter olarak ataması yapıldı. Bunların hepsi elinizde yetki olmadan yapıldığı için gayrimeşru değil midir? Mesela, dün Tahran'a hangi yetkiyle gitti bu paktın üyesi ülkelerin yetkilileri? Biz Meclis olarak onayladık mı? Hayır, daha yeni tartışıyoruz. Bu oldubittiyi yaratanlara 1 Mart tezkeresini hatırlatmak isterim. O gün AK PARTİ'nin çoğunluğu vardı ama bu Meclis Irak'ın işgaline cevaz veren tezkereye karşı onurlu bir direnç gösterdi. Gazi Meclis Türkiye'nin Irak'ın işgaline ortak edilmesine izin vermedi; Meclis iradesinin ne kadar önemli olduğunu hepimize gösterdi. Dolayısıyla bugün de hiç kimse "Nasıl olsa Meclis onaylar." diyemez ama diyenler var. Saray'ın bürokratı "tweet" attı; onay sürecindeki çalışmaları, katkıları için milletvekillerine teşekkür ediyor.
Bir kez daha hatırlatmak isterim ki bu Meclis ve milletvekillerimizin iradesi -sadece biz muhalefetin değil siz iktidar partisindeki milletvekili arkadaşlarımızın da iradesi- saraylarda önceden alınmış kararların sorgusuz sualsiz tescil yeri değildir.
MUSTAFA CANBEY (Balıkesir)Kim atmış?
UTKU ÇAKIRÖZER (Eskişehir)Biz daha metnini dahi görmemişken -dediğim gibi işte teşekkür ediliyor- âdeta bize istikamet gösteriliyor; bunlar kabul edilemez. Usul konusundaki hususu Sayın Başkan'a aktarmıştım tali komisyon meselesinde, ona girmeyeceğim.
İçerik konusuna gelince; bu anlaşma uyarınca taraflardan birine yönelik saldırı hepsine yönelik sayılacak ve diğerleri derhâl yardım edecektir. Burada güvenlik öncelikleri, risk ve tehdit değerlendirmeleri birbirinden farklı üç ülkeden bahsediyoruz. Pakistan için bu tehdit Afganistan olabilir, Keşmir meselesi nedeniyle Hindistan olabilir. Suudi Arabistan için bu tehdit ve risk İran olabilir, İran destekli bölgedeki milisler olabilir, İsrail olabilir, Körfez'deki ülkeler olabilir. Türkiye için ise bu saydıklarımın yerine çok daha farklı risk ve tehdit analizleri yapılabilir, yapılmaktadır. Mesela Ukrayna savaşı nedeniyle Karadeniz'de gemilerimizin hedef alınması, şu anda balıkçılarımızın öldürülüyor olması, benzer şekilde Doğu Akdeniz'deki egemenlik haklarımız, KKTC'nin ve Kıbrıs Türkünün hakkı hukuku, terörle mücadele kapsamında Irak, Suriye ve İran başta olmak üzere komşu ülkelerde istikrarın korunması gibi önceliklerimiz var bizim; burada da defaatle işlediğimiz konular bunlar. Hâl böyleyken bu anlaşmayla biz Suudi Arabistan'ın, Pakistan'ın güvenlik risklerini üstlenmekteyiz. Türkiye'nin güvenlik önceliği bu değildir. Mesela Suudileri koruyacağız diye Husilerle mücadele için Yemen'e gideceğiz. Ne münasebet, ne işimiz var Yemen çöllerinde? Ya da İran gibi, Hindistan gibi önemli ülkeleri karşımıza alacağız ve tam da mücadele etmemiz gereken Türkiye karşıtı ittifaklara bu ülkelerin girmelerinin önünü kendi elimizle açacağız. Bunlar bizim ulusal çıkarımıza olan işler değildir; Türkiye başkalarının savaşının tarafı hâline getirilmemelidir.
Soruyoruz: Bu pakt kime karşı kuruluyor? Böyle pakt antlaşmaları barış zamanında güçleri birleştirmek, caydırıcılığı artırmak, savaşa mani olmak, tarafların hiçbirisinin savaşa muharip olmamasını temin etmek için yapılır. Ama burada savaştaki bir ülkeyle "Sana saldıran bana saldırmıştır." anlaşması yapmak ülkeyi doğrudan savaşa sokmaktır.
Konuşlanma kimin için? Suudi Arabistan'ın güvenliği için. Kime karşı? Husilerin saldırısına karşı. Husilerin arkasında kim var? İran var. Hatta İran'ın elde kalan tek faal vekil gücü. İran desteği sayesinde İsrail'i doğrudan hedef alan füze saldırılarını yapan işte bu Husiler. Bu durumda bunun, iktidara yakın yayın organlarında öyle anlatıldığı gibi İsrail'e karşı olmadığını, tam tersine en çok ABD ve İsrail'i sevindireceğinin farkında değil misiniz?
Değerli arkadaşlar, Türkiye'nin çıkarı; hangi yükümlülüğü neden üstlendiğini, bunun ülkemize ne getireceğini ve hangi riskleri doğuracağını bilerek hareket etmekten geçer. Bu anlaşmanın amacı; Suudi hanedanını, petrol tesislerini koruma anlaşmasıdır. Bunun karşılığında ise kendi bozduğunuz ekonomimize Suud finansmanı sağlamak, mümkün olursa savunma sanayi projelerimize ortak etmektir. Ülkemize ama Suudi Arabistan'tan ama başka yerden yabancı sermaye gelmesini, savunma sanayimizin ama Suudlarla ama başka ülkelerle iş birliği yaparak gelişmesini, büyümesini burada istemeyen kimse yoktur. Ama bunlar olsun diye Yemen çöllerinde bir Mehmetçik'imizin tırnağına zarar gelecek bir risk üstleniyorsak işte biz buna karşıyız.
Değerli arkadaşlarım, bu ülke düzgün yönetildiğinde, bir demokrasi ve hukuk devleti olduğunda, hukuk güvencesinin hem yurttaşlarımızı hem de yabancı yatırımcıları kapsamasını sağladığımızda, her koşulda ülkemize yatırımı da buluruz, savunma sanayimizi de geliştiririz. Ve bunları askerimize güvenlik riski yaşatmadan yapabilecek yetenek ve donanıma sahip insan yeteneğimiz -ama diplomat olsun, ama ekonomist olsun, ama asker olsun, ama siyasetçi olsun- vardır bu ülkede. Türkiye'nin dostları olabilir, müttefikleri olabilir, bölgesel iş birlikleri de yapılabilir ama Türkiye Cumhuriyeti'nin güvenlik politikası, başka ülkelerin güvenlik ihtiyaçları üzerinden şekillendirilemez.
Bir başka husus şudur: Anlaşmanın süresi... 16. maddesi diyor ki: "Anlaşma süresiz olacak; çekilme ancak yürürlüğe girişten on yıl sonra, üç ay önceden bildirimle mümkün." Oysa, işte biz Yeni Parti olarak, diğer muhalefet partileri -İYİ Parti'si, Saadet Parti'si ve diğer partiler- Türkiye'de iktidara aday, yakında yapılacak seçimde biz inanıyoruz ki iktidar değişecek ama bu anlaşmayla siz gelecek cumhuriyet hükûmetlerinin iradesini on yıl boyunca ipotek altına almaktasınız. Bu kabul edilemez. Başka anlaşmalarda ise böyle bir süresiz bağlılık hiç umurunuzda değil, özellikle temel hak ve özgürlüklerle ilgili anlaşmalarda. Mesela, milyonlarca kadının yaşam hakkını güvence altına alan İstanbul sözleşmesi'nden çıkarken "Türkiye'nin uluslararası alanda kendisini bağlamasını istemiyoruz." diyen anlayış bugün Suudi Arabistan'ın, Suudi hanedanlığının güvenliğini korumak için ülkemizi on yıllık bir taahhütle risk altına rahatlıkla sokabiliyor. Bizim itirazımız tam olarak bunadır.
Mekke Paktı hükümlerinde terörle mücadele maddesi var. Evet ama terör örgütü kim? Eğer Husilere karşı bölgeye askeri güç sevk edersek bunu hangi gerekçeyle yapacağız? Mekke Paktı'nda Suudi Arabistan'a vermekle yükümlü olduğumuz destek gereği, örneğin Husileri ve onların siyasi partisi Ensarullahı terörsüz ilan edecek miyiz? Hükûmetin böyle bir planı var mı? Öyleyse, geçmişte bu Ensarullah için, Husiler için İsrail'e karşı tutum aldıklarında yaptığınız övgüleri nereye koyacaksınız? Bu Yemen ve Husiler meselesini biraz daha açmak isterim. Çünkü bu iktidarın ve başındaki Sayın Erdoğan gerek Suudi Arabistan'a gerekse Husilere bakışı bir rüzgargülü gibi bir yönden bir başka yöne savrulmaktadır. Bakın, 2015 yılı, Sayın Erdoğan konuşuyor "Suudi Arabistan'ın Yemen'e müdahalesini destekliyoruz, lojistik ve istihbarat desteği vermeyi düşünebiliriz." Dört yıl sonra, 2019, yine Sayın Erdoğan ama bu kez farklı konuşuyor. Ne diyor? "Yemen de bu süreç nasıl başladı? İlk bombayı kim attı? Bunun cevabını bulursak gelinen noktanın tahrik olduğu kanaatine varırız." Başka? "Suudi Arabistan aynaya baksın. Yemen'i bu hâle kimler getirdi? Siz önce bunun hesabını verin." diyor. Bitiyor mu? Hayır, 2022'ye geliyoruz, aynı Erdoğan, Sayın Erdoğan yine konuşuyor, Husiler konusunda Suudi Arabistan'ın hassasiyetlerini bu kez paylaştığını ifade ediyor. 2023'te de Husileri hedef alan ortak bildiriyi bizzat imzalıyor ve şimdi de işte karşımızda Mekke Paktı'yla yine Husilere karşı Suudi Arabistan'ın korunması meselesine geliyoruz. Şimdi soruyorum değerli arkadaşlarım: Bu iktidarın ve başındaki Sayın Erdoğan'ın aynı konuda 180 derece değişebilen görüşleri ortadayken, böyle savrulmalar içindeyken biz şimdi nasıl bunlara güvenip de böylesine kendimizi bağlayıcı, süresiz, on yıl çıkamayacağımız bir askeri ittifakı gireceğiz, hem Mehmetçiğimizi hem diğer kurumlarımızı buna ortak edeceğiz, Husilere karşı Mehmetçiği Yemen çöllerine göndereceğiz?
Değerli arkadaşlar, bir de kapsam maddesi var. Bu anlaşma, savaşta ve barışta konuşlanmadan, lojistik, silah, mühimmat yakıt desteğinden bahsediyor. Buradan çıkarımımız, Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının daha önce Katar'da olduğu gibi şimdi de Suudi hanedanlığının korunması için konuşlanmasının zemininin hazırlandığı biçimindedir. Peki, neden, biz nasıl buraya geldik? Çünkü, ortada bir Trump planı vardır, densiz Büyükelçi Tom Barrack'ın planı vardır ve her Trump planı gibi, her Tom Barrack planı gibi Türkiye'nin ya da bölgemizin ya da İslam dünyasının çıkarını korumayı amaçlamaz; ABD'nin çıkarını, Trumpın çıkarlarını, İsrail'in çıkarlarını korumayı öncelik sayar. AK PARTİ iktidarı, daha önce Trump'ın yine İsrail'le birlikte kurduğu ve Filistinlilerin bırakın varlığı adının bile anılmadığı Gazze Barış Kuruluna sorgusuz sualsiz girdiği gibi, o densiz açıklamaların yani o Kurulun densiz açıklamalarının altına imzasını attığı gibi, şimdi de bir başka Amerikan planının gönüllü taşeronu olmaktadır. Nitekim, dostunuz Trump büyük bir pişkinlikle "Ben söylediğimde Erdoğan Yemen'e asker gönderir." diyecek rahatlığı, keyfiyeti kendinde bulabilmekte ve siz bu sözlere karşı ağzınız dahi açamamaktasınız. Bu şartlar altında biz Mekke Paktı'nın Türkiye'den çok ABD çıkarlarını korumadığına, ABD'nin operasyon yapamayacağı Husilere karşı ateşi elle tutmak yerine maşayla tutmak istediğini, fakat o maşanın biz olmadığımıza nasıl ikna olacağız? Olmayacağız çünkü Türk askerinin Yemen'e göndermek Türkiye'nin planı, Türkiye'nin programı değildir; Trump'un planıdır, Abd ve İsrail'in çıkarlarına hizmet etmektedir.
Bu noktada bir hususu da sormakta fayda var. Bu anlaşma geçtiğinde, bu pakt hâline geldiğinde, otomatik olarak, daha önce biliyorsunuz tezkerelerle Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurt dışına gönderilmesi sağlanmaktadır. Bu Mekke Paktı, aynı işte, bir uluslararasılaşma kazandığında, bir uluslararası ittifak hâline geldiğinde bundan sonra iktidar -aslında zaten yapmaya başladı askeri konuşlandırmayı Meclisin onayını almadan ama- bir daha asker gönderilmesi hususu gündeme geldiğinde Meclisin onayı alınacak mıdır yoksa "Nasıl olsa bir pakt yaptık, biz bundan sonra bildiğimizi okuruz." gibi bir anlayış içine mi girecektir? Bunu da sormak istiyorum.
Sonuç olarak, çok teşekkür ediyorum anlayışınız için. Biz, yanlışı "Yanlış." diye söylemek zorundayız. Dostluk, bir milletin iradesini devre dışı bırakarak kurulmaz. Güvenlik, başkalarının savaşını üstlenerek sağlanmaz. Türkiye'nin gücü, kendi sınırlarını, kendi halkının güvenliğini, istikrarını, kendi çıkarını gözeten bir akılla ölçülür. Biz, Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la ilişkilerinin geliştirilmesine karşı değiliz, en ileri noktasına getirilmesinden yanayız ama Türkiye'yi gereksiz güvenlik esiri altına sokan, barış döneminde dahi askeri yükümlülükler doğurabilecek, gelecek Cumhuriyet hükûmetlerini on yıl boyunca bağlayacak ve üstelik Meclis iradesini daha en başından tartışmalı hâle getiren bu anlaşmaya bu hâliyle onay vermiyoruz. Bu nedenle, hem usule hem içeriğine ilişkin şerhimiz nedeniyle, itirazlarımız nedeniyle bu anlaşmaya hayır diyeceğiz.
Teşekkür ediyorum.
AYNI TOPLANTIDA
Aynı gün bu komisyonda konuşanlar
30 konuşma daha · 27 Ekim 2026