Tümü (tbmm, cumhurbaşkanlığı,sayıştay, anayasa mahkemesi
Zonguldak Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 30. Birleşim · 2. yasama yılı · 18 Aralık 2003 · 6.250 kelime · yaklaşık 31 dakikalık okuma
Kaynak göster
Köksal Toptan (AK Parti), 18 Aralık 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 30. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜMÜ (TBMM, CUMHURBAŞKANLIĞI,SAYIŞTAY, ANAYASA MAHKEMESİ); konuşma 6.250 kelime.
Köksal Toptan (AK Parti, Zonguldak). “Tümü (tbmm, cumhurbaşkanlığı,sayıştay, anayasa mahkemesi”. TBMM Genel Kurulu, 30. Birleşim tutanağı, 18 Aralık 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/koksal-toptan-22-2003-12-18-tumu-tbmm-cumhurbaskanligi-sayistay-anayasa-mahkemesi (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA KÖKSAL TOPTAN (Zonguldak)Sayın Başkanım, Türkiye Büyük Millet Meclisinin çok değerli üyeleri; 2004 yılı konsolide devlet bütçesi üzerinde Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun görüşlerini ifade etmeye başlamadan önce, zatıâlinizi ve Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; dünya, 1215 tarihli Magna Carta'dan bu yana, halktan toplanan paraların, nereye, nerede, nasıl, niçin harcandığının mücadelesine, çok zaman trajik; ama, özünde insanlığı daha ileriye götüren örneklerle tanıklık etmiştir. 1776 Amerikan Bağımsızlık Mücadelesi, 1789 Fransız İhtilali bu zincirin hemen akla gelen dönüşüm halkalarıdır. Günümüzde ise hükümetlerin bütçeleri özü itibariyle bu temel çizgiyi korumakla birlikte, yeni değerleri esas alan, yeni kavramları çok daha öne çıkaran bir anlayışın dokümanı olarak değerlendirilmektedir. Bu tanımda bütçeler, bizde olduğu gibi hemen hemen tüm demokratik ülkelerde, deyim yerindeyse bütçeden başka her şeyin konuşulduğu dokümanlar olarak nitelendirilmektedir. Konuşmamda, bu anlamda bazı konuları sizinle paylaşıp analiz etmeye çalışırken, Plan ve Bütçe Komisyonunda muhalefet ve iktidar sözcüsü değerli milletvekili arkadaşlarımızın ayrıntılı olarak irdelediği bazı rakamlara, düşüncelerimi kuvvetlendirmek bakımından temas edeceğim.
Uygulama ve gelecek perspektifi gibi iddialı dokümanlar olan bütçelerin, yasama organlarında tartışılması ve bu tartışmalardan elde edilecek sonuçların uygulamada dikkate alınarak değerlendirilmesi amaçlanır; ancak, hiç kuşku yoktur ki, hükümetlerin gelir ve gider belgeleri olan bütçelerin, iktidar ve muhalefet olarak beraber uygulanması söz konusu değildir. Uygulamayı hükümetler yapacak, muhalefet ise denetleyecektir.
Değerli milletvekilleri, bir Anadolu deyimiyle, muhalefet baldan tatlıdır, o nedenle de tartışmanın kolay ve rahat olan tarafıdır; ancak, ülke siyasetinde geçmişte izleri olan ve gelecek için de iddiasını sürdüren muhalif tüm siyasî hareketlerin daha bir dikkatli olması, sorumluluk anlayışını terk etmemesi, halka umut vermesi ve varsa somut önerilerle uygulamaya katkıda bulunması beklenir. Sayın Baykal'ın biraz evvel, itiraf etmeliyim ki, büyük bir keyifle izlediğim konuşmasında bu izlenimi aldığım için mutlu olduğumu ifade etmek istiyorum. Öyle ümit ediyorum ki, uygulayıcı hükümet ve sayın bakanlar, Sayın Baykal'ın altını çizdiği ve benim de, biraz sonra, belki, kısmen temas edeceğim önemli sorunları dikkatle izleyecek ve o konuşmadan birtakım katkılar alacaklardır.
Zaman zaman, gerçi bizim arkadaşlarımız, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubuna mensup arkadaşlarımız, Cumhuriyet Halk Partisinin yer yer artan muhalefet dozundan şikâyetçi oluyorlar. Ben, kendilerine şu olayı anlatırım: İkinci Dünya Savaşının, bildiğiniz muzaffer Başbakanı Churchill, seçimden sonra yapılan ilk seçimi kaybetmiştir, partisi kaybetmiştir. O zaman, gazeteciler Churcill'e sorarlar: "Sir, bundan sonra siz ne yapacaksınız?" O da, hiç unutulmayan şu cevabı verir:"Bizim görevimiz, muhalefet olarak muhalefet yapmaktır."
Ama, biz, Sayın Baykal'ın biraz evvel dinlediğimiz konuşmasından, Cumhuriyet Halk Partisinin görevinin, muhalefet olarak sadece muhalefet yapmak olmadığını anladık; bundan da, bir kez daha ifade edeyim, büyük bir mutluluk duyduk.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tüm toplumların, o arada, bizim de temel birtakım hedeflerimiz vardır. Çantamda -biraz evvel önümdeydi- TÜGİAD'ın, Türkiye Genç İşadamları Derneğinin "Cumhuriyetin 100 üncü Kuruluş Yıldönümüne Doğru Genç Vizyon Arayışları" başlığını taşıyan ve 2 dergiye yayılan, sosyal yapısal ve siyasal yapısal dönüşümler konusunda 2023 yılında neler beklediklerini, neler istediklerini, neler hedeflediklerini konu alan bir inceleme var. Genç kuşaklar, bizden, 2023 yılının şimdiden yapılandırılmasını bekliyorlar.
O nedenle, biz birbirimizi eleştirebiliriz, iktidar-muhalefet olarak diyaloğumuzda eksikliklerimiz olabilir, toplum olarak eksikliklerimiz, yanlışlıklarımız olabilir, zaman zaman birbirimizi anlamakta zorluk da çekebiliriz, iktidarın uygulamalarından yer yer samimî endişeler de duyulabilir, tartışmayı sövüşmeye dökmeden, bunları kendi içimizde tartışırız, çözeriz veya çözemeyiz; ama, bir şeyi ne görmezlikten gelebiliriz ne de ondan vazgeçebiliriz Türkiye'nin geleceği, çocuklarımızın, gençlerimizin gelecek Türkiyesi. Bu geleceği, toplum olarak beraber kurmak, beraber yaşatmak, beraber büyütmek ve beraber donatmak mecburiyetindeyiz. Beraber kurmak istediğimiz bu gelecek nedir; biz, bunu kendi bakış açımızdan ortaya koyuyor ve sadece Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil edilen siyasî partilere değil, tüm sivil toplum örgütlerine, gelecek beklentisi ve iddiası olan herkese açıyoruz. Bu, bir büyük değişim projesidir ve bize göre, çağı yakalamak için de böyle bir değişim projesine Türkiye'nin, Türk toplumunun gereksinimi vardır. Artık, babacıl, ulufeci, keyfî ve müsrif bir yönetim anlayışı, bütün dünyada çok gerilerde kalmıştır; çünkü, böyle bir devlet anlayışı kaçınılmaz olarak "üretmeden bölüşme" siyasî kavgalarına, toplumları vardırır. Boyun eğmek veya yönetimdeki siyasî partinin adamı olmak, nimete kavuşmanın tek aracı haline gelir. Bu ise, adaletsizliğe, işsizliğe ve yolsuzluğa yol açar. Bunun sonucunda, ürettiğinden çok tüketen ve her şeyi devletten bekleyen bir halkla keyfî ve otoriter, yolsuzluklara fırsat veren bir yönetim anlayışı ortaya çıkar. Oysa, modern devletlerin, devletin babalığına ve cömertliğine değil, vatandaşın kendisine ve sorumluluğuna ve görevlerine dayanan bir ahlak anlayışına ve devlet örgütlenmesine ihtiyacı vardır. Böyle bir devlet anlayışını yerleştiremediğimiz takdirde toplum olarak, ülkeyi, şimdiye kadar zaman zaman yaşadığımız gibi, siyasal bir savaş alanı haline getiririz; buna hakkımız yoktur.
O halde, geleceğin Türkiyesini beraber kurmak için herkes gücünün yettiği kadarıyla elini taşın altına sokmalı, sokmanın zamanı gelmiştir diye düşünüyoruz.
Bir ortak vizyonu hep beraber paylaşabiliriz. Bu nedir diye kendimize bir soru soracak olursak, şu başlıkları sizinle beraber paylaşmak istiyorum:
Dünyanın ve bölgemizin sorumlu, güvenilir, saygın bir üyesi; ama, yeni dünyanın, yeni dünya düzeninin sıradan bir üyesi değil, onu kuran ülkelerden olan bir Türkiye.
Başta gençlerimiz ve kadınlarımız olmak üzere, halkın siyasete karşı zedelenen güven duygusunu yeniden kazandırmak suretiyle, onların, yönetime etkin bir biçimde, yönetimin her aşamasında katkısını sağlayacak ve onu vatandaş olmanın keyif ve sorumluluğuna kavuşturacak mevcut bürokratik engellerden kesinlikle arınmış, devleti, kendi aslî fonksiyonlarında çok güçlü; ama, ticarî ve ekonomik faaliyet gibi alanların dışına çıkararak yeniden yapılanan, çağdaş kurumlarını kuran bir Türkiye.
İnsanımızın, özgür, demokrat ve mutlu olduğu, herkesin insan haklarını, barış ve huzura katkıyı görev saydığı, birbirimizi sevmeyi ilke haline getireceğimiz, gelecek ve yaşam kaygısının olmadığı bir Türkiye.
Çağdaş ve nitelikli bir eğitimin yanında, rekabeti toplumsal yaşamın her alanında geçerli ve sürekli kılan, bireyi, bilişim çağının donanmış, bilişimci ruhu desteklenmiş, sorumluluktan kaçıp sadece kendini düşünen bir ahlak anlayışına imkân vermeyen, yepyeni, büyük ve güzel değerler sisteminin egemen olduğu bir Türkiye.
Demokrasiye ters düşen seçkincilik kültürü yerine, aydın kültürü ve onun aydın tipini yaratan, millete büyük devlet adamlığı yapmak yerine, onun hizmetkârlığını üstlenmeye talip olan bir anlayışın tüm siyasî organizasyonlara egemen olduğu ve böylece, bir siyaset felsefesiyle, bireyin öncelikler listesinde en üste yerleştirildiği bir Türkiye.
Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; böyle bir hedefi gerçekleştirmede, elbette ki zorluklarımız ve engellerimiz de vardır; ancak, tarih boyu bu topraklarda yaşamanın bedelini ödeyen Türk Milleti, bilinmeli ki, bu toprakları terk edecek değildir. Gök delinse, yer yarılsa, içimize fitne sokulsa bile, herkes bilmeli ki, demokrasiyle taçlandırılmış Türkiye Cumhuriyeti, dünya durdukça kalacak ve bu topraklar, sonsuza kadar bizim, bizim çocuklarımızın olacaktır. O zaman, biz, zorluk ve engelleri görüp yılgınlığa düşmek yerine, önümüzdeki fırsatları belirleyip onlar üzerinde durmalı ve bu fırsatlardan yararlanmanın yollarını aramalıyız. Nedir bu fırsatlar; Türkiye, dünyadaki siyasî, sosyal ve ekonomik çelişki, çatışma ve gelişmelerin en çok yaşandığı Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu bölgesinin hemen kapısında duran, doğal olarak da bu bölgedeki tüm hareket ve gelişmelerden etkilenen bir konumdadır.
Yıllarca Beyaz Saray Millî Güvenlik Danışmanlığını da yapan Brezinski'nin "Büyük Satranç Tahtası" isimli eserindeki şu cümleleri sizinle paylaşmak istiyorum: "500 yıldır, Avrasyalılar, dünya olaylarına hâkim olmuşlardır. Avrasya, dünyanın en büyük kıtası ve jeopolitik eksenidir. Dünyanın fizikî zenginliğinin çoğu, gerek yeraltı kaynakları gerekse yerüstü tesisleri oradadır. Global gayri safî millî hâsılanın yüzde 60'ını üretir ve bilinen enerji kaynaklarının dörtte 3'ü oradadır. Amerika'dan sonra en büyük 6 ekonomi ve askerî silahlanmaya en fazla harcama yapan 6 ülke oradadır. Amerika'nın politik ve ekonomik rakiplerinin hepsi, Avrasyalıdır. Kümülatif olarak Avrasya'nın gücü, Amerika'nınkini tamamen gölgede bırakır."
Değerli milletvekilleri, Türkiye, aynı zamanda, çağın zenginlik-fakirlik ayrışmasında yeni bir şekil olarak çizilen kuzey-güney ekseninin de tam ortasındadır ve Türkiye, kendi kültür ve kimliğini Anadolu'da mevcut 4 000 yıllık uygarlıklarla uyumlaştırarak, tüm dünyada örnek alınması gereken bir modele öncülük yapmaktadır. Bu anlamda, Türkiye, medeniyetler çatışması iddia ve beklentilerini akıllardan söküp atacak ileri bir medeniyet anlayışının da öncülüğünü yapmaktadır. Türkiyesiz Balkanlar, Türkiyesiz Kafkaslar, Türkiyesiz Ortadoğu sorunlarının kalıcı bir çözüme kavuşturulmasının mümkün olmadığını, bugün, artık herkes bilmektedir.
Öte yandan, Türkiye, İslam dünyasının Batıyla ilişkilerinde örnek alınmaya çalışılırken, Batı dünyası da İslam dünyasını anlamak için önce Türkiye'yi anlamak ihtiyacını hissetmektedir. Bazı ülkelerde görülen ve zaman zaman endişeler yarattığı gözlenen radikal eylem ve taleplerin, genelde bu ülkelerdeki demokrasi yoksunluğunun sonucu olduğu, eksikliklerine rağmen tam demokrasiye geçme konusunda çok ciddî adımlar atan Türkiye'nin ise, bir zamanlar komünizme karşı siyasal bir araç olarak kullanılan Müslümanlığın şimdilerde başka siyasal amaçlarla kullanılmasına da izin ve fırsat vermeyerek, herkesçe örnek alınması gereken bir tutum izlediği, tüm dünya tarafından gözlenmekte ve takdir edilmektedir. İşte, beraberce yüceltelim dediğimiz Türkiye budur.
Gerek bulunduğumuz coğrafya gerek konjonktürel getiriler gerek sahip olduğumuz, ama, tam anlamıyla bir türlü zenginliğe dönüştüremediğimiz imkânlarımız ve genç insan gücümüz, bizi, gelecek için umutlu ve avantajlı kılmaktadır; ancak, bizim, bu avantajlara yaslanarak geleceğimizi kurmamızın da mümkün olmadığı açıktır. Bu bakımdan, Türkiye, bir yandan bu mevcut avantajı akılcı kullanmaya devam ederken, öte yandan da demokrasi ve özgürlük alanını daha da genişleterek, insan haklarına daha çok önem vererek, eğitim ve sağlık alanlarına daha çok kaynak ayırarak, Türkiye'yi, hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir barış ve sevgi ülkesi haline getirerek, ekonomisini daha da büyüterek, bu gayretlerini kalıcı politikalar haline getirmelidir.
İşte, üzerinde konuştuğumuz 2004 yılı konsolide devlet bütçesi, bu hedeflere varmada, hedefler ve rakamsal olarak ne kadar izin veriyor, ona kısaca değinmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, bir ülkede ekonominin temel istikrarsızlık nedeninin kamu kesimi açıkları olduğu bilinmektedir. Devletin vergi ve diğer çeşitli araçlarla elde ettiği gelirlerden daha çok harcama yapmak zorunda kalması, benzer tüm ülkelerin ve o arada da Türkiye ekonomisinin belini büken temel unsurdur. Kamu kesimi borç yükünün yüksekliği, bu yükün karşılanması için girilen borç sarmalı, borcun borçla karşılanması açmazı, yatırım ve özel kesim teşviklerine kaynak ayırma imkânlarını ortadan kaldırmaktadır; ancak, Sayın Baykal'ın -biraz evvel üzerinde durduğu- borçla ilgili değerlendirmelerine katılma imkânı yoktur. Girilen borç sarmalı bu hükümetin işi değildir. Daha ötesi, bir IMF bütçesi olarak değerlendirilen 2003 ve 2004 yılı bütçeleri de bu hükümetin aslında son eseri değildir. Bu bütçeler IMF'nin eseriyse, 2000, 2001 yılı içerisinde elinde mektuplarla IMF koridorlarında dolaşan AK Partisi Grubu içerisinden bir tane arkadaşımız yoktur. O nedenle, bana göre geçmişe takılıp kalmak ve oradan hareketle değerlendirme yapmak yerine, Türkiye'nin geleceğiyle ilgili değerlendirmeye ağırlık vermek daha doğru bir yaklaşım olur diye değerlendirmekteyiz.
Dünyanın bütün kalkınmış ülkelerinde, dışborcun, içborcun olduğu ve bunun büyük oranlara vardığı herkes tarafından bilinmektedir. Burada önemli olan, borcun gayri safî millî hâsılaya oranından daha çok, borçlanma maliyetinin ne gösterdiğidir; biraz sonra o maliyetler üzerinde duracağım; ama şu bilinmektedir ki, Türkiye'de borçlanma gereksinimi gayri safî millî hâsılaya göre yüzde 70'ler düzeyine inmiş; ama, daha önemlisi borçlanma maliyetleri yarıdan daha aşağıya indirilmiştir. Bana göre önemli olan budur, başarı da budur. O nedenle, bir yıl öncesine kadar borcun borçla karşılanması için başvurulan borçlanma taleplerinin, yeni borç alırken daha da yüksek çıkması nedeniyle borcun gayri safî millî hâsılaya oranının gittikçe yükseldiği; ama şimdi bunun 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra meydana gelen istikrar ortamıyla tersine döndüğü görülmektedir.
Değerli arkadaşlarım, enflasyonla birlikte yüksek faiz, toplumun belli bir kesimine emeksiz yüksek gelir sağlarken, dar ve sabit gelirli kesimler aleyhine haksız ve adaletsiz bir vergi ortamı ortaya çıkarmaktadır. Faize dayalı yüksek gelir sahiplerinin millî gelirden aldıkları yüksek pay oranında yatırım ve üretim yapmamaları, tasarruf eğilimleri olmaması nedeniyle de ülke ekonomisinin durmasına ve hatta gerilemesine neden olduğu bilinmektedir. Bir ülke ekonomisinin canlılık ve büyümesi, tüketim gereksinimi duyan geniş kesimlerin harcama imkânlarıyla yakın orantılıdır. Bu nedenle, bu kesimlerin satın alma gücünü artırma politikaları üretilmelidir. Bu, akıllıca yapıldığı takdirde, sosyal kesimler arasında gelir dağılımı adaleti sağlanmasının yanında, üretim kapasitesini artıracak, yatırımcıya güven gelecek, yeni yatırımlar yapılmasının ortamı sağlanmış olacaktır.
Muhalefetin sıkça eleştirdiği ve bu parayı nereden buldunuz diye endişeyle karşıladığı 2003 yılı Bağ-Kur ve SSK emekli maaşları, köylüye yapılan değişik destekler, asgarî ücreti artırma gayretleri, nema ödemelerine başlanması ve hem köylüye hem de sosyal güvenlik kurumlarına toplam 18,5 katrilyonun aktarılması, böylesine doğru bir ekonomik ve sosyal politikanın sonucudur. O nedenle de, hükümetin bu kadar kaynak aktarmasına rağmen enflasyonu yükseltici bir etki yapmamasını, bu doğru sosyal politikaların bir sonucu olarak görmekteyiz.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; uygulanan bu olumlu ve dikkatli politikalar sonucu, 2003 yılında, yıl sonu itibariyle enflasyonun TEFE'de yüzde 16'lara, devlet borçlanmaları faizlerinde ise yüzde 26'lar düzeyine ineceği anlaşılmış, kapasite kullanım oranı yüzde 85'lere çıkmış, dışticaret hacmi ise, deyim yerindeyse, tam anlamıyla patlamıştır. Bunlar, son yılların gerçekten rekor rakamlarıdır.
Bu tablonun başka ekonomik göstergelerine de değineceğiz; ama, hepimizin heyecanla paylaşmaya hakkımız olan bu tablonun, hemen yanı başımızda meydana gelen Irak savaşına rağmen gerçekleştiğini de gözden ırak tutmamalıyız.
TÜSİAD'ın 2002 Ekim ayındaki dergisinden size aktaracağımız şu cümleler, içinde bulunmuş olduğumuz şartları değerlendirme bakımından, bana göre, gerçekten dikkate değerdir. TÜSİAD, 2002 Ekim ayında şöyle diyor: "1991 Körfez Savaşının ardından bölgedeki ticarî faaliyetlerin durmasıyla, Türkiye, sadece ekonomik değil, önemli bir sosyal maliyete de katlanmak zorunda kalmıştır. Yeni bir savaş durumunda -ki oldu- on yılı aşkın bir sürede ancak düzelebilen bölgedeki ticarî faaliyetler, belirsiz bir süre için tekrar duracak, Türkiye'nin ödemeler dengesi olumsuz etkilenecek ve finansal piyasaların artan risk primine verecekleri tepki, ekonomik program ve özellikle borç dinamiklerini zorlayacaktır." Çok şükür ki, bunların hiçbiri olmadı.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; klasik olarak, hükümetler, bütçe açıklarından kurtulmak için, genelde ya vergileri yükseltir yahut yeni vergiler koyarlar veyahut da kamu harcamalarını kısarlar. Gördük ki, birtakım zorunlu düzenlemeler dışında, 2003 yılı uygulamalarında vergi salmak kolaycılığına bu hükümet çok fazla müracaat etmemiştir. Daha çok, israfı önlemek için bir mücadelenin verildiğini ve bunun inatla sürdürüldüğünü gördük; ancak, Sayın Baykal'ın da üzerinde durduğu, Sayın Maliye Bakanının da konuşmasında yer alan ve hepimizin yürekten paylaştığı kayıtdışı ekonomiyle ilgili endişeler sürmektedir. Belki, kayıtdışı ekonomi, piyasa canlılığının belli bir nedeni olarak değerlendirilebilir; ancak, yüzde 50'lere vardığı ve hatta geçtiği söylenen bu haksız ve hukuksuz durumun düzeltilmesi ve Sayın Maliye Bakanının ifade ettiği gibi, 2004 yılının "kayıtdışı ekonomiyle mücadele yılı" olmasını biz de diliyoruz. Böylelikle, vergi tabanı âdil olarak genişleyecek, hepsinden önemlisi, bu sayede vergi dilimlerinin de düşürülmesi mümkün hale gelebilecektir. O nedenle, gerçek gelir üzerinden vergi almayı hedeflediğini bildiğimiz Enflasyon Muhasebesi Kanununun çıkmış olmasını, bu yolda atılmış çok önemli bir adım olarak değerlendiriyoruz.
Kamuda israfın önlenmesinin, yılların biriktirdiği alışkanlıklar nedeniyle, kolay olmadığını çok iyi bilmekteyiz. Lojman ve makam arabası saltanatının sürdüğü birkaç yüksek bürokratın, kendi kendimizi kandırmak pahasına "eğitim tesisleri" adı altında, sadece onların gittiği tesisleri mutlaka elden çıkarmak ve dünyada artık emsali görülmeyen bu durumdan Türkiye'nin kurtulmasını sağlamak gerekmektedir. Bu emsalsiz sorunu çözmekle görevli Maliye Bakanlığına önerimiz ise, bu işe önce kendilerinden, kendi tesislerinden başlamalarıdır. Yoksa, dönüp Sayın Unakıtan'a "ele verir talkımı kendi yutar salkımı" derler ve kimse de inanmaz.
Biz, bu benzersizliğimizi, dünyada, başka alanlarda, ilimde, teknolojide, sanatta, edebiyatta ve sporda elde edelim istiyoruz.
Çok kısıtlı imkânlarla bağlandığını bildiğimiz 2003-2004 yılı bütçe uygulamasında ısrarla, israfla mücadelenin sürdürülmesini, devlet bürokrasisinin az imkânla çok yapabilen dikkat ve heyecana kavuşturulmasını diliyoruz. Bilmemiz gerekir ki, aradığımız, daha az devlet yahut daha çok devlet değil, daha iyi devlettir. Türkiye, kamu parasının politikacılar ve bürokratlar tarafından kötü kullanılmasından çok canı yanan bir ülkedir. Bunun önüne geçmek gerekir; ancak, bunun önüne geçerken de paranın doğru ve yerinde kullanılmasının imkânsız hale getirilmemesi, sorumluluk duygusu yüksek bir yönetim anlayışının tüm devlet yönetimine egemen olmasının sağlanması gerekir.
Türkiye, yıllarca, bakanlık ve ilgili daire bürokratlarının, hatta üniversite rektörlerinin, Maliye Bakanlığı şube müdürlerinin önünde yıllık ödeneklerini alabilmek için saatlerce beklediklerinin şikâyetleriyle zaman geçirmiştir. Bunu kırmamız ve bir eski generalin dediği gibi "insanlara bir işi nasıl yapacaklarını sakın söylemeyin, onlardan ne beklediğinizi söyleyin, başarılarıyla sizi şaşırtacaklardır" sözlerine itibar etmek, insanımıza güvenmek, onları güvenilir hale getirmek zorundayız. Bunu bize sağlamasını umduğumuz ve hükümet tarafından hazırlanan Kamu Reformu Kanunu Tasarısının sonuçlarını dikkatle, ümitle beklediğimizi de ifade etmek istiyorum.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; birkaç cümleyle de hükümetin gündeminde olan ve yakında Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna geleceğini umduğumuz yerelleşmeyle ilgili bir iki gözlemimizi sizinle paylaşmak istiyoruz.
Türkiye'de, büyük bir kesimin yerelleşmenin kaçınılmazlığını kabul ve bunu program ve söylemlerine koyarken, bazı kesimler de, yerel yönetimlerin güçlenmesinin ve bir sivil toplum kurumu olarak şekillenmesinin, devletin üniter yapısını bozacağı, birlik ve beraberliğe sekte vuracağı tehlikesinin bulunduğunu ileri sürmektedirler.
Bu endişelerin önemli bir bölümünün, her zaman iç ve dış tehditlerle başı ağrıyan Türkiye için samimî olduğuna inanıyoruz; ancak, biz, yerel yönetimlerin güçlenmesinin merkezî yönetimi zayıflatmayacağı, tersine, güç ve hareket kabiliyetini artıracağı, yolsuzluk, adamsendecilik, kayırmacılık, tembellik gibi illetlerden bizi kurtaracağı ve halkın denetimini sağlayacağı düşüncesindeyiz. Ankara'dan dağıtacağımız yetki sorumluluk da içereceğinden, bu görev bölüşümüyle, taşranın Ankara ve dolayısıyla devletten şikâyetleri bitecek; siyaset, giderek bir iktidar mücadelesi olmaktan çıkarak, toplumun her kesiminin ilgi konusu haline gelecek, katılımcılık artacak, siyasetin kâr, rant ve pay bölüşümü ortadan kalkacak; böylece, devlet, siyasî ve bürokratik yandaşların işgal alanı olmaktan çıkarak, halkın devleti olacak, millet devletini, devlet de milletini daha sıkı kucaklayacaktır.
Değerli arkadaşlarım, siyaset, toplum halinde yaşamanın ve demokrasinin olmazsa olmaz alt tabanıdır. Elbette, demokrasi, farklılıktır ve farklı düşünenlerin bir arada yaşamayı becerebildikleri rejimin adıdır. İnsan özü farklılıktır; ama, aynı zamanda, bir arada yaşamaktır. Bir arada yaşamak, aynı biçimde yaşamak, aynı biçimde düşünmek, aynı biçimde davranmak değildir. Kuşkusuz, farklılıklardan fitne de çıkabilir. Bu, her zaman ve her yerde görüldüğü gibi, Türkiye'nin de hiç yabancısı olmadığı bir durumdur.
Benzer endişelerin, Türkiye'de, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde de yaşandığını görmekteyiz. Türkiye'nin en büyük sivil toplum örgütlerinden birinin yayımlamış olduğu bir broşürdeki şu ifadeler çok ilginçtir: "Bir kişi, hem Avrupa Birliği üyeliğine yandaş ve hem de Atatürkçü olamaz. Avrupa Birliği ile Atatürkçülük sadece çelişmezler, aynı zamanda da çatışırlar." Bu düşünce sahipleri, küreselleşmenin millî devletleri hem üstten ve hem de alttan zayıflatmaya çalıştığını, çokkültürlülük propagandasıyla bunun, etnik ve dinsel motiflerle kuvvetlendirildiğini ve bunun sonucu, Batı emperyalizminin yeni bir sömürgecilik ve işgal silahı olarak kullanıldığını öne sürmektedirler.
Değerli arkadaşlarım, kendimize, gücümüze ve bu tür sorunları yaşayan başka ülkelerin bunun altından nasıl kalktıklarına bakarak, bizim de bunun altından kalkabileceğimize, bu oyuna gelmeyeceğimize inanmamız lazım. Bin yıldır bulunduğumuz bu toprakların sınırlarını çizen, hem de kanla, canla çizen Türk Milleti, kurduğu cumhuriyet ve çağdaş standartlara kavuşturmaya çalıştığı demokrasisiyle, herkese ve her yere karşı kendini koruyacak refleks ve dinamiklere sahiptir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; daha çok özgürlük, daha çok demokrasi, daha çok insan hakları ve daha çok refah, daha iyi bir yaşam taleplerinin doruğa ulaştığı bir çağı geçiyoruz; ancak, diğer yandan da, bu isteklerin yanında, dünya, büyük bir gelir dağılımı adaletsizliğini de yaşamaktadır. Dünyadaki 15 zenginin toplam servetinin, Afrika'nın tüm gelirinden daha çok olduğunu biliyoruz. Dünya nüfusunun yüzde 20'sinin açlıkla savaştığını, her yıl yüzbinlerce çocuğun açlık ve bakımsızlıktan öldüğünü de biliyoruz. İleri teknolojinin, tüm doğal zenginlik ve dengeleri altüst ettiğini, dünya nimetlerinin adil dağıtılmadığını da biliyoruz. Bu adaletsizlik, hem global ve hem de tek tek bütün toplumların ve onları yönetenlerin sorunu olmaya devam ediyor; çünkü, adına global terör dediğimiz vahşet, aynı zamanda, bu dengesiz ve haksız tabloyu istismar ederek, enerji boşalmalarına ve reflekslerine de zemin hazırlamaktadır. Bu durum, tüm ülkeleri derinden etkiliyor, yeni önlemler almaya tüm toplumları mecbur ediyor.
Gelir dağılımının bölgesel ve sosyal gruplar arası adaletsizliği, bütün ülkelerin ve o arada da Türkiye'nin en önemli sorunu olma özelliğini de korumaktadır. Kabul etmek gerekir ki, güvenli ve iç dayanışma geleneğini koruyan sağlam aile yapımız, bizi, daha büyük sosyal sorunlardan korumaktadır; ama, tehlike önümüzdedir.
Değerli arkadaşlarım, böyle bir dünyada refah ve demokrasiye açılan kapıdan giremeyenler, en azından buna çalışamayanlar, yarın böyle bir taleple dünyanın önüne çıksalar, belki fırsat da bulamayacaklardır. O nedenle, Avrupa Birliği yolu, bizim için, bizim toplumumuz için, hatta bizden daha çok, geleceğimiz, torunlarımız ve geleceğin, onların Türkiyesi için önem taşımaktadır.
Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Avrupa Birliğiyle ilgili olarak şu tespitleri de yapmakta fayda görüyorum: Türkiye'nin Batı tercihi yeni değildir. Tanzimatla başlayan Batılılaşma hareketlerinin daha derinlere gittiği, Osmanlı İmparatorluğunun her döneminde, İmparatorluğun Batıyla ilişkiler içinde bulunduğu, 1815'te yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleriyle, daha Avrupa ülkelerinin pek çoğunun yapmamasına karşılık bir ticaret anlaşmasının yapıldığı ve hepsinin ötesinde, Atatürk ve arkadaşlarının Batılılara karşı gerçekleştirdiği Kurtuluş Savaşını Batılılaşmak amacıyla yaptığı da herkes tarafından bilinmektedir. Nasıl ki, Atatürk, Medenî Kanunu İsviçre'den, Ceza Kanununu İtalya'dan ve idare sistemimizi Fransa'dan getirirken, sosyal yaşantımızı oralara uydurmaya çalışırken millî devletten vazgeçmediyse, bugün Avrupa Birliği mücadelesini sürdürenler de bundan kesinlikle vazgeçmiş olamazlar.
Avrupa Birliği üyeliği değil, dünyadaki gelişmelerin yarattığı zihinsel kaosun bizi de etkilemesi, ileride de etkilemeye devam etmesi mümkündür. Etnik ve diğer ayrılıkların zaman zaman tahrik unsuru olarak Türkiyemizde ne denli kullanıldığı ve bunun insanımızın canına ve malına ne gibi zararlar verdiği, hep beraber yaşanan bir olgudur; ama, bize düşen, aklı ve topyekûn milletimizin menfaatını önde tutarak bu oyuna gelmemek, bu sorunların temel çaresi olarak demokrasimizi yaşatmaktır.
Şunu çok iyi biliyoruz: Ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlarımızı özgür ve demokrat cumhuriyetle aşar ve üniter yapımızı da sonuna kadar ancak bu yolla koruruz. Avrupa Birliğinin önümüze koyduğu ve uygulamamızı istediği Kopenhag ve Maastricht Kriterleri dediğimiz düzenlemeler bu açıdan değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Bu alanda, hükümet ve bu Meclis, gerçekten, gelecek kuşakların takdirle anacakları büyük bir başarıya imza atmış, uyum paketleri ve diğer düzenlemelerle sağladığı toplumsal mutabakatla herkesi şaşırtmış ve yapılamaz sanılanı başarmıştır.
"Avrupa kültürü Hıristiyanlık demektir" saplantısından kurtulamamış birtakım fanatik Avrupalı gruplara "Avrupa, Ortadoğu ve problemli Kafkaslarla sınırlı olmasın; Türkiye orada tamponluk yapsın" gayretlerine rağmen elde edilen bu başarıyı görmezlikten gelmek, orasına burasına kulp takmaya çalışmak haksızlıktır, kıskançlıktır. Avrupalı kimi ırkçı, kimi dinci kıskanç grupların, asırlar boyu, Türkleri Avrupa'dan tahliye edelim hayalleri de, herkesin, bütün toplumumuzun gayretiyle bir kere daha bozulmuştur.
Değerli arkadaşlarım "Avrupa Birliği üyesi olmak, gerçekten bu kadar önemli mi" sorusuna, zannediyorum, toplumumuzun yüzde 80'ine yakını "evet" cevabını vermektedir. Gerçi, zaman zaman Avrupa'yı toptan ret ve inkâr edenler de Türkiye'de vardır. Avrupa'nın, Türkiye'nin kaderini başka coğrafyalarda, yaşanmamış, yaşatılamamış tarihlerde aramaya kalkışanlar da vardır. Etrafımızı duvarla çevirip, kale burçlarından sağa sola kılıç sallamaya çalışanlar da vardır. Bu düşünce sahiplerinin düşüncelerine saygı duyuyor ve kendilerini bu hayal dünyalarıyla baş başa bırakıyoruz.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; soğuk savaş döneminin zorunlu beraberliklerini bir tarafa bırakırsak, Atilla ile başlayan Avrupa ilişkilerimizde bizim onlara, onların da bize yakın durduğu bu dönem kadar başka bir dönem yoktur. Unutmamak gerekir ki, Avrupa Birliği sınırları içerisinde yaşayan, 1 000 000'u seçmen, 3 500 000 vatandaşımız, Avrupa Birliği üyesi bazı ülkelerin nüfusundan daha çoktur. Avrupa Birliği üyesi ülkelerde 160 000'e yakın vatandaşımız, ırkdaşımız serbest ticaret yapmakta ve oraların ekonomisiyle rekabet edebilme gücünü yakalamaktadır. Nihayet, 800 000 çocuğumuz ilk ve ortaöğrenimde, 50 000 gencimiz ise üniversitede okumaktadır. Bunlar, gönüllerinde Türkiye Cumhuriyeti sevdası taşıyan bizim geleceklerimizdir, oradaki zenginliklerimizdir. Yıllarca Türk ekonomisini ayakta tutan ve bütçe kalemlerinde "işçi dövizi" olarak yer alan bölümden, bana sorarsanız, artık Türkiye yavaş yavaş vazgeçmeli ve orada yaşayan vatandaşlarımızın eğitimlerinin çok iyi yapılmasını sağlayacak bir biçime getirilmelidir. Öte yandan, dışticaret hareketlerine baktığımız zaman, turizm hareketlerine baktığımız zaman, Türkiye'nin Avrupa'yla çok fazla iç içe olduğunu da görmekteyiz.
İçinde kendimize yaraşır bir yer tutmaya çalıştığımız dünya, yeni ve karmaşık gelişmeleri de yaşamaktadır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin dağılması, soğuk savaş döneminin sona ermesi, ekonomilerin yeni anlayışlarla yeniden yapılandırılması, demokrasi talepleri, ideolojilerin yıkılması, etnik duyguların kamçılanması, bazı tabuların yıkılması, yeni kimlik arayışları, tüm toplumları derinden etkilemektedir. Refah toplumları, bunların olumsuz etkilerinden en az zarar görmekte veya etkilenmemek için başka işbirliklerine gitmektedir. Yakında Güney Amerika ülkelerini de içine alacağı söylenen NAFTA, Pasifik Okyanusunu çeviren 15 ülkeyi içine alan APEC ve nihayet, bizim girmeye çalıştığımız Avrupa Birliği, bu bölgesel ihtiyaçlardan doğan olaylardır. Bu nedenlerle, hükümetimiz, bir yandan Avrupa Birliği süreciyle ilgili gayretlerini büyük bir heyecan ve kararlılıkla sürdürürken, öte yandan da, dünyadaki ve bölgemizdeki gelişmelerde inisiyatif almaktadır, almaya devam etmelidir. Bu arada, bölge ve komşu ülkelerle her alandaki ilişkilerimiz genişletilip geliştirilirken, ticaret hacmimiz artırılırken, Türk dünyasıyla gevşeyen ilişkilerimize yeni bir ivme kazandırılmış, Amerika Birleşik Devletleriyle olan ilişkilerimizdeki karşılıklı menfaat, saygı ve dostluk çizgisi dikkatle korunmuş, Türk Başbakanı, bir anlamda, dünyanın gündemine oturmuştur. Bu durum, Türkiye'nin gururudur.
Bu çerçevede, Sayın Baykal'ın, bütçe görüşmelerinde Sayın Başbakanın bulunmaması eleştirisine cevap anlamında değil; ama, tespit anlamında, bir hususu altını çizerek ifade etmek istiyorum. Dışişleri Bakanlığı da yapan Sayın Baykal çok iyi bilmektedir ki, uluslararası programlar ve ilişkiler günler, haftalar ve hatta aylar değil, yıllar önce kararlaştırılır. O nedenle, Sayın Başbakan da, bütçe takvimi daha belli olmadan kararlaştırılmış olan ve son yıllarda ilişkilerimizde bazı zedelenmeler olduğu tespit edilen Özbekistan'ı ziyaretiyle ilgili olarak yurt dışında bulunduğu için, bugün bütçe müzakerelerini takip edemiyor; ama, değerli bakan arkadaşlarımız, Başbakan Yardımcısı arkadaşlarımız burada ona vekâleten bulunduklarına göre, bir sorun yoktur diye düşünmekteyim.
Genelde bütçe müzakerelerinde bir heyecansızlık var deniliyorsa, burada, bana göre, ayırım yapılmadan herkesin pay alması lazım. Nitekim, Sayın Baykal konuştuktan sonra, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun da Türkiye Büyük Millet Meclisi sıralarını terk ettiğini gözlemlemekteyiz. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, bizim, Avrupa Birliği yolunda üye olmak adına yapmaya çalıştıklarımız, onların isteklerini karşılaması bakımından değil, daha ötesinde bir önem ve değer taşımaktadır. Yani, biz, Avrupa Birliği istemese, demokrasi ve özgürlük alanını genişletmeyecek miyiz; insan haklarına saygıyı esas alan uygulamaları hayata geçirmeyecek miyiz?!
Bu hükümetin elinde iki tane önemli ev ödevi var. Bunlardan bir tanesi, Avrupa Birliğiyle yapmış olduğumuz, Türkiye olarak da gerçekleştirmeyi taahhüt ettiğimiz Ulusal Program ve diğeri de, dünyanın en büyük ve en güçlü devletlerinden biri olmaya Türkiye'yi taşımaya söz vermiş ve bunu sağlayacak olan işlerini de seçim beyannamesine, parti programına ve acil eylem planına koyan Adalet ve Kalkınma Partisinin siyasal belgeleridir. Gerçi, Sayın Baykal'ın acil eylem planıyla ilgili söylediklerini burada tek tek analiz etmek istemiyorum; ama, acil eylem planıyla takvime bağlanmış olan çok önemli işlerin gerçekten hayata geçirildiğini, YÖK'le ilgili düzenlemenin de yakında yapılacağını ummaktayız.
Şimdi, burada, YÖK'le ilgili bir iki cümle söylemek isterim. Şimdi ne yapılmak isteniyor? "Siz, hükümet olarak, YÖK Kanununu getirip bize dayatma yapmayın" denildi. O zaman, hükümet, döndü, Üniversitelerarası Kurula "siz, bir çalışma yapın; çünkü, biz, daha özgür bir üniversite istiyoruz, daha iyi çalışan bir üniversite istiyoruz, Cumhuriyet Halk Partisinin programında da olan, YÖK'ün bugünkü işlevinden arındırılmasını istiyoruz" dedi. Ee, siz yapın getirin... Burada, Türkiye'de hiç kimsenin fikir ayrılığı olmadığına göre, eleştirecek ne var? Biz yapıyoruz, getiriyoruz beğenmiyorsunuz; başkaları yapsın getirsin diyoruz, ona da itiraz ediyorsunuz. Bir yerde anlaşmamız, bir yerde uzlaşmamız lazım diye düşünüyoruz.
Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliğiyle bu iktidarın değil, daha evvelki hükümetlerin sözünü verdiği taahhütleri yerine getirirken, gerçekleştirilen işlerin milletimizin işine yarayıp yaramadığı ilkesi kesinlikle gözardı edilmemektedir. Bu bakımdan, Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımızın da büyük bir özen ve ilgiyle katkı yaptığı uyum paketleri, onlar dışında çıkarılan pek çok kanun ve yönetmelik, alınan yüzlerce karar, müsterih olmalıyız ki, bizim insanımıza lazım olduğu için önem taşımaktadır. İleride Avrupa Birliği üyesi olamazsak kaldırıp atacağımız, vazgeçeceğimiz şeyler değildir; tam tersine, Birlik üyesi olsak da olmasak da, bunlar, daha da geliştirilerek hayata geçirmemiz gereken dünyanın yeni düzeninin gerekleridir.
Burada, insan hakları kavramı üzerinde bir satır açmak istiyorum. Çağımızda yükselen değerlerden biri olan insan hakları ve ihlalleri, artık, uluslararası gözlem altındadır ve bunlar sınır tanımamaktadır. Soğuk savaş yıllarında, 1988 yılında Rus tanklarının girdiği Prag'da, aydınlar Rus generallerine "dünya sizi görüyor" diye bağırıyordu. Dünyanın Bosna zulmünü televizyon dizisi izler gibi izlediğini de hepimiz biliyoruz. İnsanlık, Körfez ve Irak savaşını da naklen izledi ve en son Kaliforniya'da, geçenlerde, bir zencinin bir polis tarafından dövülerek öldürülmesini dehşetle izledi. O zaman, dünyadan soyutlanmak değil, dünyanın yükselen bu değerini içimize sindirmek ve bir yaşam biçimi haline getirmek zorundayız. Tarihte insan hakları belgeleri vardır, kimi 1215 Magnacarta'yı, kimi 1789 Fransız İhtilal Beyannamesini, kimi de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini kaynak gösterir. Bana sorarsanız, ilk insan hakları beyannamesi veda hutbesi ve veda hutbesindeki "Bir Arabın Arap olmayan yabancıya, bir yabancının da bir Araba üstünlüğü yoktur" sözleridir. (AK Parti sıralarından alkışlar) O nedenle, insan hakları kavramını, insan hakları ihlalini her zaman gündeminde bizim kadar rahat tutması gereken, bizim kadar zorunlu olarak gündeminde tutması gereken bir başka ülke yoktur diye düşünmekteyim.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; soğuksavaş dönemi sonlarına kadar, tarih boyu, yönetenler, genelde, hükmetme alanlarını genişletmek için çalışmışlar "kutsal devlet, devlet baba, güçlü devlet" kavramları çok öne çıkmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası örneğinde gördüğümüz gibi "faşist devlet", sonrasında "komünist devlet" anlayışları, insanlığa büyük boyutlarda felaketler yaşattılar, insanı yok saydılar. Irak'ın totaliter yönetimi, yirmi yıldır, sadece kendi insanına kıymakla kalmadı, tüm bölgeyi tehdit altında tuttu.
Günümüzde bazı Batılı devletler, insan hakları savunuculuğuna ideolojik bir elbise giydirerek, kendi dışındaki ülkelere bu araçla müdahale etme hakkını bulmaya çalışmaktadırlar. Böyle niyetlere imkân vermemenin yolu, bu alandaki istismar nedenlerini ortadan kaldırmak, sivil toplum yaratarak çağın devleti olmaktır. Bu iktidar, işte bunu yapıyor; uyum paketleriyle de bu Meclis buna yol veriyor, destek veriyor.
Değerli arkadaşlarım, bu hükümet, dokunulması değil, konuşulup tartışması bile öcü gibi görünen bazı kararları alıyor, yürürlüğe koyuyor; sivil toplum olmanın önündeki yasal engelleri kaldırıyor; insanımızın fıtratındaki özellik ve güzellikleri harekete geçirmek için onun elini kolunu çözüyor, girişimcilik ruhunu kamçılıyor; yaratıcılığını teşvik ederek, bilgi toplumu insanı olması için, tüm imkânlarını kullanıyor.
Bu anlamda, 2003 yılını bir cümleyle değerlendirecek olursak, 2003 yılı tam anlamıyla demokrasiye yatırım yılı olmuştur. Biz, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu olarak, 2003 yılı bütçesine bunları yapsın diye oy vermiştik. Verdiğimiz oyun, milletimizin bu yüce çatı altında temsilcileri olarak, karşılığını aldığımız için, 2004 yılı bütçesine de bu düşünceler ışığı altında bakıyoruz ve ona göre oy vereceğiz. Hiç kuşku yok ki, 2003 yılı beklentilerimizin gerçekleşmesi, hele de, biraz sonra değineceğim gibi, bir kısmının, tamim ve taahhüt edilenden daha iyi gerçekleşmesi, 2004 yılı için beklenti çıtamızı yükseltmiştir. Hükümetten daha çok gayret, israfla daha çok mücadele, daha çok verimlilik ve daha çok koşmak istiyoruz; çünkü, Dicle'nin kenarında koyununu kaybeden çobanın, çocuklarına yemek verme yerine taş kaynatan annenin; oğluna kızına iş bulamayan babanın, harçlık için dedesinin eline bakan gencin; kapısını çalacak kimsesi olmayan yetimin, kimsesizin; isteklerine kulak verilmesini isteyen engellilerin, güzel bir gelecek hayal eden çocuklarımızın, bebeklerimizin, biliniz ki, gönülleri de, gözleri de, ümitleri de, duaları da bu iktidardadır, ona dönüktür. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Sayın milletvekilleri, 2003 yılı bütçesinin ve ekonomik programının uygulanmasında karşılaşılan zorlukları biliyoruz. Bir yandan, hemen, yanıbaşımızda ortaya çıkan savaş, özelleştirmeden beklenilen gelirlerin gerçekleşmemiş olması, Türkiye için çok önemli bir atıl kaynak olarak duran orman vasfını kaybetmiş olan arazilerin satışıyla ilgili anayasa değişikliğinin bir türlü gerçekleşmemiş olması, dünyada ve özellikle Avrupa'da ekonominin durağanlık süreci içerisine girmesi ve hiç hesapta olmayan ve yaklaşık 9 katrilyonluk bir ekmaliyet getireceği anlaşılan İmar Bankası olayı, 2003 yılını olumsuz etkileyen faktörler olmuştur. Buna rağmen, siyasî istikrarın ekonomik güven ortamına dönüşmesi ve bunun sonucu sürdürülebilir bir kalkınma ortamının yakalanması; malî disipline özenle riayet edilmesi, israfı önlemede çok titiz hareket edilmesi; kamu borç stokunun yüzde 70'lere indirilmesi ve daha da önemlisi, borçlanma maliyetinin düşürülmesi; yatırım önceliklerinin verimlilik ilkesi dikkate alınarak kararlaştırılması; reel sektörün önünü açan malî ve idarî desteklerin sağlanması, bürokratik engellerin asgarî düzeye indirilmesi; başta elektrik, doğalgaz ve mazot olmak üzere girdi maliyetlerinde sağlanan destekler sayesinde ihracat ortamının iyileştirilmesi; ekonomi yönetiminin titiz, dikkatli ve güven veren politikalarla kararlılık göstermesi; Sayın Başbakanın iç ve dış kamuoyuna Türkiye ve Türkiye'nin geleceği hakkında güven telkin eden söz ve davranışları; dış politikamızdaki inanç ve kararlılık, bu zor geçen seneyi tahmin edilenin aksine, oldukça rahat geçmemizi sağlamıştır. Kuşkusuz, rahat geçmiş olması Türkiye ekonomisinin düzlüğe çıktığı anlamına gelmemektedir. Büyük bir toplu konut hamlesine başlanılmıştır; Sayın Baykal başlanılmadı diyor; ama, başlanılmıştır. 15 000 kilometrelik duble yolun yüzde 10'u olan 1 500 kilometresinin temeli atılmış, önemli bölümü bitirilmiştir. Tüm zorluklara rağmen işçi, memur ve emekliler enflasyona ezdirilmemiştir. Giresun'daki Ali Dayının fındığı daha çok para etmiştir. Kozan'da emekli maaşıyla geçinen Ayşe Teyze ise, geçen sene 24 000 000 liraya almış olduğu mutfak tüpünü bu sene 22 000 000 liraya almıştır. Zonguldak'taki 75 yaşındaki Dursun Dede ise, almış olduğu 350 000 000 liralık emekli maaşını alır almaz "üç gün içerisinde bu paramın kıymeti kaybolur" diye döviz bürosuna artık koşmak zorunda kalmamıştır.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; böylesi dar ve az rakamlı bir bütçenin uygulayıcısı olan hükümet, devletimizin aslî fonksiyonlarını zaafa uğratmaksızın ve bu alanlarda kesinlikle hiçbir kısıtlamaya gidilmeksizin, sosyal politikaları da gözden uzak tutmayarak ortaya koyduğu performansla aldığı karne, 2004 yılı ve gelecek için ümit vermektedir. Bu, Türkiye açısından gerçekten önemlidir.
Gelecek için milletimizi umutlandıran 2003 yılı karnesinin bazı noktalarını sizlerle paylaşmak istiyorum. 2003 yılı sonu gerçekleşmeleri itibariyle, enflasyonun, TEFE'de yüzde 16, TÜFE'de yüzde 20; yıllık bileşik borçlanma faizinin yüzde 26; ithalatın 68 milyar dolar, ihracatın 48 milyar dolar; kamu kesimi borçlanma gereğinin gayri safî millî hâsılaya oranının, yüzde 8,7; faizdışı fazlanın 6,5; kalkınma hızının yüzde 5; reel faiz oranının ise yüzde 12 olacağı anlaşılmaktadır.
Değerli milletvekilleri, Sayın Kemal Unakıtan 2003 yılı bütçe müzakereleri sırasında, 23.3.2003 tarihinde burada yaptığı konuşmada şöyle demiştir: "2003 yılı sonu itibariyle TEFE'de enflasyon 14,7'lik bir orana varacaktır." Sayın Bakan bunu tutturamadı, yüzde 16 oldu. İhracata "30 400 000 000 dolar" dedi; 48 milyar dolar olacağı anlaşılıyor. İthalata ise "55 600 000 000 dolar" dedi; 68 milyar dolar olacağı anlaşılıyor. "Bütçe açığı 45 katrilyon" dedi; 41 katrilyon olacağı anlaşıldı; o da tutmadı.
Türkiye, yakın zamana kadar, hayal edemeyeceği rakamlarla tanışıyor. Sayın Unakıtan, sizden rica ediyoruz, 2004 yılı rakamlarında da, verdiğiniz rakamları daha aşağılara, kimini daha yukarılara çekerek, gene tutturmayın, gene bize sürprizler yaşatın. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Dışticaret hacminin 116 milyar dolara vardığı; bunun içinde, 6 500 000 000 dolarlık otomotiv olmak üzere, sanayi ürünlerinin önemli bir yer tuttuğu; bir gemi dolusu narenciye satıp, karşılığında birkaç tane elektronik aygıt alan Türkiye'nin, artık, dünyanın her bir tarafına bilgisayar, beyaz eşya, motor aksamı sattığı bugünlerin keyfini herkes çıkarmalı, bu gururu herkes paylaşmalı ve bu başarıyı herkes gönlüne sindirerek alkışlamalıdır diye düşünüyorum.
Değerli arkadaşlarım, 2003 yılı için Sayın Bakan böyle tahminlerde bulunmuş, yanılmış da, başkaları ne demiş; çok kısa olarak onlara da göz atmak istiyorum. Aynı gün, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, yani, burada konuşan Sayın Baykal, 2003 yılı bütçe görüşmeleri sırasında enflasyon, reel faizler ve içborçlanma faizleriyle ilgili de, bakınız, neler söylemiş: "Enflasyon, maalesef, olumsuz sinyaller vermeye başlamıştır. 2003 yılının ocak ve şubat ayıyla ilgili enflasyon rakamları, Türkiye'de enflasyonun, öngörüldüğü gibi, yüzde 20-yüzde 17 düzeyine ineceği konusunda kuşkuya düşürmüştür. Sadece iki ayın enflasyon rakamları, TÜFE'de, bize, bir yıl için beklenen enflasyon artışının yarısının gittiğini ortaya koymuştur. İki ayda hedefin yarısı tüketilmiştir ve gerçekçi değerlendirmeler, 2003 yılına yönelik enflasyon bekleyişinin bu yılın altında olmasının kesin olmadığı izlenimini vermektedir ve tam tersi ihtimaller de söz konusudur. Geçmişte de, böyle, ilk adımları atıyoruz ve arkasından onu tutamıyoruz, onun gereğini yerine getiremiyoruz; tekrar, enflasyon, kontrol edilemez bir hale geliyor. Aman öyle olmasın!" Aman öyle olmadı Sayın Baykal: Onun için, bu keyfi hep beraber paylaşalım diyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Yine, Sayın Baykal, aynı konuşmasında, reel faizler için, bakınız, ne diyor: "Şimdi, geldiğimiz noktada, maalesef, tekrar, 2002 seçim öncesi tabloya, reel faizlerin yükselmeye başladığını görüyoruz. Reel faizler, siyasî zafiyetin bedelidir, siyasî zafiyetin karşılığıdır ve bugünkü iktidarla ilgili olarak, kaygı verici bir reel faiz tablosu ortaya çıkmaya başlamıştır." Sonuçlar böyle çıkmamış ve reel faizler, yüzde 40'lardan yüzde 12'lere inmiştir.
Yine, bakınız, Sayın Baykal, aynı konuşmasında, borçlanma faiziyle ilgili "Türkiye'nin bu sene ödeyeceği içborçların toplamı 83 milyar dolar olarak gözüküyor. 83 milyar doları ödemeyeceğiz de döndüreceğiz. 83 milyar doları döndürürken, borçlandığınız faizden, kötü yönetimin sonucu, 10 puan daha fazla faiz öderseniz, ödeyeceğiniz ekfaiz 8 300 000 000 dolardır. Eğer iyi yönetim olursa, 83 milyar doları döndürürken borçlandığınız faizden 10 puan daha aşağıya indirir, oradan, size 8 300 000 000 dolar kazandırır. Kötü yönetim ile iyi yönetim arasındaki fark 16 600 000 000 dolardır. Bu, kimsenin cebinden çıkmaz; vergi değildir, algı değildir. Bu, güvenilirliğin, ciddiyetin, ne yapacağını bilmenin, gerçekleri doğru tespit etmenin ve gereken adımları atmanın doğal sonucudur" demiş; yüzde yüzde doğru demiş. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Aynı konuşmasında, Sayın Baykal, bakınız ne diyor: "Ekonomide mucize olmaz, ekonomide sürpriz olmaz; sürpriz, at yarışlarında olur, altılı ganyanda olur."
Şimdi, bu sürpriz olmuş ve içborçlanma faizleri, Sayın Baykal'ın örneğini verdiği gibi, 10 puan düşmemiş, 20 puan düşmemiş, neredeyse 30 puana yakın düşmüş ve sürpriz olmuştur. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Sayın Maliye Bakanından, Sayın Baykal'dan başka tahminlerinde yanılanlar yok mu, biraz da o noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. TÜSİAD'ın Nisan 2003 tarihli aylık dergisine bakmak ve oradaki tahminleri, çok özetle, sizinle paylaşmak istiyorum. Buna göre, 2003 yılı itibariyle, enflasyonun TEFE'de yüzde 29,4; TÜFE'de yüzde 26,7 olacağı, ithalatın 54 600 000 000 dolar, ihracatın 43 500 000 000 dolar olarak gerçekleşeceği, döviz kurunun dolarda 1 815 000 lira olacağı, Merkez Bankası döviz rezervinin de 28 300 000 000 milyar dolar olarak kalacağı tahmin edilmiştir. Bu tahminler de tutmadı. Umuyoruz ki, şimdi yapılacak olan tahminler de, gelecek yıl sonu itibariyle tutmaz ve Türkiye, hak ettiği kalkınmışlık sürecine bir an evvel girer.
Değerli arkadaşlarım, ancak, kabul etmemiz, itiraf etmemiz gerekir ki, bu tablo çok kolay gerçekleştirilmemiştir; bu tablo, Erzurum'da soğukta titreyen elleriyle yollarda çalışan işçilerimizin; yazın kavurucu sıcağında Trakya'da, Harran'da, Konya Ovasında bereket arayan köylümüzün; çok zor şartlar altında ayın sonunu getirmeye çalışan öğretmenlerimizin, tüm memurlarımızın; can ve mal güvenliğimizi koruyan polisimizin, askerimizin; kendine, ailesine ve vatanına yararlı olmak için, küçük harçlıklarla, zor şartlar altında eğitimini sürdüren üniversiteli gençlerimizin; dul ve yetimlerimizin, emeklilerimizin; dünyanın dört bir yanında iş kovalayan cesur ve girişimci işadamlarımızın; yokluklardan mutfakta mucize yaratan ev kadınlarımızın; esnaf ve sanatkârımızın ve sevgili arkadaşlarım, en önemlisi de "şu anda benim işim yok; ama, gelecekte işim olacak" diyen işsiz gençlerimizin, hepimizi derinden düşündürmesi gereken fedakârlıkları, hoşgörüleri ve sabırları sayesinde gerçekleştirilmiştir; onlara şükran borçluyuz. O nedenle, Sayın Baykal'ın, saydığım bu konuları da dile getiren hatırlatmasını, hükümetin, önümüzdeki yıl uygulamasında gözden ırak tutmamasını, dar ve sabit gelirli bu kesimin derdine mutlaka çare bulacak politikalar üretmesini, özellikle de istihdam yaratan alanlara bir şekilde kaynak aktarılmasını sağlamasını diliyor ve bekliyoruz.
Sayın Baykal'ın, bu sene yatırımlarında rakamsal olarak meydana gelen azalmayla ilgili işaret ettiği noktalara da katılmamak mümkün değil; ama, artık, hepimiz, bir siyasî tercihle karşı karşıya kalmak durumundayız. Bu ülke kalkınmasını devlet eliyle mi yapacağız, yoksa özel sektör eliyle mi yapacağız; Adalet ve Kalkınma Partisinin tercihi, Türkiye kalkınmasının özel sektör eliyle yapılacağıdır. Ancak, bu sene, özel sektörün de, gereği gibi, yeteri kadar yatırım yapmadığını, yatırım ortamının, artık, yavaş yavaş Türkiye'ye geldiğini hep beraber biliyoruz, hep beraber yaşıyoruz. Devlet yatırımlarında ise, ağırlıklı olarak altyapı yatırımlarına öncelik verilmesi gerektiği ve bunun da, kıt imkânlara rağmen, 2003 yılında, olabildiği kadarıyla verimli yapıldığı, 2004 yılı içerisinde de aynı politikaların izleneceği anlaşılmaktadır. Buna rağmen, Devlet Planlama Teşkilatı rakamlarına baktığımız zaman, 2003 yılı uygulamalarında, kamu ve özel sektör yatırımlarının reel olarak yüzde 13 oranında arttığını görmekteyiz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bunlar yanında, bu yıl içerisinde uygulanan ekonomik program, malî disiplin ve kararlılık, bizi, ekonominin yapısal yönlerinin giderek oturmaya başladığı, havadan nem kapan bir ekonomiden, terörden ve savaştan tınmayan bir ekonomiye geçtiğimiz noktasına getirmiştir. Ancak, hiç kuşku yok ki, hâlâ, çok büyük kamu finansman açığı bulunan, iç ve dış sermayeli yatırımları, biraz evvel ifade ettiğim gibi, henüz, istediği boyuta taşıyamamış ve bu nedenle de, başta istihdam olmak üzere, ekonominin sosyal yanıyla ilgili yapacak çok işi bulunan Türkiye'nin ve bu hükümetin, elbette, halka vereceği, halka vermesi gereken daha çok şeyi vardır.
Reel faizler yüzde 40'lardan yüzde 12'lere düşmüş ve bu, hayal edilemeyecek bir hedef olarak gerçekleştirilmiştir. Böyle olsa bile, reel faizin daha da aşağılara inmesi gerekir ve faizin, bir tasarrufları gasp ve gelir kaynağı olmaktan çıkarılması gerekir diye düşünmekteyiz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
20 konuşma daha · 18 Aralık 2003