23 nisan ulusal egemenlik haftası hk.
Elazığ Milletvekili · Dyp
Genel Kurul, 88. Birleşim · 3. yasama yılı · 23 Nisan 2005 · 1.994 kelime · yaklaşık 10 dakikalık okuma
Kaynak göster
Mehmet Kemal Ağar (Dyp), 23 Nisan 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 88. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK HAFTASI HK.); konuşma 1.994 kelime.
Mehmet Kemal Ağar (Dyp, Elazığ). “23 nisan ulusal egemenlik haftası hk”. TBMM Genel Kurulu, 88. Birleşim tutanağı, 23 Nisan 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-kemal-agar-22-2005-04-23-23-nisan-ulusal-egemenlik-haftasi-hk (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
DOĞRU YOL PARTİSİ GENEL BAŞKANI MEHMET KEMAL AĞAR (Elazığ)Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; konuşmamın başlangıcında, Sayın Cumhurbaşkanımızı saygıyla selamlıyorum, Yüce Milletimize en içten, en derin bağlılıklarımı sunuyorum ve bu güzel bayramımıza, bu güzel günümüze küçük de olsa bir hüzün gölgesi düşüren, Kütahyamızda hayatını kaybeden değerli maden işçilerimizi rahmetle anıyorum, ailelerine, milletimize taziye duygularımı takdim ediyorum.
Seksenbeş yıl önce bugün, bir mübarek cuma günü açılan Meclisimiz var idi; şükürler olsun, bugün de var ve ebediyete kadar da devam edecek. Meclisimizin temeline milletimizin bu imanı kondu, inancı ve azmi, kararlılığı kondu ve bu sağlam temel üzerinde de modern Türk Cumhuriyeti devam ediyor ve ebediyete kadar da devam edeceği konusunda milletimizin hiçbir kuşkusu yoktur.
Bugün bizi bir araya getiren, bu büyük kuruluş yıldönümü. Meclisimiz, insanlık tarihindeki meclis fikrinin ve uygulamalarının önemli bir parçası. Bir halkı, bir topluluğu, bir milleti temsil etmesi için tarihte ilk meclis ne zaman ve nerede açılmış diye sorsak; birçok kimsenin aklına, öncelikle, Yunan ve Roma medeniyetleri gelecektir. Hayır; ilk meclis, üç bin yıl evvel, medeniyetin en önemli coğrafyalarından Fırat-Dicle arasında Sümer denilen yerde açılmıştır. Türkiye'nin de içinde yer aldığı bu coğrafyada, bu havzada meclisin açılmış olmasını ifade etmekteki muradım, medeniyet dediğimiz büyük insanlık projesinin nasıl farklı ırmaklardan, farklı kültürlerden, farklı ülkelerden gelen fikirler, kurumlar, inançlarla oluştuğuna işaret etmektir. Bugün de, Türkiye'nin medenî dünyanın bir parçası olmak için vermiş olduğu mücadele, insanlığın bu ortak ve muazzam birikimini kendi ülkesine, kendi halkına taşımak içindir.
Bizim tarihimizde ilk meclisin açılışı 19 Mart 1877. İlginç bir tarihî çakışma olarak ifade etmek isterim ki, 16 Mart 1920'de İstanbul'un işgali üzerine, Büyük Atatürk'ün, Heyeti Temsiliyenin Reisi sıfatıyla, bir genelge yayımlayarak, Ankara'da olağanüstü bir meclisin toplanacağını duyurmasının tarihi de, o da 19 Marttır. Böylelikle, dağıtılan Meclisi Mebusanın vekilleri ile Anadolu'daki seçilecek olan yenileri aynı toplantıya davet edilmiştir.
Meclisin adı üzerinde çeşitli tartışmalar yapılmıştır. Meclisi Müessesan, Kurultay, Meclisi Kebir gibi teklifler üzerine, Atatürk'ün "bu Meclis, Türk Milletinin Türkiye Büyük Millet Meclisi olacaktır" sözüyle kesin ismini almıştır. Kurumun adı konulmuş, kendisi varlık kazanmaya başlamıştır.
23 Nisan tarihi, elbette, çok anlamlı bir tarih ve bu tarih, millet egemenliği fikrine verdiğimiz büyük önem sebebiyle de, bugün, şefkatle ve sevgiyle bağrımıza bastığımız, gelecek için çok büyük güvencemiz olan çocuklarımıza armağan edilen bir bayram olarak tarihimizdeki müstesna yerini almıştır.
Milletler, tarihlerdeki anlamları deşifre ederek geleceğe doğru yolculuklarını sürdürmektedirler. Geleceğin hayali ile geçmişin yaşanmışlığı bugünün ruh ikliminde kucaklaşmalı, milletimiz bu dünyadaki yerini tayin etmelidir.
Değerli milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra çalışmalarını nasıl yürüttüğüne bakmak kesinlikle her dönem için son derece ilham vericidir. Ben ilk döneme ait zabıtları, tartışmaları uzun süreler inceledim; hiç abartmadan söyleyeceğim çok temel bir husus vardır; o günün Meclisi ülkenin meselelerini enine boyuna tartışmak, görüşlerini hiçbir kısıtlama ve baskı altında olmaksızın ortaya koymak bakımından, üzülerek ifade etmek lazımsa, son dönem Meclislerimizden kat be kat ileridedir. Üstelik, o gün Türkiye'nin içinden geçtiği şartlar bugünüyle kıyaslanmayacak ölçüde ağırdır; ortada savaş vardır, isyanlar vardır, yokluk vardır, yoksulluk vardır. Buna rağmen, o devirde yönetim, açık veya gizli olağanüstü şartların arkasına saklanarak Meclisten uzakta bir memleket yönetimine asla tevessül etmemiştir; çünkü, Meclis, milletindir, millet kaderini belirleyen her adımın, her kararın, her imzanın Mecliste tartışılması ve görüşülmesinden tabiî ne olabilir!
Meclise, onun kuruluş felsefesine, varoluş amacına uygun biçimde değerlendirmeme, Meclisin yol göstericiliğine başvurmama hastalığı bugün maalesef günümüzde görülmektedir. Bu ülkenin yönetimi ne ölçüde sorumluluk taşıdıkları belli olmayan son derece dar bir kadroyla istişareye bırakılamaz. Meclis, ülke yönetimini elinde tutan bir avuç insanın görünmez ilişkilerine meşruiyet kazandırma yeri değildir. Milletvekilini buraya gönderirken "git, Türkiye'nin yönetiminde beni temsil et" diye yetki vererek göndermektedir. Hiçbir makam, hiçbir kudret, milletin verdiği bu yetkiyi gölgeleyemez ve onu bir halk rızasının aksesuarı düzeyine de çekemez. Buna kalkışanlar olursa, onlar da Meclisten kopmanın milletten kopmak olduğunu öğrenirler; tarih, bu tecrübelerle sabittir. Meclis, milletin kürsüsüdür.
Biz, her zaman, ülkenin kritik konularına ilişkin Meclisin bilgilendirilmesini ve politikalarının tartışılmasını istedik, çağrıda bulunduk. Hükümet olarak elbette bir programınız, onu yürütme iradeniz olacak; ama, öyle konular var ki, orada milletin bütünü tek vücut olarak davranmalı, bir arada olmalı ve dünya kamuoyunun karşısına da öyle çıkmalı dedik. Hükümetin bunu yapması için, sözde Ermeni soykırımı gibi iddiaların, mayınlı arazi gibi bu ülkenin önüne konulmasını beklemek gerekmezdi. Bu konuda Meclise gösterilen hassasiyetin benzerlerini Kıbrıs'ta da, Irak politikasında da, Avrupa Birliğiyle ilişkilerin takviminde de görmek isterdik.
Biz, bu ülkede elinden fikir hürriyeti alınmak istenen her kim olursa olsun onların hak ve hukuklarını savunarak bir demokrasi tarihi yazarak geldik ve bu tarihi yazmaya da devam edeceğiz. Çizgimiz, özgürlük çizgisidir. Bizim tarihimiz, sözün millete verilmesi tarihidir. Bu çizgi, muhalefette de iktidarda da defalarca test edilmiş bir çizgidir. İktidarda başka muhalefette başka olan, şartlara göre değişen bir anlayışın değil, her zaman dosdoğru olan, milletin derinliklerinden gelen bir çizginin sahibi olmak kararlılığımız her zaman mevcuttur. Yolumuz da budur, yönümüz de böyle olmaya devam edecektir.
Muhterem arkadaşlarım, Türkiye gibi ülkeler için tarihin her dönemi zor, her dönemi sıkıntılıdır. Bu coğrafya ikiyüz yıldır umut ile kaygı arasında gidip gelmektedir. Hepimiz, aşağı yukarı, bizim kuşaklarımız kendimizi bildik bileli, Türkiye'nin içinden geçtiği şartlar söz konusu olduğunda zorluklardan, kritik konulardan, tarihî tercihlerden söz ediliyor. Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Ekonomik şartlardan tutun, toplumsal gelişmelere nihayet dışpolitikaya kadar her başlık, zorlu sorunların zorlu süreçleri olarak önümüzdedir.
Hangi ekonomik göstergeye bakarsanız bakın dengelerin çok iyi olduğunu söyleyebilmek kolay değildir. İşsizliğin azaldığını söyleyemeyiz. Üretimin yüksek artışlar içerisinde olduğunu söyleyemeyiz. Milletin gelir düzeyinin reel anlamda yükseldiğini kimse söyleyemez. Toplumsal kesimler arasında gelir dağılımının çarpıklığında iyileşme olmamıştır. Borçlar, alabildiğine bir problem olarak gitmektedir. Radikal tedbirlerin gereği vardır, bunların alınacağı ve desteğin sağlanacağı yer de Meclistir. Meclis, bu yönüyle hükümetin can damarıdır ve bütün varlığıyla, ağırlığıyla gücünü, kudretini, kuvvetini alacağı yer burasıdır.
Toplumsal hayata ilişkin önemli reformlar konusunda her zaman hükümete açık çek verdik. Yasa tasarısını hazırlayın, toplumsal mutabakat için girişimde bulunun, Meclisi çalıştırın ve bütün gayretlerinizin destekçisi olalım. Toplumla ve Meclisle işbirliği yapmak yerine reform taleplerini ortada bıraktığınız vakit, sonuç alabilme imkânı yoktur.
Türkiye'nin, değerlere dayalı tartışmalara harcayacak bir saati bile yoktur. Herkesin hayat tarzı, inancı, sivil toplumda en geniş uygulama alanı bulmalı ve özgür olmalıdır.
İlk Meclise baktığınızda, o gün, toplumun her kesiminden, her çevresinden temsilciler vardır. Bu, sadece bölgeleri itibariyle değil, değerleri itibariyle de bir dağılımı işaret etmektedir. Meclis, ülkenin tümünün, vekilleri eliyle o çatı altında toplandığı yerdir. İcraatlarımız itibariyle, o Meclisin gerçeklerinin daha gerisine düşemeyiz. Açıkça ifade ediyorum; bugün, Türkiye, ilk Meclisteki değerlere ilişkin özgürlüğü tüm Türkiye sathına yaymakla yükümlüdür. Yarının Türkiyesinde, değerler üzerinden bir çatışma da olmayacaktır ve bunun üzerinden bir siyasî nema çıkarma da olmayacaktır. Bizim özlediğimiz ve arzuladığımız Türkiye budur; çünkü, milletimiz bu karardadır, milletin içinden yükselen ses ve siyasî irade de bu karardadır.
Siyasetin matematiği olmuyor. Siyasette, hiçbir zaman kaçınılmaz kader yoktur. Siyaset, bir müzakere, ikna ve ilişki sanatıdır. Bismarck "siyaset mümkünün sanatıdır" derken, elbette, mümkünün ne olduğunu ortaya koymuyor. Mümkünün sınırlarını, iktidarların gücü, kudreti, arzuları ve hayalleri belirleyecektir. Teslim olan ile mücadele eden için, mümkünün sınırları aynı değildir. Türkiye, bütün bu Avrupa Birliği yolculuğunda, bu döneminde Meclisini daha iyi çalıştırabilse, meselelerini Meclisiyle paylaşabilse, elde ettiği sonuç çok daha iyi olurdu; millet çoğunluğu açısından da tatmin edici bir sonuç olurdu. Bugün üzülerek ifade etmek gerekir ki, vatandaşımız, AB üyeliğine geçişe, geçmişe nispetle daha soğuk bakmaktadır. Bu durumu izale etmek, Meclisi daha aktif hale getirmek suretiyle, milletin doğrudan doğruya bu meselenin içerisinde olmasını sağlayabilmektir.
Meclisin devre içerisinde olarak işleri yürütmek, fevkalade başarılı sonuçların güçlü altyapısını hazırlayacaktır. Çalışan bir Meclis, iktidarlara köstek değil, aksine destek olacaktır, daha iyi hizmetler yapması için, öneri ve eleştirileriyle destek olacaktır; bunun için, hem önerilere hem eleştirilere açık olacak bir demokratik hoşgörü ve sabrın da sahibi olmak, iktidarların temel ve vazgeçilmez tavırları olmalıdır.
Muhterem arkadaşlar, küçük bir nebze de, geçtiğimiz günlerde, çeşitli şehirlerde olan olaylara değinmek isterim. Yaşanan gerginlikler vardır, hassas olunan değerler konusunda tepkiler ortaya konulmuştur. Türkiye'de, gayrimeşru sokak gösterilerinin karşısına bir sivil güç filan çıkamaz; bunun karşısına çıkacak yegâne güç, devletin meşru güvenlik güçleridir. Bunun geçmişteki acı hatıralarını bir daha yaşama lüksüne sahip olmayan bir ülkeyiz. Bütün bunlara rağmen, hâkim olan sağduyu, bütün bu gerginlikleri geride bırakmalıdır, bırakmıştır diye ümit ediyoruz. Bundan sonrası, bütün değerlerimize zarar verici bir ortamın sahibi olur. İnanıyorum ki, özgürlüklerin yerleştiği bir toplumda, insanlar daha sorumluluk sahibi olacaklar, gerginliklerin yerini diyalog, asgarî müştereklerdeki işbirlikleri alacaktır. Bu tür gerginliklerin durmadan tekrar edildiği ülkede, hiç kimse kazanamaz. Bir gemi karaya oturduğunda, içinde kimin zafer kazandığının, kimin yenildiğinin hiçbir önemi yoktur.
Bu ülkede, sadece bölücülük eğilimleri değil, yerli yersiz kaygılar da ülkeyi tehdit edici bir unsur olarak karşımızdadır. Ülkemizin en büyük milliyetçiliği, en büyük vatanseverliği, ülkenin birlik şartlarını sağlamaktır. Milliyetçiliğin misyonu, Türkiye'yi küçültmek değil, büyütmektir; vatandaşımızın zengin olması, umutla ve gururla geleceğe bakmasıdır; ülkenin her yerindeki vatandaşın insan gibi yaşayabilmesi, yoksulluk ve açlık çekmemesidir. Milliyetçilik, bu ülkeyi, medenî dünyanın en gelişmiş ülkeleri seviyesine çıkarmak, onların da önüne geçirmektir ve milliyetçilik, bu ülkedeki insanların hayat standartlarını yükseltmek, aşsız, işsiz bir kişiyi dahi bırakmamaktır. Bu ülkeyi seven insan, taş üzerine taş koyan, yükü sırtlayan, ülkenin insanını ayırımsız olarak kucaklayan kişidir. Mücadelemiz, demokrasiye, özgürlüklere, aşa ve işe mâni olan anlayış ve tutuma karşıdır.
Müsaadeniz olursa, konuşmamın son bölümünde, son dönem tarihimizden bir küçük kesiti dikkatlerinize sunmak istiyorum.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin, imparatorluğun Meclis geleneği üzerine millî iradeyle kurulduğunu ifade etmek isterim, görüşüme göre. İlk Meclis, 20 Mart 1877'de çalışmalara başladı. Bildiğimiz tarihî olaylardan sonra 28 Haziran 1877'de kapandı. Tekrar 13 Aralık 1877'de İkinci Meclisin temsilcileri toplandı; ancak, Sultan Hamid tarafından tekrar dağıtıldı. Uzun süre kapalı kalan Meclis, bildiğiniz gibi, 23 Temmuz 1908'de İkinci Meşrutiyetle açıldı.
Şimdi, önemli bir konuya geliyorum. 1912 ve 1914 yıllarında dünyanın o şartlarında iki tane seçim yapıldı ve bu süre içinde bu topraklarda muhalifi ve muvafığıyla siyasî partiler faaliyet gösterebildi; ancak, maalesef, Mondros'un bir neticesi olarak, Meclisi Mebusan, bilindiği gibi, 21 Ara-lık 1918'de tekrar dağıtıldı. Balkan Harbi, Birinci Dünya Harbi gibi insanlık tarihinin en trajik iki savaşından sonra bile bu topraklar üzerinde bir meclisi yaratma, yaşatma iradesi mevcut idi. Bu iradenin neticesi olarak, Mustafa Kemal Paşa'nın da mebus olarak seçildiği 1919 seçimleri yapıldı.
Yüce Heyetinize bu seçimlere dair çok önemli bulduğum üç hususu arz etmek istiyorum:
1- İki patrikhanenin de bütün menfi gayretlerine rağmen, Rum ve Ermenilerin dikkate değer bir kısmı ile Musevi vatandaşlarımızın kahir ekseriyeti bu seçimlere iştirak etmiştir.
2- Maalesef, Bağdat'tan Mekkei mükerremeye, Şam'dan Süleymaniye'ye, Lazkiye'den Kudüs'e 1914 seçimlerine iştirak eden 28 seçim bölgesinin bu seçime iştiraki sağlanamamıştır.
3- Mustafa Kemal dehasının Amasya görüşmelerinde, Heyeti Vükela Temsilcisi Bahriye Nazırı Salih Paşa'ya kabul ettirdiği, Meclisin Anadolu'da toplanması fikri, Vekiller Heyeti tarafından İstanbul'da reddedilmiştir.
Bu seçimlerle teşkil olunan Meclis, Mustafa Kemal Paşa'nın muhalefetine rağmen 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplandı. Amasya'da, Erzurum'da, Sivas'ta Gazi Paşa tarafından milletin temsilcileriyle birlikte oluşturulan ve daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından da benimsenecek olan misakımillîyi, bu Meclis, 28 Ocak 1920'de kabul etti. İstanbul'un işgalinin sonucu olarak, 11 Nisan 1920'de dağıtılan Meclis, o Meclis azalarından tevkiften kurtulabilenler ile seçildiği halde o Meclise iştirak etmeyenler tarafından, Başkanlığına Mustafa Kemal Paşa getirilmek üzere, seksenbeş yıl önce, bugün bu şehirde toplandı. Bu Meclisin kuruluş gayesi de budur.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye Büyük Millet Meclisi, imparatorluğun Meclis geleneği üzerine büyük bir millî iradeyle kurulmuştur. Doğrudan geleneği ilgilendiren bir hususu dikkatlerinize arz etmek istiyorum:
23 Aralık 1876 tarihli Kanunu Esasinin 8 inci maddesi aynen şudur: "Devleti Osmaniyye tabiiyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din ve mezhepten olur ise olsun bilaistisna Osmanlı tabir olunur." 20 Nisan 1924'te, Birinci Meclisin kabul ettiği Teşkilatı Esasiye Kanununun 88 inci maddesi de aynen şudur: "Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur."
Her iki maddenin mukayesesini milletimizin ve Meclisimizin takdirlerine arz ediyorum. 85 inci yılında bu Meclisi daha az insanın temsilcisi haline getirmek isteyenler de, ülkenin bazı insanlarının bu Mecliste temsil edilmesine mâni olmak isteyenler de şunu bilmelidir ki, Meclis, tarihiyle iftihar etmektedir. Bu Meclis, kendisini kuran iradeyi kendi iradesi olarak kabul etmektedir ve bu Meclis, etnik menşeine, fikrine, mezhebine, meşrebine bakmaksızın bütün milletin fertlerinin Meclisi olmuştur ve öyle de kalacaktır ve bu büyük Meclis, milletimizin bölünmez bütünlüğü esasında, milletimizin refahı, mutluluğu, güçlü millî geleceği için ebediyete kadar var olacak dünyanın en güçlü hukuk devletini inşa edecek, demokratik, laik Türkiye Cumhuriyetinin milleti adına güçlü bir sesi olarak, ebediyete kadar, inşallah, hizmetine devam edecektir.
Bu düşüncelerle, Yüce Heyetinizi en içten duygularımla, saygılarımla selamlıyorum. (Alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
5 konuşma daha · 23 Nisan 2005