İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 88. BİRLEŞİM · CUMARTESİ

23 nisan ulusal egemenlik haftası hk.

Erkan Mumcu

Isparta Milletvekili ·

Genel Kurul, 88. Birleşim · 3. yasama yılı · 23 Nisan 2005 · 1.331 kelime · yaklaşık 7 dakikalık okuma

Kaynak göster

Erkan Mumcu, 23 Nisan 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 88. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK HAFTASI HK.); konuşma 1.331 kelime.

Erkan Mumcu (Isparta). “23 nisan ulusal egemenlik haftası hk”. TBMM Genel Kurulu, 88. Birleşim tutanağı, 23 Nisan 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/erkan-mumcu-22-2005-04-23-23-nisan-ulusal-egemenlik-haftasi-hk (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

ANAVATAN PARTİSİ GENEL BAŞKANI ERKAN MUMCU (Isparta)Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli üyeleri; sözlerime başlarken, sizleri ve vekilleri olmaktan onur duyduğumuz milletimizi saygıyla selamlıyor; 85 inci yılını idrak ettiğimiz Ulusal Egemenlik Bayramımızı kutluyorum.

Ve yine, sözlerimin başında, çatısı altında bulunmaktan onur duyduğumuz, millî egemenlik mabedinin kurucusu Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve kahraman arkadaşlarını, şükranla, rahmetle, minnetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

Milletimizin istiklaline ve istikbaline yönelen en ağır ve acımasız taarruzlar karşısında, milletin bir ve bağımsız yaşama azim ve iradesine dayanarak ve destanlaşan bir mücadele vererek, içinden nice şehitler vermiş, nice gaziler çıkarmış bu Yüce Meclisin naçiz bir üyesi olmaktan duyduğumuz gururu sizlerle paylaşmaktan, siz değerli arkadaşlarımla paylaşmaktan duyduğum memnuniyeti bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, hiç şüphesiz, tarih, geçmişte yaşanmış olaylar ve olguların hikâye edilmesi veya hatırlanmasından ibaret değildir; tarih, yaşadıklarımızdan ve yaşanılanlardan öğrendiklerimizdir. Seksenbeş yıllık geçmişi bulunan Yüce Meclisin, kendi varoluşunun da bir geçmişi, bir tarihi ve o tarihten öğrendikleri vardır. Kanaatimce, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluşunu, insanlık tarihi bakımından da önemli, özgün ve değerli kılan da işte bu tarih bilinci ve bu tarih bilinci içinde biçimlenen ve ifadesini bulan varoluşudur. Aksi halde, işgal altında bir ülkenin, sivil - asker bütün millî unsurlarının bir araya gelerek, düzen ve otoritenin en hayatî ihtiyaçlar olarak görülebileceği işgal koşulları altında bile, meşrutî bir düzene son vererek, millet egemenliğine dayalı yeni bir düzen kurma iradelerini gerçek mahiyetiyle anlamak mümkün olmayabilirdi.

Osmanlı fütühatının duraklaması ve sona ermesiyle başlayan ve yüzyıllar boyu süren savaşlar, ricatlar, sosyal çalkantılar ve değişim sancılarıyla bitap düşmüşken, anayurdu dört bir yandan dünyanın sömürgeci güçlerince işgal edilmiş olan bir ulusun, böylesine bir tarih bilinci içinde, böylesine bir feraset ve irade ortaya koymasını hayret ve şaşkınlıkla karşılayanlar, hatta istihzayla karşılayanlar olmuştur, olabilir. Ancak, millet ne kadar yorgun ve yılgın, yoksul ve bitap düşmüş olursa olsun, onu, içinde bulunduğu durumdan çekip çıkaran ve milletin binlerce yıllık tarihinden süzülen seçkin kahraman karakterini özünde muhafaza eden millî şuurun benliğinde karakterleştiği evlatları ve önderleri vardır. O önder, adı gibi seçkin, adı gibi olgun ve aydın, adı gibi soylu ve asaletini milletine atfeden ve adı gibi, milleti gibi kahraman ve fedakâr Gazi Mustafa Kemal Atatürk'tür.

Değerli milletvekilleri, Gazi Meclisimizin 1921 yılında kabul ettiği anayasa şu cümleyle başlar: "Hakimiyet bilakaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir." Bu cümle, bugün kutladığımız Ulusal Egemenlik Bayramının özüdür. Bu cümle, bir kurtuluş savaşını yürüten millî güçlerin, işgal güçlerine karşı bir manifestosu değildir; zira, onlara karşı verilen mücadelenin zemini bütün vatan sathıdır ve şekli, göğüs göğüse çarpışmadır. Bu cümle, zaferden emin olan bir iman ve dehanın, milletin istiklalini temin etmekle yetinmeyip, vatanın istikbalini tesis etme azminin ve iradesinin de ifadesidir. Bu cümle, bu Meclisin varoluş gayesinin ve çağlar boyu sürecek misyon ve vizyonunun özüdür, usaresidir.

Yüksek hoşgörünüze sığınarak, Atatürk devrimlerinin en büyüğü ve en önemlisi olarak gördüğüm ulusal egemenlik devriminin özünü teşkil ettiğine inandığım bu misyonu bir kez daha ifadelendirmek ve berraklaştırmak istiyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin varoluşsal misyonu, daima, milletimizin istiklalini temin ve istikbalini tesis etmektir. Bu misyon, varoluşsal özü teşkil etmekle, bu Meclisin en temel ve yegâne meşruiyet kaynağıdır. Meclisimizin kurucusu Atatürk, egemenliği kayıtsız ve şartsız millete özgü ve ait kılarken, milletin kaderini tayin edecek iradenin yegâne kaynağı olarak da yine milletin kendisini gösterirken, aynı zamanda, bu egemenliğin tecelli edişini, anılan gaye ve meşruiyetle de çerçevelemiştir.

Bu noktada, altı özenle çizilmeden geçilemeyecek bir başka husus daha vardır; Tanzimat ve ıslahat süreçlerinin çoğu kez zorlama ve dayatmalar altında, kimi zaman devlet, kimi zaman düveli muazzama dediğimiz kudret ve otoritelerce, rehberlik ve önderlik edilmek yerine, terbiye ve adam edilmek muamelesine maruz bırakılan; yegâne varlığı, hür yaşama iradesi ve irfanı olmakla beraber, hür düşünme ve kendi kendini idare etmek bakımından bir tecrübesi ve imkânı bulunmayan bir millet, kendisine özgülenen bu egemenliği, nasıl olacak da, gerçekten özgür bir irade olarak kullanacak ve hayata geçirecektir; çünkü, ulusal egemenlik, sadece kendi tercihlerinde serbest bırakılmaktan ibaret bir kavram ve süreç olarak düşünülemez. Kendi varoluşunu, durumunu ve içinde yaşadığı tüm koşulları doğru kavrayan, çözümleyen bir zihnî, aklî süreçle tanımlanabilecek bir özgürleşmedir bu. Yani, özgür düşünme ve akletme olmadan, özgür tercih ve iradenin ortaya çıkması beklenemez. İşte, tam bu noktada, ulusal egemenlik devriminin tamamlayıcısı ve bütünleyicisi olarak, laiklik devrimi, tarihimizdeki ve zihnimizdeki olmazsa olmaz denilecek yerini alır. Kendi kaderini kendisi tayin edecek olan bir ulusun aklı ve vicdanıyla da kâmilen özgürleşmesi, olmazsa olmaz denilecek bir koşul ve gerekliliktir. Onun için, ulusal egemenlik devrimi, bağımsızlık iradesinin, derin tarih bilincinin bir ürünü olarak bir millî devrimdir. Yine, ulusal egemenlik devrimi, egemenliğin kaynağı ve kullanılmasının amaç ve yöntemleriyle, millete, topluma özgüleyen yönü ve karakteriyle de aynı zamanda bir demokratik devrimdir ve yine, ulusal egemenlik devrimi, kendisiyle başlayan ve hiçbir dayatma ve zorlama karşısında bulunmaksızın kendi iradesiyle devam eden pek çok devrim ve atılımın öncüsü ve yapıcısı olarak da bir aydınlanma ve çağdaşlaşma devrimidir.

Atatürk'ün, ulusal egemenlik devriminin ve onu izleyen devrimlerin öncüsü olarak, Yüce Meclisin kuruluş gününü Ulusal Egemenlik Bayramı olarak ilan etmesi ve bunu Türk çocuklarına armağan etmesi, kimi zaman nahif bir anlayışla ifade edildiği gibi, çocuk sevgisiyle kayıtlanabilecek bir anlamdan çok fazlasını ifade eder. Bu anlam, bu devrimlerin kuşaklar boyu yaşayacak olması istek ve iradesini de içinde barındıran bir anlamdır.

Değerli milletvekilleri, geride bıraktığımız seksenbeş yıl içerisinde, ne yazık ki, zaman zaman, bu derin tarih bilincinden ve ulusal egemenlik iradesinden sapmalar ve uzaklaşmalar yaşanmıştır. Bu sapmalar, kimi zaman, milletin bizatihi sahibi olduğu egemenlik anlayışından, millet üzerinde tesis edilen ve ona rehberlik ve önderlik etmek yerine, onu adam etmeye, onu tedip ve terbiye etmeye yönelen girişimler olarak ortaya çıkmışsa da millet iradesi bütün bu zorlukların üstesinden gelmeyi başarmıştır.

Yine, maalesef, bu sapma ve uzaklaşmalar, zaman zaman, millî iradenin tesis ve tecellisini basit bir temsil mekanizmasına indirgeyen, temsilî, bayağı bir iktidar oyununa dönüştüren ve bütün bunlardan daha feci ve acı olarak, Millet Meclisinin varoluşsal özünü teşkil eden, milletin istiklalini temin ve istikbalini tesis etmek gaye ve meşruiyetinden uzaklaşan tutum, durum ve yozlaşmalarla da karşılaşmıştır.

Hiç şüphemiz yoktur ki, milletimizin ve onun şahsiyetli vekillerinin derin tarih ve meşruiyet bilinci, millî iradeyi basit bir temsil düzeyine indirgeyen, güncel veya uzun vadeli, kişisel veya örgütsel, ideolojik veya ekonomik zaaf ve suiniyetlerin daima ayırdında olacak ve hak ettiği muameleyi gösterecektir. Zira, bu meşruiyetten ayrılmak ve millete vekâletin suiistimal edilmesi, hiçbir şekilde hoşgörülebilir ve affedilebilir bir tutum olarak görülemez.

Değerli milletvekilleri, ulusal egemenlik devrimi, sadece kendi kaderini kendisi tayin iradesinden ibaret bir devrim olarak da görülemez. Zira, o gün de ve bugün de sürekli mücadelelerle yenilenen ve değişmekte olan dünya düzenine bağımsız bir irade olarak katılmak ve katkıda bulunmak azim ve düşüncesinden koparılmış bir bağımsızlık düşünülemezdi ve bugün de düşünülemez. Onun için, Millî Meclisin vazgeçemeyeceği bir misyonu da, bu dünya düzenine şekil veren küresel iradeye katılmak veya katkıda bulunmaktır. Hiç şüphesiz, bu katılım, milletimizin gücü, enerjisi, üretkenliği ve yaratıcılığı üstüne kurulacak bir süreçtir. Onun için, güncel gelişmeleri ve geleceğe şekil veren süreçleri küresel bir gerçeklik kavrayışı içinde anlamak ve hayata geçirmek zaruretimiz vardır. Bugünkü dünyada bunun tek yolu, yine kendine güven ve kendi kaynaklarını harekete geçirmektir. Bu kaynakların başında ve bu kendine güvenin odağında kendi insanımız, kendi toplumumuz vardır. Şu halde, yapmamız gereken iş, tehdit odaklı bir içe kapanma yerine, fırsat odaklı bir dışa dönüklüğü seçmek ve toplumsal enerjiyi, bireyin aklı ve vicdanını özgürleştirmek suretiyle serbest bırakmaktır. Bunun için, elimizdeki en önemli araç ve kavram, hiç şüphesiz, laikliktir. Ancak, bu kavram etrafındaki tartışma ve uzlaşmazlıklara bir son vermemiz, kaçınılmaz bir öncelik olmalıdır. Kimilerinin laikliği insanımızın aklını özgürleştiren; ama, vicdanını baskılayan anlayışları karşısında, kimilerinin vicdanı özgürleştirirken eleştirel aklı baskılayan anlayış ve yorumları, toplum yaşantımızda gerilim, sürtünme enerjisi yaratan bir israfa dönüşmektedir.

Laiklik, insanın hem aklı hem vicdanıyla özgürleşmesi ve bu yolla çağdaşlaşmasıdır. Bu gerçeği, toplumsal ve siyasal hayatımızın derinliklerine nüfuz eden bir kültüre, yaşama biçimine dönüştürebildiğimiz zaman, Atatürk'ün işaret ettiği muasır medeniyet seviyesinin önüne geçmek noktasında çok büyük atılımlar gerçekleştirebileceğimizden hiçbir kuşkum yoktur.

Kuruluşunun 85 inci yıldönümünde Yüce Meclisi saygıyla selamlarken, kurucusu Büyük Önder Atatürk ve kahraman arkadaşlarını bir kez daha şükran, minnet ve rahmetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

Çok teşekkür ederim. (CHP ve Bağımsızlar sıralarından alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

5 konuşma daha · 23 Nisan 2005

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook