Tarım sigortaları kanun tasarısı (s.s.879)
Şanlıurfa Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 107. Birleşim · 3. yasama yılı · 2 Haziran 2005 · 1.480 kelime · yaklaşık 7 dakikalık okuma
Kaynak göster
Mehmet Vedat Melik (CHP), 2 Haziran 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 107. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TARIM SİGORTALARI KANUN TASARISI (S.S.879)); konuşma 1.480 kelime.
Mehmet Vedat Melik (CHP, Şanlıurfa). “Tarım sigortaları kanun tasarısı (s.s.879)”. TBMM Genel Kurulu, 107. Birleşim tutanağı, 2 Haziran 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-vedat-melik-22-2005-06-02-tarim-sigortalari-kanun-tasarisi-s-s-879 (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA MEHMET VEDAT MELİK (Şanlıurfa)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Tarım Sigortaları Kanunu Tasarısının 8 inci maddesi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsım adına görüşlerimi ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum; öncelikle, Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, sizlerin de yakından bildiği gibi, tarım sigortası kanununun çıkarılmasına dönük girişimler çok uzun süredir vardı. Sayın Bakan da, göreve başladığı ilk günlerde bu konuya yaklaşımını ortaya koymuş ve tarım sigortası kanununun en kısa süre içinde çıkarılacağını ifade etmişlerdi; fakat, Cumhuriyet Halk Partisinin de bu yasanın bir an önce çıkarılması konusundaki yoğun çabalarına ve Sayın Tarım ve Köyişleri Bakanının da bu yönde irade beyanına rağmen, ilgili yasa ancak bugün Genel Kurula sevk edilebilmiştir.
Biliyorsunuz, bugün görüştüğümüz Tarım Sigortaları Kanunu Tasarısının işlevini, kısmen de olsa, 20 Haziran 1977'de çıkarılan 2090 sayılı Yasa görüyordu; ama, bu yasa yeterli değildi. Şöyle ki; kaynak tamamen bütçe imkânlarına bağlıydı ve devletin olanaklarıyla sınırlıydı. Ayrıca, bu yasanın 2 nci maddesinin (a) fıkrası, doğal afetlerden zarar gören çiftçilere yardım koşulunu, ürünlerinin, canlı cansız üretim araçlarının ve tesislerinin değer itibariyle en az yüzde 40 oranında zarar görmesi, bu zararı diğer tarımsal veya başka gelirleriyle karşılayacak gücü bulunmaması ve kredi veren banka, kooperatif ve benzeri kuruluşlardan bu zararı karşılayacak borç alma imkânı olmaması şartına bağlanmıştı. 2090 sayılı bu yasanın en önemli kusuru, yoruma fazla açık olmasıydı. Ülkenin çeşitli illerinde geçmişte yaşanan don, sel, kuraklık, dolu gibi birçok doğal afette, yoruma açık bu yapıdan ötürü çiftçilerimize gerekli yardımlar yapılamamıştır. Bunda, yer yer, hükümetlerin tarım sektörüne bakış açıları etkili olmuştur. AK Parti Hükümeti de, yaklaşık üç yıllık iktidarı süresince, 2090 sayılı Yasanın bu bendini değiştirmek için hiçbir gayret göstermemiştir. Bu yasadan, çiftçi büyük ölçüde mağdur olmuştur. Örneğin, geçtiğimiz 2004 yılı ilkbaharında, ülkenin çeşitli yerlerinde görülen şiddetli don, birçok ürünü olumsuz etkilemişti. Ülkemiz ihracatında ve sanayiinde önemli bir yer tutan antepfıstığı üretiminde, ülkenin en önemli yetiştiricisi olan seçim bölgem Şanlıurfa yaşanan dondan fazlasıyla etkilenmiş, üretici, ürününün yaklaşık yüzde 80'ini kaybetmişti. Sayın Bakan, o tarihlerde verdiğim bir soru önergesine verdiği cevapta, söz konusu maddeden dolayı yardım yapılamayacağını belirtmişti; yani, çiftçi, o yasadan yararlanabilmek için tüm mal varlığının yüzde 40'ını kaybetmesi gerekiyor ki bu yardımları alabilsin. Çiftçinin mal varlığı nedir değerli arkadaşlar; çiftçinin mal varlığı, hepimiz gibi, evidir, traktörüdür, toprağıdır. Yani, adamın tarlasında hiç mahsul kalmayacak, evine ekmek götüremeyecek ve siz "senin evin yıkılmamış, daha traktörünü kaybetmedin" diyeceksiniz; bununla da kalmayıp "git, kredi al" diyeceksiniz. Bu anlayışla ne çiftçi korunabilir ne de tarım sektörü kalkınabilir.
Değerli milletvekilleri, tarım sektörü, ülke nüfusunun temel ihtiyaç maddelerini üreten bir sektör olması nedeniyle, stratejik bir öneme sahiptir. Eşyanın tabiatı gereği doğa olaylarından, ekonomik ve sosyal dalgalanmalardan en fazla etkilenen sektördür. Ayrıca Türkiye'de tarım, stratejik olmasının dışında, en önemli sosyal olaydır. Gelişmiş ülkelerde tarımın artık sosyal bir yönü kalmamıştır; çünkü, onlar, hepinizin bildiği gibi, tarımla ilgili akla gelebilecek her türlü sorunu 1985'li yıllarda çözmüşlerdir; ama, ülkemizde tarımdan bahsederken yalnızca ekonominin içindeki sektörlerden biri olarak bakamayız; çünkü, ülkemizde tarım, öncelikli olarak sosyal bir meseledir. Resmî rakamlara göre, nüfusun yüzde 35'i tarım sektöründe çalışıyor görünmesine rağmen, gerçekte bu rakam, geçimini topraktan sağlayan insanların oranını tam olarak yansıtmamaktadır. Türkiye'de dolaylı ve dolaysız olarak tarımla geçinen kesimin çalışan kesime oranı yüzde 50'lerden fazladır. Biz, bu rakamın içine, tarım ürünlerini paketleme gibi işlerde çalışanları da katmıyoruz ayrıca.
Değeri milletvekilleri, Türkiye'de tarımı konuşmak demek, kırsal kalkınmayı konuşmak demektir. Tarım sektöründe yapılacak her iyileştirme, ülkemizde göreceli olarak çağdaş hizmetleri daha az alan kitlenin yaşam seviyesinin yükseltilmesi demektir. Kırsal kesimde yaşayan insanlarımızın yaşam koşullarını düzeltmedikçe, çağdaş dünyanın en basit ölçüleri olan eğitim, ulaşım, sağlık ve en önemlisi iş imkânını sağlamadıkça, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana katılmak için büyük çaba sarf ettiğimiz gelişmiş Avrupa ülkeleri grubuna girmemiz de mümkün değildir.
Dün yaptığım gündemdışı konuşmada da değindiğim gibi, Şanlıurfalı 6 kişilik bir ailenin yok olmasına neden olan olayda da gördüğümüz gibi, sayısı tam olarak bilinemeyen; ama, muhakkak ki, onbinlerce insanı ilgilendiren, gezici veya geçici tarım işçisi diyebileceğimiz yurttaşlarımızın insanca yaşamlarını sağlayacak iş imkânları yaratılmadıkça, tarımda ve ülke ekonomisinde iyileştirme yaptığımızı söyleyemeyiz. Bu ailelerin anne ve babaları zaten kayıp nesildir, belki de dünyaya geldiklerine pişmandırlar; ama, hiç olmazsa, bunların çocukları geleceğe güvenle bakabilen, mutlu insanlar olarak yetiştirilmelidir ki, yarın, içinde bulundukları topluma da rahatsızlık vermesinler.
Hiçbir sektör yoktur ki, konuşulduğu ya da gündeme geldiği zaman, ülkenin bütün yaşayanlarını, bütün sorumlularını ilgilendirmesin. Tarım deyince, ülkenin eğitim, sağlık, yoksulluk gibi birdizi sorunu aklımıza gelmektedir; çünkü, ülkemizin en önemli sosyal problemlerinden biri olan yoksulluğun en derinden hissedildiği kesim tarım sektörüdür. Bu yoksulluktan kaynaklanan nedenlerden ötürü bu kesimde çalışan insanların eğitimi aksamakta, eğitimi aksayınca, gerekli bilgi birikiminden yoksul bireyler yetişmekte ve en temel sorunlarını bile çözecek deneyimlerden yoksun olarak yetişmektedirler. Ardından sağlığı konuşuyoruz, tarımda sigortasız çalışan binlerce yurttaşımızı konuşuyoruz. Aslında, bu sektörün sorunları, ülkenin genel sorunlarından ayrı düşünülemeyeceği gibi birbiriyle organik olarak da ilintilidir. Ülkemizin de en büyük sorunu, hepimizin de yakından bildiği gibi, belki de tek sorunu eğitimdir. Türkiye'deki eğitim düzeyini sektörel temelde ele alırsak, eğitim düzeyinin en düşük olduğu kesimin tarım sektörü olduğunu da hepimiz görürüz. Bu anlamda, eğitimin yaygınlaştırılması ve sektörel içerikli bir şekilde tabana yayılması ciddî önem taşımaktadır.
Değerli milletvekilleri, 22 nci Dönemde komisyonlara sevk edilen ve Genel Kurulda görüşülen kanunların büyük bir kısmı tarımla ilgilidir; ama, maalesef, bu yasaların birçoğu, kendi ihtiyacımızı karşılamaktan ziyade, Avrupa Birliğine uyum amacıyla çıkarılmaktadır. Gerçekte birçoğu da faydalı olmuştur, bizler bunu inkâr etmiyoruz; fakat, Avrupa Birliğine, Avrupa'nın gelişmiş ülkelerine tarımımızı uyumlu kılmaya çalışıyorsak, bunun için sadece yasa çıkarmanın yeterli olmadığını da hepimiz biliyoruz.
Vakit kaybedilmeden tarımda, ülke çapında olağanüstü hal ilan edilmelidir. Bu olağanüstü halden de kastımız, sadece tarım sektörüne destekleme amaçlı kaynak aktarma veya tarım örgütlerini yeniden yapılandırma şeklinde olmamalıdır. Bölgesel farklılıklar ve coğrafik şartlar gözetilerek, her bölgeye özgü küçük çaplı projeler yapılmalı ve uygulanmalıdır. Basit bir örnek verecek olursak, yine, geçen gün vefat eden Urfalı Bilbay Ailesini örnek olarak vermek istiyorum. Tektek Dağlarındaki -Urfa'nın Harran ile Ceylanpınar ovaları arasındaki- Uluhan yöresinde bağcılık, zeytincilik ve badem yetiştiriciliği yönünde bir pilot proje uygulaması gerçekleştirebiliriz; çünkü, söz konusu bölge, zaten tarla bitkileri üretimine uygun değildir, ürün üretecek tarla da yoktur. Burada, bu ürünleri üretebilirsek, ihracata yönelik üretim gerçekleşmiş olur ve ciddî anlamda istihdam yaratmış oluruz; ama, değerli arkadaşlar, bunu hangi teşkilat yapacaktır? Tarım Bakanlığının yapısı buna uygun mudur? Uygun değilse, kendini o yönde düzeltmelidir. Düzeltmelidir ki, ülkenin tarımsal üretimde karşı karşıya olduğu sorunları çözebilsin, yoksulluğa karşı özkaynaklarıyla bir kalkınma hamlesi yapabilsin.
Üzerinde konuşmakta olduğum 8 inci maddede de "sigorta şirketleri, tarım üreticileriyle tarım sigortaları sözleşmelerini kendi adlarına akdeder" denilmektedir. Halbuki, burada, bu yasanın en büyük eksiği, bu yasayla getirilen tarım sigortaları sistemi yerine oturuncaya kadar, Sayın Bakanın sık sık ifade ettiği gibi -Sayın Tarım Bakanımızın- ve son olarak, hububat alımlarıyla ilgili açıklamada belirttiği gibi, küçük çiftçinin, yani, 60 dekarın altında arazi sahibi olan çiftçilerin primlerinin, hiç olmazsa, bu sistem yerine oturuncaya kadar birkaç yıl devlet tarafından ödenmesi gerekir.
Değerli arkadaşlar, ülkemizin, aslında, belki en temel sorunlarından biri de yönetim anlayışındaki keyfilîktir. Maalesef, bu anlayışı zaman zaman tarım sektöründe de görmekteyiz. Bakın, bunun en son örneğini, hasat mevsimine girdiğimiz bugünlerde açıkça görmekteyiz. Hükümet, hububatla ilgili politikalarını açıklarken, arpayı sanki unutmuş gibidir. Arpa biçimi Çukurova ve Şanlıurfa'da hızla devam ederken ve büyük bir kısmı bitmiş iken, hâlâ o bölgelerde Toprak Mahsulleri Ofisleri açık değildir ve zaten, sanıyorum, hükümetin arpayla ilgili olarak bir düşüncesi de yoktur -günlerdir, iki gündür bu yasa burada tartışılıyor, sanıyorum, zabıtlarda arpayla ilgili bir tek kelimeye rastlayamayız- ama, eğer, böyle bir düşünceleri yok idiyse hükümetin, arpayı Ofislerce alma düşüncesi, bu kararın arpa ekimi başlamadan önce açıklanması gerekirdi.
Bakın, şu anda, elimde, Urfa bölgesinde arpa satan iki çiftçiye ait faturalar var; bunlar, evvelki günkü faturalar. Bunlardan birinde arpanın kilosu 202 000 lira, diğerindeyse 206 000 liradır. Şimdi sizlere soruyorum: Arpanın ekim, biçim masrafları buğdayınkinden daha mı azdır -bunu benden daha iyi bilen insanlar, arkadaşlar var burada- veya tarımın ayrılmaz bir parçası olan hayvancılıkta arpanın yerini tutacak yeni bir ürün mü bulunmuştur da bizim haberimiz yok?! Açıkçası, arpayla ilgili bu uygulamanın nedenini biz anlayamadık; ancak, herhalde, önümüzdeki aylarda, yani, çiftçinin elinden arpa çıktıktan sonra bu kararın ve bu politikanın nedenini biz de anlayacağız.
Değerli arkadaşlar, ülkemizde, hayvancılıkta, özellikle küçükbaş hayvancılığın vazgeçilmez unsuru olan arpadaki fiyat düşüklüğü, keşke, nihai süt ve et tüketicisine yansıyabilse; ama, maalesef yansıtılamamaktadır. Türkiye'de de giderek yaygınlaşan, özellikle şehirlerimizin tamamında hâkim olan paket içinde satılan süt fiyatlarıyla, üreticiden alınan çiğ süt fiyatları arasında bir uçurum vardır. Üreticiden 350 000-400 000 liraya alınan süt, tüketiciye -büyük şehirlerde özellikle- 1 200 000 lira ile 1 500 000 lira arası fiyatla satılmaktadır. Bu rakamlar da göstermektedir ki, özellikle çocukların temel besin kaynağı olan ve sağlıklı gelişmeleri için tüketmeleri elzem olan süt fiyatlarının böylesine artması ile arpa fiyatları arasında hiçbir orantısal bağ yoktur ve özellikle tarım konusu açılınca, bilen bilmeyen herkesin ağzından düşürmediği Avrupa Birliği ülkelerindeki süt fiyatlarıyla da yakından uzaktan alakası yoktur.
Değerli milletvekilleri, tarım deyince, elbette ki, toplumun tüm sorunlarını konuşuyoruz; çünkü, konuşmamın başında da söylediğim gibi, ülkemizdeki birçok olay, birçok problemin nedeni topraktır. Bakın, ben, size, bu sabah Ceylanpınar Tarım İşletmesinde yaşanan bir hadiseyi anlatacağım. Bu sabah, saat 8.00 sıralarında…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
25 konuşma daha · 2 Haziran 2005