Türkiye cumhuriyeti hükümeti ile fildişi sahili (kotdivuar) cumhuriyeti hükümeti arasında ekonomik ve teknik işbirliği anlaşması hk.(s.s.5)
Sakarya Milletvekili · MHP
Genel Kurul, 4. Birleşim · 2. yasama yılı · 4 Ekim 2007 · 1.231 kelime · yaklaşık 6 dakikalık okuma
Kaynak göster
Münir Kutluata (MHP), 4 Ekim 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 4. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ İLE FİLDİŞİ SAHİLİ (KOTDİVUAR) CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ ARASINDA EKONOMİK VE TEKNİK İŞBİRLİĞİ ANLAŞMASI HK.(S.S.5)); konuşma 1.231 kelime.
Münir Kutluata (MHP, Sakarya). “Türkiye cumhuriyeti hükümeti ile fildişi sahili (kotdivuar) cumhuriyeti hükümeti arasında ekonomik ve teknik işbirliği anlaşması hk.(s.s.5)”. TBMM Genel Kurulu, 4. Birleşim tutanağı, 4 Ekim 2007. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/munir-kutluata-23-2007-10-04-turkiye-cumhuriyeti-hukumeti-ile-fildisi-sahili-kotdivuar-cumhuriyet (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
MHP GRUBU ADINA MÜNİR KUTLUATA (Sakarya)Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; yeni yasama döneminin başında, yüce Meclisimize ve size, hayırlı, başarılı bir çalışma ortamı diliyorum. Hepinizi şahsım ve Milliyetçi Hareket Partisi adına saygılarımla selamlıyorum.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu yeni çalışma döneminin başında, geçen yasama dönemlerinden kalan birçok kanun tasarısı da Meclise gelmek durumundadır. Bu tasarılardan olarak, zannederim, aldığım bilgiye göre Dışişleri Komisyonundan, yetmiş beş civarında uluslararası anlaşma dünden itibaren Meclisimizin Genel Kuruluna gelmiş bulunmaktadır.
Üzerinde söz aldığım Türkiye Cumhuriyeti devleti ile Fildişi Sahili Cumhuriyeti Arasında Ekonomik ve Teknik İşbirliği Anlaşması da bu anlaşmalardan bir tanesidir. Esasen Türkiye’nin gündemine çok seyrek gelen bu ülke ile ilgili konu, dün, buraya birinci olarak geldi, ticaret anlaşması dolayısıyla, şimdi de ekonomik ve teknik iş birliği anlaşması dolayısıyla gelmiş oldu.
Gerçekten ülkemizde fazla bilinmeyen bu Fildişi Sahili’yle ilgili bilgilerinizi tazelemek bakımından, bazı özelliklerine kısaca işaret etmek istiyorum: Fildişi Sahili, Batı Afrika sahilinde 18 milyon nüfuslu, 320 bin kilometre kare alana yayılmış Gana, Burkina Faso, Mali, Guyana, Liberya gibi ekonomisi kendisinden daha zayıf ülkelerle sınırlanmış, uzun süre Fransız sömürgesi olarak kalmış ve 1960 yılında, ancak bu sömürgelikten kurtulabilmiş bir ülkedir.
Bu ülkenin kendine göre belirli güçlükleri, dağınık durumları vardır. Hâlen, özgürlüğüne kavuşmuş olmasına rağmen, büyük ekonomik ve toplumsal çalkantıların yaşandığı bir ülkedir. 60 etnik dilin konuşulduğu, nüfusunun -yüzde olarak yaklaşık değerler itibarıyla- yüzde 40’ının Müslüman, yüzde 30’unun Hristiyan, geriye kalan yüzde 30’unun da diğer yerli dinlere mensup olduğu bir halk kesimi yaşamaktadır.
Ekonomik ve teknik iş birliği anlaşması imzaladığımıza göre, buranın en temel ekonomik göstergesine de göz atacak olursak, bu ülkenin 15 milyar dolar civarında gayrisafi millî hasılası olduğunu, dış ticaret hacminin 10 milyar doların üzerinde bulunduğu; ihracatının, gayrisafi millî hasılasının yarısından fazla olduğunu ve 2,5 milyar dolara yakın bir dış ticaret fazlası veren ülke olduğunu görüyoruz. İhracatının gayrisafi millî hasılaya oranının yüzde 50’nin üzerinde olması bu ülkenin ekonomik yapısıyla da yakından ilgilidir. Yakından baktığımız zaman ekonomik bünyesine, ekonomisi büyük oranda tropikal özellikler arz eden tarım ürünlerinin ihracatına, petrol ve orman ürünleri gibi doğal kaynaklarının ihracatına bağlı bir ekonomi görüntüsü arz ediyor.
Türkiye’nin bütün kıtalarla, bütün kıtalardaki her ülkeyle ilişkilerini geliştirmesi, iktisadi ilişkilerine öncelik vermesi bir zorunluluktur. Bu bakımdan Afrika kıtası son derece önemlidir. 850 milyon nüfusu olan ve 660 milyar dolar gelir üretimi bulunan ve 340 milyar doların üzerinde dış ticaret hacmine sahip bulunan bu kıtayla da ilişkilerimizi geliştirmemiz gerektiği gayet açıktır.
Afrika ülkeleriyle ve bu arada Fildişi Sahili ile ekonomik ilişkilerimizin mantıksal dayanakları konusunda yasa tasarısının gerekçesinden kısa bir bölümü nakletmek istiyorum. Gerekçede deniliyor ki: “Türk sanayi ve dış ticaret altyapısının Afrika ekonomileriyle bir tamamlayıcılık ilişkisine sahiptir. Bu çerçevede, Afrika pazarı, ülkemizdeki özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler olmak üzere firmalarımız için hedef pazardır. Afrika ülkeleri bir taraftan ihracatımız için bir pazar niteliği taşırken, diğer taraftan sanayimiz için ucuz ham madde sağlama imkânı sunmaktadır.
Afrika’daki sanayi altyapısının çok geri düzeyde olması da dikkate alınarak ülkemizde rekabet gücü azalan sektörlerin –bu noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum- Afrika kıtasına doğrudan yatırım olarak aktarılabileceklerdir.”
Bu, tercümeden kaynaklanan bir metin; anlaşma metni, Fransızca olarak imzalanan anlaşmanın tercümesi olduğu için yasadaki metni aynen okuyorum size, bazı cümle düşüklükleri görülüyor: “Türkiye’nin bölgedeki doğrudan yatırımları, Türkiye’ye bölgede hem ekonomik hem de siyasi açıdan daha önemli bir rol yükleyecektir.” deniliyor bu gerekçede. Daha uzun olan bu gerekçenin bir bölümünü size intikal ettirdim üzerinde birkaç söz söylemek üzere. Gerekçede gördüğümüz bu ifadeler güzel ifadeler olmakla birlikte, uygulamaya baktığımız zaman gelişmelerin farklı olduğunu görüyoruz.
Afrika pazarı firmalarımız için hedef pazar olarak gösterilmektedir; doğrudur, böyle olmalıdır. Ancak, bu ülkeyle olan, bu küçük ülkeyle olan, ekonomisi zayıf ülkeyle olan dış ticaretimize baktığımız zaman bile, Fildişi Sahili’yle olan dış ticaretimize baktığımız zaman bile, bu ülkeye karşı bile dış ticaret açığı vermekteyiz. Ekonomisinin çapına göre dünyanın en fazla dış ticaret açığı veren ve cari açık veren ülkelerden biri olan ülkemizin Fildişi Sahili’yle olan ticaretimizde de durum aleyhimizedir, burada da açık vermektedir. Esasen sınırlı olan dış ticaret ilişkimiz, mevcut çapı çerçevesinde aleyhimize işlemektedir. Mesela, 2006 yılında bu ülkeye olan ihracatımız 30 milyon dolar, ithalatımız 44 milyon dolardır, yani, 2006 yılı için 14 milyon dolar aleyhte bir açık vardır. Aynı açık 2007 yılının ilk altı ayında 21 milyon dolardır. Bunu yıla irca edecek olursak, demek ki, 40 milyon doların üzerinde bir açık gerçekleşecektir. Bunların yıllık olmadığını göstermek bakımından son beş yıla baktığımız zaman, yine bu küçük ekonomiye karşı verdiğimiz açık 150 milyon dolar civarındadır.
Bir başka ifade ile konuyu vurgulayacak olursak, dış ticareti kendi lehine olan, lehine dengesi olan 2,3; 2,5 milyar dolar civarında dış ticaret fazlası veren Fildişi Sahili’ne bizim de kendimizce katkılarımız olmaktadır, bizim aleyhimize sistemin işlemesi dolayısıyla.
Aynı gerekçede Türkiye’nin bölgeye yapacağı doğrudan yatırımların yararlarından söz edilmektedir. Bu ifadeler Türkiye’de uygulanan iktisadi politikaları bilmeyenler için heyecanlı bile olabilir. Ancak, ülkenin dünya sıralamasında yer alabilecek en kıymetli millî yatırımlarının yabancılara devri konusunda gösterilen cömertlikler dikkate alındığı takdirde ve bunların doğrudan sermaye yatırımı olarak değerlendirildiği Türkiye’de, Fildişi Sahili’ne yapılacak, Türkiye’nin yapacağı doğrudan yatırımlardan söz etmek ciddi bir tezadı ifade etmekte; anlamsız bir hoşgörü, anlamsız bir ümit olarak görülmektedir.
Buna işaret etmek istediğim gibi, bir başka nokta, Türkiye’de rekabet gücünü kaybeden firmalarımız ve sektörlerimiz için Afrika’nın, bu arada Fildişi Sahili’nin iyi bir alan olduğu konusudur. Türkiye’de firmalarımızın ve sektörlerimizin rekabet gücünü kaybetmesinde esas unsurun uygulanan döviz politikaları; yüksek faiz, düşük döviz kuru sonucu artan ithalat sonunda körelen sektörler ve firmalardan ileri geldiğini bilecek olursak, burada bir itirafın da mevcut olduğunu görürüz. Ancak, bu noktada sıkıntıya düşen kuruluşlara, Afrika pazarlarını ve Afrika ülkelerini üretim üssü göstermek doğru bir yol değildir. Çünkü, bir ülkenin firmalarının başka ülkeleri üretim üssü yapabilmesi, yapması çok güzel gelişmelerdir, ama, rekabet gücünü kaybederek başka yerlerde tutunmaya çalışmak çok başka bir şeydir. Dolayısıyla, Türkiye’de rekabet gücünü kaybeden kuruluşlarımızın ve firmalarımızın Türkiye’de rehabilitasyonu veya yeni, çağdaş alanlara yönlendirilmesi esas politikalar olmalıdır. Dolayısıyla, bir anlaşmanın, sıradan gibi görünen küçük bir anlaşmanın satır aralarında bile ülkelerimizin iktisadi politikalarıyla ilgili sıkıntılar hususunda büyük çağrışımlarla karşı karşıya kalıyoruz.
Anlaşmanın metnine gelince -bu belirtmelerden sonra- söz konusu anlaşmada, biraz önce belirttiğim gibi iki Fransızca nüshayı her iki taraf, Türkiye dahil olmak üzere imzalamışlardır ve bu elimizdeki kanun metni, dolayısıyla bir tercüme metin niteliğindedir.
Burada dikkati çeken birkaç nokta var, onları size arz etmek istiyorum. 1’inci maddede deniliyor ki: “Bu ülkeyle ilişkiler kardeşçe dayanışma ve benzeri usullerle yürütülecektir.” Uluslararası anlaşmalarda daha farklı tabir kullanıldığını biliyoruz. Burada karşılıklı menfaatlerin, karşılıklı faydaların sağlanacağı şeklinde ifadeler, anlaşmaların ciddiyeti açısından da önem taşır diye düşünüyoruz.
Bir başka maddede, 2’nci maddede –zaten tamamı beş maddelik bir anlaşma- “İşbu anlaşmaya konu olacak ekonomik ve teknik işbirliği aşağıdaki alanları kapsayabilecektir.” Dolayısıyla, tereddütlü ifadelerle imzalanmış bir anlaşma olduğu görülüyor. Kapsayacak mıdır, kapsamayacak mıdır, bu tereddüt neyin nesidir. Öyle anlaşılıyor ki, yine tercümeden kaynaklanan hatalardır.
Bir başka dikkat çekilmesi gereken nokta -çünkü, bu anlaşmaya Türkiye tarafı imza atmıştır ve Yüce Meclis’ten geçmektedir, onun için dikkatlerinize sunuyorum- “Doğrudan ya da dolaylı verimliliğe yönelik, teknik veya sosyal karakterli olarak projeler gerçekleştirilmelidir.” deniliyor. “Verimliliğe yönelik, dolaylı verimliliğe yönelik” gibi tabirler, söz konusu olan projeler ise, belki burada verimli denilebilir, ama ölçülebilir, teknik bir tabirle buna girmek yine bir anlaşmada çok doğru görünmüyor. Ayrıca, “dolaylı verimlilik” gibi bir tabirin pek bu ölçülebilir değerler arasında yeri olmadığını da belirtmek istiyorum.
Ama, sonuç itibarıyla, karşılıklı gidiş gelişlerin, uzman gönderilmesinin teşvik edilmesi, bir karma komisyonun oluşturulması, her iki tarafın da muntazam toplantılarını sürdürmesi gibi ilişkilerin geliştirilmesine yönelik ilave tedbirlerin alındığını da görüyoruz.
Neticede, zayıf olan, aslen zayıf olan bu ülkeyle ilişkilerimizin geliştirilmesi açısından bunun bir başlangıç olarak görülmesi mümkündür. Dolayısıyla, bu anlaşmanın Türkiye’ye hayırlar getirmesini diliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
15 konuşma daha · 4 Ekim 2007