Birleşmiş milletler iklim değişikliği çerçeve sözleşmesine yönelik kyoto protokolüne katılmamızın uygun bulunduğuna dair (s.s.268)
Sakarya Milletvekili · MHP
Genel Kurul, 54. Birleşim · 3. yasama yılı · 5 Şubat 2009 · 983 kelime · yaklaşık 5 dakikalık okuma
Kaynak göster
Münir Kutluata (MHP), 5 Şubat 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 54. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇERÇEVE SÖZLEŞMESİNE YÖNELİK KYOTO PROTOKOLÜNE KATILMAMIZIN UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR (S.S.268)); konuşma 983 kelime.
Münir Kutluata (MHP, Sakarya). “Birleşmiş milletler iklim değişikliği çerçeve sözleşmesine yönelik kyoto protokolüne katılmamızın uygun bulunduğuna dair (s.s.268)”. TBMM Genel Kurulu, 54. Birleşim tutanağı, 5 Şubat 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/munir-kutluata-23-2009-02-05-birlesmis-milletler-iklim-degisikligi-cerceve-sozlesmesine-yonelik-kyo (erişim: 28 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
MHP GRUBU ADINA MÜNİR KUTLUATA (Sakarya)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 268 sıra sayılı Kyoto Protokolü’ne katılmamızı amaçlayan Kanun Tasarısı’nın 2’nci maddesi üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Kyoto Protokolü’ne taraf olmanın Türkiye açısından ifade ettiği anlamı iyi çözebilmek için hem protokolün ne dediğine hem bu protokolün dayandığı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne bakmak gerekiyor, ayrıca dünyayı böyle bir çerçeve sözleşmeyi hazırlamaya iten gelişmeleri bilmeyi gerektiriyor, ayrıca sözleşmenin yaklaşımı ile Kyoto Protokolü’nün metotlarının uyumuna da bakmak gerekiyor.
Çerçeve sözleşme birçok isabetli tespitte bulunuyor. Bu tespitlerin en başında, dünyayı iklim değişikliği noktasına getiren gelişmelerde gelişmiş ülkelerin sorumluluğunun esas olduğunu vurgulamasıdır. Bir başka yaklaşımı, çözüm noktasında da bu ülkelere yüklenen sorumlulukların daha fazla olması gerektiği ve yine çözümler geliştirilirken ve uygulanırken bu sorumlulukta payı olmayan veya çok düşük olan diğer ülkelerin korunmalarının gereğidir. Çünkü, bu çerçeve sözleşme, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi konuya fevkalade objektif yaklaşmakta ve dünyaya bir çözüm ümidi ortaya koymuş görünmektedir. Bu yüzden, Türkiye de bunu imzalamıştır. Ancak, görülmektedir ki, Çerçeve Sözleşme’nin maksadı ile Kyoto Protokolü’nün metotları arasında çok ciddi bir çelişme vardır. Bu sözleşme esas olarak, dünyayı kirletenlerin, ekosistemleri altüst edenlerin, dünya kaynaklarını istismar edenlerin sorumluluğuna işaret etmektedir. Kyoto Protokolü ise dünyayı bu iklim değişikliğinin kapısına getirenlere yeni çareler arayan bir görüntü arz ediyor. Esas çelişki buradadır ve bu protokole taraftar olmamız konusunda teşvik edici konuşmaları dinlerken pek duyamadığımız husus da satır aralarına gömülen husus da biraz önce işaret ettiğim bu önemli noktadır.
Şimdi, dünya iklim değişikliği de dâhil olmak üzere, ekolojik dengelerin bozulduğu her ortamda ortaya çıkan çevre sorunlarının gerisinde doğal kaynakların istismarı, yanlış kullanımı ve bu yolla yenilenme gücünün elinden alınması olduğunu biliyoruz. O hâlde, ekosistemlerin ve doğal kaynakların hangi ülkeler tarafından nasıl kullanıldığını ve bunlara yönelik politikaların mahiyetlerini bilmemiz gerekiyor. Dünyadaki maddi refah yarışının ve aşırı tüketimin stok kaynakların tükenmesine, yenilenebilir kaynakların da yenilenme ve sürekli üretim gücünün elinden alınmasına sebep olduğunu görüyoruz. Gelişmiş ülkeler dediğimiz sorumlu ülkeler grubu, hem ekolojik dengeyi altüst edip yenilenebilir kaynakları devre dışı bırakarak fakir ülkeleri sorumlu olmadıkları afetlerle karşı karşıya bırakıp hem de sömürgecilik ve işgal gibi gayriinsani yollarla veya dış ticaret gibi ticari yollarla, bazen de yabancı sermaye görüntüsü ile stok kaynakları kendi tüketimlerinde kullanarak bu ülkelerin gelişme ümitleri üzerinde de kırıcı etkiler icra etmektedirler.
Durum bu olunca, gelişmiş ülkelerin fakir ülkelerin elindeki yenilenebilir kaynakların artık dünyanın ortak malı olduğu, onların da kendileri gibi davranmaması gerektiği kanaatinde olduklarını görüyoruz.
Bir diğer kanaatleri de, ikinci grup ülkeler de gelişirse, dünyadaki stok kaynakların kendilerinin ulaştıkları refah seviyesini ilanihaye sürdürmeye yetmeyeceği hususudur. Kyoto Protokolü’nün getirdiği birçok hususa prensipte katılmakla birlikte bu protokolde ortaya atılan “karbon ticareti” konusu, “kirletme hakkı devri” konusu, bir başka ifadeyle “gelişme hakkı devri” konusu, bunun ticari bir konu hâline getirilmesi belki de bu protokolü malul hâle getiren en önemli konulardan bir tanesidir çünkü bu konu üzerinde gerçekten sunumlarda net bilgi alamamış olduk.
Bunun anlamı şudur: Kaynaklar ve ekosistemler dünyanın bu hızla kirlenmesine dayanamıyor, her ülke aynı şeyi yaparsa bunun sonu yok; çevreye aşırı yüklenmeyi devam ettirecek olan ülkeler fakirlerin kullanım haklarını, kirletme haklarını devralsınlar. Eğer buna kapı açan bir protokole taraftar isek bu konuda dünyadaki iklim değişikliğini önleme yönündeki çabalara katkı yapmamızın mümkün olmayacağını herkes bilmeli ve Kyoto Protokolü konusundaki kanaati de bu üzerinde çok durulmayan hususa göre oluşturmalı diye düşünüyorum.
Şimdi, iktidar mensubu arkadaşlarımızın sunumlarında işaret ettiği hususlara temas ediyorum. Bunlardan bir tanesi “2012 yılına kadar taraf olsak bile bir sorumluluğumuz yok. 2013’ten sonra ne olacak, onu da o zaman göreceğiz.” meselesidir. Dolayısıyla bu “Nasıl olsa zararı yok, bir protokole taraf olalım veya bir anlaşmaya imza atalım.” mantığı çok böyle, köklü devlet geleneğinde savunulabilecek bir metoda benzemiyor. Sadece faydalarını görmeli ve ona göre bunda ısrarlı olmalıyız.
Hükûmetin yasanın gerekçesindeki ifadesine bakıyoruz, bakın fevkalade önemli: “Türkiye'nin uluslararası gündeminin en öncelikli ve acil sorunlarından biri hâline gelen iklim değişikliği ile mücadele konusundaki kararlılığını ve uluslararası toplumun güvenilir bir üyesi olduğunu göstermesi bakımından önem arz etmektedir.” Yani nedir bu konunun önemi? “Bizim, uluslararası toplumun bu konuda kararlı bir üyesi olduğunu göstermesi.” diye ifade edilen, son derece genel birtakım çizgiler. Dolayısıyla “Şu faydadan ötürü biz bunu yapıyoruz.” denilemediğini görüyoruz.
Dün konuyu savunan iktidar mensubu arkadaşlarımızın, sorumlu durumdaki arkadaşlarımızın söyledikleri bir başka ifade: “Dünya iklim değişikliğiyle mücadeleye Türkiye katkı sağlamalıdır.” Çok güzel bir ifade. Peki, nasıl sağlayacaksınız? Amerika Birleşik Devletleri’ne emisyon salımını kestirmek suretiyle mi? Çin’e “Haşin kalkınma iddialarından vazgeç.” diyerek mi? AB’yi ikna ederek mi? Hayır. Sadece kendiniz, kendi hakkınızı kullanmaktan vazgeçerseniz belki bir katkı sağlarsınız. Dolayısıyla, buradaki bu iştahı anlamak mümkün değildir. Ancak, bazı arkadaşlarımız gayet açık ifadelerle söylediler, Avrupa Birliği ile görüşmelerde önümüzü açacak bir husus olduğu da söylendi. Dolayısıyla, buradan gelen telkinlerin etkili olduğunu da söylemek mümkün olabilir.
Şimdi, değerli milletvekilleri, bu konuyu, çevre konusu ve çevre hassasiyetiyle çok karıştırmamak lazım; çok önemli bir husus. Milliyetçi Hareket Partisinin, bütün kaynaklarla ilgili, başta beşerî kaynaklar, sonra doğal kaynaklar ve ekosistemler ve mali kaynaklar olmak üzere, bu kaynaklar üzerindeki hassasiyetin millî bir konu olduğunu herkes bilmektedir ve dolayısıyla Milliyetçi Hareket Partisinin bu konudaki tutumu da bilinmektedir. Şimdi, böyle olunca, biz, bu protokolü görüşürken buraya iktidarın çevre konusundaki hassasiyetlerini de görmüş, izlemiş olarak gelmiş olmayı arzu ederdik yani çevre konusunda gayet hassas, birtakım tedbirlerin alındığı, Kyoto’ya gerek olmadan, Birleşmiş Milletler Çerçeve Sözleşmesi’ne de gerek olmadan, sadece kendi kaynaklarımıza önem verdiği için ve millî kalkınmamızın yarınlara daha sağlıklı taşınabilmesi açısından bu yaklaşımları beklerdik. Bunları görmüyoruz.
Şimdi size, kendimiz açısından ve sizin de duyduğunuz zaman üzüleceğiniz, çok üzücü bir örnek vermek zorundayım. Bu da Hükûmetin veya iktidara mensup birtakım arkadaşlarımızın –şu anda Hükûmet demeyeyim- gayretleri öncülüğünde Sakarya’nın bir cennet köşesine, bir yabancı firmanın 1.200 megavatlık bir termik santral kurma hazırlıkları içinde olduğu hususudur. Nasıl izah edersiniz? Sakarya’nın Karasu ilçesinde veya Sakarya’da kömür mü var? Bu firma bunu kendi ülkesinde kurabilir miydi? Bu nedir? Bunu şey yapacağız ama burada Sayın Bakanı daha bu noktada ilgilendiren yönüyle ifade etmeliyim ki… Ben bu konuyu ayrıca Meclis gündemine getireceğim. Bu çok önemli bir konu.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
50 konuşma daha · 5 Şubat 2009