5447 sayılı yükseköğretim kurumları teşkilatı, kanunu yükseköğretim kanunu (s.s.1096)
Bursa Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 68. Birleşim · 4. yasama yılı · 28 Şubat 2006 · 966 kelime · yaklaşık 5 dakikalık okuma
Kaynak göster
Mustafa Özyurt (CHP), 28 Şubat 2006 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 68. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 5447 SAYILI YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI, KANUNU YÜKSEKÖĞRETİM KANUNU (S.S.1096)); konuşma 966 kelime.
Mustafa Özyurt (CHP, Bursa). “5447 sayılı yükseköğretim kurumları teşkilatı, kanunu yükseköğretim kanunu (s.s.1096)”. TBMM Genel Kurulu, 68. Birleşim tutanağı, 28 Şubat 2006. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mustafa-ozyurt-22-2006-02-28-5447-sayili-yuksekogretim-kurumlari-teskilati-kanunu-yuksekogretim-ka (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA MUSTAFA ÖZYURT (Bursa)Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Anayasanın 89 uncu ve 104 üncü maddeleri gereğince Cumhurbaşkanınca bir daha görüşülmek üzere geri gönderilen tezkere ile Plan ve Bütçe Komisyonunun 1096 sıra sayılı raporu hakkında Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini sizlerle paylaşmak için söz almış bulunuyorum; sözlerime başlamadan önce, hepinizi en içten saygılarımla selamlarım.
Değerli arkadaşlarım, hepinizin bildiği gibi, bizim üniversite geleneğimiz çok eskiye dayanmaz. Gerçi, Türk yükseköğrenim sisteminin tarihsel gelişimini Büyük Selçuklu İmparatorluğuna kadar uzatanlar vardır, hatta, imparatorluğun veziri Nizamülmülk'ün 1068'de Bağdat'ta kurduğu Nizamiye Medresesine kadar da götürürler; ancak, bugünkü yükseköğrenim kurumları medreselerle hiçbir zaman bağdaşmamaktadır. Bunun en tipik örneği, Osmanlının son zamanlarında hem medreselerin bulunması hem bir tarafta da darülfünunun bulunmasıyla ortadadır; yani, bu bakımdan, bizdeki yükseköğrenim, hiçbir zaman, medresenin bir devamı değildir.
Cumhuriyetin ilanından sonra, medreseler ve dinî esaslara dayalı okullar, 1924'te çıkarılan bir yasayla, Tevhidi Tedrisat Yasasıyla kaldırılmıştır. Bu yasanın esas amacı, ulusal eğitim sistemini laikleştirmektir. O zaman çalışan İstanbul Darülfünunu bu eğitim birliği çerçevesinde düzenlenmiş yasalara bir oranda uymuş; ama, cumhuriyetin modernleşme sürecine ayak uyduramamıştır. Bu bakımdan, ülkemizde modern anlamda üniversitelerin ortaya çıkış tarihi oldukça yenidir.
31 Temmuz 1930'da çıkarılan 2250 sayılı Yasayla ülkemizde ilk üniversitemiz kurulmuştur. Bu yasayla, yani, ilk üniversitemizin kuruluş yasasıyla, rektörün atanmasında Millî Eğitim Bakanının yazılı teklifi ve cumhurbaşkanının onayı getirilmiştir. İlk kez, tarihimizde olay böyle gelişmiştir. Ancak, 1932-1933 yıllarında yeni kurulması düşünülen İstanbul Üniversitesi için İsviçre'den gelen Prof. Malche, üniversite yöneticilerinin seçimine ilişkin görüşlerini sıralarken, yöneticilerin seçimle öğretim üyeleri arasından seçilmelerini; fakat, oyların bağlayıcı nitelikte olmaması gerektiğini vurgulamıştır.
Türkiye'nin ilk üniversitesi olan İstanbul Üniversitesi, 1944'te, ikinci bir üniversiteyle, İstanbul Teknik Üniversitesiyle güçlendirilmiş ve 1946'da, 4936 sayılı Yasayla bütün üniversite sistemimiz değişmiş ve bu arada ülkemizin üçüncü üniversitesi, Ankara Üniversitesi kurulmuştur.
Söz konusu yasanın gerekçesinde -bu sözünü ettiğim 4936 sayılı Yasadır- "üniversite öğretim üyeleri için araştırma ve öğretim nasıl bir görev ise, kendi kurullarını kendilerinin yönetmesi de bir görevdir. Bütün dünyanın kabul ettiği sistem budur" demektedir arkadaşlar. 4936 sayılı Yasada, kurullarla yönetilmesi ve yöneticilerin de üniversite öğretim üyeleri arasından, yine, üniversite öğretim üyelerince seçilmesi getirilmiştir.
Daha sonra, 1973'te çıkarılan 1750 sayılı Yasayla bu çok daha kesin hükümlere bağlanmış ve doğrudan doğruya üniversite öğretim üyeleri arasından üniversite rektörünün seçilmesi yasalaşmıştır. Benim bu yasayla çalıştığım yıllarda, Cumhurbaşkanının yalnızca bir telgrafı gelirdi "sizi kutluyorum, falan üniversiteye rektör oldunuz" diye.
Sayın Başkan, saygıdeğer arkadaşlarım; 1946'da 4936 sayılı Kanun, ihtilalden sonra, yani 27 Mayıs İhtilalinden sonra çıkarılan 1115 sayılı Kanun, 1750 sayılı Kanun ve 2547 sayılı Kanunların hepsinde üniversite rektörleri, üniversite öğretim üyeleri arasından seçimle gelmiştir. Bizim örf, âdet ve ananelerimizde, üniversite rektörleri her zaman, o üniversite öğretim üyeleri arasından seçimle gelir. 2547 sayılı Kanun, yalnız, bir şey yapmış, bunu, Yükseköğretim Kurulunun süzgecinden geçtikten sonra Cumhurbaşkanının atamasına sunmuştur.
Şimdi, geliyoruz, bu 15 yeni üniversite kurulma sözüne. Bunu, geçen sefer de söyledim, arkadaşlar, 15 yeni üniversite falan kurduğumuz yok. Lütfen bunu kafanızdan çıkarın. Daha önce yerleşik olarak kurulmuş olan üniversitelere bağlı fakülte ve yüksekokullar üniversite haline getiriliyor. Bir binanın üzerindeki tabela indirilecek ve oraya "A Üniversitesi" diye bir tabela konulacaktır. Kısacası, sorarsanız, bir rektör ve bir mühür atanacaktır. İşte, iktidarın istediği de, burada diyor ki, bu rektörü ve bu mührü ben veriyorum, öyleyse, benim istediğim adam olacaktır.
Millî Eğitim Bakanının ve Başbakanın önerisiyle, Cumhurbaşkanının 3 kişi arasından seçeceği bir rektör atanacaktır.
Arkadaşlar, az evvel söylediğim gibi, bizim örf ve âdetlerimizde, geleneklerimizde, Millî Eğitim Bakanının ve Başbakanının önereceği, rektör olmamış. Bir kere bu hata yapılmış; 1992'de 21 üniversite kurulurken, demişler ki, Millî Eğitim Bakanının ve Başbakanın önerisiyle, rektörler Cumhurbaşkanınca atansın.
Hemen, arkadaşlar, söyleyeyim, bu atanan 21 rektörün 13'ü, iki seneye varmadan görevlerinden alınmıştır.
Sayın Bakanım bilmiyorlar mı; bunu tekrar hatırlatayım. İki seneye varmadan, 21 rektörün 13'ü görevden alınmıştır, değişik nedenlerle. Öylesine iş ayyuka çıkmıştır ki, ülkenin pek çok yerinde denilmiştir ki: "Üniversiteler medreseye dönmüştür."
İsterseniz, buna, Sayın Bakanımın çok iyi bileceği bir kişiyle devam etmek istiyorum.
Arkadaşlar, bu, medreseye dönüştüğü sözü, buna bir örnekle, Camiül Ezher'de kaçak olarak okuyup gelen; ama, elinde üniversiteyle denklik diploması bulunmayan bir kişi, öğretim görevlisi olarak atanmıştır. Bu, Türkiye'de yaşanmıştır arkadaşlar, bu 21 üniversite olayında yaşanmıştır ve bu atayan rektörü, dönemin YÖK Başkanı görevden alabilmesi için, anasından emdiği süt burnundan gelmiştir arkadaşlar. İşte, bu 21 rektörün; 13'ü görevlerini bitirememişlerdir, sonuna kadar dayanamamışlardır.
Şimdi, hükümetin istediği bu. Diyor ki: O zaman, 1992'de yapılmış, yine biz de bunu yaparız. Yaparsınız Sayın Bakanım; tabiî, çoğunluk sizde; ama, yapamazsınız! İşte, dediğim gibi, 21 rektörün 13'ü görevden alınmışsa, bunların da birçoğu görevden alınacaktır.
Benim üzüntüm şu: Üniversite öğretim üyesi olarak, rektör olarak atanacak olan bu kişiler, üniversitenin omurgasını oluşturacaklardır. Yeni bir üniversite kuruyorsunuz ve diyorsunuz ki, "buyur kardeşim, sen bu üniversitenin rektörüsün." Gittiği yerde ot, ocak yoktur, bürosu yoktur, öğretim üyesi yoktur ve rektöre diyorsunuz ki, "seni buraya atıyorum; ama, sen benim adamımsın, haberin olsun, benim istediklerim olacaktır." Özellikle kasaba politikacıları, bunlara değişik baskılar yapacaklardır. Son Ondokuz Mayıs Üniversitesindeki araştırma komisyonunu ben biliyorum; Ondokuz Mayıs Üniversitesi Rektörünün nelerle mücadele ettiğini gördüm, yaşadım. İşte, bu atayacağınız 15 yeni rektör de, aynı şeyle mücadele edecektir, aynı şeylerle yaşayacaktır arkadaşlar ve yine, söyleyeyim, ama doğru, ama yanlış, o illere rektör olmak isteyen pek çok profesör şu anda milletvekillerinin odalarını dolaşmaktadır, "benim, ne olur falan üniversiteye rektör atanmama yardım edin" diye. Yapmayın arkadaşlar, üniversitenin içine bu kadar politikayı sokarsanız, bu işin içinden çıkamayız. Bunu bir daha geri getiremeyiz. Çünkü, üniversite yazboz tahtası değildir. Bir bozdunuz mu, kolay kolay düzeltemezsiniz.
İlle bunu böyle yapıyoruz derseniz, söyleyecek bir şeyim yok; ama, şunu da söyleyeyim: Bununla bir Anayasa suçu işliyorsunuz. Sayın Cumhurbaşkanı, gerekçesinde bunları gayet açık söylemiş, diyor ki, şundan şundan şundan dolayı rektörlerin atanması söz konusu değildir. Siz, bunu yine yaparsınız; ama, bu sefer Cumhurbaşkanı, büyük olasılıkla bunu Anayasa Mahkemesine götürür.
K. KEMAL ANADOL (İzmir)Biz de götürürüz.
MUSTAFA ÖZYURT (Devamla)Biz de götürürüz tabiî..
Gelin, lütfen, bir Anayasa suçu daha işlemeyin.
Bu duygularla, bu geç saatte beni dinlediğiniz için hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
36 konuşma daha · 28 Şubat 2006