İş kanun tasarısı ve sağlık aile çalışma ve sosyal işler (s,s, 73)
Genel Kurul, 83. Birleşim · 1. yasama yılı · 22 Mayıs 2003 · 1.747 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma
Kaynak göster
Oğuz Oyan (CHP), 22 Mayıs 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 83. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: İŞ KANUN TASARISI VE SAĞLIK AİLE ÇALIŞMA VE SOSYAL İŞLER (S,S, 73)); konuşma 1.747 kelime.
Oğuz Oyan (CHP, İzmir). “İş kanun tasarısı ve sağlık aile çalışma ve sosyal işler (s,s, 73)”. TBMM Genel Kurulu, 83. Birleşim tutanağı, 22 Mayıs 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/oguz-oyan-22-2003-05-22-is-kanun-tasarisi-ve-saglik-aile-calisma-ve-sosyal-isler-s-s-73 (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA OĞUZ OYAN (İzmir)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önümüzde bulunan bu İş Yasası Tasarısının yeniden görüşülmek üzere gelecek maddeleri dışında son maddesine gelmiş bulunuyoruz. Bu son madde vesilesiyle, bütünü üzerine birkaç söz söylemek istiyorum.
Değerli milletvekilleri, ağustos ayını hatırlayalım. Ağustos ayında, 57 nci hükümet var. 57 nci hükümet, iş güvencesine dönük düzenlemeler, İş Yasasında ve diğer iki yasada paralel düzenlemeler getiriyor. 9 Ağustos 2002'de bu düzenleme çıkıyor. Bu düzenlemede, şimdi, burada, AKP sıralarında oturan arkadaşlarımızın tavrı nedir? Bu tavra baktığımız zaman, 57 nci hükümet döneminde muhalefet saflarında olan AKP'nin tavrı, bu İş Güvencesi Yasasına katıksız bir destek vermek oluyor; yani, burada, hiçbir AKP'li milletvekilinin aklına, örneğin, 10 kişi yerine bunu 30 kişiye çıkaralım gibi bir düzenleme önerisi vermek gelmiyor, tam anlamıyla destekliyorlar.
Bu yasa çıkıyor. Bu yasa çıkarken, bu yasanın çıkmasında rol oynayan bir siyasî, Anavatan Partisi gibi bir partiden beklenmeyecek şekilde, Yaşar Okuyan, partisinden istifa etmek zorunda kalıyor.
Bu süreç, bir ödünle tamamlanıyor. İşveren kesimi iki şart getiriyor; bu yasanın, iş güvencesiyle ilgili düzenlemelerin yürürlüğe girmesi için, birincisi, yürürlük tarihinin 15 Marta alınması -altı ay gecikmeli veriyorlar- ikincisi de, İş Yasasında yeni bir düzenleme yapılması.
Şimdi, burada yaşadık. Bu tasarıyı 13 Martta burada tartışmaya başladık, 15 Marta İş Yasasının yetişmeyeceği anlaşıldı, 14 Mart akşamı bize önerildi; geliniz, bunu, iş güvencesiyle birlikte durduralım, geri çekelim. Kimin talebiydi; işverenin talebiydi.
Değerli arkadaşlarım, şimdi, bir kere eğri oturup doğru konuşalım. Eğer, siz, 9 Ağustosta doğru yaptıysanız, şimdi yanlış yapıyorsunuz. Eğer, o zaman yanlış yaptıysanız, çıkın buraya, deyin ki, biz, o zaman yanlış yaptık, doğrusu şimdikidir; ama, biz bilelim, hangisi doğru; yani, bir kişi, iki farklı zamanda, iki farklı şey söylüyorsa, burada bir çelişki vardır. Bunun düzeltilmesi gerekir. Buraya gelip, Cumhuriyet Halk Partisi muhalefetine şu an eleştiri yöneltmekle, bu sorumluluktan kurtulamazsınız. Burada, bu çelişkili konumu açıklamak sorumluluğu altındasınız. İş güvencesini, bu İş Yasasıyla kuşa çeviriyorsunuz, işyerlerinin büyük bölümünde uygulanamaz hale getiriyorsunuz ve bunun da, tartışılamaz, eleştirilemez bir konum olduğunu söylüyorsunuz. Böyle bir şey olabilir mi?! Bunu nasıl anlatırsınız?! Kamuoyu, bunu nasıl doğru kabul edebilir?! Yani, özeleştiri diye bir şey var. En azından çıkın, "biz, eskiden yanlış yapmışız, şimdi doğrusu budur" deyin, biz de anlayalım. Aynı konuda, bir yanlış, bir doğru, aynı anda "doğrudur" diye savunulamaz.
Dolayısıyla, bir kere, burada samimiyet çok önemlidir. Samimiyet testinden, her kanun tasarısında sınıfta kalıyorsunuz maalesef. Toplum, bu kadar bunları anlayamaz noktada değildir; sakın öyle sanmayınız. Bakın, İzmir'de 50 000, Ankara'da 70 000 kişi alanı doldurdu; daha fazlası da doldurur.
İş huzurunu, iş barışını bozacak bir yasa getiriyorsunuz. Burada bir aydır tartışıyoruz, uzun geliyor size. Çıkaracağımız bu yasa, Türkiye'nin onyıllarını etkileyecek bir iş yasasıdır. Türkiye'nin onyıllarını etkileyecek bir iş yasası için, keşke, biz, bu gündeme gelmeden, henüz Parlamentoya sunulmadan, iki üç ay oturup bir tartışsaydık, daha fazla mutabakat arasaydık; bizim, burada, şu tasarının 18 - 20 maddesinde, emekten yana getirdiğimiz önergelere katılabiliyor olsaydınız, biz bunun tümüne de sizinle birlikte oy verirdik. Ama, uzlaşma kültürü, tek yanlı olan bir şey değil. Burada, verdiğimiz önergelerin önemsiz birkaç tanesine destek olundu; bunlar, olsa ne olur, olmasa ne olur aslına bakarsanız, yani bunlar küçük düzeltmeler. Burada, esasa dönük düzeltmeler yapılmadı; Cumhuriyet Halk Partisinin düzeltici önergeleri kulakardı edildi.
Değerli arkadaşlarım, bir kere, şunu, politik olarak da çok iyi sindirmemiz lazım: Adalet ve Kalkınma Partisi, 3 Kasımda, tıpkı 9 Ağustosta olduğu gibi, geniş seçmen kitlelerine, çalışanların haklarını savunacağı konusunda sözler vererek geldi; ama, aradan çok geçmedi -3 Kasımdan itibaren bir ay geçtikten sonra- bunların, hemen, çok kolay terk edilebileceği anlaşıldı, daha geçici bütçeyle anlaşıldı, arkası çorap söküğü gibi geldi.
Bakınız, daha önce de söyledim Adalet ve Kalkınma Partili arkadaşlarım, adaletin terazisi bu, adaletin terazisinin ortasında bir kılıç vardır, adaletin kılıcıdır bu, dimdik durur. İtalya'da Pisa diye bir şehir vardır, bir de Pisa Kulesi vardır; bilir misiniz? Sizin kılıcınız, Pisa Kulesi gibi duruyor arkadaşlarım; yani, dik durmuyor, eğri duruyor, yakında çökecek, Pisa Kulesi de çökecek yakında.
Değerli arkadaşlarım, bu, doğa kanunlarına da aykırı, sosyal yasalara özellikle aykırı.
Bu İş Yasası Tasarısı tartışmaları başladığı zaman önünüzde üç seçenek vardı: Bir, iki sosyal kesime eşit mesafeyle yaklaşmak, bir kitle partisi olduğunuzu varsayarsak; iki, seçimlerde verdiğiniz görüntüden çıkarsak, emeğe daha yakın durmak; çünkü, korunması gereken kesim o; üç, sermayeye daha yakın durmak. Şimdi, bu üç konumdan, emeğe daha yakın dursanız, hiç sorun yoktu, zaten hepsinde anlaşırdık, bütününü oylardık, bütününde anlaşırdık. Ortada dursaydınız, yani, iki kesime de eşit mesafede dursaydınız bile, 18 tane ihtilaflı maddenin hiç olmazsa 9'unda 10'unda gelin anlaşalım deseydiniz bile, büyük bir yakınlaşma ve toplumda huzur sağlardınız; ama, bunu da yapmadınız. Sizin buradaki tutumunuz, tamamen, Pisa Kulesi gibi, bütün gövdenizle sermaye tarafına eğildiniz ve bu, iş barışını koruyan bir şey değildir. Yanlış yapıyorsunuz; işveren de yanlış yapmıştır, siz de yanlış yapıyorsunuz. Yani, bir kesimin yanlışı, iktidarın, hükümetin yanlışı haline gelmiştir.
Bu kadar sahiplenilmemesi gereken bir pozisyondu sermayenin pozisyonu. Niye; bakın, söyleyeyim: Türkiye'de, zaten, istihdamın yüzde 50'si kayıtdışıdır. Kayıtiçi dediğimiz istihdam veyahut kayıtiçi işletmeler de, bu kayıtdışı sektörle içli dışlı ilişkiler halindedir. Yani, bakın, siz bugün 30 kişiye çıkardığınız zaman iş güvencesinin geçerli olacağı işyerlerini, yüzde 90'dan fazla işyeri dışarıda kaldı. Peki, şimdi, büyük bir işyerini düşünün; tedarikçi firmaları nasıl seçiyor; ya kayıtdışında ya daha az iş güvencesi olan, daha düşük ücret ödenen yerlerden seçiyor. Yani, burada, büyük işyerleri de aslında bu sistemden kopuk değil; hepsi birlikte çalışıyor. Siz ne yapmış oluyorsunuz; zaten yarısı kayıt dışında olan bir ekonominin öbür yarısını da, inanılmaz bir esnek çalışma, atipik çalışma koşulları, istisnaî çalışma koşulları içine itiyorsunuz. Böylece, istisnayı aslında kural haline getirmeye başlıyorsunuz, düzenli çalışma istisna haline gelmeye başlıyor. Bu, iş barışını zedeler sevgili arkadaşlar. İş barışını zedeler ve bundan, aslında, uzun vadede işveren kesiminin de çıkarı yoktur. Niye yoktur; işverenin esas çıkarı nedir, biliyor musunuz: Emeği daha verimli çalıştırmak... Emeğin daha verimli çalışması için şart nedir; emeğin huzurlu olmasıdır. Yani, her dakika tedirgin, yarın işten atılacağım; acaba, benim ücretim artar mı -yani, enflasyon kadar- ne olur; ben, acaba, bu işyerinde daha ne kadar kalabilirim gibi ya da hatta burada getirdiğiniz bütün düzenlemeler, hafta tatilinden tutun, çok sayıda, hafta çalışma süresine kadar, günlük ya da haftalık çalışma süresine kadar her şey belirsiz hale geliyor. Şimdi, böyle bir işçiden, böyle bir çalışandan, siz, yüksek bir verimlilik alabilir misiniz?! Türkiye, gelişmiş ülke standartlarına böyle mi ulaşabilir?!
Türkiye'de, bakın, asgarî ücret 140 dolar düzeyinde; bu, 100-150 dolar arasında gidip geliyor genellikle. Peki, şimdi, biz bunu çok düşük buluyoruz, herhalde hepiniz de düşük buluyorsunuzdur; netinden bahsediyorum. Peki, siz, düşük bulduğumuz bu asgarî ücret düzeyini daha aşağıya çekebilir misiniz; yani, bunun yarısına, 70 dolara, 35 dolara indirebilir misiniz; indiremezsiniz. Türkiye'nin koşulları buna imkân vermez. Tam tersine, yukarıya çıkarmanız konusunda sosyal baskı altındasınız. Siz, 50 dolar işçi ücreti veren Çin'le mi rekabet edeceksiniz?!
Türkiye'nin önü, ucuz ve güvencesiz işgücüyle açılamaz. Türkiye, gelişmiş ülkelerle rekabet etmektedir. Gelişmiş ülkelerdir Türkiye'nin pazarı. Türkiye, bu pazarlara mal satarken daha yüksek kalitede mal ve hizmet sunmalı ve bunun için, daha yüksek kaliteli, nitelikli işçi kullanmalı ve daha vasıflı işçiye daha yüksek ücret ödemelidir. Yavaş yavaş buna doğru yönelmeliyiz. Düğmeye basınca hemen bir günde olmaz; ama, Türkiye'nin geçişi burada; çünkü, Türkiye'nin, sonuçta, hitap ettiği pazarlar onlar ve o pazarlar Türkiye'ye birtakım kurallar koyuyorlar; çocuk işgücü çalıştırmaktan kadın işgücü çalıştırmaya, sendikasız işgücü çalıştırmaya kadar bütün bunları yasaklayan, bütün bunları adil ticaret sözleşmeleriyle yasaklamaya giden birtakım normlar koyuyorlar; yani, giderek, zaten, sizin ticaret kaybınıza yol açacak bir şekle doğru gelişiyor bütün bu atipik istihdam ve kayıtdışılıklar.
Dolayısıyla, buradan baktığınız zaman, aslında, işverenin dahi uzun vadeli çıkarları açısından gözeteceği norm, Türkiye'de düzenli işgücünün, düzenli çalışma koşullarının, atipik çalışma koşullarının, bu kadar esnetilmiş koşulların değil, daha belirli, belirgin iş koşullarının oluşmasıydı. Bununla ilgili size bir örnek vereyim. Bakın, Türkiye'de, 1980'lerde işveren kesimi Özal'ı alkışladı. Niye alkışladı; çünkü, Özal şunu demişti: Ey işverenler, ey tasarruf sahipleri, sermaye sahipleri, ben artık vergiyi sizden az alacağım; ama, borç alacağım; vergi almak yerine, borç alacağım. Herkes çok alkışladı; aman, ne güzel; bu adam da, herhalde, gökten inmiş; mucizeler yaratacak... Ne oldu arkadaşlar; bakın, o, kuyuya atılan taşı daha çıkaramadık. Eğer, işveren, sermaye kesimi, o gün uzun vadeyi düşünseydi, bunun yanlış olduğunu söylerdi. Hayır, bugün bunu düşürmek yanlıştır; çünkü, bunu misliyle öderiz... Nitekim, bugün, misliyle ödüyoruz.
Bakın, bütün vergi gelirleri 2001'de faiz ödemeye yetmedi, geçen sene yüzde 87'si faize gitti. Niye; çünkü, vergi almak yerine, borç alma politikasına girdik ve ne yazık ki, 1990'larda da bunu sürdürmeye devam ettik. Bu politikalar eğer olmasaydı, Türkiye, bugün, daha düşük bir vergi yükünde olabilir -bakın, işveren açısından bakarsak, daha düşük; bugün yüzde 33'lük bir toplam vergi yükü var- hükümetler bütçelerine hâkim olabilir, daha fazla yatırım harcaması yapabilir, özel sektöre daha çok sipariş verebilir, onlara daha çok ihale açabilir, ödemelerini, istihkaklarını daha kolay ödeyebilirdi. Yani, Türkiye'nin bugün içine düştüğü, bütçesinin içine düştüğü bu zavallı durum, aslında, bizzat özel sektörün de işinin önünü tıkayan bir noktaya gelmiştir. Yani, bu uzun vadeyi düşünmeyip, sadece kısa vadeli hesaplarla iş yapmaktır; bu iş yasasında da böyle. Sadece bugünden bakarsanız, sadece bugünün, ben daha çok kâr yapayım, daha çok sömüreyim, yaptığım işe yatırdığımı kısa sürede amorti edeyim diye bakarsanız, uzun vadede, bu, sizin çıkarınıza gelişmez. Yani, bugün dünyanın en yüksek ihracat kapasitesine sahip ülkeleri, Almanyası, Japonyası, bunlar, ucuz işgücü üzerinden mi yapıyorlar? Almanya'da neredeyse 10 kat Türkiye'deki ücretten. Peki, ne oluyor; Almanya'nın ihracatını mı engelliyor?
Değerli arkadaşlarım, yani, burada, Türkiye'nin kendi yerini, kendi coğrafî ve ekonomik pozisyonunu çok daha iyi belirlemesi lazım. Bunun için de, yüksek vasıflı ve yüksek ücretli bir işgücüne doğru -tabiî, bunun arkasında bütün bir eğitim formasyonuyla beraber- gitmesi lazım.
Burada, bu tasarıyla ne getiriliyor; bu tasarıyla, ne yazık ki, bir kere toplumsal mutabakat koşulları yerine getirilmeden... Bugün, birazdan göreceğiz, geriye çekilen maddelerde de birtakım rötuşlar var; ama, ne yazık ki, bunlar yeterli ölçüde güvence getirmiyor. Bunların ayrıntısına şimdi girmiyorum; çünkü, birazdan zaten tartışılacak.
Değerli arkadaşlarım, burada, esnek çalışmanın bu kadar çok başlık altında getirildiği bir yasa tasarısı, sonuçta, Türkiye'de iş barışına, emek üretkenliğine, ILO normlarına uygun düzenlemeler değildir ve Türkiye, böyle bir iş yasasıyla, kendi geleceğini, kendi çalışma alanını, emek-sermaye arasındaki ilişkileri uzun yıllar düzenleyebilecek bir yapıya doğru yönelmemektedir. Hâlâ, tabiî, çok geç değildir; bütün bunlar yeniden düzenlenebilir. Belki, bu tasarı, bazı maddeleri tekrar görüşülmek üzere önümüze gelebilir. Birazdan gelecek; ama, daha sonra da, buradan çıktıktan sonra da gelebilir; yani, bunları değerlendireceğinizi umuyorum.
Bir kere, iş hukukunun temel ilkelerini, mutlaka, hesaba katmamız gerektiğini düşünüyorum. Bunun üç ana ilkesini hiç gözden uzak tutmamalıyız. Bunun bir tanesi, işçi lehine yorum ilkesidir. İkincisi, nispî emredici hukuk kurallarıdır. Hukuk kuralları olmadan iş barışını koruyamazsınız. Üçüncüsü de, işçiyi koruma ve yardımdır. Neden; çünkü, bu sosyal ilişkide işçi, zayıf taraftır, korumasız taraftır; yani, bu zayıf, korumasız taraf olmasının bir sonucunu 2001...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
OĞUZ OYAN (Devamla)Sayın Başkanım, 15 dakika bitti mi?
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
36 konuşma daha · 22 Mayıs 2003
