2006 merkezi yönetim bütçe kan.tas.( dpt,spk,bddk,gap bölge kalkınma idaresi başk.,tütün ve tütün mümullleri ve alkollü içkiler piyasası düzenleme kurumu) 5 inci tur
Gaziantep Milletvekili ·
Genel Kurul, 34. Birleşim · 4. yasama yılı · 17 Aralık 2005 · 1.470 kelime · yaklaşık 7 dakikalık okuma
Kaynak göster
Ömer Abuşoğlu, 17 Aralık 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 34. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2006 MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KAN.TAS.( DPT,SPK,BDDK,GAP BÖLGE KALKINMA İDARESİ BAŞK.,TÜTÜN VE TÜTÜN MÜMULLLERİ VE ALKOLLÜ İÇKİLER PİYASASI DÜZENLEME KURUMU) 5 İNCİ TUR); konuşma 1.470 kelime.
Ömer Abuşoğlu (Gaziantep). “2006 merkezi yönetim bütçe kan.tas.( dpt,spk,bddk,gap bölge kalkınma idaresi başk.,tütün ve tütün mümullleri ve alkollü içkiler piyasası düzenleme kurumu) 5 inci tur”. TBMM Genel Kurulu, 34. Birleşim tutanağı, 17 Aralık 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/omer-abusoglu-22-2005-12-17-2006-merkezi-yonetim-butce-kan-tas-dpt-spk-bddk-gap-bolge-kalkinma-i (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA ÖMER ABUŞOĞLU (Gaziantep)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Tabiî, Muharrem Bey dertli; GAP konusu olunca, GAP'taki sorunları bilfiil yaşayan insanlarla iç içe olunca, GAP konusundaki sözlerini uzatmasını normal karşılamak lazım. Zaten bizim kendi aramızdaki anlaşma da, GAP konusundaki sıkıntıları konuşabildiğin kadar konuş, GAP bölgesinin sıkıntılarını Meclis kürsüsünden yeterince ifade etmiş olalım, belki hükümete çözüm üretme noktasında birtakım fikirler, ipuçları verebiliriz şeklindeydi.
Bu durumda, benim 10-12 dakikalık bir sürem kaldı. 3 kuruluş üzerinde konuşma yapmayı düşünüyordum; Devlet Planlama Teşkilatı, SPK ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu. Her birinin üzerinde kısa kısa duracağım. Zaman içerisinde daha bu konuları çok tartışacağız. Ekonominin genel politikalarıyla ilgili konuşulması gereken çok problemler var, üzerinde durulması gereken, Meclisin ve toplumun aydınlanması gereken ciddî meseleler var. Çünkü, ekonomi konusunda hükümet daima parlak bir tablo çiziyor; vatandaşa soruyoruz "durumun, halin nedir" dediğimizde, kapkaranlık bir tablo ortaya çıkıyor. Hükümetin çizdiği tablo mu doğru, yoksa vatandaş mı yalan söylüyor?! Başbakan da ikisi arasındaki farkı anlayamamış ki, önüne gelen her fırsatta "işsizim, yoksulum, fakirim" diyeni azarlamakla meşgul. Bu gerçeğin hiç de rakamlara yansımayan şekilde olduğunun bir şekilde Başbakana anlatılması lazım. Yeri geldiğince bunları anlatmaya devam edeceğiz.
Bu uygulamalardan birisini, Devlet Planlama Teşkilatıyla ilgili olması dolayısıyla, o çerçevede gündeme getirmek istiyorum. Devlet Planlama Teşkilatı, bildiğimiz gibi, devletimizin önemli kurumlarından birisi. Türkiye'nin bugünkü ekonomik seviyesine gelmesine geçmişte ciddî katkıları olmuş, Türkiye'yi yöneten önemli kişilerin yetişmesinde âdeta bir okul ve kişileri de, akademik kariyer yapan ve buradan elde ettikleri bilgi ve tecrübeleri ülke hizmetine sunan bir okul halinde olmuş; ama, bugün için, DPT'nin bu fonksiyonunu ne ölçüde yerine getirdiğini tartışabiliriz. Sayın Mehmet Ceylan o kurumda uzun süreler çalışmıştır ve oradaki yapıyı, geçmişiyle, bugünüyle mukayese edebilecek durumdadır.
Devlet Planlama Teşkilatının fonksiyonlarından birisi, hükümete müşavirlik görevi yapmaktır; ikincisi, alternatif stratejiler hazırlamaktır; üçüncüsü -bunları tek tek sayacak değilim- ülkenin geleceği, toplumun geleceği, ekonominin geleceği konusunda orta ve uzun vadeli planlar hazırlamaktır; ama, dünyada meydana gelen bir akım bu kurumu da çarptı biraz, özel teşebbüsün önünün açılması gibi bir akım bu kurumu da çarptı ve kurum, bu akım içerisinde âdeta fonksiyonsuz hale getirildi. Eskiden kamu kesimi için zorlayıcı, özel sektör için de yol gösterici bir fonksiyon icra eden kurumun, bugün için, bırakınız özel sektörü, kamu kesimi için bile yol gösterici olma fonksiyonu, âdeta ortadan kaldırıldı. Teşkilat, bütün heybetiyle, bütün cüssesiyle orada duruyor; ama, hükümet, icraatlarında başına buyruk gidiyor. Bunun en bariz örneği, teşvik meselesi.
Bildiğimiz gibi, geçen yıl, iyi niyetle -meselelerin, problemlerin çözümünde iyi niyet yetmiyor, bilgi yetiyor- Sayın Başbakan dedi ki: Şu geri kalmış yöreleri, kalkınmamış yöreleri, fakir yöreleri bir kalkındıralım. Bu noktada ne gibi tedbirler alınması gerekir, çaresi nedir, bunun yolu yordamı nedir, ilk sorulması gereken yer Devlet Planlama Teşkilatıdır. Planlama Teşkilatının, bu konuda, geçmişte ciddî çalışmaları olmuştur; ama, bunu yapmak yerine, Sayın Başbakan, kim akıl verdi veya nereden ilham alındıysa "kişi başına geliri 1 500 doların altındaki bölgelerin tamamına teşvik verdim" dedi. O günün şartlarında, çok insan söyledi bunu, bakanlardan bazısı da buna katılmadığını açıkça belirtti. İlk önce -sayılar yanlış olabilir, hatırımda yanlış kalmış olabilir- 13 il, daha sonra da 40 küsur ile çıkarıldı. Ne oldu bu durumda; teşvikin esas, ana unsuru olan selektif olma, bölgesel olma, sektörel olma özelliğini bir çırpıda ortadan kaldırdık; âdeta, her şeyi, her sektörü, her bölgeyi teşvik eder hale getirdik. Siz, geri kalmış bölgelerin teşvikiyle ilgili birtakım tedbirler getiriyorsunuz; Bitlis'in, Muş'un, Van'ın, Mardin'in yanına Düzce'yi de koyuyorsunuz, Uşak'ı da koyuyorsunuz! Neymiş; bunların da geliri 1 500 doların altındaymış. Böyle bir mantık olmaz! Bu mantık, olsa olsa padişah buyruğu olur. "Fermanımdır, teşvik edile" mantığı hakimdir burada.
Böyle bir sistemin iki yıldan beri uygulanması sonucunda, geri kalmış yörelere yönelik yatırımlarda ne ölçüde bir artış olmuştur; beklenen fayda ne ölçüde hâsıl olmuştur; bunun cevabı negatiftir.
Öyleyse, hükümetin icraatlarında, bu kurumun -hiçbir şeyi değil- kamu sektörü için zorlayıcı olma özelliğini kullanmıyorsunuz, hiç olmazsa da danışman olma rolünü aktif hale getirin; Devlet Planlama Teşkilatının birikimini, yeniden bu ülke hizmetine yönlendirin.
O bakımdan, hükümetin buna benzer birtakım icraatlarında, başına buyruk, keyfî, bilimsel temeli olmayan, teknik temeli olmayan uygulamalar şekline dönüşmesi dolayısıyla, iyi niyetle ortaya çıkan… Kötü niyetlisiniz demiyorum; ülkeye hizmet için çaba ve gayret sarf ediyorsunuz; ama, yetmiyor, bunlar yeterli değil, bilenden, erbabından akıl alacaksınız, danışacaksınız "şurada şu yanlışı yaptınız" diyenlerin sesine kulak vereceksiniz, muhalefetin sesine kulak vereceksiniz ki, yanlışta ısrar edilmesin, yanlıştan dönülsün. Yanlış hesap Bağdat'tan döner demişler; ama, hükümet, bazı icraatlarında, yanlışta ısrar ederek, Bağdat'ı dahi göremiyor. O bakımdan, hükümetin, icraatlarında, gerek muhalefetin sesine ve gerekse de konunun erbabı olan insanların sesine kulak vermesinde fayda olduğunu, ülkenin menfaatları açısından fayda olduğunu düşünüyorum.
Bir başka husus, üzerinde durmak istediğim, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kuruluyla ilgili olması açısından, son aylarda yaşadığımız kredilendirme ve bankacılık ilişkisi. Yani, bankacılık kesiminde ortaya çıkan ve giderek de artan riskler.
Bankacılık kesimi, bildiğimiz gibi, 2001 krizinde en fazla hırpalanan ve bundan, krizden en fazla zorluk çeken, en fazla zarar gören bir kesimdi. Bunun sebebi, bankacılık kesiminin ciddiyetten uzak bir yapılanması ve işleyişiydi. Bugün için, bu kriz acaba sektöre ne ölçüde ders olmuştur; bugünkü mekanizmalarını bu krizden aldıkları derslere göre mi işletiyorlar; yoksa, yine, keyfe keder birtakım uygulamalar mı ortaya çıkıyor, kısaca buna göz atmak lazım.
Pek, krizden ders alınmışa benzemiyor bankalar tarafından. Elbette, bunlar özel kuruluşlar, kendi politikalarını kendileri tayin edecek ve gelecekleriyle ilgili stratejilerini kendileri tespit edecek durumdalar; ama, ortada bir de Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu var. Bankacılık kesiminden, malî kesimden ortaya çıkan zararların tamamı bu toplumun sırtına kambur olarak girmiştir; bundan dolayı, konu bizi ilgilendirmektedir.
Bugün için, bankacılık kesiminde önemli riskler ve bunun kaynakları, bir kredi riski ve kur riski şeklinde yavaş yavaş oluşmaktadır. Bu risklerden birincisi, mevduat vadesi ile kredi vadesi arasında cereyan etmektedir, oluşmaktadır. Siz kalkıp, on yıllık, yirmi yıllık vadelerle konut finansmanı yapıyorsunuz; ama, mevduat yapınıza baktığınız zaman, ortalama vade yapısı mevduatın üçbuçuk küsur ay. Bırakınız, altı ay, bırakınız bir yıl olsun. Siz, bu bir yıllık vadelerle topladığınız mevduatla nasıl yirmi yıllık bir finansman seçeneği sunabiliyorsunuz?! Burada ne gibi riskler oluşuyor; en basitinden şu: Konut finansmanına bankalar bu şekilde girdikten sonra konut fiyatlarında, bildiğiniz gibi, yüzde 100'ün üzerinde artışlar oldu. Bugün, bankalar, aşırı şişirilmiş fiyatlarla konutu, konut kredilerini ve konut sektörünü finanse ediyor; dolayısıyla, fiktif fiyatlar, fiktif rakamlar ortada. Ciddî bir risk getirmektedir bu. Yarın, bu sektörde meydana gelecek herhangi bir kriz, finansman ve krediyle konut elde eden kişilerin bu borçlarını ödeyemez hale gelmeleri durumunda, bankalar, açtıkları krediyi -el koysalar bile sattıkları gayrimenkule- bu kredileri geri döndürme imkânına sahip değildir. Ciddî bir, orada risk oluşmaktadır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
ÖMER ABUŞOĞLU (Devamla)Sayın Başkan, eksüremi kullanmak istiyorum.
BAŞKANBuyurun efendim.
ÖMER ABUŞOĞLU (Devamla)Ayrıca, kredi maliyeti ile mevduat maliyeti arasında da ciddî farklar söz konusu. Gerçi, bankalar kendilerini kısmen garanti altına alacak uygulamaları daha kredilendirmenin başında birtakım ilave ücretlerle, yaklaşık, açtıkları kredinin yüzde 5'i oranında bir maliyetle finansmanı kullanana yüklemektedirler. Böylelikle, yıllık yüzde 12-13 olan -en son durumu itibariyle- kredi faiz oranları yüzde 16, yüzde 17'ye çıkmaktadır; ama, bu bile, bankaların kredi maliyeti ve mevduat maliyeti arasındaki oluşan riski ortadan kaldırmalarına yetmemektedir.
Bildiğimiz gibi, Türkiye'de, tasarruf bir darboğaz içerisinde görünmektedir. Türk ekonomisinin ciddî darboğazlarından birisi tasarruf darboğazıdır. Bu darboğaz aşılabilmiş değildir, gayri safî millî hâsılaya tasarrufların oranı hâlâ düşüktür. Bu şartlarda, bankacılık kesiminin girmiş olduğu, girişeceği bu tür geniş ve yaygın kredilendirme işleminde bir mevduat kaynağının da ortaya çıkması gerekir, finansman kaynağının bulunması gerekir. İçeride bu kaynağı hızlı geliştirme imkânı olmayınca, bankalar yabancı kaynaklara müracaat etmektedirler.
Yabancı kaynakların riski şudur: Özellikle günümüzdeki döviz kurunun aşırı değerlenmiş olduğu durumu dikkate aldığımızda, döviz kurlarında en ufak bir oynama bankaların 2001'dekine benzer çok ciddî bir kriz içerisine gireceklerinin açık göstergesidir. Döviz kurunun bu şekilde, aşırı değerli bir şekilde devam etme imkânı giderek azalmaktadır. Cari açıkların büyüklüğü, döviz kurunda bir düzeltmeyi gerekli kılmaktadır. Genellikle literatürde bu konuyu açıklayan yeteri kadar izahat, yeteri kadar bilgi mevcuttur. Aşırı değerlenme 18 aydan fazla devam edemez, etmemesi lazım; ederse, bir yerde şok krizler şeklinde krizler yaşanabilir. O bakımdan, bankacılık kesiminin, dış finansman ağırlıklı bu tür kredilendirme, gerek tüketici ve gerekse de konut kredilendirme işlemini yaygınlaştırmaları halinde kur riski de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Diyebilirsiniz ki, biz, hükümet olarak, piyasaların kendi işleyişine müdahale etmiyoruz. Evet, etmiyoruz; ama, bunun maliyetini de neticede bu toplum çekiyor herhangi bir kriz anı söz konusu olduğu anda. Hükümetin ve özellikle de BDDK'nın bu konuda ciddî tedbirler alma zarureti ortaya çıkmaktadır. Zaman, tam o zamandır.
Bir başka konu; küçük ve orta ölçekli bankaların bu krizlere ve risklere dayanma gücü azdır ve bankacılık kesimimizdeki bu özelliğinden dolayı yabancılaşma eğilimidir. Malî piyasaları bir ekonominin damarlarında dolaşan kana benzetebiliriz. Siz bu kanın musluğunu yabancıların eline verdiğiniz ölçüde, bu mekanizmanın işleyişinde, yabancılar istedikleri anda müdahil olabilme imkânlarını giderek genişletmektedirler. Bu hususa özellikle dikkat etmek gerekir.
Yabancı sermayeye karşı değiliz; ama, yabancı sermaye ile millî sermaye arasında belli bir oranın, belli bir ağırlığın korunma ihtiyacı vardır. En son Vakıfbank özelleştirmesinde, bunun yüzde kaçı yabancıların eline geçmiştir bilmiyoruz.
Vakıfbank demişken, bir hususu daha ilave etmek istiyorum.
Sayın Başkan, 1 dakika içerisinde bitireceğim.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
45 konuşma daha · 17 Aralık 2005