Kooperatifler kanunu ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı (s.s.496)
Siirt Milletvekili ·
Genel Kurul, 108. Birleşim · 4. yasama yılı · 27 Mayıs 2010 · 919 kelime · yaklaşık 5 dakikalık okuma
Kaynak göster
Osman Özçelik, 27 Mayıs 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 108. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: KOOPERATİFLER KANUNU İLE BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI (S.S.496)); konuşma 919 kelime.
Osman Özçelik (Siirt). “Kooperatifler kanunu ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı (s.s.496)”. TBMM Genel Kurulu, 108. Birleşim tutanağı, 27 Mayıs 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/osman-ozcelik-23-2010-05-27-kooperatifler-kanunu-ile-bazi-kanun-ve-kanun-hukmunde-kararnamelerde-d (erişim: 28 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
BDP GRUBU ADINA OSMAN ÖZÇELİK (Siirt)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 496 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın geçici maddesi üzerinde Barış ve Demokrasi Partisinin görüşlerini sunmak üzere söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Sayın milletvekilleri, bugün 27 Mayıs. Elli yıl önce 27 Mayısta bir askerî darbeyle karşılaştı bu ülke ve hâlâ bir gelenek hâline gelen askerî darbelerin sosyal yaşamımızda, siyasal yaşamımızda sıkıntılarını, acılarını yaşıyoruz. Bir gelenek yarattı; 27 Mayıs 1960’tan sonra 12 Mart darbesi, daha sonra 12 Eylül darbesiyle karşılaştı bu ülke ve daha sonra da bugün hâlâ mahkemelerde davası sürmekte olan Ergenekon darbe girişimi bu ülkede yaşandı. Eğer bu Meclis halkın verdiği yetkiyi, halkın verdiği iradeyi halk adına kullanamaz ise askerî darbelerle karşı karşıya kalmak, askerî darbe tehdidi altında yaşamak ve Meclisi ve toplumun tamamını neredeyse askerî vesayet altında yaşamaya zorlamak ve böyle bir yaşama mecbur kalmak zorunda kalacaktır. Bu nedenle, Meclisin temel görevi, halkın iradesini doğru temsil etmek ve Meclisin iradesine sahip çıkmaktır.
27 Mayısta ve diğer askerî darbelerde, darbe planlayıcıları önce kendi içinde gizli bir örgüt kuruyor, daha sonra, darbe yapabilmenin sosyal ve siyasal koşullarını yaratmak üzere çeşitli eylemlere, çeşitli provokasyonlara girişiyorlar. Bunların tamamını yaşayarak gördük. 27 Mayıs askerî darbesinden sonra bu ülkede başbakan ve bakanlar idam edildi, Parlamento feshedildi ve askerler eliyle yeni bir Anayasa yapıldı. Daha sonra, aynı gelenek 12 Eylül darbesi sırasında yaşandı ve askerî mantıkla, askerî anlayışla, demokrasiden uzak, halkın iradesini hiçe sayan, insan haklarını, temel özgürlükleri hiçe sayan bir anlayışla yeni bir Anayasa yapıldı ve biz hâlâ o Anayasa’yla yaşamaya devam ediyoruz. Ne yazık ki mevcut Hükûmet, 12 Eylül Anayasası’nın iktidarlara sağladığı avantajların gölgesinde iktidarını sürdürme çabası içinde. Halkın ve tüm toplumsal kesimlerin, bu Anayasa’yla artık yaşamanın mümkün olmadığını, bu Anayasa’yla, 21’inci yüzyılda gelişmiş, demokratik bir ülke koşullarını yaratmanın mümkün olmadığını ifade etmesine rağmen, hatta tüm sivil toplum örgütleri, bilim çevreleri bu konuda müttefik iken, düşünce birliği içindeyken yeni bir anayasa talebi ne yazık ki Hükûmetin gündeminde değil, Anayasa’da yapılacak kimi revizyon niteliğindeki değişikliklerle, makyaj niteliğindeki değişikliklerle yeni, demokratik, sivil bir anayasa ihtiyacını âdeta ortadan kaldırır bir tavır içinde. Bu nedenle, bizim bir daha askerî darbelerle karşılaşmamamız, halkın iradesinin üstünde hiçbir güç tanımayan demokratik bir ülke yaratmamız açısından yeni, sivil, demokratik bir anayasaya ihtiyaç olduğunu ifade etmek isteriz ve 27 Mayısın bu vesileyle bize tekrar bu görevimizi hatırlatması gerektiğine inanıyorum.
27 Mayısı yıllarca bayram diye kutlattılar bize. Ben lise yıllarında, ortaokul yıllarında 27 Mayısı bayram olarak kutladım ne yazık ki. Çoğumuz böyle. Bir askerî darbenin bayram olarak kutlanması demokrasi tarihimiz için bence çok kara bir lekedir. Ortadan kaldırılmış olmasının ve bugün utançla anılıyor olmasının da bir sevinç kaynağı olması gerekir diye düşünüyorum.
Şimdi, bugünlerde, yine, hâlâ Ergenekon bütün boyutlarıyla ortaya çıkmış değil. Hâlâ Ergenekon’un kimi davranışlarının, kimi projelerinin yaşama geçirilmeye çalıştığını görüyoruz ve ne yazık ki AK PARTİ Hükûmeti bu konuda yeterli duyarlılık göstermiyor.
Bakın, YÖK eliyle üniversitelere gönderilen bir genelge var. Genelgelerde, güya bölücülük ve terörle mücadele adı altında üniversitelere bir görev veriliyor. Arkadaşlar, üniversiteler, terörle mücadele veya bölücülükle mücadele kurulları değil; üniversiteler, özgür bilim yuvalarıdır, özgür düşüncenin geliştiği merkezlerdir, özgür düşünceli bilim insanlarının yetiştiği ve görev yaptığı merkezlerdir. Devletin güvenliği, devletin güvenlik sorunları üniversitelere, üniversite öğretim üyelerine terk edilemez, onlara bırakılamaz, böyle bir görev verilemez. Böyle bir görevin verilmesi hâlinde üniversiteler asli fonksiyonlarından uzaklaşır, bir güvenlik merkezi hâline gelir. Nitekim, 12 Eylül sonrası ortaya çıkan YÖK’ün de amaçlarından bir tanesi budur. Üniversiteleri, eğitim kurumlarını askerî kışla merkezleri hâline getirme anlayışı devam ediyor.
Bakın, bu tür genelgelerin yayımlanmasından sonra, birçok üniversitede, güya “karşıt görüşlü öğrenciler arasında çatışma” adı altında, özellikle Kürt öğrenciler ağır saldırılara maruz kalıyorlar, linç girişimleriyle karşı karşıya kalıyorlar. En son, Muğla’da 1 öğrenci yaşamını yitirdi, daha önce de Diyarbakır’da 1 öğrenci yaşamını yitirmişti. Bu olaylar Muğla’da, Eskişehir’de, Tokat’ta, Malatya’da, Elâzığ’da devam ediyor. Üniversite yönetimleri, öğrencilerin can güvenliklerini sağlayamayacakları gerekçesiyle öğrencileri ya okuldan uzaklaştırıyorlar ya da öğrenciler, bu tür saldırıya maruz kalan öğrenciler, kendileri o kenti terk etmek zorunda kalıyorlar. Bu, ciddi bir tehlikenin işaretidir. Yarın iç çatışmalara dönüşecek bu tür kıvılcımların önünü almak zorundayız. Bu tür genelgelerle, fişleme genelgeleriyle üniversiteleri ve diğer eğitim kurumlarını devletin istihbarat örgütleri hâline getirmenin yanlışlığına dikkati çekmek istiyoruz.
Yine, bugünlerde, dün… Van Özalp’ta, 1943 yılında, 33 yoksul Kürt köylüsünü kurşuna dizen General Mustafa Muğlalı’nın ki yargılanmış ve suçu sabit görülmüş, sanıyorum müebbet hapse mahkûm olmuş bir generalin adı bir kışlaya veriliyor. Şimdi, etrafı tel örgüyle çevrilmiş o kışlanın dışında oynayan çocuklar bir bombayla veya bir patlayıcıyla yaşamlarını yitiriyorlar. 1 çocuğumuz orada öldü, 3’ü ağır olmak üzere 5 kişi yaralandı. Bu ilk değil, birkaç kez daha yine askerî kışlaların çevrelerinde ya döşenmiş mayınlara basarak yaşamını yitiren çocuklar, köylüler, yaşlılar görüyoruz ya da patlatılmamış, patlamamış el bombaları ve diğer mühimmatla yaşamını yitiren çok sayıda insan var. Bu konuyu da Hükûmetin dikkatine sunuyorum. İnsanlarımız Van’da… Özalp’ta askerî kışla şehir merkezinde. Çocukların top oynadığı yerlerde atış talimleri, atış poligonlarının bulunduğu yerler. İnsanlarımızın yaşamı bu kadar ucuz değil. Askerî birlikler, askerî kışlalar mutlaka kentin dışına taşınmalı ve insanların can güvenliği sağlanmalıdır.
Yasayla ilgili geçici madde, Sanayi ve Ticaret Bakanlığına bağlı kooperatiflerin Bayındırlık ve İskân Bakanlığına devredilmesini öngörüyor ve Bayındırlık ve İskân Bakanlığı personeli ve teşkilat yapısı hazır hâle gelinceye kadar, Sanayi ve Ticaret Bakanlığında yürütülen bu işlerle ilgili personelin Bayındırlık ve İskân Bakanlığında geçici olarak istihdam edilmesini öngörüyor. Bunu doğru buluyoruz. Yani bu geçici madde doğru bir geçici madde. İntibak süresi için belli bir zamana ihtiyaç var, doğru ama bu tür düzenlemelerle kooperatifçilik sorunlarını gerçekten tamamen çözebilecek miyiz? Kooperatifçilik, yoksul halk tabakalarının, orta ve dar gelirli halk kesimlerinin küçük birikimlerini, enerjilerini, emeklerini biriktirerek kendilerini büyük iş adamlarına, büyük sanayicilere karşı koruma refleksiyle ortaya çıkmış…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
47 konuşma daha · 27 Mayıs 2010