Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun (s.s.:487)
Konya Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 86. Birleşim · 4. yasama yılı · 14 Nisan 2010 · 881 kelime · yaklaşık 4 dakikalık okuma
Kaynak göster
Sami Güçlü (AK Parti), 14 Nisan 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 86. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN (S.S.:487)); konuşma 881 kelime.
Sami Güçlü (AK Parti, Konya). “Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun (s.s.:487)”. TBMM Genel Kurulu, 86. Birleşim tutanağı, 14 Nisan 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/sami-guclu-23-2010-04-14-yuksekogretim-kurumlari-teskilati-kanununda-degisiklik-yapilmasina-dai (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA SAMİ GÜÇLÜ (Konya)Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Saygıdeğer milletvekilleri, görüşülmekte olan yeni üniversitelerle ilgili kanun tasarısı üzerinde ek olarak getirilen, İlim Yayma Vakfı tarafından kurulan Sabahattin Zaim Üniversitesinin kuruluşuyla ilgili madde görüşülürken söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Evvela, Profesör Sabahattin Zaim’le ilgili birkaç cümle söylemek istiyorum. Türk yükseköğretimi içerisinde en çok öğrenci yetiştiren, akademik faaliyetlerde Türkiye'nin çok değişik üniversitelerinde hizmet eden, Anadolu’da üniversitelerin kurulmasına öncülük eden ve buralarda akademik hayatın başlangıcında rol alıp, asistan, araştırma görevlisi olarak rol alan arkadaşların İstanbul Üniversitesinde akademik çalışmalarını tamamlaması konusunda yardımcı olan, insan vasfı çok önde, akademik niteliği fevkalade üstün ve geçen zaman içerisinde vefat eden bu değerli bilim adamı adına, Türkiye'nin en önemli vakıflarından, 1951 yılında kurulan İlim Yayma Cemiyetinin daha sonra oluşturduğu -1974 yılında oluşturduğu- vakfın üniversite kurma konusundaki faaliyetlerinde Sabahattin Zaim ismini üniversitesine ad olarak seçmesi dolayısıyla birlikte anılmaktadır. Zaten Sabahattin Zaim Hoca’mız da İlim Yayma Vakfının kurucularındandır ve onun mütevelli heyetinde de uzun süre hizmet etmiş bir şahıstır.
İlim Yayma Cemiyeti ve Vakfı hakkında da birkaç cümle söylemek istiyorum. 1951 yılında kurulan, kısa süre içerisinde Bakanlar Kurulundan gerekli izni alarak kamu yararına çalışır bir cemiyet hâline gelen, eğitim-öğretim konusunda çok büyük hizmetler eden, burslar, öğrenci yurtları, okullar açan ve bu konuda özellikle Anadolu’dan gelen, kırsal kesimden gelen insanların barınma ve iaşe konularında yardımcı olan, bu konuda da çok hizmet eden bir vakıftır.
Vakit açısından belli bir sınırımız olması dolayısıyla İlim Yayma Vakfı ve Sabahattin Zaim ile ilgili ilave söylenecek hususları burada kesmek durumundayım. Hocamızı rahmetle anarken, onun ismini üniversitelerine alan İlim Yayma Vakfı yöneticilerine de teşekkürlerimi ifade ediyorum.
Efendim, bugün yükseköğretimle ilgili konular Meclisimizin Genel Kurulunda gündeme geldi ve gündeme gelirken birçok eleştirilerle birlikte geldi. Özellikle muhalefet partilerimize mensup sözcü arkadaşlarımız işsizlikle üniversiteler arasındaki ilgiyi hep dile getirdiler ve yeni üniversitelerin hazırlıksız kurulduğundan bahsettiler. Devlet üniversitelerinin içinin boşaltıldığını, üniversitelerin âdeta liseler, meslek liseleri hâline geldiğini, bilim üretmeyen kurumlara dönüştüğünü ve aynı zamanda bir kısım vakıfların, özellikle Diyanet Vakfının hangi amaçla üniversite kurduğu sorusunu sorarken ve gerçekten de büyük bir içtenlikle, yani sebebini merak edecek bir hâlde “Bir ihtiyaç mı vardı?” derken de devamında “AK PARTİ zihniyetine yakın vakıflar kendi tabanlarını oluşturuyor.” gibi ifadeler kullandılar.
Değerli arkadaşlarım, evvela, kurduğumuz, üniversite. Kurduğumuz, Anayasa’ya, Yükseköğretim Kanunu’na ve Yükseköğretim Kurumunun çıkardığı idari mevzuata göre oluşturulan kuruluşlar. Dolayısıyla, çok büyük bir tedirginlik duymamız, bununla ilgili rahatsızlıklarımızı dile getirmemiz yerine hadiseye biraz olumlu bakmalıyız.
Ben bundan önceki konuşmamda dile getirmiştim. Şimdi, değerli arkadaşlarım, 2002’ye kadar Türkiye’de kurulu vakıf ve devlet üniversitelerinin sayısı 76. Şimdi, bu 76 üniversitenin varlığı sırasında Türkiye’de brüt okullaşma oranı yüzde 37, öğrenci başına düşen öğretim elemanı 26. Eğer öğretim üyesi başına diye düşünecek olursak rakamın çok daha büyüdüğünü görüyoruz. Hâlbuki dünyada dünya ortalaması, brüt okullaşma oranı yüzde 24 yani dünyanın gelişmekte olan, az gelişmiş ülkeleri dâhil olmak üzere yüzde 24 ama Türkiye yüzde 37.
İkincisi, öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısı dünyada yüzde 16, bizde yüzde 26. Dolayısıyla bu oranlar Türkiye’de yükseköğretimle ilgili bir eksikliği ortaya koyuyor. Gelişmiş ülkelerde okullaşma oranı yüzde 50’nin üzerinde, yüzde 90 olan var, yüzde 80 olan var. 1950’lerde birçok konuda beraber yola çıktığımız Güney Kore’de bugün yüzde 90’nın üzerinde bir okullaşma oranı var ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı diyor ki: “2020 yılında dünyada yükseköğretim oranı en yüksek ülke olarak Amerika’yı gerçekleştireceğiz.” Bu hedefe ulaştıracağını söylüyor. Hindistan, üniversite sayısını 1.500’e çıkarma konusunda bir büyük hedefi kendisine ölçü olarak alıyor. Dolayısıyla Türkiye bu dönemde gerçekten bir hamle yapıyor ama bu hamlenin elbette eleştirilmesi, eksik olan kısımlarının söylenmesi lazım ama olayın büyüklüğü de gözden kaçmamalı.
Değerli arkadaşlarım, dünyanın gelişmiş ülkelerinde 500 bin nüfusa bir üniversite düşüyor. Türkiye bu oranı, bugün kurulacak vakıf üniversiteleriyle birlikte ancak yakalıyor. 2008-2009 öğretim yılında, en son bilgilere göre, Türkiye’de brüt okullaşma oranı yüzde 44,2. Bu, 2013 için yüzde 48 hedef olarak alınmıştır.
Şimdi “üniversite bir ülkede nedir?” dediğimizde, ben -çok doğru bulduğum- UNESCO’nun şu tarifini bir daha okumak istiyorum: “Sosyal gelişmede, ekonomik büyümede rekabet edilebilir mal ve hizmetlerin üretiminin desteklenmesinde, kültürel kimliğin şekillenmesi ve korunmasında, sosyal bağın sürdürülmesinde ve barış kültürünün desteklenmesinde yükseköğretimin yeri doldurulamaz.”
Değerli arkadaşlarım, yükseköğretimle ilgili konuya ruhuyla, esasıyla, bütün kurallarıyla baktığımızda, hem sosyal hem ekonomik hem kültürel gelişme hem barışla ilgili bütün unsurları bünyesinde barındıran bir kurum oluşturuyoruz biz. Dolayısıyla bununla ilgili konuları ifade ederken, eleştirileri getirirken “Türkiye’de bilim öldü, bir kısım vakıflarımız niçin üniversite kuruyor?” diye sorgulamalarımızı ve bu hususta bir kaygı taşımamızı çok doğru bulmuyorum. Birbirimize güvenmeliyiz. Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniversiteleri. Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunlarına göre kuruluyor ve geldiğimiz nokta nedir, ona baktığımızda, bu hususta hepimizi de sevindirecek gelişmeler var. Ben, Türkiye’de yeni üniversitelerin hazırlıksız kurulduğu konusunda dile getirilen bir hususa cevap vererek devam etmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, hepiniz hatırlıyorsunuzdur -özellikle eğitim camiasından gelenler, yükseköğretimde görev alanlar- 1955-1958’de Karadeniz Teknik Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi kuruldu. Düşünebiliyor musunuz, bu tarihlerde İstanbul, İzmir ve Ankara’nın dışında üniversite yoktu. Anadolu çocukları bir üniversitenin gelişini beklerken “Buralarda üniversite kurulmaz.” diyenler oldu. “Buralarda üniversite kurulmasın, olmaz, üniversite buralarda gelişemez.” diyenler oldu ama şimdi Türkiye'nin en gelişmiş üniversiteleri hâline geldiler. 1975-1978’de Selçuk, Erciyes kuruldu. Selçuk Üniversitesi, bugün Türkiye'nin en çok öğrencisi olan üniversite. Erciyes Üniversitesi, öğretim üyesi sayısı bakımından çok nitelikli hâle geldi. 1982’de Yüzüncü Yıl, Dokuz Eylül, Akdeniz kuruldu. Diğerlerini saymıyorum. Bugün bu üniversitelerimiz Türkiye'nin yüz akı ve en son 92’de çok büyük bir hamle oldu, Celal Bayar, Dumlupınar, Sakarya, Adnan Menderes, Abant…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
54 konuşma daha · 14 Nisan 2010