Yenilenebilir enerji kaynaklarının elektrik enerjisi üretimi amaçlı kullanımına ilişkin kan.tas.(ss.646)
Kütahya Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 95. Birleşim · 3. yasama yılı · 5 Mayıs 2005 · 1.767 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma
Kaynak göster
Soner Aksoy (AK Parti), 5 Mayıs 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 95. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARININ ELEKTRİK ENERJİSİ ÜRETİMİ AMAÇLI KULLANIMINA İLİŞKİN KAN.TAS.(SS.646)); konuşma 1.767 kelime.
Soner Aksoy (AK Parti, Kütahya). “Yenilenebilir enerji kaynaklarının elektrik enerjisi üretimi amaçlı kullanımına ilişkin kan.tas.(ss.646)”. TBMM Genel Kurulu, 95. Birleşim tutanağı, 5 Mayıs 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/soner-aksoy-22-2005-05-05-yenilenebilir-enerji-kaynaklarinin-elektrik-enerjisi-uretimi-amacli-ku (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
SANAYİ, TİCARET, ENERJİ, TABİÎ KAYNAKLAR, BİLGİ VE TEKNOLOJİ KOMİSYONU BAŞKANI SONER AKSOY (Kütahya) - Muhterem Başkan, çok değerli milletvekili kardeşlerim; sözlerime başlarken hepinize en derin sevgiler ve saygılar sunarım.
Komisyon olarak söz almaktaki maksadım, yasanın ehemmiyetine binaendir. Hakikaten, ülkemizde, bu konuda çok yeterli bilgi birikimleri olmadığı gibi, farklı anlayış ve kavram karmaşası da söz konusu. Bu itibarla, bir birliğe, beraberliğe girilmesi ve özellikle son derece önemli olan bu noktada, enerji noktasında Parlamentomuzda belli bir konsensüsün de olması gerektiğine inanıyorum. Bu düşünceyle söz almış bulunuyorum.
Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun Tasarısı, enerji politikamız açısından, bence, gururla, iftiharla getirilebilen en önemli yasalarımızdan biridir; çünkü, millî kaynaklarımızı değerlendirme noktasında ve enerji politikasında çok ciddî bir adımı işgal etmektedir.
Biliyorsunuz, enerji politikaları, ülkelerin gelecekleriyle alakalı olan bir hadisedir. Kalkınma sürecini başlatmış bir ülke için de, çok önemli bir politikadır. Enerjide arz güvenliği dediğimiz çok önemli bir hadise söz konusudur. Arz güvenliğini sağlayabilmek, sürekli, ucuz, devamlı ve kaliteli enerjiyi sanayicimize, halkımıza takdim edebilmek, bir hükümetin, bir iktidarın en önemli görevlerinden biridir. Bunun için de, iktidarların, bu fonksiyonu en iyi şekilde yerine getirebilmesi için enerji kaynaklarını çeşitlendirmesi gerekir, enerji kaynaklarını güvenilir kaynaklara doğru götürmesi ve alternatifleri artırması gerekir. Bütün dünya bu istikamette cereyan etmektedir ve çalışmalarını buna göre planlamaktadır. Özellikle, 1973 petrol krizinden sonra meydana gelen yüksek fiyat, enerjide çok ciddî bir arz güvenliğinin her zaman olabileceğini ortaya koymuş ve ülkelerin, bu istikamette ciddî tedbirler almasını gerektirdiği ortaya çıkmıştır. Bunun için, bütün ülkeler, enerjiyle alakalı, özellikle fosil kaynakların egemenliğine son verecek bir çalışma çerçevesine girmişlerdir.
1973 yılına kadar, çok bol bulunan, çok kolay temin edilen fosil kaynaklar, enerjide egemenliğini sürdürmüş; fakat, 73 kriziyle bu egemenlik, ülkeleri krize sokması itibariyle, sanayii ve insanları müşkül duruma düşürmüş ve bunun üzerinde çok ciddî düşünülmesi gerektiği daha bilinçli bir şekilde anlaşılmıştır. Arkasından, çevrecilerin fosil enerji aleyhine yapmış oldukları girişimler de bir çevre bilincini oluşturmuştur. Bunlar bir araya gelince, insanlar, yenilenebilir dediğimiz kendi özgün değerlerine dönerek elektrik üretmeye, enerji üretmeye karar vermişlerdir ve bu istikamette çok ciddî politikalar ortaya koymuşlardır. Mesela, bununla alakalı, dünyadan çeşitli örnekler verebiliriz. Bunların başında, bizim entegre olmayı düşündüğümüz AB ülkeleri gelmektedir. AB ülkelerinde yenilenebilir enerjinin sadece enerji olarak payı 2030 yılında yüzde 12, elektrik olarak da payı yüzde 26 mertebelerinde olacaktır. Elektrikteki payını yüzde 26'ya 2030 yılında çıkarmayı hedeflemişlerdir ve bu istikamette çalışmaktadırlar.
Arkadaşlar, bu yenilenebilir enerjiler, bildiğiniz gibi, küçük su kaynaklarının harekete geçirilmesi, çok büyük hidrolik santralların dışında, 50 megavata kadar olan -10 ve 50 megavat civarında olan- su kaynaklarıdır ki, Türkiye'de bu imkânlar değerlendirildiği takdirde, biz, 10 000 megavat gücünde bir enerjiyi 2010 yılına kadar veya önümüzdeki yıllarda teşvik etme imkânımız olursa, formaliteleri ve bürokrasiyi uygun bir hale getirebilirsek, küçük su kaynaklarından, 10 000 megavat gücünde bir güç potansiyelini harekete geçirebiliriz. 10 000 megavat güç, bugün Türkiye'nin şu anda kullanmakta olduğu gücün üçte 1'i mertebesindedir. Bu, sadece küçük su kaynakları için söylenmiş olan bir husustur. Yani, bizim, ayrıca, hidrolik potansiyelimiz vardır, o da bir temiz enerjidir; ama, biz, onu konuşmuyoruz burada, küçük hidrolik su kaynaklarını konuşuyoruz.
Muhterem kardeşlerim, bunun ötesinde, yıllardır, yüzyıllardır hatta, Anadolu'nun üzerinden esmekte olan rüzgâr vardır. Bu rüzgâr, çok önemli bir potansiyeldir. Son zamanlarda, Batılılar, bu rüzgârdan çok büyük enerji elde etmişler ve kullanmaktadırlar. Bu enerjiyle alakalı, rüzgâr enerjisiyle alakalı birtakım dedikodular vardır; çok ses yapıyor, kuşları öldürüyor vesaire; bunların hepsi fosil yakıt kullananların lobisinin söylemiş olduğu laflardır. Bunların hiçbirine itibar etmeyiniz muhterem kardeşlerim. Asıl olan, bizim, esmekte olan rüzgârımızı ticarîleştirmektir, esmekte olan rüzgârımızdan enerji üretmektir ve yararlanmaktır.
Batılılar, sinekten yağ çıkarmayı hesap eden, 1 kuruşu bile lüzumsuz harcamayı düşünmeyen insanlar, bugün, kalkmışlar, denizin ortasında metrelerce, kilometrelerce ileriye giderek off-shore'da rüzgârdan enerji üreten tarlalar üretmişlerdir. Bir kanadın uzunluğu 32 metre olan bir rüzgâr türbini döndüğü zaman, meydana gelen alanın her 4 metrekaresinden bir hanenin enerjisini bir yıl içerisinde temin etmek mümkündür. Dolayısıyla, bu, rüzgârdan enerji üretme meselesi son derece temizdir, son derece güzeldir ve yararlıdır.
Demektedirler ki, rüzgâr bazen esiyor bazen esmiyor, enterkonekte sistemde problemler çıkarıyor. Arkadaşlar, bunun için teknik düzenekler vardır. Ayrıca, bir yere bir tane rüzgâr türbini koymuyorsunuz, bir tarlaya koyuyorsunuz veya başka yerlere de kuruyorsunuz. Bir yerde esmiyorsa rüzgâr öbür yerde esiyor. Zaten, rüzgâr haritaları var, yıl içerisinde rüzgâr esim saatlerini gösteren rüzgâr haritaları yapılmış; bu haritalar çerçevesi içerisinde bu yatırımlar yapılıyor. Bunları yapan insanlar, dağların başına tırmanıp milyonlar, milyarlar döken bu insanlar herhalde akılsız insanlar değildir.
Rüzgâr enerjisi ötesinde, başka enerji türleri de var; mesela, jeotermal enerji. Bugün, Türkiye, jeotermal enerji yönünden de dünyanın sayılı, yerküre içerisindeki yüzde 5'lik alan içerisinde yer alan bir ülkedir. Böyle konumda olan bir ülkede, jeotermal enerji olarak... Türkiye, sadece geleneksel yöntemler itibariyle jeotermal enerjiden yararlanmaktadır. Bunun yanında, bizim, sanayi mamulü üretiminde, soğutmada, ısıtmada, elektrik üretiminde, kurutmada, seracılıkta ve balıkçılıkta jeotermal enerjiyi kullanabilecek pek çok geniş sahalarımız mevcuttur ve buna ait potansiyelimiz de vardır.
Muhterem kardeşlerim, bu potansiyelleri çıkarmak ve bunlardan yararlanmak niçin teşvik edilmesin? Birisinin şuraya gelip ayakkabı fabrikası kurmasını, salça fabrikası kurmasını teşvik ediyoruz da, bütün sanayiin ana maddesi, ana girdisi olan elektriği, enerjiyi üretecek olan ana tesiste teşvikte neden çekimser davranıyoruz? Niye birtakım tereddütler ve istifhamlar oluşuyor?
Arkadaşlar, fosil üreticilerinin egemenliği yine devam etsin istiyor birtakım düşünce sahipleri. Biz, zaten fosile bir noktada muhtacız; ama, bir yönden de, kendi özkaynaklarımızı almak suretiyle, dövizden tasarruf etmek istiyoruz. Kendi kaynaklarımızı almak istiyoruz.
İşte, biraz önce Sayın Tacidar Bey bahsetti "yarın, vanaları kapattığı zaman ne yapacaksınız" dedi. Arz güvenliği diye bir hadise var. Grev oldu ne yapacaksınız? Lokavt oldu ne yapacaksınız? Yenilenebilir enerjide böyle şeyler yok arkadaşlar; kesilmesi yok, lokavtı yok, grevi yok, vanası yok, geldisi yok, gittisi yok, kullandığın maddenin maliyeti yok... Bu, kendi özdeğerlerimiz, kendi özvarlığımız. Enerji Bakanlığımız, değerli uzmanlarla beraber düşünmüşler taşınmışlar, bir sene uğraşmışlar ve bunun teşvik edilmesini öngören, mükemmele yakın bir yasayı hazırlayıp getirmişler, Başbakanlıktan geçirmişler. Başbakanlıkta koordinasyon toplantısı yapılmış, bütün müsteşarlar toplanmış; lehte, aleyhte konuşmalar yapılmış, maddeler süzülmüş gelmiş, komisyonumuza intikal etmiş. Bu, bir teklif de değil. Bir kardeşimizin kıymetli bir görüşü de olabilir; o da değil. Bu, hükümetimizin bir tasarısıdır ve hükümetimizin tasarısı görüşülürken, biz, komisyonumuzda, herkese açık olarak bunun görüşmesini yaptık, herkesi de davet ettik. Herkes, eteğindeki taşı döksün, varsa bildiği, gelsin anlatsın dedik. Geldiler; anlattık, konuştuk; ama, maalesef, bir sene önce, bu yasa, Meclise geldikten sonra, bazı kişiler tarafından durduruldu. Komisyon olarak bu noktada üzüntü içerisinde olduğumuzu, şahsım ve arkadaşlarım adına ifade etmeden geçemeyeceğim. Doğrusu, bundan sonra böyle hadiselerin olmasını da gönlüm istememektedir. Onun için, burada, bu ifadeyi izhar etmek zorunda kaldım.
Arkadaşlar, eğer, bir fikrimiz, bir düşüncemiz varsa, bunları yasa tasarısı hazırlanırken ortaya koyalım. Olmadı; komisyonlar açıktır, özgürce her şey orada tartışılabilir. Hele, hükümetten gelen yasayı, iktidar milletvekilleri olarak komisyondaki arkadaşlarımız çok daha dikkatli bir şekilde değerlendiriyorlar, çok daha özenle ele alıyorlar. Bu bakımdan, yenilenebilir enerjinin bir senelik bir inkıtası olmuştur. Bunun da memlekete faydası olduğunu söylemek mümkün değildir. Bunlar şahsî kanaatlerimdir. Fakat, her şeye rağmen, şu anda böyle bir tasarıyı getirmiş olmanın gururu ve mutluluğu içerisindeyim; çünkü, milletimize ait, milletimizin denizini, havasını, suyunu kirletmeden, insanını kirletmeden, temel insan hakkı olan çevreden etkilenmeden temiz enerji üretme yolunu açmış bulunuyoruz. Denizini, suyunu, havasını, rüzgârını, jeotermal kaynaklarını, artıklarını ticarîleştirmek, enerji gibi bir değere ulaştırmak istiyoruz
Bu bakımdan, şu anda yapmış olduğumuz yasanın son derece önemli olduğuna inanıyorum. Biliyorsunuz, çevrecilerin iddialarında da büyük haklılık payı vardır. Dünyada, sera gazları dediğimiz bir hadise, emisyon değerlerinin artışı, bütün dünya için çok önemli bir ekolojik felaket halinde değerlendirilmektedir. Bugünkü bilim adamları, çevre şartları itibariyle, ekolojik bir felakete gittiğimizi ifade etmektedirler. Ben, bu yaşıma kadar, Türkiye'de, 50 metre yüksekliğindeki hortumun bir kamyonu alıp da bir yerden bir başka yere götürdüğünü hiç görmemiştim; ama, geçen sene, Çubuk'ta bu hadiseyi yaşadık ve Senirkent'te, Hatay'da, Bartın'da, Rize'de, Antalya'da beklenmedik sel hadiseleri meydana geldi.
İklim değişmelerinin olduğunu artık bilim kabul etmektedir ve şu ana kadar, dünya sıcaklığında yarım derece bir yükselme olmuştur. Eğer, önlemler alınmazsa, 2020 yılında sıcaklık artışının daha fazla olacağı, 1 derece daha artış göstereceği ve dünyadaki su seviyesinin 1 metre yükseleceği ifade edilmektedir. Su seviyesinin 1 metre yükselmesi pek çok şehrin sular altında kalması demektir. Gelecekle alakalı olan bu konuya karşı asla duyarsız olamayız.
Ayrıca, biz, AB'yle yapmış olduğumuz müzakerelerde de yenilenebilir enerjiye özen göstereceğimiz hakkında taahhütlerde bulunuyoruz ve 24 Mayıs 2004 tarihinde de İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine imza atmış bir ülkeyiz.
Bir diğer husus, Kyoto Anlaşmasının devreye girmesidir. Kyoto Protokolü, Rusya'nın imza atmasıyla, yüzde 55'i tamamladığı için, uygulamaya geçme noktasına gelmiştir ve önümüzdeki yıllarda, biz imzalamasak da, Amerika imzalamasa da, yaptırımlara başlayacaktır arkadaşlar. Bunu da yakinen bilmek zorundayız.
Şimdi, bununla alakalı küçük bir misal arz etmek istiyorum. Sadece rüzgâr enerjisiyle alakalı çok ciddî bir potansiyele sahibiz, 40 000 megavatlık bir güce sahibiz, bunu meydana getirebiliriz. Bu, potansiyel olarak gözüküyor; ama, teknik olarak bunu 10 000 megavat ürettiğimizi düşünelim, 10 000 megavat da hidrolikten enerji ürettiğimizi düşünecek olursak, farz edelim 2010 yılında bu iki kaynağı; yani, küçük su kaynağını ve sadece rüzgârı 20 000 megavat olarak devreye soktuğumuz takdirde, bakınız, çevreye salınan gazlardan ne kadar büyük, atmosferimiz yararlanmış, insanlarımız yararlanmış olacaktır.
Arkadaşlar, bunu, şunun için söylüyorum: Bilim adamları iddia etmektedirler ki, kanser, bir çevre hastalığıdır. Biz, atalarımızdan, dedelerimizden kanser diye bir hastalık duymadık. Kanser bir çevre hastalığıdır. Bilim adamları da bu istikamette kanıtlı beyanlarda bulunuyorlar.
Sera gazı emisyon değerleri itibariyle, eğer bu söylediğim enerjileri yenilenebilir enerjiden üretebilecek olursak, 2010 yılında, sadece karbondioksit yoluyla, bir yılda, 260 000 ton kükürtdioksit çevreye salmamış olacağız; ayrıca, azotdioksit olarak da bir yılda 144 000 ton azotdioksit çevreye salmamış olacağız; karbondioksit gibi zararlı bir emisyon değerini de 36 000 000 ton olarak salmamış olacağız.
Bütün bunları toplayın ve on yılla çarpın, yirmi yılla çarpın, işte, şu kadar milyon ton sera gazını siz salmamış olacaksınız ve geleceğiniz, nesliniz daha sağlıklı bir ortamda yaşayacak.
Eğer bunlar yapılmadığı takdirde, zaten, 2008 yılında, Türkiye enerjisi arz ve talep itibariyle balans oluyor ve 2009 yılında, güvenilir bir enerji kaynağı desteği kalmıyor. Mecburen, yeni enerji kaynaklarına ihtiyaç vardır. Hatta, 2009 yılında, bugün lisans almış olan yatırımlar yapılmış dahi olsa, güvenilir bir destek kalmamış oluyor. O zaman ne olacak; 2012 yıllarında nükleer enerji kullanmak zorunda kalacağız.
Bakınız, geçen gün, İsviçre Sanayi Komisyonu, 16 kişi olduğu gibi bize geldi ve İsviçre'de 11 nükleer santral merkezinin bulunduğunu ifade ettiler ve nükleer santralların hepsini kapatmaya karar verdiklerini ifade ettiler.
Size, bununla alakalı, dünyadaki çeşitli gelişmeleri ve bu istikametteki çeşitli değerleri açıklamam mümkündür; ama, çok az bir vaktim kaldı. Sadece şunu söylemek istiyorum: Enerji üretiminde kömür kullanımı, sadece Avrupa'da, 2030 yılına kadar, sadece yüzde 0,6 bir artış gösterecektir. Yine, 2030 yılına kadar, petrolden enerji üretimi, yüzde -4 olarak, azalmaya devam edecektir. AB ülkeleri, artık, petrolden elektrik üretiminden vazgeçmiş durumdadırlar. Sadece doğalgazdan enerji üretimi her yıl yüzde 3,7 oranında artacaktır. Nükleer santral olarak da, AB ülkeleri, 2030 yılına kadar, her yıl yüzde 2 oranında azaltma yapacaklar ve bugünkü nükleer enerji güçlerini yarı yarıya indireceklerdir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
46 konuşma daha · 5 Mayıs 2005