Irak halkına yöneltilen şiddet ve türkiye'nin ırak politikası konularında (8/14,15)
Kayseri Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 92. Birleşim · 2. yasama yılı · 25 Mayıs 2004 · 2.709 kelime · yaklaşık 14 dakikalık okuma
Kaynak göster
Abdullah Gül (AK Parti), 25 Mayıs 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 92. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: IRAK HALKINA YÖNELTİLEN ŞİDDET VE TÜRKİYE'NİN IRAK POLİTİKASI KONULARINDA (8/14,15)); konuşma 2.709 kelime.
Abdullah Gül (AK Parti, Kayseri). “Irak halkına yöneltilen şiddet ve türkiye'nin ırak politikası konularında (8/14,15)”. TBMM Genel Kurulu, 92. Birleşim tutanağı, 25 Mayıs 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/abdullah-gul-22-2004-05-25-irak-halkina-yoneltilen-siddet-ve-turkiye-nin-irak-politikasi-konulari (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Kayseri)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; son günlerde giderek tırmanan ve hepimizi gerçekten kaygılandıran Irak'la ve Filistin'le ilgili konularda size bilgi vermek istiyorum, bunun için söz almış bulunuyorum; Hükümetim adına, hepinize saygılar sunuyorum.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bölgemizdeki atmosfer, Irak'ta ve Filistin sorununda paralel olarak yaşanan tırmanmayla son haftalarda daha da bozulmuştur. Son gelişmeler, Hükümetimizin uzun süredir bütün ilgili taraflara yaptığı uyarı, telkin ve tavsiyelerin haklılığını, ne yazık ki, bir kez daha göstermiştir. Bölgede endişe ve ümitsizlik artmaktadır. Olumsuz siyasî, askerî gelişmeler, bölgede ekonomik, ticarî gelişme ve işbirliği perspektifini, diyalog çalışmalarını, sosyal reform girişimlerini olumsuz etkilemektedir. Bölgemizde barışın ve istikrarın sağlanması yönündeki çabalara her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır.
Sayın milletvekilleri, komşumuz Irak, savaşın sona ermesinden bu yana en zor dönemini yaşamaktadır. Kardeş Irak Halkının çektiği acılar ne yazık ki henüz sona ermemiştir. Süregelen Irak bunalımının bölgede ve dünyadaki olumsuz siyasî ve ekonomik etkileri de sürmektedir.
Irak'ın özgür, demokratik ve müreffeh bir geleceğe doğru ilerleyebilmesinin temel şartlarından biri asayiş ve güvenlik ortamının tesis edilmesidir; bu ortam hâlâ tesis edilememiştir. Koalisyon güçleri yer yer direnişle karşı karşıyadır. Bu durum, diğer sorunlara odaklanmayı zorlaştırmaktadır; ülkenin yeniden imarı için harcanmakta olan kaynak ve çabaların halka ulaşmasını olumsuz etkilemektedir. Savaşın son bulmasının ardından, Irak genelinde, koalisyon güçlerinin yanı sıra Iraklı sivillere, siyasî şahsiyetlere, yabancı temsilciliklere ve uluslararası kuruluşlara saldırılar da devam etmektedir. Bu saldırılar güvenlik durumunu ağırlaştırmaktadır. Koalisyon kuvvetleri, bir süreden beri, aynı anda iki ayrı cephede çatışmak durumunda kalmışlardır. Zaman zaman orantısız, aşırı güç kullanılmaktadır. Çatışmalarda sivil halk, konutlar ve maalesef cami ve türbe gibi kutsal yerler de zarar görmeye başlamıştır; bu hususlar direniş odaklarının çeşitlenmelerine de yol açmaktadır.
Koalisyonun işini daha da zorlaştıran bir gelişme, başta İspanya olmak üzere koalisyona askerî destek veren bazı ülkelerin, Irak'tan güçlerini çekme kararı almış olmalarıdır.
Değerli milletvekilleri, güvenlik ve istikrarın tesisi konusunda ciddî güçlüklerin yaşandığı bir dönemde, Irak'taki bir cezaevinde, bazı koalisyon askerleri tarafından tutuklulara işkence ve insanlıkdışı muamele yapıldığı ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu gelişme mevcut tabloyu büsbütün ağırlaştırmıştır. Söz konusu olaylar, uluslararası insanî hukuka ve evrensel değerlere hiçbir şekilde uygun düşmemektedir ve hafızalardan da kolay kolay silinmeyecek iz bırakmıştır. Gerek Irak Halkı gerekse halkımızın dahil olduğu uluslararası toplum infial içindedir. Hükümet olarak, bu olayı kınamış bulunuyoruz. Özellikle bölge halklarının tepkisinin uzun vadeli olumsuz sonuçlar yaratmasından da endişe duyuyoruz.
Amerika Birleşik Devletleri yönetimi, bu olayların üzerine giderek, sorumluları ortaya çıkarmayı ve cezalandırmayı vaat etmiştir. Kamuoyu önünde üstlenilen bu taahhütlerin en kısa zamanda sonuç vermesini bekliyoruz. Amerika Birleşik Devletleri yetkililerinin yaptıkları üzüntü ve özür beyanları faydalı olmuştur; ama, bu sözlerde durulması, esas o zaman bütün dünya kamuoyunda etki yaratacaktır. Amerika dahil uluslararası kamuoyunun ve medyanın, olayları demokratik biçimde açıklayarak tartışmış olmasını olumlu karşılıyoruz.
Sayın milletvekilleri, Irak'taki çatışma ortamı, meşru bir yönetime yönelik siyasî geçiş sürecinin işleyebilmesini de engellemektedir. Diğer yandan, savaşın ardından, Irak'ta, halkı kucaklayan ve halk tarafından benimsenen yönetim yapılarının bir türlü tesis edilememiş olması da asayişsizliği tetiklemektedir. Bu kısırdöngünün kırılabilmesi için Irak'ın önündeki tek çıkış yolu, siyasî sürecin meşru kılınması suretiyle ilerletilmesidir. Bu süreç, ayrılıkları derinleştiren bir zeminde yürüyemez. Dolayısıyla, geçici yapılarda, tüm kesimler temsil imkânı bularak bir araya gelmelidir. Süreç, ulusal uyumun oluşturulmasını hedefleyen bir zemine oturtulmalıdır.
İşte bu noktada, Birleşmiş Milletler rolünün önplana çıkması gerekmektedir.Biz de, Birleşmiş Milletlerin bu rolüne büyük önem veriyoruz.
Gerek koalisyon gerek uluslararası toplum, bu kuruluşun tarafsız konumuna ve uzmanlığına gittikçe daha fazla ihtiyaç olduğunu kabul etmektedir. Önümüzdeki süreçte, Birleşmiş Milletlerin Irak'ta daha etkin bir rol üstlenmesini beklemekteyiz.
Irak'taki siyasî geçiş sürecinin takvimi, 8 Mart tarihinde imzalanan geçici idarî yasayla belirlenmiş durumdadır. Buna göre, birinci aşama, 30 Haziran 2004 tarihinde koalisyon yönetimi ve Irak Yönetim Konseyinin lağvedilmesi ve egemenliğin, yeni kurulacak olan Irak geçici hükümetine devredilmesiyle başlayacaktır. İkinci aşamada ise, en geç 31 Ocak 2005'e kadar yapılacak ulusal meclis seçimleri sonucunda, Irak geçiş hükümetinin kurulmasıyla başlayacak ve bu seçilmiş meclisin hazırlayacağı daimî anayasa uyarınca, yeni hükümetin kurulmasıyla 31 Aralık 2005'te son bulacaktır. Geçici idarî yasa, 30 Haziranda başlamak üzere, siyasî geçiş sürecinin sonuna kadar yürürlükte kalacaktır.
Sayın milletvekilleri, 30 Haziran tarihi yaklaştıkça, Irak'taki siyasî süreç kritik bir aşamaya girmekte ve iki konu önplana çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, 1 Temmuz itibariyle egemenliği devralacak olan geçici hükümetin yapısına ilişkindir. Diğeri ise, en geç 2005 Ocak ayında yapılması planlanan genel seçimlere yönelik hazırlıklardır. Her iki konuda da Birleşmiş Milletlerin katkısı ve tavsiyeleri istenmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin Irak Özel Temsilcisi, Irak Yönetim Konseyinin yerine, ağırlıklı olarak bir teknokratlar hükümetinin kurulmasını önermektedir. Bunun üyelerinin Irak Halkına ve Birleşmiş Milletlere danışılarak mayıs ayı sonuna kadar belirlenmesi öngörülmektedir. Ayrıca, geçici hükümete danışmanlık yapacak bir ulusal konferans toplanması yönünde de tavsiyelerde bulunmaktadır.
2005 yılı başında seçimlerle belirlenecek ve anayasayı hazırlamakla görevlendirilecek olan ulusal meclisin egemenlik yetkisini serbestçe kullanabilmesi gerçekten de hayatî bir önem taşımaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bush'un, egemenliğin Iraklılara devredilecek olması vesilesiyle, siyasî geçiş sürecinin aşamaları hakkında dün gece yaptığı -Türkiye saatiyle bu sabah yaptığı- açıklamayı da önemle not etmiş bulunuyoruz.
Değerli milletvekilleri, Türkiye, bulunduğu coğrafyada bir güvenlik ve istikrar kuşağı yaratabilmek amacıyla diplomasinin tüm imkânlarını kullanmaktadır. Bu bağlamda, komşumuz Irak'a özel bir önem atfetmekteyiz. Irak'ın içerisinde bulunduğu bu kritik aşamada, temel sorumluluk koalisyon yönetimine ve Irak Halkına düşmektedir. Koalisyon, geçmişte yaptığı bazı hataları tekrarlamamaya özen göstermelidir. Irak'ı oluşturan bütün kesimler siyasî sürecin içerisine çekilmelidir. Egemenliğin temsili ve meşru yönetim yapılarına devredilmesinin önü açılmalıdır. Bu sağlanabildiği takdirde, geçtiğimiz yıldan beri yaşanmakta olan travmanın yerini, Irak Halkının kendi geleceğine birlikte sahip çıkma duygusu alacaktır.
Yine, bu bağlamda, Irak'ın geleceğinin, her şeyden önce Iraklılar tarafından belirleneceği akılda tutulmalıdır. Toplumu oluşturan değişik kesimler, etnik ve mezhebî çıkarları ve mülahazaları bir kenara bırakmalıdırlar. Bunlar, ortak gelecekleri için bir toplumsal uzlaşıya varabildikleri ölçüde Irak'ın sorunlarına çözüm üretebileceklerdir.
Bu vesileyle, Iraklı tüm siyasî partileri ve liderlerini, bu dönemde, maceracılıktan uzak ve sorumlu bir tutum takınmaya, dar çıkar hesaplarından uzak durmaya davet ediyorum. Aşırı ihtiraslarını dizginleyemeyenlerin, kendilerine ve halklarına zarar vereceğini bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
Iraklı Türkmenlerin, ılımlı, yetenekli, barışçı bir toplum olarak, Irak'ın birliğine, istikrarına, refahına ve geleceğine en iyi hizmeti verebileceğine de inanıyoruz. Iraklı Türkmen soydaşlarımız, Irak'taki geçiş sürecine daha etkili biçimde katılmak ve birlikteliklerini sergilemek üzere, güç koşullarda azimli bir siyasî faaliyet yürütmektedirler. Onların haklarına ve güvenliğine, diğer bütün Iraklılarla birlikte sahip olmasına önem atfediyoruz.
Hükümetimiz, Irak'ın içinden geçmekte olduğu bu hassas dönemde, Irak'ı oluşturan bütün kesimlerle diyalog ve temaslarını yoğun biçimde sürdürmektedir. Çeşitli Irak heyetlerini Ankara'da ağırlıyoruz. Bağdat'a ve Kuzey Irak dahil diğer bölgelere, Hükümetimizin Irak Özel Temsilcisinin eşgüdümünde heyetler gönderiyoruz. Bölge ülkeleri, Birleşmiş Milletler, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliğiyle de temas halindeyiz. Bu temaslarımızda, sağduyuyu, toplumsal uzlaşıyı ve istikrar arayışlarını önplanda tutan bir yaklaşım sergilemekteyiz.
Iraklılara egemenliğin devredileceği 30 Haziran tarihinde bir ertelemeye gidilmemelidir. Bu devir sanal değil, gerçek olmalıdır. Hem koalisyon geçici yönetiminin hem de Irak Yönetim Konseyinin mevcudiyetinin 1 Temmuz itibariyle sona ermesinde yarar görüyoruz. Geçici Irak hükümeti, Irak Yönetim Konseyinin bir uzantısı veya benzeri olmamalıdır. Bu, siyasî sürecin selameti açısından da zorunludur.
Irak'ta geçici hükümetin göreve gelmesinin ardından bir ulusal konferans düzenlenmesi fikrini de kuvvetle destekliyoruz.
Ayrıca, 2005 yılı ocak ayında yapılması planlanan genel seçimler, Irak'taki bütün kesimlerin Mecliste temsiline imkân verecek bir sistem çerçevesinde düzenlenmelidir. Irak'taki çeşitli kesimleri mağdur edecek hususların, yeni seçim yasasında yer almasına Birleşmiş Milletler engel olmalıdır. Bu hedefler doğrultusunda, diplomatik alanlardaki çalışmalarımızı sürdürmekteyiz.
Değerli milletvekilleri, geçtiğimiz yıl, savaştan önce Hükümetimizin girişimiyle başlatılan "Irak'a komşu ülkeler girişimi" büyük bir merhale kaydetmiştir. Belki de, bölgemizin tarihinde ilk defa, bütün ülkelerin, Irak gibi hassas bir konuda, ortak bir sesle ortaya çıkmaları böylece mümkün olmuştur. Bu süreç, artık Irak konusunda sağlam bir müktesebat oluşturmuş durumdadır. Bu girişimin önemi, uluslararası camia ve Birleşmiş Milletler tarafından da takdir edilmektedir.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu teşebbüsümüzden ilham alarak, Irak'a komşu ülkelerin de dahil olduğu bir istişare grubu oluşturmuştur. 5 kez yapılan toplantıların sonuncusuna, Irak Geçici Dışişleri Bakanı ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin Özel Temsilcisinin de katılması, bu girişimimizin etkinliğinin arttığının diğer bir göstergesidir.
Başta koalisyon ülkeleri olmak üzere bütün tarafların, komşu ülkelerin görüş, endişe ve tavsiyelerini dikkate almalarında, herkes için fayda olduğunu, bir kez daha, burada belirtmek istiyorum.
Komşu ülkeler sürecinin yarattığı ilgi, Birleşmiş Milletlerin yanı sıra, kısa sürede başka uluslararası örgütler nezdinde de yansımalarını bulmuştur. Parlamentolararası Birlik, Irak'a komşu ülkeleri, bu defa parlamento başkanları düzeyinde bir araya getirmek üzere harekete geçmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Bülent Arınç'ın ülkemizi temsilen katıldığı komşu ülkeler toplantısı, 12-13 Mayıs tarihlerinde Amman'da gerçekleşmiştir. Söz konusu toplantıda, Irak'ta demokratik kurumların oluşturulmasına ve Birleşmiş Milletlerin bu doğrultudaki çabalarına komşu ülkelerin desteği bir kez daha teyit edilmiştir.
Son olarak, İslam Konferansı Örgütünün Irak konusunda inisiyatif almasını önerdik. Bununla ilgili, aylar önce Malezya Dışişleri Bakanına yazdığım mektup üzerine, Malezya harekete geçti. Geçen nisan ayında yapılan İslam Konferansı Örgütü Olağanüstü Dışişleri Bakanları Toplantısında bir dizi öneri ve eylem üzerinde de mutabık kaldık.
Değerli milletvekilleri, konuşmamın Irak'la ilgili kısmını tamamlamadan önce, evvelce belirttiğim bir hususu yeniden vurgulamakta yarar görüyorum. Egemenliğin 30 Haziranda devredilmesinden sonra, Irak Halkı, kendi siyasî geleceğini inşa etme yolunda zorlu bir sınav vermeye devam edecektir. Bu uzun ve çetin süreçte, Türkiye, Irak Halkını desteklemeyi sürdürecektir. Irak Halkının, istisnasız bütün kesimlerini akrabamız saydığımızı hep söyledik; söylemekle kalmadık, siyasî, ekonomik, sosyal girişimlerimizle, güvenlikle ilgili çabalarımızla, bunu da ispatladık. Kızılayın Irak'taki faaliyetleri, Türkiye'de tedavi ettirdiğimiz terör kurbanı Iraklı Kürtler, Iraklı diplomatlara Ankara'da verdiğimiz kurs, Irak Anayasasıyla ilgili olarak Ankara'da düzenlenen sempozyum buna örnektir. Irak Ekonomik İşler Koordinatörümüz, Uluslararası Irak'a Yardım Konferansına katılmak üzere, bugün Doha'ya hareket etmiştir. Tabiatıyla, Iraklı Kürtlerle coğrafî, tarihî ve insanî nedenlerle özel ve yakın ilişkilerimiz bulunmaktadır. Bu ilişkiler sürecektir; ancak, önümüzdeki dönemde Irak Halkının tüm kesimlerinin kendi aralarında uzlaşmaya yardımcı olacak bilinçle hareket etmeleri ve geçiş sürecini sahiplenmeleri hayatî önem taşımaktadır. Zira, Irak'ta barışın anahtarı, Irak Halkının kendi elindedir. Türkiye, bu yönde samimî çaba gösterenlere destek olmaya devam edecektir.
Sayın Başkan, müsaade ederseniz, Filistin'le ilgili Hükümetimizin görüşlerini de, burada, sayın milletvekillerine aktarmak istiyorum.
Sayın milletvekilleri, Ortadoğu'da yaşanan şiddet olaylarını derin endişeyle izlemeye devam ediyoruz. Bir yandan İsrail'in çok sayıda Filistinli sivilin ölümüne yol açan ağır yıkım ve yıldırma hareketleri, diğer yandan İsrailli sivillerin ölümüne yol açan intihar saldırıları, durumu, gittikçe tehlikeli boyutlara taşımaktadır. Bu olayları şiddetle kınıyoruz. Bunların devamı halinde, durumun kontrolsüz bir hale gelmesinden ve sonuçları öngörülemeyecek bir ortamın doğmasından da endişe ediyoruz.
İhtilafın tarafları arasında karşılıklı güven, maalesef, hâlâ tesis edilememiştir. Bu nedenle, uluslararası kamuoyu tarafından yürütülen barış çabalarından bugüne kadar somut bir sonuç alınması da mümkün olmamıştır.
İsrail Başbakanı Ariel Şaron, bir süre önce, İsrail'in, Gazze şeridinin tamamından çekilmesini ve Batı Şeria'daki yerleşim yerlerinden bazılarının boşaltılmasını öngören bir ayrılma planı açıklamıştır. Bu plan, tartışmalara ve tepkilere yol açmıştır. Plan, Hükümetimizce de usul ve içerik bakımından eleştirilmiştir. Bu tartışma sürerken, 11 Mayıs 2004 tarihinden itibaren Gazze şeridinde vahim şiddet olayları yaşanmıştır. Bu olaylarda İsrail güvenlik güçlerinin orantısız ve aşırı güç kullandıkları görülmüştür. Bunun sonucu, aralarında çocukların da bulunduğu çok sayıda Filistinli hayatını kaybetmiştir. Bu olaylar, barış umutlarına yeni bir darbe olmuştur. Bu olayların devamı olarak, İsrail, güvenlik gerekçesiyle, Gazze şeridinin Mısır sınırında bulunan çok sayıda evi tanklarla yıkmıştır. Böylece, çok zor şartlar içinde mülteci kamplarında yaşayan binlerce Filistinliye yeni binlerce Filistinli ilave edilmiştir. Bunun ardından, Refah Mülteci Kampında protesto yürüyüşü yapan Filistinlilerin üzerine helikopterler ve tanklardan ateş açılmıştır. Açılan ateşte 15 Filistinli ölmüş ve birçok kişi yaralanmıştır. Bu olaylar, durumu daha da trajik boyutlara ulaştırmıştır.
Bütün bu gelişmeler son derece tehlikeli olup, bizi tedirgin etmektedir. Biz, yol haritasının uygulanmasını beklerken, İsrail'in her türlü hukuka aykırı davranış içine giren politikalarını Türkiye'nin tasvip etmesi kesinlikle mümkün değildir. Gazze'de yaşanan ve hepimizi derinden sarsan olaylar ise, kesinlikle ölçünün tamamen kaçırılması anlamına gelmektedir. Bu konuda, Sayın Başbakanımız, ben, görüşlerimizi açık, net bir şekilde ifade ettik. Halkımızın da tepkisi gayet açık bir şekilde ortadadır. Tüm dünyayı ayağa kaldıran bu olayları bir kez daha kınıyoruz. Bunların hiç kimseye faydası da olmayacaktır.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, kabul ettiği 1544 sayılı Kararla, tüm şiddet, terör ve yıkım eylemlerini kınamıştır. Bu karar, Türkiye'nin de dahil olduğu uluslararası toplumun gelişmelerden duyduğu kaygıyı ve içinde bulunulan durumun ciddiyetini gereğince yansıtmaktadır.
Diğer taraftan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, söz konusu kararında, İsrail'in, uluslararası insanî hukuktan kaynaklanan sorumluluklarının bilincinde olarak, Filistinlilerin hayat şartlarını daha da zorlaştıracak ev yıkımlarını durdurmasını istemiştir. Bu talebe, Hükümetimiz de kuvvetle katılmaktadır ve bu çağrıyı, burada, bir kez daha tekrarlamaktayız.
Bölgede yaşanan olaylara ilişkin olarak Hükümetimizce yapılan açıklamalarda, İsrail'in davranışları kınanmıştır. Bu tür orantısız, aşırı hareketlerin, bizatihi İsrail'in güvenlik amaçlarına hizmet etmeyeceği, aksine, bu bölgede yaşayan Filistin Halkının hayat koşullarının daha da güçleşmesine yol açacağı, ayrıca, terör eylemlerini gerçekleştiren gruplara yeni gerekçeler sağlayacağı vurgulanmıştır.
Değerli milletvekilleri, içerisinde bulunulan bu çok hassas dönemde, itidal ve sağduyunun her zamankinden fazla önem taşıdığına inanıyoruz. Taraflara, karşılıklı güven bunalımını daha da derinleştirecek adımlardan özenle kaçınmalarını telkin ediyoruz. Kendilerini, sorumluluklarının bilincinde hareket etmeye ve diyalog yollarını kapatmamaya çağırıyoruz. İki tarafın da güvenliği, ancak, siyasî müzakereler yoluyla tesis edilebilecek, yaşayabilir bir barış anlaşmasıyla sağlanabilir. İsrail-Filistin ihtilafı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin ilgili kararları çerçevesinde, İsrail ve Filistin'in güvenli ve tanınmış sınırlar içerisinde yan yana yaşayacakları bir bölge vizyonu zemininde çözülmelidir. Bu çerçevede, taraflarca kabul edilmiş olan yol haritası, kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Taraflara, yol haritasının bir an önce hayata geçirilmesi için üzerlerine düşen görevleri yerine getirme çağrımızı, bu vesileyle bir kez daha tekrarlıyoruz.
Bölgede bu zamana kadar yaşanan gelişmeler, sorunun sadece Filistin ile İsrail taraflarının gayretleriyle çözümlenemeyeceğini göstermiştir. İhtilafın barışçı yollardan çözümü için, uluslararası toplumun da elini taşın altına koyması gerekmektedir; ancak, bu çabalar, sadece kınama noktasında kalmamalıdır. Bunun ötesine geçecek şekilde, ilgili devletlerin bir araya gelerek, gerekli adımları atmaları lazımdır. Bu bağlamda, Birleşmiş Milletlere önemli görevler düşmektedir.
Türkiye, her iki tarafın da güvenini haiz bir ülke olarak, öncelikle şiddet ve terörün durdurulması, ardından da barış görüşmelerinin başlatılması için, çabalarını aktif bir şekilde sürdürmektedir. Bu çerçevede, Türkiye, İslam Konferansı Örgütünün harekete geçmesinde de öncü rol oynamıştır. Nitekim, 22 Nisan 2004 tarihinde Malezya'da yapılan İKÖ Ortadoğu özel toplantısında, "quartet" denilen dörtlü grubun üyeleri Birleşmiş Milletler, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Rusya Federasyonu ile İKÖ adına temaslarda bulunmak üzere oluşturulan 5 üyeli Bakanlar Delegasyonuna ülkemiz de seçilmiş bulunmaktadır. Bakanlar Delegasyonu, ilk aşamada, 19 Mayıs 2004 tarihinde Dublin'de Avrupa Birliği Dönem Başkanı İrlanda Dışişleri Bakanıyla, 20 Mayıs 2004 tarihinde de Moskova'da Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanıyla yararlı görüşmeler yapmıştır. Bu toplantılardan Dublin'dekine Devlet Bakanı Sayın Beşir Atalay, Moskova'dakine ise ben katıldım. Delegasyonun, bilahara, haziran ayı başında, quartet'in diğer üyeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ve Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanıyla da temaslarda bulunması planlanmaktadır. Ayrıca, 9-12 Mayıs 2004 tarihlerinde Cidde'de gerçekleştirilen İslam Konferansı Örgütü Dışişleri Bakanları Hazırlık Toplantısına Türkiye başkanlık etmiştir. Heyetimiz, Filistin lehine olan kararlarda uzlaşı sağlanması için yoğun gayret sarf etmiştir. Bu gayretlerimiz ve katkımız, başta Filistin olmak üzere, diğer üye ülkeler tarafından takdirle karşılanmıştır.
Türkiye'nin Filistin konusundaki çabaları sadece İKÖ'yle sınırlı kalmamaktadır. Türkiye, Ortadoğu sorunu konusunda Birleşmiş Milletlerde yapılan görüşmelerde, geleneksel olarak, Filistin Halkının haklı davasını destekleyegelmiştir. Bu çerçevede, ülkemiz, Gazze'de yaşanan olaylar üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyince kabul edilmiş olan 1544 sayılı Kararı desteklediğini açıklamıştır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun, işgal altındaki toprakların temsili konusunda son olarak aldığı karara da olumlu oy vermiş bulunmaktayız.
Geçtiğimiz haftalarda katıldığım Euro-Med, Avrupa-Akdeniz ve NATO Dışişleri Bakanları toplantılarında, Avrupa ülkelerinin yanı sıra aralarında Filistin'in de bulunduğu başlıca Arap ülkelerinin ve İsrail'in Dışişleri Bakanıyla görüştüm, Arap Ligi Genel Sekreteriyle de geniş bir istişarede bulundum. Bu toplantılarda yaptığım konuşmalarda ve ikili temaslarımda bölgede yaşanan durumun vahametine dikkat çektim. Sorunun, günümüzde en önemli tehdit haline gelen terörizmi nasıl beslediğini, muhataplarıma anlatma fırsatı buldum. Yol haritasının uygulanması yolunda acil biçimde harekete geçilmesi gerektiğini, bir kez daha orada da bütün muhataplarıma anlattım. Avrupa Birliği Konseyi Genel Sekreteri ve Ortak Güvenlik ve Dış Politika Yüksek Temsilcisi Solona'yla geçen hafta Brüksel'de yaptığım görüşmede de konuyu bir kez daha ele aldım. Yol haritasının uygulanmasını teminen Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle ortak girişimler yapma fikri üzerinde durduk. Ortadoğu sorunu hakkındaki görüşlerimizi ve politikalarımızı anlatmak amacıyla Arap basınının Türkiye'deki temsilcileriyle geçen hafta bir toplantı yaptım. Bu toplantıya katılan basın mensuplarının Türkiye'nin izlediği dengeli ve yapıcı politikaları takdirle izlediklerini tespit ettim. Bu toplantıda ifade ettiğimiz görüşler, bölge basınında geniş bir şekilde yankı buldu.
Değerli milletvekilleri, diğer yandan, Filistin Ulusal Yönetimi Başkanı Sayın Yaser Arafat'tan aldığımız mesajda, Türkiye'nin gayretleri ve aktif tutumundan dolayı memnuniyetleri ifade edilmiştir. Ayrıca, barışın ancak kapsamlı olduğu takdirde kalıcı olacağı düşüncesinden hareketle, Suriye ve Lübnan kanallarının da zamanı geldiğinde canlandırılması gerektiğini savunuyoruz. Bu yöndeki düşüncelerimizi, önceki hafta Türkiye'yi ziyaret eden Lübnan Başbakanı Refik Hariri'yle de paylaştık.
Bu vesileyle, İsrail'le ilişkilerimize de değinmek istiyorum. Türkiye, aralarında Avrupa ve Arap ülkelerinin de yer aldığı birçok ülke gibi, Madrid Barış Konferansı ve Oslo Anlaşmalarının olumlu sonuçlarını teşvik edici biçimde, 1992'den itibaren İsrail'le ilişkilerini geliştirmiştir. Bu ilişkiler, halen, kendi dinamikleri içinde seyrini sürdürmektedir.
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
27 konuşma daha · 25 Mayıs 2004