Türk ceza kanununun bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi hakkında (s.s.215)
Yozgat Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 96. Birleşim · 2. yasama yılı · 29 Nisan 2008 · 2.118 kelime · yaklaşık 11 dakikalık okuma
Kaynak göster
Bekir Bozdağ (AK Parti), 29 Nisan 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 96. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRK CEZA KANUNUNUN BAZI MADDELERİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ HAKKINDA (S.S.215)); konuşma 2.118 kelime.
Bekir Bozdağ (AK Parti, Yozgat). “Türk ceza kanununun bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi hakkında (s.s.215)”. TBMM Genel Kurulu, 96. Birleşim tutanağı, 29 Nisan 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/bekir-bozdag-23-2008-04-29-turk-ceza-kanununun-bazi-maddelerinde-degisiklik-yapilmasina-dair-kanu (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA BEKİR BOZDAĞ (Yozgat)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 215 sıra sayılı Kanun Teklifi üzerinde AK Parti Grubunun görüşlerini sunmak üzere söz aldım. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi, eski Ceza Kanunu’nun 159’uncu maddesine göre şöhreti daha yüksek olan bir maddedir. Yeni Türk Ceza Kanunu yürürlüğe girdikten sonraki süreçte, Ceza Kanunu’nun getirdiği mantalite çerçevesinde özgürlükçü bir yaklaşımı yeni Türk Ceza Kanunu benimsemişti. Örneğin, Ceza Kanunu’nun 1’inci maddesi “Ceza Kanununun amacı; kişi hak ve özgürlüklerini -devamı var- korumak…” diye başlıyor. Belki dünyada bir ceza kanunu yoktur ki başlangıcı, amacı “kişi hak ve özgürlüklerini korumak” diye başlasın. Bu, Türk Ceza Kanunu.
Arkasından, yine Ceza Kanunu’muzda yer alan ifade hürriyetiyle yakından ilgili maddelerin devamında, kimi 301’inci madde gibi maddenin bizzat içinde “Eleştiri amacıyla düşünce açıklamasında bulunmak suç oluşturmaz.” diye bir başka hüküm var.
Yine, Ceza Kanunu’muzun 2’nci maddesine, kıyasın ceza hukukunda yasak olduğu, kıyasa yol açacak bir biçimde ceza hükümlerinin yorumlanamayacağına dair başkaca bir de hüküm konuldu. Zira, Türk Ceza Kanunu’nun ifade hürriyetini ilgilendiren maddelerinin uygulanmasıyla ilgili mahkeme kararları incelendiği zaman, orada birtakım kıyasların, birtakım çıkarsamaların yapıldığını görüyoruz. Esasında bunu yazmaya gerek yok, zira uygulamada zaten kıyas yapılamaz ama gelin görün ki bizim uygulamamızda bu noktada sıkıntı ortaya çıktı. Biz, yeni Ceza Kanunu yürürlüğe girince Ceza Kanunu’nun genelinde benimsenen, ifade hürriyetinden yana konan, yasa koyucu olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinin koyduğu tavrın, Ceza Kanunu’na yerleşen mantalitenin uygulamada sonucunu görmek gerektiğini hep söyledik. Yani “301’inci madde değişsin.” diyenlere bizim söylediğimiz şu idi: “301’inci maddede sorun yok, Türkiye’nin sorunu uygulamasında. Yeni Ceza Kanunu yeni bir anlayış getirdi, uygulamayı bir görelim, aksama varsa o noktada müdahale edilir” oldu. Uygulamayı takip ettik yürürlüğe girdiği günden bu yana ve bu konuda Türkiye’de sıkıntılar oluştu, birtakım eleştiriler ortaya çıktı. Sivil toplum örgütleri, 301’inci maddenin değişmesiyle ilgili önerilerde bulundular, değerlendirmelerde bulundular. Sayın Başbakanımıza kadar da geldiler, bununla ilgili taleplerini ilettiler. Sayın Başbakanımız da bu konuda üzerinde mutabık kalınacak bir metin olduğu takdirde buna destek olacaklarını, kaldırılmasına karşı olduğumuzu ancak değiştirilmesi noktasında atılabilecek somut bir adım varsa bunun mutabık kalınan bir metinle getirildiği takdirde yapabileceğimizi söylediler. Bu konuda mutabık kalınan bir düzenleme olmadı, ama bu arada yargılamalar devam etti.
Tabii, 301’inci madde benzeri maddeler -tıpa tıp aynısı değil- Avrupa Birliğine üye ülkelerde de var, Türkiye’de de var ama oradaki yargılama sonuçlarıyla Türkiye’deki yargılama sonuçlarını değerlendirdiğimiz zaman arada dağlar kadar uçurumun olduğunu görüyoruz. Örneğin, Polonya’da 2004 yılında 1 tane, 2005 yılında 1 tane; Danimarka’da 1994 yılında 1 tane, 1995’te 1 tane; Avusturya’da 2006’da 1 tane; İtalya’da 2000’den 2006’ya kadar 107 tane. Avrupa Birliği üyesi ülkelere baktığınız zaman, değerlendirdiğinizde, 301 maddesinden daha ağır hükümler içeren maddeler bulunmasına rağmen, uygulamaya baktığınızda, orada verilen mahkûmiyet kararlarının neredeyse yok denecek kadar az olduğunu, yıllara sari pek çok ülkeyi topladığınızda bile, Türkiye’nin, bir yıllık, bu konuda açılan davayla ilgili durumuna yetişemediğini görüyoruz.
Bakın, benim elimde 2003’te 55 tane hapis cezası, 87 tane para cezası, 13 tane hapis ve para cezası… 2006 –yeni Ceza Kanunu dönemi- 31 tane hapis cezası, 80 tane para cezası, 3 tane hem hapis hem para cezası ve bizim ülkemizde de artarak bu noktadaki uygulama devam etmiş.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine ifade özgürlüğünün ihlali anlamında verilen Türk mahkeme kararları nedeniyle açılan davalara baktığınızda, sadece Türkiye özelinde değil, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisini tanıyan bütün ülkelerden giden davaları değerlendirdiğiniz zaman, Türkiye’den giden davaların görülen davaların yüzde 30’una tekabül ettiğini görüyoruz. O zaman burada bir sorun yok mu? Başka ülkelerde de var aynı hüküm, ama onların uygulamasına bakıyorsunuz Türkiye’deki gibi değil. Biz Ceza Kanunu yapılırken bu noktada önemli değişimler koyduk, ama bizim uygulamada takdir hakları bu değişimlerin gerisinde kaldı.
Yargıtay Birinci Başkan Vekili Sayın Osman Şirin, Adalet Komisyonunda Türk Ceza Kanunu görüşmeleri yapılırken, 216’ncı maddenin, eski 312’nci maddenin muadili olan maddenin görüşmelerinde şunu söyledi: “301 ve benzeri ifade hürriyetiyle ilgili maddelerin uygulamasında yargıç yüzde 95’tir, yasa yüzde 5’tir. Bunların uygulaması dönemlere göre değişebilir, toplumun beklentilerine göre değişebilir, flu maddelerdir bunlar. Siz yasa koyucu olarak bizim elimize en az yüzde 50 somutlaştırılmış bir metin verin, biz daha iyi uygulama gayreti içerisinde olalım.” Bizim uygulamamız görüldüğünde bu noktada sıkıntıların olduğu ortadadır. Bu sıkıntıları giderme adına beklenen süre uygulamayı görme adınadır. Yoksa Avrupa Birliği süreciyle bunu doğrudan bağlandırmanın, ilişkilendirmenin de anlamı yoktur.
Türkiye, Avrupa Birliğine üye olmak isteyen bir ülkedir ve bu noktada reformlar yapmış bir ülkedir. Bizden önceki dönemlerde de yapıldı. 2000’de Katılım Ortaklığı 2000 Belgesi temin edilirken bu süreçte Avrupa Birliğinin bizden istedikleri o belgede vardı. 24 Mart 2001’de Türkiye Ulusal Programı ilan edilirken Türkiye’nin bu belgeye karşı neler yapacağı içeriliyordu. Arkasından 2001’de, 2002’de… Yine 2002’nin sekizinci ayında ve ikinci ayında yapılan birinci, ikinci uyum paketleri, üçüncü uyum paketleri de yine Avrupa Birliği sürecinde yapılan değişimlerdi.
Şimdi, burada yapılan bir düzenlemeyi orayla ilişkilendirdiğimiz takdirde, geçmişten beri Avrupa Birliği ile uyum çerçevesinde yapılan her türlü düzenlemeyi farklı algılama, farklı takdim etme noktasına gider ki bu da yanlış bir uygulama olur diyorum. Doğrusu bizim yaptığımızdır.
Avrupa Birliği Türkiye’de olan uygulamalara dair eleştiride bulunabilir, bizim, önemli olan, kendimize dönük bir eleştiri yapmamız lazım. Neden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde görülen davaların yüzde 30’u Türkiye’den gidiyor? Biz dönüp biraz kendimize bakmamız lazım. Bir ülkede senede bir tane çıkarken, belki yıllara sâri bir iki tane çıkarken bizim uygulamamızda neden bu kadar sorunlar var diye onun üzerinde durmamız lazım.
Bir başka konu da şu: Adalet Bakanlığının yayınladığı bir genelge var, doğrudur. Değinildi burada, Adalet Bakanlığı bu genelgeleri rutin olarak yayınlar sürekli bir biçimde. Ama bir şeyi bilmek lazım: Bu genelge yayınlandı diye 301’den davalar açılmıyor. Esasında 301, takibi resen yapılan bir suçtur. Böyle bir genelge olmasa dahi cumhuriyet savcıları bu konuyla ilgili bir suç işlendiğine dair bilgi sahibi olduklarında veya herhangi bir ihbar kendilerine geldiği takdirde, resen soruşturma başlatmak görevleridir. Eğer bunu yapmazlarsa, o zaman, görevleriyle ilgili bir eksiklik söz konusu olur.
Adalet Bakanlığının gönderdiği genelgeleri incelediğiniz zaman, yine, orada bir şeyin de altının çizildiğini görüyoruz, hem ifade özgürlüğüyle ilgili, bu maddelerin uygulanmasıyla ilgili hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına göre, ifade özgürlüğü alanındaki gelişmenin, değişmenin de soruşturmalarda dikkate alınmasına dair genelgelerde ayrıca ve açıkça hükümler vardır.
301’inci maddeyle ilgili değişiklik ne getiriyor, bir de ona bakalım. Değişiklik, evvela, birinci fıkrada geliyor. Nedir o? “Türklüğü” ifadesi “Türk Milleti” olarak değiştiriliyor, “Cumhuriyeti” ifadesi de “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” olarak değiştiriliyor. Yoğunluklu bir biçimde eleştiri bu noktada yoğunlaştı.
Şimdi, buradan iyi bakmak lazım. Bir defa, bizim Anayasa’mızın 5’inci maddesine baktığınızda, devletin amaç ve görevleri anlatılırken, bunlardan bir tanesi “Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü” diye başlıyor.
Yine, egemenlikle ilgili 6’ncı maddeye baktığınızda “Türk Milleti, egemenliğini” diye ikinci fıkrası başlıyor.
Yasama yetkisiyle ilgili maddesine baktığınızda, yasama yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kullanılacağı söyleniyor.
Yine, yargı yetkisiyle ilgili 9’uncu maddeye baktığınızda, Türk Milleti adına yargı yetkisinin kullanıldığından bahsediliyor.
Yemin maddesiyle ilgili Anayasa’nın 81’inci maddesine baktığımız zaman da, orada -yemin maddesinde de- yine aynı şeyi söylediğini görüyoruz: “Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim.” diye başlıyor.
Buradan bakıldığı zaman, Anayasa’nın kullandığı terim, kullandığı ifade “Türk Milleti”dir. Bu bir.
İki: Anayasa Mahkememizin önüne gelen kimi davalarda, “Türklük”ten kastın “Türk Milleti” olduğuna dair Anayasa Mahkememizin muhtelif içtihatları vardır. Bu iki.
Buradan da söylendi, Yargıtayımızın hem Ceza Dairesinin hem de Ceza Genel Kurulunun verdiği sayısız kararlar vardır, buradaki “Türklük”ten maksadın Türk milleti olduğuna dairdir. Şimdi, buradan yapılan düzenleme Anayasa Mahkememizin, Anayasa’mızın, Yargıtayımızın algıladığı, uyguladığı şeyi neye taşımaktır? Yasaya taşımaktadır.
Ayrıca, bakın, bununla ilgili öneriler var. Örneğin, CHP Milletvekili -eski vekil- Sayın Zülfü Livaneli’nin verdiği bir önerge var “Türk ulusu” diye başlıyor. Arkasından Süheyl Batum bu konuyla ilgili önerisini gazetelerde neşretmiş “Türk milletini” diyor, “cumhuriyeti” ifadesi de orada yok. YARSAV’ın ifadesi var “Türk milleti” diye geçiyor. Basın Konseyinin önerisi var “Türk milleti” diye geçiyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin önerisi var “Türk milleti” diye geçiyor ve pek çok sivil toplum kuruluşunun da önerisi var.
Şimdi, buradan baktığınızda bütün bu kurumlar Türklükten rahatsız mı oluyor? Hayır. Nedir? “Ortada bir sıkıntı, uygulamada bir sorun var, belki belli birtakım adımlar atılırsa daha düzgün olur.” diye bir düşünceden, iyi niyetten kaynaklanan bir adımdır. Bizim yaptığımız, sivil toplumdan gelen bu talebi değerlendirmek ve Yargıtayımızın, Anayasa Mahkememizin uygulamasını yasaya yazmaktan ibarettir. Bunun altında birtakım vehimlerle, kehanetlerle başka şey aramanın mânâsı yoktur.
Bir başka konu: “Cumhuriyet” ifadesi “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” olarak değiştiriliyor. Zaten uygulama da bu yöndedir. Cumhuriyet… Bir sürü cumhuriyet var, hangi cumhuriyet burada bahsedilen cumhuriyet? Elbette ki Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Zaten Yargıtay da böyle anlamış. Yoksa, rejim anlamında sadece aldığınız zaman, dünyada bir sürü cumhuriyet rejimi var, hepsinin algısı, uygulaması birbirinden farklı. Buradaki “cumhuriyet” Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Bizim yaptığımız şey de bu konuyu yasaya yazmaktan ibarettir.
Bir başka konu: Ceza indiriliyor yukarıdan aşağı. Yani altı aydan üç yıla hapis olan ceza ne yapılıyor? Altı aydan iki yıla hapis cezasına çevriliyor. Peki, bu olduğu zaman sıkıntı ne oluyor? Herhangi bir sıkıntı yok. Zira, cezayı aşağı indirme sadece şimdi yapılan bir konu değil. 06/02/2002 tarihinde, hem de kanun tasarısı şeklinde Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk edilen ve görüşülen kanunla, bir yıldan altı yıla kadar ağır hapis cezası olan ceza, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına indiriliyor.
Burada iki şey oluyor: Birincisi, yargılayacak mahkeme ağır ceza mahkemesi olmaktan çıkıyor asliye ceza mahkemesi oluyor. İkincisi, cezanın niteliği ağır hapis olmaktan çıkıyor hapse dönüşüyor. Bu, bu şekilde değiştirildiği zaman Türklüğe hakaret serbest mi olmuş oldu? Hayır, orantısız bir cezada indirim yapılmış oldu, orantılı hâle getirildi. Şimdi yapılan düzenleme de orantısız bir cezayı orantılı bir hâle getirmektir, suç ve cezayı dengelemektir. Ceza-adalet sisteminin gereği de budur.
“Efendim, bu olduğu zaman hapis cezası ertelenebilir.” Eskiden de ertelenebilirdi. Zira, “altı aydan üç yıla kadar” olduğu zaman uygulamada ne veriyor? Altı ay veriyor, bir sene veriyor. Altı ay verirse adli para cezasına çevirebilir, erteleyebilir. İki yıl olursa hapis cezasını erteleyebilir. Yeni olan müessese ne? Hükmün açıklanmasının geri bırakılması müessesesidir. O neyi getiriyor? Hayatında hiç suç işlemeyen, mahkemece de bir daha suç işlemeyeceği konusunda kanaat sahibi olunan kişiye, toplumun içerisinde toplumla beraber yürümesine bir kez daha fırsat vermektir. Bu da ceza infaz sisteminin, ceza-adalet sisteminin bir başka gerekliliğidir.
Bir başka konu da, bütün bunları uygulayacak Türk hâkimidir, Türk savcısıdır. Hapis cezasını ertelemek de takdiri bir karardır, adli para cezasına çevirmek de takdiri bir karardır, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermek de takdiri bir konudur. Bunun takdirini Türk yargıcı yapacaktır. O zaman, biz yargıçlarımıza niye güvenmiyoruz? Savcılarımıza niye güvenmiyoruz? Onlar bunun kararını verecek. Eğer bir kişi gerçekten suçu işlemişse, alenen aşağılama suçunu işlemişse cezasını verecektir. Ama suçu işlemiş fakat bir daha işlemeyeceği noktasında birtakım kanaati varsa, cezayla yapılan arasında, ceza-adalet sistemi açısından bir adaletsizlik varsa ona göre bir karar verecektir. Bunun kararı da Türk mahkemelerine, Türk yargıçlarına aittir. Yoksa bu madde, Türk milletine, Türkiye Cumhuriyeti devletine, Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türkiye Cumhuriyeti hükûmetine, yargı organlarına, devletin asker ve emniyet teşkilatlarına karşı işlenen alenen aşağılama suçlarını suç olmaktan çıkarmıyor, suç olmaya devam ediyor; cezasız bırakmıyor, ceza almaya da devam ediyor.
Adalet Bakanının izni gelince sanki izinle sövmek veya alenen aşağılamak serbestmiş gibi değerlendirmeler de yapılıyor. Bu da yanlış bir değerlendirme. Neden? Adalet Bakanının izni, Türk hukukunda olmayan, ilk defa gökten zembille getirilip yasaya dercedilen bir husus değil ki. 2004 yılına kadar zaten 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 160’ıncı maddesi içerisinde bu vardı, biz bunu kaldırmıştık.
ŞAHİN MENGÜ (Manisa)Niye kaldırdınız peki?
BEKİR BOZDAĞ (Devamla)Uygulamalar, bunu kaldırmanın yararlı olmadığını gösterdi. Nasıl gösterdi? Bakın, Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış büyük bir Türk yazarı. Şimdi, Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken herkes İngilizce konuşur ama o, muhteşem bir Türkçe konuştu, çok da güzel bir konuşma yaptı, benim göğsüm kabardı, “Milliyetçilik bu.” dedim. Nobel Edebiyat Ödülü’nü alacaksın, Türkçe konuşacaksın, canlı yayında, bütün dünyaya bu dilin güzelliğini oradan anlatacaksın. Doğru mu? Aldı. İkinci bir Türk var mı alan? Yok.
Peki, bakıyoruz fotoğrafa: Bir soruşturma kapsamında adliyeye giderken, mahkemenin kapısı veya adliyenin kapısı önünde bir grup insan, ellerinde yumurta, domates, yağmur gibi yağdırıyorlar. Şimdi, televizyonlar bunu canlı yayında veriyor, insanlar seyrediyor -sadece Türkiye değil, artık dünya küçüldü- “Burası nere?” diye soruyor. “Burası Türkiye.” “Peki, bu, Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan büyük yazar değil mi? Ne yapmış bu?” diye soruyor, “Fikirlerini söylemiş.” (MHP sıralarından gürültüler)
Beğenmeyebiliriz, doğru olmayabilir, yanlış olabilir ama böylesi bir fotoğrafı verdiğin zaman bu fotoğrafı seyreden insanlara “Nobel Edebiyat Ödülü’nü alanı Türkiye’de yumurta yağmuruna tutuyorlar, domates yağmuruna tutuyorlar.” diye göstermeye, göstertmeye kimsenin hakkı yoktur. Olamaz böyle bir şey!
ŞAHİN MENGÜ (Manisa)Onun hakkı var mı yalan söylemeye?
BEKİR BOZDAĞ (Devamla)Şimdi ben sormak isterim…
ŞAHİN MENGÜ (Manisa)Onun bilmediği konuda konuşma hakkı var mı?
BEKİR BOZDAĞ (Devamla)Peki, Orhan Pamuk mu Türk milletinin haysiyetine, şerefine daha büyük hizmet etmiştir, onu yumurta yağmuruna tutanlar mı bu ülkeye, bu millete daha büyük hizmet etmiştir? Sormak lazım.
OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale)Senin söylediğin haysiyetsizlik!
BEKİR BOZDAĞ (Devamla)Onun için, bakın, izin sistemi bunun için vardır: Yapılacak yargılamada suç olmuş mu, oluşmuş mu, oluşmamış mı, bunu işlemiş mi, işlememiş mi? Adalet Bakanı bununla ilgilenemez, buna bakamaz bile.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
81 konuşma daha · 29 Nisan 2008