İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 96. BİRLEŞİM · SALI

Türk ceza kanununun bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi hakkında (s.s.215)

Hakkı Suha Okay

Ankara Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 96. Birleşim · 2. yasama yılı · 29 Nisan 2008 · 1.758 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma

Kaynak göster

Hakkı Suha Okay (CHP), 29 Nisan 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 96. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRK CEZA KANUNUNUN BAZI MADDELERİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ HAKKINDA (S.S.215)); konuşma 1.758 kelime.

Hakkı Suha Okay (CHP, Ankara). “Türk ceza kanununun bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi hakkında (s.s.215)”. TBMM Genel Kurulu, 96. Birleşim tutanağı, 29 Nisan 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hakki-suha-okay-23-2008-04-29-turk-ceza-kanununun-bazi-maddelerinde-degisiklik-yapilmasina-dair-kanu (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA HAKKI SUHA OKAY (Ankara)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesiyle ilgili bugüne kadar bitmeyen ve de hiç bitmeyecek gibi görünen çok perdeli bir oyun üzerinde konuşuyoruz. Ne yazık ki 301’inci madde kapsamındaki tartışmalarda, her zaman olduğu gibi, tartışılması gereken konunun rotasından çıkarıldığı, yapay gündemlerin oluşturulduğu, yapay çözümlerin ortaya atıldığı, konu hakkında düşünce açıklayanların demokrasi karşıtı olarak mahkûm edildiği, farklı görüşte olanların görüşlerine tahammül edilmediği, konunun bir tabu hâline dönüştürüldüğü sağlıksız bir süreç yaşanmıştır. Yani Türkiye'de 301’inci madde değiştirilirse Türkiye demokratik bir ülke olacak, eğer değiştirilmez ise Türkiye'de demokrasinin sonu gelecek şeklinde bir hava yaratılmıştır.

(x) 215 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Siyasi iktidar, 2005 yılının sonlarından bugüne kadar yaşanan bu süreçte edilgen ve siyasi çıkarını devlet çıkarı ve onurundan önde tutan bir çizgi izlemiştir. Bu sürecin gözden kaçmayan ve bizi en çok yaralayan tarafı, dış telkinlerle, baskılarla ve dayatmalarla yasama sürecinin şekillendiriliyor olması.

Bu düzenlemeye, hiçbir rasyonel değişiklik içermediği için, ısmarlama olduğu için, tasarı olarak değil teklif olarak Parlamentoya sunulması açısından samimiyetsiz bir girişim olduğu için, yıllarca süren tartışmalar nedeniyle, AKP’nin kapatma davasından sonra Parlamentoya sunulduğu için, bunca zaman üzerinde çalışılmasına karşın gerek içeriği gerekse gerekçesi özensiz olduğu için, siyasi iktidarın kafa karışıklığını yansıttığı için, içerdiği belirsizliklerden dolayı yeni kargaşalara neden olacağı için karşıyız. Çok perdeli bir oyun dedim. Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi, yani 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 159’uncu maddesi, 1926’dan sonra 5237 sayılı Yasa çıkarılıncaya kadar yedi kez değiştirilmiştir. 5237 sayılı Yeni Türk Ceza Kanunu 2004 yılında kabul edilmiş ve 2005 yılının Haziran ayında yürürlüğe girmiştir, yani söz konusu düzenleme AKP iktidarı döneminde hukuk dünyasına girmiş ve özgürlükler açısından büyük bir başarı olarak nitelendirilmiştir. Kafaları karıştıran ve karışık uygulamalara neden olan bu madde gerekçesi ise, bu siyasi iktidar tarafından hazırlanmıştır.

Avrupa Birliğinin, Türkiye’nin üyelik sürecini yokuşa sürmek için, sözde Ermeni soykırımını Türkiye’nin önüne koyması ve ünlü kişiler hakkında açılan davalar, 301’inci maddeyi Türkiye’nin en önemli gündem maddesi hâline getirmiştir. Hollanda’da Türk kökenli parlamenterlere sözde soykırımı tanıması için yapılan baskılar, Fransa’nın sözde soykırımı tanımayanlara ceza öngören yasayı kabul etmesi, bir siyasi parti liderinin İsviçre’de yargılanması, aslında 301’inci madde tartışmalarının dış boyutunu gözler önüne sermektedir; ancak, siyasi iktidarın tüm bu yaşananlar karşısında başı dik bir politika izleyemediğini de buradan ifade etmek durumundayım.

Siyasi iktidar, 2005 yılının sonundan bugüne kadar hep kamuoyunu oyaladı, bu süreçte yargıya yapılan saldırılara göz yumdu, bu konudaki Avrupa Birliği mevzuatı hakkında gerçekleri halktan sakladı, yani 301’inci maddeyi tamamen bir siyasi istismar konusu hâline getirdi. İktidar, dış ve iç çevrelere 301’le ilgili yasal düzenleme yapacağını birçok kez deklare etti. Bazı AKP’li yetkililer, 301’le ilgili düzenleme yapacaklarını söylerken, bazıları da “Buna ihtiyaç olmadığını” açıkladı, yani nabza göre şerbet verildi. İktidarın biraz sonra değineceğim süreç içindeki açıklamalarını hatırlayınca, bu konunun nasıl istismar edildiği, nasıl siyasi çıkarlar için kullanıldığı daha iyi anlaşılacaktır.

Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek, Aralık 2005’te, Türk yargısının müstemleke yargısı olmadığını belirterek, Pamuk davasına ilişkin dış baskılara karşı Fehriye Erdal örneğini vermiş ve 301’le ilgili değişiklik yapmayacaklarını açıklamıştır. Yine 2005 Aralık ayında Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül, 301’inci maddeyi Gece Yarısı Ekspresi filmine benzetti ve Türkiye’ye çok büyük zarar verdiğini söyledi. 2006 Ekiminde Fransa’da sözde Ermeni soykırımını inkâr edenlere ceza öngören yasa çıkmadan önce Sayın Tayyip Erdoğan’ın Sarkozy’yi arayarak, bu yasanın çıkmaması için neler yapabileceklerini sorduğunda, Sarkozy, Sayın Erdoğan’a, soykırımı araştıracak komisyonda tarihçilerin yer alması şartı olması, Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinin kaldırılması ve Ermenistan ile Türkiye sınırının açılması şeklinde üç öneride bulundu. Bu öneriler Anadolu Ajansı bültenlerine de yansıdı.

Sarkozy bu cüreti kimden aldı? Çiftçiye, işçiye, emekliye yüksek perdeden tepki gösteren Sayın Başbakan, niçin Sarkozy’ye tepki gösteremedi? Kasım 2006’da Sayın Tayyip Erdoğan, Sayın Ali Babacan, Sayın Cemil Çiçek sivil toplum örgütleriyle toplantı yaptı; 301’inci maddenin AB mevzuatına aykırı bir yönü bulunmadığını belirterek, 301’inci maddenin yasa koyucunun açık maksadına uygun olarak özgürlükçü bir şekilde yorumlanması hâlinde, düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda hiçbir sorun kalmayacağını belirttiler. Aynı toplantıda, bu konuda değişik seçenekleri inceletmelerini ve sivil toplum örgütlerinin önerilerini Hükûmete iletmelerini istedi. Ertesi gün Olli Rehn, Başbakanın açıklamalarından duyduğu memnuniyeti açıkladı. Yani siyasi iktidar topu taca attı.

Ocak 2007’de Adalet Bakanı Sanayi Odasında yaptığı konuşmada "Evvela denildi ki: Bu 301’inci madde Türkiye'nin ayıbıdır. Bu, Türkiye'nin ayıbı ise bu ayıbı taşıyan pek çok ülke var, özellikle Avrupa Birliği üyesi ülke var. Çünkü aynı madde, ya aynen ya da ifadeleri değişik olarak, cezaları da değişik olarak, üstelik Avrupa Birliğinin birinci liginde olan Avrupa Birliğinin kurucu ülkelerinde var. O zaman niçin onlara ayıp olmuyor da Türkiye için ayıp oluyor?" şeklinde değerlendirmesiyle isyan bayrağı açtı. Basına bu olay “301 Cemil vakası” olarak yansıdı.

2007 Şubatında Sayın Erdoğan 301’inci maddeyle ilgili çalışmalar yaptıklarını belirterek önümüzdeki günlerde büyük ihtimalle bununla ilgili değişikliği Meclise getireceklerini açıkladı.

Sayın Gül yine 2007 Şubatında Observer’e verdiği demeçte Başbakan Erdoğan’ın ve kendisinin düşüncesinin 301’inci maddenin değişmesi yönünde olduğunu, seçimlerden önce de değiştireceklerini açıkladı.

2007 Kasımında Sayın Mehmet Ali Şahin, Adalet Bakanımız Anadolu Ajansına yaptığı açıklamada 301’inci maddeye ilişkin olarak sivil toplum örgütleri önerileri ışığında beş altı farklı öneri geldiğini ve Bakanlar Kurulunda görüşülerek bunlardan birinin tercih edilip Parlamentoya gönderileceğini ifade etti. Hâlâ bekliyoruz. Hükûmetten Parlamentoya gelen bir tasarı yok. İki buçuk yıldır Hükûmetin üzerinde çalıştığı bir konu var ama bu konuda bir hükûmet tasarısı yok.

Parlamentoya siyasal iktidara mensup Adalet ve Kalkınma Partili bir milletvekili tarafından bir teklif verildi. Bu teklif, özensiz hazırlanmış, Anayasa’ya aykırı ve belirsizlikler içerisindeydi. Düzenlemenin tasarı olarak değil teklif olarak getirilmesi, konuyla ilgili kamu makamlarını baypas etmek ve konunun kamuoyunda tartışılmasını engellemek amacını gütmektedir. Bu yönüyle siyasi iktidar mahcubiyetini ve kararsızlığını ortaya koymuştur.

Düzenlemenin Parlamentoya getiriliş zamanlaması da son derece rencide edicidir. AKP’ye kapatma davası 14 Mart tarihinde açıldı. Bu arada, AKP, has destekçileri olan liberallerin salvolarına hedef olmaya başlamıştı. Üstüne üstlük, bir de 10 Nisan 2008 tarihinde AKP’nin kapatma davasına bir müstemleke valisi edasıyla karşı çıkan AB Komisyonu Başkanı Barroso, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, bu salonda bir konuşma yaptı ve işte tam bu noktada AKP’nin demokrasi ve özgürlük damarı kabarıverdi ve 7 Nisan 2008’de bu teklif Parlamentoya sunuldu.

AKP’lilerin, 301’inci maddeyi Türkiye Büyük Millet Meclisine getireceklerine ilişkin çeşitli tarihlerde yaptığı açıklamaları sizlere aktardım.

Adalet Komisyonunda, Yargıtay 9. Ceza Dairesi üyesi, 301’den açılan davalara ilişkin sayısal verileri aktardı. Buna göre, dava açılmakla birlikte, birçok davada ceza verilmemiş, hatta 2006-2007’de kesinleşen cezanın ikişer dosya olduğunu Yargıtay 9. Ceza Dairesi üyesi açıkladı.

Peki, AKP, 301’inci madde uyarınca dava açma sürecini, yargı bağımsızlığını ihlal ederek yargıyı nasıl yönlendirdi ve davaların sayısının artırılmasına nasıl neden oldu? 1/1/2006 tarihinde zamanın Adalet Bakanı 5 sayılı bir genelge yayınladı. Bu genelgede, soruşturmaların süratle sonuçlandırılması yerine, 301’inci maddeyi de içeren kimi Türk Ceza Kanunu maddeleriyle ilgili başvurularda süratle kamu davasının açılmasını söyledi. Bir taraftan, Adalet Bakanı “Süratle kamu davası açın.” diyor, “301 için de açın.” diyor; bir taraftan da Sayın Gül “Gece Yarısı Ekspresi’nin etkisinin yaşanmasına katkı yaptı.” diyor. Bunlar, 301’e ilişkin, AKP’nin çelişkili, tutarsız ve gayrisamimi açıklamalarının birer kanıtıdır.

Değerli arkadaşlarım, yasa teklifi, Avrupa Birliğinin siyasi iktidara siparişi niteliğindedir; rasyonel hiçbir yenilik içermemektedir, göz boyamaktan başka bir işlevi yoktur. Teklifin komisyon raporu okunduğunda da net bir şekilde görülmektedir. Teklif özensiz hazırlanmıştır. Komisyon çalışmasında AKP ne yapacağını da çok iyi bilmiyordu. Nitekim, komisyonda bu yasa görüşülürken AKP’li 3 tane milletvekili arkadaşım bir önerge verdi. Bu önergenin içeriği şuydu: “Saygınlığı sarsacak biçimde alenen aşağılama.” Şimdi, şunu merak ediyoruz: Saygınlığın sarsılmayacağı biçimdeki alenen aşağılama nasıl olur? Ve bir komedi yaşandı, Sayın Komisyon Başkanı, sonrasında bu saygınlığı sarsacak biçimdeki alenen aşağılamanın “saygınlığı sarsacak biçimdeki” ibaresinin çıkarılmasını teklif etti ve bu da kabul gördü.

Değerli arkadaşlarım, bu teklifte “Türklüğü” ibaresi yerine “Türk Milleti” ibaresi getirilmektedir. Anayasa’nın 66’ncı maddesinde Türklükten neyin kastedildiği ve açıkça “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” hükmü yer almaktadır. Bu konuda Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2006 yılında verdiği kararda da netlik bulunmaktadır. Yani bu değişiklik, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin kararlarıyla Yargıtay Ceza Genel Kurul kararına baktığımızda pratikte hiçbir yenilik de getirmemektedir. Açıkçası, Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararın içeriğinde “Türklük’ kavramı devletin insan unsuruyla ilgili olup bu kavramla Türk milleti kastedilmektedir. Türklükten maksat, Türk milletini oluşturan insani, dinî, tarihî değerlerle millî dil, millî duygular ve millî geleneklerden oluşan millî, manevi değerler bütünüdür.” demektedir.

İşin trajikomik yönü, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan teklifin genel gerekçesi ile madde gerekçesinde bu konudaki içtihada değinilmezken, Adalet Komisyonu Raporu’nda az önce belirttiğim ifadelere atıfta bulunulmasıdır. Sayın Bakan da komisyon konuşmasında bu durumun altını çizmiş. Madem bu konuda bir içtihat oluştu, o zaman “Türklük” ibaresi yerine “Türk milleti” ibaresinin konulmasının, yani yasamanın, sırf bu değişiklik için fuzuli yere işgal edilmesinin nedeni nedir?

Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi, Türklüğün, ırkçı ve kafatasçı bir tanımlama olmadığını, bunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırılık taşımadığını, Almanya’dan Avusturya’ya, İspanya’dan Hollanda’ya, Fransa’dan İtalya’ya kadar birçok ülkede benzer düzenlemelerin bulunduğunu, bu konuda dış telkinlerle yargı üzerinde baskı kurulmasının erkler ayrılığı ilkesiyle bağdaşmadığını, Anayasa’nın 70’inci maddesinde “Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir.”, 72’nci maddesinde “Kamu hizmeti, her Türkün hakkı ve ödevidir.”, 76’ncı maddesinde “Yirmibeş yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir.” denilirken bir ırkın tanımının yapılmadığını kamuoyu ile paylaştı ancak güdümlü sözde aydınların hedefi olmaktan da kurtulamadı.

Fransa’da, sözde Ermeni soykırımını inkâr edenlerin cezalandırılmasına ilişkin yasayı sosyalist partinin desteklemesi de bizim sözde aydınlara dert olmadı ama Cumhuriyet Halk Partisinin, Avrupa Birliği ülkelerinin yasalarında olan ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olmayan bir düzenlemenin değiştirilmesine katkı vermesi birileri için dert oldu.

Yine teklifin gerekçesinde “Keza, birinci fıkradaki ‘Cumhuriyeti’ ibaresi ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ olarak değiştirilmiştir.” denilmektedir. Gerek genel gerekçede gerekse madde gerekçesinde bu konuda başkaca bir açıklama olmadığına göre “Cumhuriyeti” yerine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” ibaresinin getirilmesinin gerekçesi sadece “keza” kelimesiyle açıklanmaktadır.

Sayın milletvekilleri, üzerinde bu kadar gürültü koparılan, sivil toplum örgütlerinin içinden çıkamadığı, Hükûmetin, içinden çıkamadığını belirttiği böylesine önemli bir konuda bu kadar ciddiyetsiz olunmasını kamuoyunun takdirlerine bırakıyorum.

Tabii bu arada “cumhuriyet” kelimesine, cumhuriyete atfedilen anlama, siyasi iktidarın alerjisi de göz ardı edilmemelidir. Eğer, anayasal açıdan tartışma yaratan bu değişiklik, uygulamada “Cumhuriyetin nitelikleri” başlıklı Anayasa’nın 2’nci maddesinde yer alan ve başlangıçtaki ilkeler ile demokratik, laik ve sosyal hukuk devletine yapılan vurgunun korunmasız bırakılması gibi bir sonuç beklenerek yapılıyorsa, bu ince hesabın faturası da ağır olur. Cumhuriyeti savunmasız bırakmak kimsenin de haddi değildir.

“301, çok perdeli bir oyundur ve devam edecektir.” dedik. Bunun bir nedeni de soruşturma izni ve görevli mahkemeler konusundaki değişikliklerin uygulamada yaratacağı kargaşadır. Teklifte, kovuşturmanın Cumhurbaşkanının iznine tabi kılınmasındaki sakatlıklar ve Anayasa’ya aykırılıklar çok tartışıldı. Üzerinde çok durmayacağım ancak Başbakan ve Başbakan Yardımcısının bu konuyu hararetle savunur noktadan geri adım atması olumlu bir gelişmedir. Bu durum, çelişkiler ve iş bilmezliğin nasıl hâkim olduğunu da gözler önüne sermektedir. 2005 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Yasası’yla, Adalet Bakanlığında olan izin yetkisinin kaldırılması olumlu bir adımdı ve dönemin Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek, Aralık 2005’te Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında yaptığı açıklamada…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

81 konuşma daha · 29 Nisan 2008

81 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook