İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 115. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

Kültür ve tabiat varlıklarını koruma kan.tekl.(ss.641)

Bülent Baratalı

İzmir Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 115. Birleşim · 2. yasama yılı · 14 Temmuz 2004 · 1.953 kelime · yaklaşık 10 dakikalık okuma

Kaynak göster

Bülent Baratalı (CHP), 14 Temmuz 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 115. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: KÜLTÜR VE TABİAT VARLIKLARINI KORUMA KAN.TEKL.(SS.641)); konuşma 1.953 kelime.

Bülent Baratalı (CHP, İzmir). “Kültür ve tabiat varlıklarını koruma kan.tekl.(ss.641)”. TBMM Genel Kurulu, 115. Birleşim tutanağı, 14 Temmuz 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/bulent-baratali-22-2004-07-14-kultur-ve-tabiat-varliklarini-koruma-kan-tekl-ss-641 (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA BÜLENT BARATALI (İzmir)- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 641 sıra sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; sizleri Grubum ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, şimdi görüşmekte olduğumuz 641 sıra sayılı kanun tasarısının örteceği alan, daha önceleri, 10 Nisan 1322 tarihli -yeni takvimle 1904 tarihli- Âsârı Atîka Nizamnamesi, yine, 1710 sayılı ve 1973 tarihli Eski Eserler Kanunu ve 21.7.1983 gün ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunuyla düzenlenmişti.

Âsârı Atîka Nizamnamesi bir emperyal dönemine aitti, yüz yıllık bir nizamnameydi, daha düne kadar uygulanan bir nizamnameydi; fakat, çağdaş anlamda bir koruma sağlayamadı, örtmeye çalıştı bu alanı; ama, bu arada, bu nizamname yürürlükteyken Bergama Sunağı kendisini Berlin'de buldu. Koruyamadı bu alanı.

Yine, Eski Eserler Kanunu ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu -ki, son kanun, hemen hemen yirmibir yıllık bir kanun- yine, bu konudaki, özellikle Vancouver Toplantısı ve 1992 Rio Konferansında gelişen yeni düşünceler, yeni tanımlar karşısında; yine, Avrupa mimarlık mirasını koruma anlaşmaları ve uluslararası anlaşmalar karşısında, yeni ve çağdaş anlayışlar karşısında alanını tam örtemedi ve buralarda yeniden bir düzenleme yapmak gerekti değerli milletvekilleri.

Sayın milletvekilleri, bu kanun tasarısı düzenlenirken, daha önce bizim bu kürsülerden yakındığımız olaylar olmadı. Sayın Bakan -tasarının gerekçesinde de ifade edildiği gibi- bu alanla ilgili olarak sivil toplum örgütlerinin, meslek odalarının, bu konuyla ilgili insanların, vakıfların ve siyasî partilerin de görüşlerini aldı ve burada, katılımcı bir düşünceyle, ortak bir şekilde, nasıl kültür ve tabiat varlıkları ortak bir mirassa, Sayın Bakan da bu alanı katılımcı bir şekilde düzenledi; kendisine buradan teşekkür ediyorum; Cumhuriyet Halk Partisi olarak da bu tasarıya olumlu oy vereceğiz; ama, bizim düşüncelerimizin de oluşmadığı konularda görüşlerimizi ve tenkitlerimizi kendilerine bildireceğiz.

Tasarı bize geldiğinde, Grup Başkanvekilimizle beraber, çok değerli Belediye Başkanımız Piriştina'nın cenaze törenindeydik; hem cenaze törenini yaptık hem de bu tasarı konusundaki görüşlerimizi hemen düzelterek Sayın Bakana ilettik. Önemli ölçüde yer aldığını görüyorum. Yer almayan konuların da, ileride, yönetmeliklerle veya diğer mevzuatla düzenlenebileceğini düşünüyorum.

Sayın milletvekilleri, kültür, çok yönlü ve karmaşık bir kavramdır. Kavramın tanımı ve kapsamı üzerinde görüş birliği yoktur. İnsanın insanla, insanın toplumla, insanın doğayla ilişkilerinden kültür doğar ve başka kültürlerden de etkilenerek değişir ve gelişir.

Bir ülkenin doğal ve toplumsal koşulları, o ülkenin kültürünün temel belirleyici öğeleridir. Büyük Önder Atatürk, "Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür" derken, bu gerçeğin altını çizmektedir.

Bugünkü kültürümüz, geçmişten, oldukça karmaşık bir kültür mirası devralmıştır. Üzerinde dünyanın bilinen en büyük üç imparatorluğunu barındırmış Anadolu, âdeta, bir kültür bahçesidir. Dünyada bu kadar çok kültürle iç içe yaşamış bir coğrafya ve ulus yoktur. Orta Asya'dan Avrupa'ya kadar Türkler pek çok kültürle karşılaşmışlar, pek çok kültürü etkilemişler, pek çok kültürden de doğal olarak etkilenmişlerdir. Bu karmaşık ve zengin kültürel miras, cumhuriyet dönemi kültür yapımızın oluşumunda da belirleyici olmuştur.

Osmanlı döneminin kültür yapısında devlet ve toplum, iki önemli etken olarak görülmektedir; ama, devlet yapısının toplumdan uzak, halkla mesafeli olarak işlemesi, kültürü olumsuz etkilemiştir; daha doğrusu, bir kültürel başıboşluk oluşturmuştur. Bu nedenle, istenen ölçüde ortak bir kültürel yapı oluşmamıştır. Cumhuriyetle birlikte ülkemizde yeni bir kültür ve yaşam tarzının temelleri atılmış, toplumsal ve ulusal kimliği esas alan, koruyan, geliştiren, kendi kökleri üzerinde yükselen özgün bir kültür anlayışı benimsenmiştir.

1920'den günümüze kadar kurulan ve halen 59 uncusu işbaşında olan hükümetlerin programlarına genel olarak baktığımızda, 4 adedinde kültür ve sanattan hiç söz edilmediği görülmektedir. Pek çok hükümet programı ise birbirine benzer içerikte olup, konuya şöyle bir değinmiştir. Bu saptama doğrultusunda pek çok hükümetimizin kültür ve sanata yeterli ölçüde önem vermediği ortaya çıkmaktadır. Sadece 8 hükümet programında, kültür ve sanat ve tabiat varlıklarını koruma kurulları, fikir ve sanat eserleri gibi daha kapsamlı düzenlemelere yer verilmiştir.

Yalnız, cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan hükümetleri bu genellemenin dışında tutmak ve bir hakkı teslim etmek gerekmektedir. Çünkü, Kurtuluş Savaşının son yıllarında bile, hükümetler, kültür ve tabiat varlıklarını korumayı ve tescil etmeyi düşünebilmiş, bu doğrultuda da düzenlemeler gerçekleştirmişlerdir; ama, ne yazık ki, cumhuriyetin kurumları gelişip yerleştikçe, kaynaklar arttıkça kültür ve sanata da aynı ölçüde önem verileceği beklenirken, bunun tersini görmek mümkün olmuştur.

Değerli milletvekilleri, kültür, tarihsel bir olgudur. Toplumsal, tarihsel değişim yasaları, kültürleri de etkileyen, değiştiren ve dönüştüren yasalardır. Binlerce yıllık geçmişe sahip, çok geniş coğrafya alanlarını etkileyen, büyük uygarlıklara beşiklik etmiş ülkemizde, kültürel mirasın korunması, gelecek nesillere aktarılması, yalnızca kendimize değil, bütün insanlığa ve evrensel değerlere karşı bir sorumluluktur.

Değerli milletvekilleri, hepimizin bildiği gibi, özellikle çevrede gelişen önemli bir olgu var ve güzel bir söz var; bu söz şöyle: Hem çevrenin önemli kazanımlarını hem de kültür ve tabiat varlıklarını atalarımızdan bize kalan bir miras olarak değil, gelecek kuşaklar ve torunlarımızdan emanet aldığımız bir değerler manzumesi olarak görmek durumu gelişmiştir.

Ülkemizde, doğal SİT alanları, orman alanları, özel çevre ve koruma alanları ile kültürel, tarihsel çevre koruma alanlarının korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması konusunda yıllardır süregelen ihmal ve yağmanın sonucunda gelinen nokta, bu varlıkların, tümüyle olmasa bile, büyük bir kısmını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya oluşumuzdur. Elbette bunda, önlem alması gerekli merkezî ve yerel yönetimlerin konuya yeterince önem vermemeleri ile teknik ve malî yetersizliklerin büyük etkisi bulunmaktadır. İhmal, vurdumduymazlık ve yaptırımların yetersiz olması da bu tahribatı artıran etkenler arasındadır. Buna derhal "dur" denilmelidir.

Avrupa Birliği sürecinde, Türkiye'de doğal ve kültürel çevrelerin korunmasına yönelik sürdürülebilir politikaların bir an önce yaşama geçirilmesi, yine, bu politikalar için Avrupa Biriliğinden parasal ve teknik destek aranması, politikaların kalıcı kılınarak her hükümet döneminde veya bakan değişimi sırasında altüst edilmemesi, bu süreçte önemli aşamalardır.

Evet, bu tasarı, sürdürülebilir politikalar açısından önemli bir düzenlemedir; ama, bu düzenlemelerin hızlı, etkin ve kararlı bir şekilde uygulamaya geçirilmesi, bu konuda sivil toplum örgütlerine, özel sektöre, kurum ve kuruluşlar ile her yurttaşa sorumluluklar yüklenerek katılımcı bir anlayış sergilenmesi, insanlığa karşı olan sorumluluğumuzu yerine getirmede işimizi hayli kolaylaştıracaktır.

Bu çerçevede, yörede yaşayan insanları doğal ve kültürel çevre konusunda bilgilendirmek ve bilinçlendirmek, halkı ve sivil toplum kuruluşlarını doğal çevre ve kültürel çevrelerin korunması konusuna olumlu katkıda bulunacak şekilde uygulama aracı olarak görmek, çocuk yaştan başlayarak, ülkedeki doğal ve kültürel zenginliğin öğretilmesi, tanıtılması ve sevdirilmesi yönünde eğitim çalışmalarında bulunmak, gelişmiş ülkelerde sıkça görülen yöntemlerdendir; çünkü, kültür ve tabiat varlıklarının tahrip ve yok edilmesinde insanlar tarafından verilen zararlar, iklim koşulları ve doğal afetlerin verdiği zararlardan fazla olmaktadır. Yine, doğanın kirletilerek ekolojik dengesinin bozulması, kültürel ve doğal mirasın yanlış kullanımı, tarihî eser kaçakçılığı ve bağnazca saldırı gibi doğrudan verilen zararlarla bu zenginliğimiz giderek tükenmektedir.

Konunun ülkemiz açısından en önemli boyutlarından biri de tarihî eser kaçakçılığıdır. Tarihî eser kaçakçılığının yöntem ve tekniklerine bakıldığında, olayların profesyonelce ve uluslararası düzeyde sürdürüldüğü gözlenmektedir. Yurtdışına kaçırılan kültürel varlıklarımızın ülkemize iadesi için, hemen hemen her dönem yasal yollardan büyük çaba sarf edilmekte, bunun için de çok yüksek miktarlarda ödeme yapılmaktadır. Tüm bu çalışmalara karşın, Anadolu kökenli eserlerin birçoğu, hâlâ, daha, yurtdışında bulunmaktadır.

Halkımızın kültür varlıkları konusundaki bilinçlenme eksikliği, bu suç için yasalarda öngörülen yaptırımların caydırıcılıktan uzak olması, ikramiye ödemelerinin yetersizliği, eser satın alma için yeterli ödeneğin ayrılamaması, kolay para kazanma yöntemlerinden biri olması, yabancıların Anadolu kökenli eserlere ilgisinin devam etmesi gibi etkenler, eski eser kaçakçılığının sürmesine neden olmaktadır. İnsanlarımızın bu zaaflarından yararlanan ve eski eser ithal eden ülkeler, bilinçsiz, bilgisiz insanları aracı yaparak höyükleri amatörce kazdırmakta, tümülüs ve ören yerlerini soydurmakta ve çıkarılan eserleri de, yasal olmayan bir şekilde ülkelerine götürmektedir. Bu nedenle, toplumun her kesimi bilinçlendirilmeli ve eğitilmeli, basın ve yayın yoluyla, kitle iletişim araçlarının yardımıyla bilgilendirme çalışmaları artırılmalıdır.

Değerli milletvekilleri, bugün, bütün dünyada, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasına yönelik önemli projeler ve girişimler yaşama geçirilmeye çalışılmaktadır. Kültür ve tabiat varlıkları, bu çerçevede, uluslararası sözleşmelerle de koruma altına alınmıştır. Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme ile 1954 tarihli Lahey Sözleşmesi, bunlar arasında yer almaktadır. Lahey Sözleşmesi, kültürel varlıkların savaş sırasında bile tahrip edilemeyeceğini güvence altına almaktadır. Buna rağmen, bütün bu korumalara karşın, insanlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi salonunda sergilenen fotoğraflardan da görüldüğü gibi, önemli kültür miraslarını savaşlarda yok etmektedir. Bu bağlamda, o güzelim Mostar Köprüsünün hikâyesini öğrenmek isteyen arkadaşlarımız, dışarıdaki sergiyi de gezebilirler.

Anayasamızın "tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunması" başlıklı 63 üncü maddesinde "devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirler alır. Bu varlıklar ve değerlerden özel mülkiyet konusu olanlara getirilecek sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınacak muafiyetler kanunla düzenlenir" denilmek suretiyle bu konudaki prensipler belirlenmiş ve devlet de görevli kılınmıştır; ama, ne yazık ki, yine, Anayasamızın 65 inci maddesinde yer alan "devletin malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde" hükmüyle, devlet, bugüne kadar, bu konuda üzerine düşeni tam anlamıyla yerine getirmede başarısız olmuştur. Bu nedenle, burada, her şeyden önce, Anayasanın 63 ve 64 üncü maddelerinin verdiği görevleri yapacak, koyduğu hedeflere ulaşacak yeni bir anlayışa gereksinim bulunmaktadır. Bu gereksinimin giderilmesi noktasında da, kültürü, yasalardaki ve bilimsel çevrelerdeki tanımlarıyla birlikte anlayıp yorumlamak gerekir.

Tasarının genel gerekçesinde, küreselleşme ve küresel rekabete atıfta bulunularak, çağdaş ülkelerin kültür alanında yeniden yapılanma süreci vurgulanmaktadır. Evet, günümüzde ülkeler, toplumlar, hem küresel rekabete katılmak hem de insanlığa katkıda bulunmak için kendi özgün değerlerine dayanmaya çalışmaktadır. Bu çerçevede, UNESCO başta olmak üzere, çeşitli uluslararası kuruluşlar, örgütler ve ülkeler kültür politikalarını gözden geçirmekte, yeni arayışlara yönelmekte, yeni yaklaşım ve stratejiler geliştirerek açılımlarda bulunmaktadır; fakat, tasarının 1 inci maddesinde "kültür varlıkları; tarih öncesi ve tarihî devirlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan veya tarih öncesi ya da tarihî devirlerde sosyal yaşama konu olmuş bilimsel ve kültürel açıdan özgün değer taşıyan yerüstünde, yeraltında veya sualtındaki bütün taşınır ve taşınmaz varlıklar" olarak tanımlanmıştır. Yukarıdaki tanıma baktığımızda, kültür varlıklarının sadece tarihî devirlerle sınırlı kaldığı görülmektedir. Bu, bir eksikliktir. Özellikle UNESCO ve uluslararası kuruluşların çalışmalarında, örneğin "20 nci Yüzyıl mirası" kavramıyla birlikte gündeme getirilen koruma anlayışı içinde, günümüze ait olsa bile, korunması gerekli kültür değeri taşıyan varlıkların kültür mirası olarak geleceğe aktarılması benimsenmiştir. Tanımda bu çağdaş yaklaşıma da yer verilmesi gerekirdi; daha zaman geçmedi diye de düşünüyorum.

Kültür ve doğa varlıkları, ulusa ve hatta tüm insanlığa ait olan ortak mirastır; Avrupa konvansiyonları da zaten bu yoldadır. Bu nedenden kaynaklanan uluslararası koruma hukukuna da, uygun olarak, aynı mirasın, ulus adına ve insanlığa karşı da ulusun sorumluluğu anlamındaki merkezî yönetimin güvencesi altında olması Anayasanın temel hükmüdür. Bununla birlikte, kültür ve doğayı koruma herkesin görevi olduğundan, özellikle kentsel kimliğin temel öğelerinden mimarî miras üzerinde yerel yönetimleri de yükümlü kılmak, yine, evrensel bir kuraldır. Tasarıda, buna koşut olarak, bünyelerinde koruma amaçlı teknik birim oluşturacak yerel yönetimlerin, kültür varlığı tescili yapılan yapıların bakım ve basit onarımlarında izin verme ve denetim yetkileriyle donatılmaları da yerindedir; ancak, bu yetkinin, korumadaki bilimsel ilkelere göre kullanabilmesini sağlayıcı önlemlerin de güçlendirilmesi gerekmektedir.

Tasarıda, doğal SİT alanları için gerek tanım olarak gerekse koruma önlemleri olarak yürürlükteki düzenlemelerden daha ileri hükümlere yer verilmemiş olması dikkati çeken bir konudur. Özellikle insanın kullandığı ve kullanımın aynı zamanda doğayla uyumlu yaşam kültürünü yarattığı alanların daha ayrıntılı tanımlarla doğal SİT statüsünde ve 2863 sayılı Yasa kapsamında korunması kurallarına yer verilmesi daha çağdaş bir yaklaşımın gereğidir. Aynı bağlamda, örneğin doğal ve kültürel peyzaj alanları ve benzerleri gibi uluslararası koruma belgelerinde elli yıldır var olan kavramların da artık yasalarımızda yer alması bir zorunluluktur.

Tasarının getirdiği bir diğer düzenlemeyle, kültür varlıklarının korunması ve değerlendirilmesi amacıyla bakanlıkça vakıf kurulabileceği hükmü kaldırılmış ve bu koruma kurullarıyla, yerel yönetimlerin koruma etkinliklerinde rolü ve önemi artırılmıştır. Koruma kurullarının güçlendirilmesi yerinde ve yararlı bir düzenlemedir; ancak, kurul çalışmalarının etkinliği için, bakanlık olanaklarının yanı sıra o ildeki diğer kamu kaynaklarının da valilik kanalıyla kullanılmasını sağlayıcı destek hükümlerine de yer verilmesi gerekirdi.

Ayrıca, tasarıda geçen "ören yeri, etkileşim, geçiş sahası, muhafaza" gibi, uygulamada belirsizlik yaratabilecek deyimlerin, yasa dilinde bilimsel bütünlüğü sağlayacak açıklıktan uzak olduğu görülmektedir.

Tasarıda yer alan, belediyeler ile il özel idarelerinde koruma amaçlı özel birim kurulmasını öngören yaklaşım olumludur; ancak, belediye ve il özel idarelerinin, kültür varlıklarında, bakım ve basit onarımla sınırlı bile olsa izin ve denetim yetkilerini kullanabilmeleri için, bu özel birimleri oluşturmaları koşulu yeterli değildir. Aynı birimlerde görev alacak ve tasarıda tanımlanmış uzmanların asgarî sayılarının belirlenmesi, bu uzmanların istihdamı için kadro ve malî olanakların sağlanması ve Bakanlıkça düzenlenecek eğitim programlarına geçmelerinin öngörülmesi gerekmektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

40 konuşma daha · 14 Temmuz 2004

40 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook