İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 53. BİRLEŞİM · PAZAR

2003 mali yılı bütçesinde l.tur görüşmeleri

Burhan Kuzu

İstanbul Milletvekili · AK Parti

Genel Kurul, 53. Birleşim · 1. yasama yılı · 23 Mart 2003 · 923 kelime · yaklaşık 5 dakikalık okuma

Kaynak göster

Burhan Kuzu (AK Parti), 23 Mart 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 53. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2003 MALİ YILI BÜTÇESİNDE L.TUR GÖRÜŞMELERİ); konuşma 923 kelime.

Burhan Kuzu (AK Parti, İstanbul). “2003 mali yılı bütçesinde l.tur görüşmeleri”. TBMM Genel Kurulu, 53. Birleşim tutanağı, 23 Mart 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/burhan-kuzu-22-2003-03-23-2003-mali-yili-butcesinde-l-tur-gorusmeleri (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

AK PARTİ GRUBU ADINA BURHAN KUZU (İstanbul)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Anayasa Mahkemesinin bütçesi üzerinde, elbette ki, ayrılan payı bakımından söylenilecek fazla bir şeyi yok. Elimizdeki bütçe ortada, Türkiye'nin gelir düzeyi ortada; bu çerçevede, devletin birçok organlarına belli bir miktar pay verilmiştir. Elbette ki, bunun artmasından yana hükümetimiz gerekli gayreti gösterecektir.

Şimdi, ben, bu vesileyle, Anayasa Mahkemesinin bütçesini konuşurken, bu konuda bir uzman olarak bazı konulara dikkat çekmek istiyorum. Bir defa, Anayasa Mahkemesi, dünyanın her ülkesinde olmayan bir mahkeme; yani, şunu anlatmak istiyorum: Demokratik ülkelerde var -İngiltere istisna, bunun dışında tutulmuştur- birçok ülkede yok; bunun sebebi, anayasa yargısının çok önemli bir yargı olmasıdır. Millî irade gibi, onu temsil eden Meclisin çıkarmış olduğu somut bir işlem olan yasa gibi bir işlemi denetleyen organ. Bunu, sıradan bir organ gibi görmek mümkün değildir. O açıdan, bu mahkemenin, hem oluşumu hem kuruluşu hem de üyelerinin seçiliş biçimi önem arz etmektedir. Aksi halde, yerindelik denetimi dediğimiz oportünite, yani Meclis yerine kendisini koyarak karar vermek durumunda kalırsa, bundan o ülke çok ciddî zarar görür ve yargıçlar devletine dönüşür o ülke. Bu açıdan, bazı ülkeler, özellikle sosyalist blok, Anayasa Mahkemesi yerine siyasî denetim dediğimiz başka yollara başvurmuş. Bazı ülkeler de, Fransa örneğinde olduğu gibi, sonradan denetleme değil, ön denetim formülünü benimsemiş; yani, yasanın yürürlüğe girmesinden önce denetim formülünü benimsemiş. Bununla şunu anlatmak istiyorum: Böyle bir yargının kabulünde çok hassas davranmak ve üye seçimini de çok dikkatli yapmak gerekmektedir.

Anayasamıza baktığımız zaman -gerek 61 gerek 82 Anayasası- bu konuda biraz farklı formül benimsemiş. Şöyle gözüküyor: Cumhurbaşkanı, bugünkü modelde atama yetkisine sahip. Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi, Sayıştay, Yüksek Öğretim Kurumu, aday gösterme yetkisiyle donatılmış. Eski döneme baktığımız zaman, aday gösterme değil doğrudan doğruya seçim esası getirilmiş.

Bir şeye dikkat çekmek istiyorum: Dünya uygulamalarına baktığımız zaman, bu mahkemenin oluşumunda, şöyle ya da böyle, meclislerin etkili olduğunu görüyoruz. Millî iradeyi temsil eden meclisler, bu mahkemelere üye seçmektedirler. Bizde de, bilindiği gibi, 1961 Anayasamızda, Millet Meclisi 3, Cumhuriyet Senatosu 2 üye seçiyordu bu Anayasa Mahkemesine. Fransa, İtalya, Almanya'da meclislerin belli oranda bu mahkemeye üye seçtiğini görüyoruz. Amerika'da, başkan, tamamını kendisi seçiyor. Dolayısıyla, millî irade bakımından önemli olan bu meclise, acaba, Millet Meclisinin belli oranda üye seçmesi gündeme getirilebilir mi?

Bu Anayasaya baktığımız zaman, Anayasamıza göre, norm denetimi yapıyor Anayasa Mahkemesi ve üye seçiminde de, bu norm denetimini dikkate alarak, hukukçu üyelere ağırlık verilmesi gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Hukukçu olmayan üyeler, tabiî ki, seçim sebebiyle, bugün için mevcuttur; buna dikkat çekmek istiyorum.

Yedek üyelik konusuna gelince, Anayasa Mahkememizdeki yedek üyelik meselesine son vermek lazım artık. Böyle bir uygulama, dünyada Avusturya'da var; benim bildiğim, başka ülkelerde yok. Orada da, belli davalar için, diyelim, üniversiteden üye geliyor, davaya girdikten sonra, görevine dönüyor. Aslında, yedek sayılır mı, o da tartışılır; aslî üye bile denebilir yapmış olduğu görev sebebiyle. Yirmibeş yıllık bir yedek üye, bir günlük asil üyeden çok daha geri planda tutuluyor ve onların davalara girmemesi sağlanıyor. Kaldı ki, bazı durumlarda girmeleri sağlanmış olsa bile, başkanın tercih ettiği kimseler giriyor; bu da, birçok kırılmaya sebep oluyor. Bunun mutlaka kaldırılması lazım.

Anayasa Mahkemesinden Yüce Divan yetkisinin alınması gerekir. Yüce Divan yetkisi, bu mahkemeye, 1961 Anayasasıyla beraber verilmiş. Bilindiği gibi, bu mahkeme, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Başbakanı, bakanları, yargı organlarının temsilcilerini, kendi üyelerini yargılayabiliyor. Bu yetki, çok önemli bir yetki. Gerektiği zaman mahkûm ediyor, bir döneme göre idam cezası bile- şu anda kalktığı için belli düzeyde bu mümkün olmayabilir- verebiliyordu.

Bu yetkiyi kime vermek lazım diye düşündüğümüzde, daha önce bu tür çalışmalar olmuş. Mesela, 1982 Anayasası, ilk şeklinde, bunu, Yargıtay Ceza Daireleri başkanlarından oluşan bir kurula vermiş. Bunu doğru buluyoruz. Gerçi, bunu, o günün şartlarında askerî konsey uygun bulmadı; ama, öyle zannediyorum, bunun düzeltilmesi lazım; çünkü, bu bir teknik ceza işidir. Anayasa Mahkemesinde hukukçu olmayan üye var, cezacı olmayan üye var. Bu kadar teknik bir konuda, öyle zannediyorum, isabetli karar vermede zorlanılıyor olsa gerektir.

Anayasa Mahkememizin bir uygulamasının hatalı olduğunun, burada, altını çizmek istiyorum. O da, yürütmenin durdurulması. Yürütmenin durdurulması yetkisi, bilindiği gibi, diğer mahkemelerde "tehiri icra" şeklinde karşılık olarak kendini buluyor. Anayasa yargısında, yürütmenin durdurulması ya da yürürlüğün durdurulmasının doğru olmadığını düşünüyoruz. Bir defa, adlî yargıdaki somut norm denetimi; yani, bir kişiyle alakalı davada siz davayı tehir ediyorsunuz, sonunda iptal etmediniz, çok da fazla bir şey kaybetmemiş olur yargı ve adalet; ama, bir kararın bir sene geç verildiğini ve yürütmenin durdurulmasıyla alakalı da Anayasa Mahkememizin bir karar aldığını düşünün. 550 milletvekilinin "evet" dediği bir yasanın bir sene askıda kalmasının sorumluluğunu kim üstlenecek bu memlekette?! Dolayısıyla, dünyanın hiçbir ülkesinde -benim bildiğim Almanya hariç- böyle bir yetki verilmemiştir ve 1961'de de yoktu, 1982'de de yoktu. Anayasa Mahkemesinin önüne bu ilk defa, 1972 yılında Deniz Gezmiş davasıyla geldi. Bu, tabiî ki, idamla alakalı bir kanun. Behemehal bu konuda karar verilmesi gerekiyordu. Anayasa Mahkemesi buna rağmen dedi ki: "Çok ağır ve önemli olan sonuç doğuran böyle bir yetkiyi Anayasa ve yasa bana vermemiştir, kullanamam." Çok doğru, çok haklı bir yaklaşımdı. Daha sonraki dönemlerde ve 1985 yılında aynı tutumunu sürdürdü; Anayasa vermemiştir, kullanamam... 7-8 kararı var... Nihayet, özelleştirme Türkiye'nin gündemine geldiğinde Mümtaz Soysal ve 92 milletvekilinin açmış olduğu dava neticesinde şöyle bir yaklaşımda bulunuldu, o günkü gerekçede veya davada: "Yargının hiyerarşik yapısının en üstünde sizsiniz, en büyük mahkeme sensin, başka büyük yok, alt mahkemenin verdiği bir yetkiyi senin de kullanman lazım" diyerek bu hava içerisinde Anayasa Mahkemesi, maalesef, 5'e 6, böyle bir yetkisinin olduğu sonucuna vardı.

Değerli arkadaşlar, özellikle idam cezaları bakımından ya da iptal kararları geriye yürümediği için, bundan doğan sorunları düzeltmek bakımından böyle bir yetki gerekiyorsa, bunun mutlaka Anayasa ve yasaya belli şartlarda verilmesi gerekir. Fiilî durumdan yetki almanın, artık, son bulması lazım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

24 konuşma daha · 23 Mart 2003

24 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook