Bütçenin tümü üzerinde
Antalya Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 53. Birleşim · 1. yasama yılı · 23 Mart 2003 · 6.065 kelime · yaklaşık 30 dakikalık okuma
Kaynak göster
Deniz Baykal (CHP), 23 Mart 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 53. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: BÜTÇENİN TÜMÜ ÜZERİNDE); konuşma 6.065 kelime.
Deniz Baykal (CHP, Antalya). “Bütçenin tümü üzerinde”. TBMM Genel Kurulu, 53. Birleşim tutanağı, 23 Mart 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/deniz-baykal-22-2003-03-23-butcenin-tumu-uzerinde (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA DENİZ BAYKAL (Antalya)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 2003 yılı bütçe tasarısıyla ilgili olarak Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun değerlendirmelerini sunmak üzere huzurunuzdayım. Sayın Başkan, size, sayın milletvekilleri ve sevgili vatandaşlarıma kendi adıma, Cumhuriyet Halk Partisi adına içten sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum.
Bu bütçe müzakereleri, bir tarihî dönüm noktasını ortaya koyuyor. Buraya nasıl yaklaştığımızı, nasıl baktığımızı öncelikle ortaya koymamızda yarar var diye düşünüyorum. Bir dönemin bittiğini, yeni bir dönemin başladığını, Türkiye'de 3 Kasım seçimleriyle ortaya çıkan iktidarın tam sorumluluğu üstlendiği ve bütçesini ortaya koyduğu, yeni bir dönemin açıldığı bir noktayı bize sergiliyor, gösteriyor diye düşünüyorum.
Gerçekten de, bu, yeni bir dönemdir. Bu yeni döneme geçerken hepimizin zihninde bulunması gereken bazı temel noktalar var. Önce, bir defa, iktidarın, iktidar olduğunu, artık, içine sindirmesi gereği var; yani, bugünkü iktidarın, geçmiş dönemi suçlama, krizden yakınma, muhalefete sataşma ve içinde bulunulan durumun sıkıntılarını, sorunlarını sağa sola dağıtma olanağı kalmamıştır. Artık, seçimler geride kalmıştır, geçiş dönemi tamamlanmıştır, bütçe ortaya konulmuştur ve karşımızda, Türkiye'nin hesabını vermekle sorumlu olan bir iktidar vardır. Bunun, önce, iktidar tarafından bu şekilde anlaşılmasında yarar görüyorum. Zihnimizi buna göre kurgulamak lazımdır, iktidarın zihnini buna göre çalıştırması lazımdır. Bunu söyleme gereğini duyuyorum; çünkü, sık sık, iktidar sözcülerinden, muhalefetten iktidara geçiş psikolojisinin henüz tam yerine oturmadığını görüyorum. Artık, ağlama dönemi bitmiştir, şikâyet dönemi bitmiştir, yakınma dönemi bitmiştir; şimdi, hedefinizi koyacaksınız, uygulamanızı gerçekleştireceksiniz, hesabınızı vereceksiniz. Artık, iktidar psikolojisi içine girmenin zamanıdır; buna dikkatinizi çekiyorum.
İkinci olarak, iktidarın Parlamentoda çok rahat bir çoğunluğa sahip olduğu, üçte 2'ye yakın bir çoğunluğu temsil ediyor olması, elbette büyük önem taşıyor; ama, iktidarın, bu çoğunluğun arkasındaki millet desteğinin yüzde 35 civarında olduğunu hiçbir zaman unutmaması gerekiyor. (CHP sıralarından alkışlar) Yani, tabiî, çok çarpıcı, etkileyici bir Parlamento çoğunluğu var bugünkü iktidarın; ama, bilinmelidir ki, bu, millet adına tek başına sizin konuşma hakkınızı sağlıyor değildir. Siz, sadece, Türkiye'de, vatandaşın yüzde 35'ini temsil ediyorsunuz. Parlamentoda ezici çoğunluğunuz olabilir; ama, bu farkı hiç unutmayın. Bu farkı unutursanız, Türkiye'nin de başına ciddî sıkıntılar açarsınız, kendi başınıza da ciddî sıkıntılar açarsınız. Bu, size rahat çalışma olanağı veriyor; ama, sizi, Türkiye'de, seçmenin yüzde 35'inin oyunu almış bir parti konumundan çıkarmaya yetmiyor. Bunu, daima hatırlamakta yarar vardır. Bunu, size yönelik bir zafiyet olarak ifade etmiyorum. Parlamentoda istediğiniz şekilde rahatça çalışacaksınız; ama "millet, bize, Türkiye'ye istediğimiz şekli verme yetkisi verdi" derseniz, büyük bir hata yapmaya başlarsınız. O nedenle, bu noktada böyle bir uyarıyı söyleme gereğini duyuyorum.
Değerli arkadaşlarım, sizin yüzde 35 oyla Parlamentoda üçte 2'lik bir çoğunluk sağlamış olmanız, Seçim Kanununun bir rastlantısının sonucudur. Elbette Seçim Kanununa göre yaptık, elbette bu kanuna göre çalışacağız; ama, bunu unutmayın; milletin iradesi değil, Seçim Kanununun düzeni bu tabloyu getirmiştir. Bu, size, bir miktar alçakgönüllü olma, hoşgörülü olma ve iddialarınızı ortaya koyarken, Türkiye'nin sizin dışınızdaki kesimlerinin duygularını, düşüncelerini dikkate alma mecburiyetini hatırlatırsa, bu gözlem çok yararlı olur diye düşünüyorum. Ölçü, dikkat, itidal... Sakın ha, üçte 2'yi mübalağa etmeyin; ölçüyü, hiçbir zaman elden kaçırmayın; itidali, hiçbir zaman elden kaçırmayın!
Değerli arkadaşlarım, bir üçüncü nokta da şu: İktidarlar gelip geçicidir; iktidarlar bugün vardır, yarın yoktur. Bugün iktidardasınız; çok rahat bir çoğunlukla iktidardasınız, üçte 2'lik bir çoğunluğunuz var. İyi hizmetler yapmanızı diliyorum, başarılı olmanızı diliyorum; ama, hiç unutmayın, bu iktidar, göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Hiçbir iktidar, demokraside ebedî değildir. İktidarlar, bir süre sonra muhalefete dönüşürler. Siz de, yarın muhalefet olacağınızı hiç unutmayın. Sadece iktidarda kalacağınızı düşünerek değil, bir süre sonra muhalefet olacağınızın da hebasını yaparak iktidar uygulamalarını gerçekleştirin. Bu, benim halisane temennimdir. (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, hele Türkiye'de iktidarlar o kadar geçici ki, son dönemde, 1990'lı yıllar boyunca, hiçbir iktidar ikinci kez seçilmeyi başaramadı. Türkiye, hep yeni iktidarlar denedi, denediği iktidarlardan kısa bir süre sonra pişman oldu, elim kolum kırılsaydı da oy vermeseydim dedi, yenisini aradı, yenisini aradı, yenisini aradı... Bu, sağlıklı bir tablo değil tabiî, Türkiye'deki temel ekonomik ve sosyal krizin, siyasal yapılaşmanın bu krizin üstesinden gelemeyişinin bir ifadesidir. Bunu aşmamız lazım. Biz, bunu temenni etmiyoruz; ama, gerçek bu. Dünyada dört defa üst üste seçim kazanmış iktidarlar var. İspanya'da, Sosyal Demokrat Parti, dört defa iktidara geldi ve İspanya'yı bir yerden aldı, bambaşka bir yere taşıdı.
Şimdi, sizlere de önerim, bir muhalefet partisi sözcüsü olarak, iktidarın gelip geçici olacağını, Türkiye koşullarında bu iktidarların çok hızla değiştiğini dikkate almanızdır, kendinizi ebedî bir iktidar psikolojisi içinde düşünmemenizdir; ama, iktidarın verdiği olanakları, Türkiye'nin sorunlarını çözmek için, muhalefete geçtiğiniz zaman da iftihar edebileceğiniz, muhalefete geçtiğiniz zaman da başınızı öne eğdirmeyecek hizmetler yapmak için bir vesile olarak kullanmanızdır.
Bu arada, bir muhalefet partisi olarak, kendimize yönelik bir iki gözlemi de ifade edeyim. Biz de, elbette, muhalefet görevimizi yaparken kendimize belli kurallar, ilkeler koyuyoruz, koyacağız. Bunlardan birincisi, biz de, kendimizi sürekli bir muhalefet partisi olarak düşünmeyeceğiz; iktidarda bulunmanın ne anlama geldiğini, iktidara gelindiği zaman hangi şartlarla karşılaşılacağının hesabını yapan, muhalefet üslubunu iktidar sorumluluğuyla dengeleyen bir siyasî parti olarak çalışacağız, çalışmalıyız. Türkiye'nin buna şiddetle ihtiyacı var.
Ayrıca, ikinci bir temel nokta, Türkiye'nin güç bir dönemden geçmekte olduğunu unutmamalıyız, bu güç dönemin gereklerini göz önünde bulundurmalıyız, o sorumluluk ve o dikkat içinde davranmalıyız. Bizim kendi kendimize koyduğumuz bir ölçü de budur.
Üçüncüsü, sadece şikâyet etmekle, sadece eleştirmekle yetinmemeliyiz; çare ve çözüm önermeliyiz, bu konuda da elimizden gelen katkıyı vermeliyiz.
Ben, kendimize bu sorumlulukları yüklüyorum, size de o önerileri yapıyorum; takdir sizlerindir. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, 3 Kasım, aslında, bir başlangıç oldu. Türkiye, uzun bir kargaşa döneminin sonucunda, ekonomik, sosyal, ahlakî bir kargaşa ve çöküş döneminden sonra, çok önemli bir siyasî başlangıç yaptı, çok ciddî, çok çarpıcı, bizim milletimize özgü, sıkışık zamanlarda kendisini gösteren çok umut verici, olumlu bir başlangıç yaptı ve uzun bir aradan sonra, ilk kez, bir tek parti iktidarını işbaşına getirdi; Parlamentoya da, onu denetlemekle görevli bir tek parti muhalefeti yerleştirdi. Bu önemli bir olaydır. Bunun kıymetini bilmemiz lazım, bunun değerini bilmemiz lazım.
3 Kasım seçimleriyle işbaşına gelen iktidarın devraldığı tablo şu idi: Türkiye büyük bir ekonomik, sosyal kriz yaşamıştı. Bu krize karşı daha önceki hükümetler birtakım önlemler uygulamaya başlamışlardı. Bu önlemler, halkımızı büyük sıkıntıların içine sokmuştu. 2 000 000 insan işini kaybetmişti. Büyük ekonomik çöküntü yaşanmıştı, büyük sıkıntılarla karşı karşıya gelinmişti; ama, 2002 yılının sonuna doğru, Türkiye'de, ekonomide umut verici, olumlu işaretler ortaya çıkmaya başlamıştı. Yani, 2002 yılı kasımına geldiğimiz zaman, Türkiye'de enflasyonun yüzde 70'lerden yüzde 30'lara doğru düşmekte olduğunu görmeye başladık.
Bu çok önemli bir gelişmeydi. Türkiye, uzun bir süreden beri, ilk kez enflasyonu indirmeyi başaran bir politikayı uygulamış bir ülke olarak ortaya çıkıyordu; büyük sosyal bedel ödeyerek, büyük siyasî bedeller ödeyerek; ama, sonuç, gerçekten, enflasyonun inmeye başlamasıydı ve enflasyon da bütün dertlerin anası olduğu için, ondaki inme, Türkiye'nin geleceği bakımından umut verici bir işaret sayılıyordu.
Değerli arkadaşlarım, enflasyon inmeye başlamıştı ve aynı zamanda, çok çarpıcı bir şekilde, ekonomik büyüme de harekete geçmeye başlamıştı. Yani, enflasyonun düşmeye başladığı bir ortamda ekonomik büyümenin de hareketlenmeye başladığına tanık olduk ve 2002 yılı sonunu Türkiye, yüzde 6 civarında -rakamlar henüz netleşmedi- yüzde 6,5 civarında bir büyümeyle sonuçlandırma noktasına geldi. Enflasyonu yarı yarıya indiriyorsunuz, ekonomik büyümeyi başlatıyorsunuz, ihracatta çok çarpıcı bir sıçramayı gerçekleştiriyorsunuz... Bu, fevkalade önemli bir tablodur. Bu, yeni iktidarın çok önemli bir ekonomik tabloya sırtını dayamakta olduğunu ortaya koyan, gelecek açısından umut veren, cesaret veren bir başlangıç noktasıdır; sahiplenilmesi, güçlendirilmesi, kalıcı hale getirilmesi gereken bir tablodur. Yani, sıkıntılı dönem artık aşılmaya başlanmıştır. Geçmiş dönemler onun bedelini ödemişlerdir, yeni bir döneme doğru izlenen politikanın Türkiye'yi başarıya götüreceğinin işaretleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu, 2002 Kasımındaki tablodur.
Değerli arkadaşlarım, o zamandan bu yana beş aya yakın bir süre geçti. Bu süre, az bir süre değildir. Bu süre sonunda, şimdi, nasıl bir manzarayla karşı karşıyayız, bunu değerlendirelim.
2002'de ortaya çıkan manzara, sadece ekonomik açıdan değil, onun dışında, siyasî açıdan da umut vericiydi. Dünya 11 Eylül konjonktürünü yaşıyordu. 11 Eylül, teröre karşı güven verici tavır takınan, hukuka saygılı, demokratik bir Müslüman ülkenin, bütün dünyada değerini olağanüstü yukarıya çıkaran bir uluslararası konjonktür yaratmıştı. Bu, Türkiye bakımından çok sevindirici, çok memnuniyet verici bir manzara ortaya koyuyordu.
Bütün bunlar, tek parti iktidarı, enflasyon kontrol altına alınmaya başlamış, büyüme süreci harekete geçmeye başlamış, 11 Eylül konjonktürü, dünyaya, Türkiye'ye yeni bir anlayışla yaklaşma ihtiyacını hissettirmeye başlamış ve Türkiye'de de iyi niyetli, yapıcı bir muhalefet partisi var, başarıyı isteyen, başarıyı kıskanmayan, başarıya destek verme kararında bir muhalefet partisi var. Demokratik rejimde, bundan daha fazla bir şeyi istemek, ummak, elde etmek mümkün değildir. Çok güzel bir başlangıçtı, umut verici bir başlangıçtı. Şimdi, aradan beş ay geçti. Beş ay sonra geldiğimiz noktayı değerlendirelim; yine, insafla değerlendirelim.
Değerli arkadaşlarım, bir defa, enflasyon, maalesef, olumsuz sinyaller vermeye başlamıştır. 2003 yılının ocak ve şubat ayıyla ilgili enflasyon rakamları, Türkiye'de enflasyonun, öngörüldüğü gibi, yüzde 20-yüzde 17 düzeyine ineceği konusunu kuşkuya düşürmüştür. Sadece iki ayın enflasyon rakamları, TÜFE'de, bize, bir yıl için beklenen enflasyon artışının yarısının gittiğini ortaya koymuştur. İki ayda hedefin yarısı tüketilmiştir ve gerçekçi değerlendirmeler, 2003 yılına yönelik enflasyon bekleyişinin, bu yılın altında olmasının kesin olmadığı izlenimini vermektedir, tam tersi ihtimaller de söz konusudur.
Bu, tabiî, Türkiye'nin enflasyonla mücadele tarihinde çok sık tanık olduğumuz bir tabloyu bize hatırlatmaktadır. Geçmişte de, böyle, ilk adımları atıyoruz ve arkasından onu tutamıyoruz, onun gereğini yerine getiremiyoruz, tekrar, enflasyon, kontrol edilemez bir hale geliyor. Aman öyle olmasın! Aman öyle olmasın! Öyle olursa, bu, Türkiye'yi büyük sıkıntılar içerisine sokar, sizi de büyük sıkıntıların içine sokar ve yazık olur emeklere, yazık olur çekilen çilelere, yazık olur 2 000 000 insanın işini kaybetmiş olmasına.
Değerli arkadaşlarım, içinde bulunduğumuz tablo, enflasyon konusunda bir kaygıyı ortaya koyuyor. Aynı şekilde, cari açığın kaygı verici bir şekilde artmaya başladığını görüyoruz. 2002 yılında 700 000 000 dolar fazla veren cari tablo, 2002 yılı sonunda, maalesef, 1,3 milyar dolarlık açıkla kapanmıştır. Bu, kaygı verici bir manzaradır. Yani, cari açık önümüzdeki dönemde artmaya başlarsa, enflasyon yükselmeye başlarsa, bunun, Türkiye'yi başarıya götürmesi mümkün değildir. Cari açıkta böyle bir olumsuz gelişmeye dikkatinizi çekiyorum.
Bir başka temel nokta, reel faizlerle ilgilidir. Reel faiz, Türkiye için olağanüstü önemlidir; çünkü, Türkiye, borçlu bir ülkedir. 200 milyar doların üzerinde borcumuz var. Türkiye'de reel faizler yükseldi mi, borçlarımızı döndürme konusunda ek yüklerin altına girmemiz kaçınılmaz olmaktadır. O nedenle, reel faizlerin düşürülmesi fevkalade önemlidir ve Türkiye'nin geldiği noktada, reel faizler, ekonomi politikalarından değil, iktidarların, siyasî kadroların zihin karışıklığından, kararsızlığından, tutarsızlığından kaynaklanan nedenlerle, güven vermekteki zaafları nedeniyle yükselme eğilimine girmektedir. Ve 2002 seçimleri öncesindeki reel faizleri, seçimin umut verici tablosu ve muhalefetin bu tabloya katkı yapan yaklaşımı sonucunda, anlamlı bir şekilde düşürmeyi başarmıştık; şimdi geldiğimiz noktada, maalesef, tekrar, 2002 seçim öncesi tabloya reel faizlerin yükselmeye başladığını görüyoruz. Reel faizler, siyasî zafiyetin bedelidir, siyasî zafiyetin karşılığıdır ve bugünkü iktidarla ilgili olarak, kaygı verici bir reel faiz tablosu ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunları, çok kaygı verici, olumsuz bir görüntü olarak dikkatinize sunuyorum. Bu tablolar değişmediği takdirde, Türkiye, önümüzdeki günlerde, çok ciddî sorunlarla, sıkıntılarla karşı karşıya kalacak demektir.
Değerli arkadaşlarım, bu tablonun -daha somut bakalım- böyle teorik, nazarî değerlendirmelere gerek kalmadan, incelenmesi, irdelenmesi neyi ortaya koyuyor: Bakınız, siz iktidarı devraldığınız zaman, motorinin litresi 76 sentti, şimdi 86 senttir. Siz iktidarı devraldığınız zaman, reel faizler yüzde 22 düzeyindeydi, şimdi yüzde 35 düzeyindedir; ortalama içborçlanma faizi yüzde 52,7 idi, şimdi yüzde 58,8'dir. Siz devraldığınız zaman, borç stoku 87 milyar dolardı, şimdi 99 milyar dolardır; dışborç stoku 120 milyar dolardı, şimdi 128 milyar dolardır; kurşunsuz benzin 1 dolardı, şimdi 1 dolar 9 senttir; işsizlik oranı yüzde 9,6 idi, şimdi yüzde 11,4'tür; işsiz sayısı 2 217 000'di, şimdi 2 373 000'dir; borsa 10 200 düzeyindeydi, şimdi 9 000'lerin ortalarındadır; elektriğin -çok önemli bir girdi fiyatı- sizin de çok önem verdiğiniz ve indirmeyi taahhüt ettiğiniz elektriğin kilovat/saati 9 sentti, şimdi 11 senttir; Ankara'da ekmeğin 200 gramı 200 000 lira idi, şimdi 300 gramı 400 000 liradır; yatırımın gayri safî millî hâsılaya oranı 3,8'di, şimdi, önümüzdeki yıl için öngörülen rakam 2,7'dir; icradaki dosya sayısı, siz iktidara gelmeden önce 10 000 000'du, şimdi 10 800 000'dir; karşılıksız çek sayısı 502 000'di, şimdi 748 000'dir; protestolu senet sayısı 446 000'di, şimdi 498 000'dir; tüpgazın 12 kilosunun fiyatı 12 dolardı, şimdi 13,1 dolardır; telefonun kontörü 1,8 sentti, şimdi 3,8 senttir. Bunlar net gerçekler, çekilen fotoğraf, beş ay sonraki tablodur. Bu beş aylık mesafeyi bir başkasına ihale etme olanağı kesinlikle yoktur. Asıl önemli olan budur. İyi niyet belirtileri, gayretler, temenniler, geleceğe yönelik projeler bu tabloyu değiştirmeye yetmez. Temel olan budur ve sizin, artık, değiştirmeniz gereken ana nokta budur.
Bu çerçevede, izin verirseniz, çok eğlenceli bir noktaya da dikkati çekmek istiyorum. Sayın Başbakan, seçim meydanlarında çok temel bir noktaya ısrarla dikkati çekiyordu. Gittiği her yerde ısrarla anlattığı bir örnek vardı. Bir çay ve simit hesabı yapıyordu. Hatırlayacaksınız, bütün meydan mitinglerinde, hepimizin, böyle, anlattığı, fikirlerimizi kristalleştirmek için ortaya koyduğu olaylar vardır. Sayın Tayyip Erdoğan da, bir çay ve simit hesabı yapıyordu; diyordu ki "250 000 lira çay, 150 000 lira simit. Eğer, 5 kişilik bir aile, her sabah, öğlen ve akşam, üç öğünde sadece 1 adet çay, sadece 1 adet simit yerse, 30 günde bunun yapacağı harcama -o zaman geçerli olan- asgarî ücretin üzerindedir. Bunun hesabını yapıyordu. Asgarî ücretle, 5 kişilik bir aile, hiç başka bir şey yemese, hiç başka bir harcama yapmasa, sadece çay ve simit yese, geçinmek imkânına sahip değildir. Bunu anlatıyordu, bunu anlatarak iktidar oldu. Beş ay geçti. Şimdi geldiğimiz tablo, aynı manzaranın devam ettiğini bize gösteriyor.
Değerli arkadaşlarım, yani, bugün, hesabınızı yine yapınız. Bakın, geçen gün, Prof. Sayın Güngör Uras, sütununda, hayretle yazdı "İstanbul'da 400 000 liraya çıktı simit" dedi. Yani, hadi, biz o 400 000 lirayı dikkate almayalım, simiti 250 000-300 000 olarak kabul edelim. 300 000 lira çay şu anda Ankara'da ve daha mart ayındayız. Asgarî ücret belirleninceye kadar bunların hepsi artacak. Bu hesabı yapınız. Asgarî ücreti 225 000 000 lira olarak hesap ederseniz, Sayın Tayyip Erdoğan'ın Başbakan olduğu bugünde de, sabah, öğlen, akşam, vatandaşlarımız, asgarî ücretle, 1 çay, 1 simitle öğün geçirseler de ayakta kalma imkânına sahip değildir. (CHP sıralarından alkışlar)
Şimdi, bunun bize öğrettiği bir şey var, siyaset üslubu bakımından bunun öğrettiği bir şey var. Bunları söylemenin bir vebali var. Muhalefette böyle sözler söylemenin size getirdiği bir sorumluluk var. Bu sözleri söylersiniz, o sözleri söyleyerek oy alırsınız; iktidara geldiğinizde bunu yapamazsanız, sadece, size oy veren vatandaşları aldatmış olmazsınız, Türkiye'nin iktidar noktasında, çok önemli bir güvenilirlik zafiyetini de oraya getirip yerleştirmiş olursunuz. Bugün, maalesef, bu tablo ortaya çıkmaya başlamıştır; iktidar partisinin seçimlerde yaptığı vaatler ile ortaya koyduğu tablo arasındaki mesafe olağanüstü çarpıcı bir şekilde açılmıştır. Ya siz bunu yaparken Türkiye'nin iktidar şartlarını bilmiyordunuz ya da iktidar şartlarını bilerek bunu yaptıysanız, bu vaatleri yaptıysanız, ortaya çıkan bu tabloyu izah etmeniz mümkün değildir.
"Mazotu, yeşil mazot yapacağız, indireceğiz" dediniz, on günde bir zam yaptınız; "vergileri tabana yayacağız, vergi oranlarını, KDV'yi indireceğiz, Türkiye'de geçim sıkıntısı içerisinde olan 15 000 000 insana sosyal destek vereceğiz" dediniz, bunların hiçbirisini gerçekleştiremediniz. Bugün bulunduğunuz noktada, sizin, iktidar partisi olarak, en temel zafiyetinizi bunun oluşturduğuna inanıyorum ve dikkatinizi buraya çekmek istiyorum. Bu işlerde ciddî olmak lazımdır, güvenilir olmak lazımdır. Gelinen noktada, şimdi, siz, sürpriz kaynaklardan söz ediyorsunuz; sürpriz kaynaklar, mucize çözümler aranmaya başlanmıştır.
Değerli arkadaşlarım, ekonomide mucize olmaz, ekonomide sürpriz olmaz; sürpriz, at yarışında olur; sürpriz, 6'lı ganyanda olur; sürpriz kumarda olur, ekonomide olmaz. (CHP sıralarından alkışlar) Kimsenin bilmediği bir yere saklanmış bir kaynak yok. Ekonomide en temel kaynak, iyi yönetimdir, iyi yönetim; iyi yönetimin üzerinde kaynak yoktur. Ekonomiyi iyi yönetirseniz, ekonomiye en büyük katkıyı verirsiniz.
Bakınız, Türkiye'nin bu sene ödeyeceği içborçların toplamı 83 milyar dolar olarak gözüküyor. 83 milyar doları ödemeyeceğiz de döndüreceğiz, itfa edeceğiz, ödüyor gibi yapacağız, borçlanacağız; ama, bu arada ne olacak... 83 milyar doları döndürürken, borçlandığınız faizden, kötü yönetim sonucu, 10 puan daha fazla faiz öderseniz, ödeyeceğiniz ek faiz 8,3 milyar dolardır. Eğer iyi yönetim olursa, 83 milyar doları döndürürken borçlandığınız faizden 10 puan daha aşağıya indirir, oradan, size 8,3 milyar dolar kazandırır. Kötü yönetimle iyi yönetim arasındaki fark 16,6 milyar dolardır. Bu, kimsenin cebinden çıkmaz; vergi değildir, algı değildir. Bu, güvenilirliğin, ciddiyetin, ne yapacağını bilmenin, gerçekleri doğru tespit etmenin ve gereken adımları atmanın doğal sonucudur. (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin, bu konularda öyle ciddî bir yaklaşıma ihtiyacı var. Eğer, bunu, sergileyemezsek, maalesef, çok ciddî sorunlarla karşı karşıya kalırız ve şu anda bunun olumsuz işaretleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Ekonominin iyi yönetildiğini, güven verici şekilde yönetildiğini söyleme imkânı yoktur. Ekonomiye, bir dağınıklık hâkimdir, tutarsızlık hâkimdir ve bunun sonucu olarak da, reel faizler, ekonomi politikasının gerektirdiğinin ötesinde yükselmeye başlamıştır. "Bu sene faizi yüzde 20'ye indireceğiz" diyoruz; haydi indiremedik yüzde 25'e, haydi indiremedik yüzde 30'a; 2002'deki düzeyde tutmak da imkânsız mı?! Yüzde 62'yle, yüzde 63'le borçlanıyoruz, yüzde 30'un üzerinde reel faiz ödüyoruz; böyle bir şey olabilir mi?! Yüzde 30'un üzerinde reel faiz öderseniz, bu, Türk ekonomisini, taşıyamayacağı ağır yüklerin altına sokmak anlamına gelir ve o faizi belirleyen de, yönetimin güven verici olup olmadığıdır, iyi olup olmadığıdır.
Değerli arkadaşlarım, maalesef, bu konularda bir sıkıntıyla karşı karşıyayız. Hükümetin bunu değerlendirmesini istiyorum. Bunun altında da, hükümetin, birbiriyle çelişen, bir gün söylediğini ertesi gün reddeden, bir bakanın söylediği ile bir Başbakanın söylediğinin birbirini tutmayan bir üslup içerisinde Türkiye'yi yönetiyor olmasıdır. Yani, buna baktığımız zaman, görülen tablo açıktır. Mesela, bir sayın bakan "bedelli askerliği kaldıracağız" dedi; bir süre sonra, bu konuda hiçbir ciddî hazırlık yapılmadığı, gerekli temasların yapılmadığı, bunun oluşturulmadığı ortaya çıktı ve bu, bir kenara bırakıldı; ama, ne oldu; hükümetten bir şeyler gitti, hükümetin inandırıcılığından, saygınlığından, güvenilirliğinden bir şeyler gitti ve sonra, o, reel faize binmeye başladı. Arkasından, nemalarla ilgili bir politika izlendi. Nemaları "şubat, mart ayında ödeyeceğiz" dediler. Bin türlü tartışma... Şimdi, dört yıl sonra ödemeye yönelik bir projeye iş geldi, bağlandı. Hayat standardı konusunda Meclis komisyonunda bir karar alındı; arkasından, belli bir tepki, muhalefet ortaya çıkınca, Cumhuriyet Halk Partisine mensup arkadaşlarımızın, kamuoyumuzun, esnafımızın, işadamlarımızın tepkisi karşısında "vazgeçtik" denildi. Şimdi, bu, tabiî, güven sarsıyor. Yani, bunu getirirken, siz, neyi düşünmüştünüz, vazgeçerken neye güvenerek vazgeçiyorsunuz; bunların hiçbirisinin cevabı yok. Bunlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, bir öyle, bir böyle yapıyorlar izleniminin ortaya çıkmasına neden oldu. Devlet İhale Kanununu muhalefette siz desteklediniz, sayenizde çıktı, geldiniz "değiştireceğiz" dediniz, sonra "vazgeçtik" dediniz, zikzaklar orada kendisini gösterdi. Kıbrıs ve Irak konusuna hiç girmiyorum, onlara hiç dokunmuyorum; ama, bütün bu ekonomideki, siyasetteki tutarsızlıklar, maalesef, çok ciddî bir erozyona, itibar erozyonuna, güven erozyonuna yol açmıştır ve bunun çok ağır bir faturası ortaya çıkmaya başlamıştır.
Değerli arkadaşlarım, şimdi, görünen tablo açık. Türkiye, ekonomisini toparlayacaktır, toparlamalıdır. Bunun için gereklerini hep beraber yerine getirmeliyiz. Şu anda, baktığımız zaman, manzara pek parlak gözükmüyor. Enflasyon yükselmeye başlamış, reel faizler yükselmeye başlamış, cari açık yükselmeye başlamış; böyle bir tablonun içinde, şimdi, ekonomiye şekil vermeye çalışıyoruz ve bir bütçe yaptık, huzurunuza bir bütçe getirildi.
Değerli arkadaşlarım, maliye alanında son günlerde yaşadığımız tabloya bakınız. Bu, Türkiye'nin 2003 yılının ikinci bütçesidir. Bu bütçenin yanı sıra üç tane paket çıkmıştır; üç ayrı paket, iki bütçe. Bu paket sayısının böyle çok olması, üç dört ay içinde üç tane paket ilan edilmesi, bu iktidarın ne yapacağını bilmediğinin bir ifadesidir; fotoğrafı doğru çekemediğinin, sorunları doğru saptayamadığının, bunların üstesinden nasıl geleceğine ciddî karar veremediğinin bir ifadesidir. Bir paket getiriyorsunuz, olmuyor, ikinci bir paket, arkasından üçüncü bir paket. Bu, tabiî, çok ciddî bir güven erozyonuna yol açıyor. Paket sayısı arttıkça hükümetlerin saygınlığı azalır ve siz, daha ilk üç ayda üç tane paket çıkararak bir cumhuriyet rekoru kırmış vaziyettesiniz.
Değerli arkadaşlarım, bütçeye yönelik değerlendirmeleri yaparken, şu ana noktaları hep beraber saptamakta yarar var: Bakınız, bir bütçe getirdiniz. Bu bütçe, bir defa, geç gelmiştir. Anayasamızın 162 nci maddesi, bütçelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisine 75 gün öncesinden verilmesini amirdir. Bu bütçe, fevkalade geç geldi, 3 Martta Türkiye Büyük Millet Meclisine geldi; 55 gün komisyonda görüşülmesi gerekirken, 20 gün komisyonda görüşüldü; 12 gün Genel Kurulda görüşülmesi gerekirken, bu, şimdi, 6 gün Genel Kurulda görüşülecek.
Niye bu gecikme olmuştur? Niye bu gecikme olmuştur; çünkü, IMF ile ilişkilerde bir mutabakata varmakta gecikme kendisini göstermiştir. Yine, tekrar aynı noktaya geliyoruz; hükümetin ne yapacağına zamanında karar verememesi, tereddütler içinde davranması, bir türlü karar olgunlaştıramaması, IMF karşısında ciddî bir kararlılık içine girememesi... Birlikte çalışacak mısınız çalışmayacak mısınız? Birlikte çalışacaksanız bunun şartları nedir? Bu konuda gerçekçi bir fotoğraf çekin; çalışacaksanız çalışın, çalışmayacaksanız çalışmayın. Çalışmayacakmış gibi yapıp, daha sonra, çalışmaya açığız tavırlarına girip, günleri ayları geçirip... Beş ay oldu hâlâ IMF ile anlaşma sonuçlandırılmadı.
Değerli arkadaşlarım, bunun sonucu, işte, o reel faizlerdeki yükselmedir. Aynı şey, dışpolitikada Amerika ile ilişkide oldu. Amerika ile işbirliği yapacak mısınız yapmayacak mısınız? Yapmayacaksanız açıkça söyleyin "yapmayacağız" deyin, başında söyleyin; yapacaksanız da, açıkça söyleyin ve gereğini yapın. (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, büyük devletlerle ilişkide çok dikkatli olmak lazımdır. Onları aldatmaya teşebbüs edemezsiniz, yanıltmaya teşebbüs edemezsiniz; ederseniz çok büyük sorunlarla karşı karşıya kalırsınız. Net olmak lazımdır, açık olmak lazımdır. İşbirliği yapmayacaksanız, ta başlangıçta "kusura bakmayın, şartlarımız müsait değil, işbirliği yapamayız" dediğiniz zaman belki üzersiniz, belki size karşı bir kırgınlık içine girebilirler; ama, bu, bugün geldiğiniz noktadan çok daha uygun olur, çok daha dürüst olur, çok da anlaşılabilir olur. İşte, bu kararsızlık, bu belirsizlik, bu gel gitler, bu zikzaklar, bu (u) dönüşleri, bu ne yapacağını bilmemek, bu "tereddütler hükümeti" görüntüsü, dışpolitikayı da ekonomiyi de gereksiz yere büyük sıkıntıların içine sokmuştur; ne yazık ki, bu sıkıntıların bedelini de halkımız ödemektedir. (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, bakınız, bu bütçe bu şekilde geldi. Bütçe, kural işi, tutarlılık işi, malî hayata disiplin getirecek. Bütçenin kendisinde bir defa bir kural ve güvenilirlik yok. Yani, nedir; dediğim gibi, zamanı geç gelmiş bir bütçe; IMF ile mutabakat gecikti, bütçesi bekliyor Türkiye'nin, bekledikçe piyasa güvensizliğe giriyor ve faizler yükseliyor. Sonunda ne oluyor; sonunda, IMF'nin istediği bütçeyi yapıyorsunuz, sonunda yaptığınız da bu. Bunu başlangıçta yapmış olsanız Türkiye bu sıkıntıya girmeyecek, eğer yapacaksanız; yapmayacaksanız da yapmayın, o zaman o istikamete girin. Bu tereddüdün Türkiye'ye bedeli çok ağır olmuştur ve bugün geldiğiniz noktada bütçe, IMF'ye verilmiş bir niyet mektubu kimliğindedir; bu bütçe, IMF'ye verilmiş bir niyet mektubudur, ona göre hazırlanmıştır. (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, bakınız, bu bütçe görüşmelerine genel yaklaşımda da dikkatimi çeken bir iki nokta var. Görüyorum, bütçe görüşülecek; kısıtlı bir zaman içinde görüşülecek, burada bu bütçeyi altı gün görüşeceğiz. Muhalefetin tek söz hakkı bu. Bu bütçenin konuşulması lazım, halka anlatılması lazım; burada şimdi başladık, tümü hakkında ben konuşuyorum, daha sonra bütçeye geçeceğiz, bütçeye geçtiğimiz zaman görüyoruz ki -malum, milletvekili arkadaşlarımızın lehte, aleyhte söz alma hakkı vardır- AKP'li milletvekili arkadaşlarım aleyhte söz almak üzere müracaat ediyorlar. Yani, nedir bunun anlamı?!. Bunun bir etik yönü var mı?!. Bunun, demokrasi anlayışıyla, şeffaflık, saydamlık anlayışıyla bağdaşan bir tarafı var mı?!. Altı güne indirilmiş, blok haline getirilmiş kısıtlı bir bütçe müzakeresinde CHP Grubuna mensup milletvekili arkadaşlarımın aleyhte 10'ar dakika konuşma hakkına bile tahammül edemeyen bir zihniyetle bu sorunların üstesinden gelmek mümkün olur mu?! (CHP sıralarından alkışlar) Yani, o 10 dakikaya tenezzül edeceksiniz, sonra gelip bütçenin lehinde oy kullanacaksınız... Ayıp olmayacak mı?! Yakışıyor mu?! Türkiye'nin geldiği düzeyde yeni siyaset anlayışı bu mu?! Çağdaş siyaset bu mu?! Bunu da, dikkatinize sunuyorum.
Değerli arkadaşlarım, bütçe geldi. Bütçeden önce Türkiye'de hazırlanması gereken iki temel belge var. Bu belgelerden biri Genel Hedefler ve Yatırımlar Raporu; önce bu gelecek, bütçenin hedefleri konulacak, yatırımlarla ilgili Yüksek Planlama Kurulundan gelen anlayış ortaya çıkacak ve gene, 2003 yılı Programı ilan edilecek, bütçe bu Programa ve Genel Hedefler ve Yatırımlar Raporuna uygun olarak çıkacak. Ne görüyoruz; Genel Yatırımlar ve Hedefler Raporu hâlâ yoktur, yani, hedefini ve ne yatırım yapacağını planlama anlayışına göre kararlaştırmamış bir Türkiye'nin bütçesini yapıyoruz. Cumhuriyet tarihinde ilk kez oluyor.
Değerli arkadaşlarım, aynı şekilde 2003 yılı Programı, beş yıllık plana göre yıllık program çıkacak, ona göre bütçe hazırlanacak. Bütçe hazırlanıyor, komisyona geliyor, komisyonda müzakeresi bitiyor, program ilan ediliyor; yani, önce tetiği çekiyorsunuz, sonra nişan alıyorsunuz. (CHP sıralarından alkışlar) Hedef vurulmaz ve bu dağınıklık, bu tutarsızlık, bu çelişkiler, işte, bedelini, reel faizlerin yükselmesi, hükümete olan güvenin sarsılması "bunlar boş konuşuyorlar, niyet beyan ediyorlar, güzel güzel temennilerini söylüyorlar ama, bu işi yapacak insanlar değiller" kanaatinin ortaya çıkmasına yol açıyor ve bunun bedelini de ne yazık ki Türkiye ödüyor.
Değerli arkadaşlarım, bu gelen bütçenin ana karakteriyle ilgili birkaç cümleyi de söyleyeyim: Bir defa, şu bir açık gerçektir ki, bu bütçenin en bariz vasfı, yatırımlardan vazgeçmiş olmasıdır. Bakın, üç tane Türkiye rekoru söyledim, dördüncüsünü söylüyorum: Bu, cumhuriyet tarihinin en düşük yatırım yapan bütçesi olmuştur, cumhuriyet tarihinin gayri safî millî hâsıla içerisinde yatırıma ayırdığı kaynak en aza inmiş olan bütçedir, bir rekor bütçesidir. Yatırımın azalması, ülkenin geleceğine olan umudunun kaybolması demektir. Yatırım, yarının refahının hazırlanmasıdır. Biz yarını bıraktık, artık günü kurtarmakla meşgulüz anlayışı ortaya çıkmaktadır. 2002 yılına nazaran, reel olarak, yatırımlar yüzde 12 azalmıştır. Değerli arkadaşlarım, geleceğimiz, bu yatırım politikasıyla ipotek altına alınmaktadır.
Diğer bir taraftan, sosyal güvenlik harcamalarının sağlıklı bir plana göre zaman içerisinde azaltılmasına yönelik yeniden yapılandırma planı, projesi ortaya konulmamıştır. İdarî kararlarla öngörülen sosyal güvenlik harcamaları, IMF'nin talebi, telkini doğrultusunda bir rakama bağlanmıştır ve mesele çözüldü zannedilmiştir. Halbuki, bizim yapmamız gereken şey, sosyal güvenliği yeniden yapılandırmaktır, sosyal güvenliğin zaman içerisinde sorun olmaktan çıkarılmasını sağlayacak önlemleri almaktır, sosyal güvenlik açıklarının zaman içerisinde kapatılması için sağlıklı bir planı ortaya koymaktır. Hiç böyle bir arayışın olmadığı, maalesef, gözüküyor. Hiçbir kurumsal düzenleme tasarlanmamıştır. Bu arada, mesela, bütçede, yeşil kart ödemeleri için 160 trilyon lira öngörülmüştür. Geçen yılki yeşil kart ödemeleri 537 trilyon liradır. Geçen yıl nominal olarak 537 trilyon liralık yeşil kart ödemesi yaptık; şimdi, bu yıl, bütçede 160 trilyon liralık yeşil kart harcamasını öngördük.
Değerli arkadaşlarım, Irak Savaşı bu bütçede öngörülmemiştir. Irak savaşının gelirde ve giderde sebep olacağı değişimler dikkate alınmamıştır.
Reel faizlerin indirilmesini öngören bir yaklaşım yoktur. Reel faizlerin yüksek olması, hem devletin borçlarını çevirmesini olağanüstü güçleştirmekte ve giderek imkânsız hale getirmekte hem de piyasanın, yatırımcıların, girişimcilerin yatırım yapmasını olanaksız hale getirmektedir. Yüzde 30 reel faiz olan bir ülkede, hangi yatırımcı, hangi girişimi yapar?! Bu bütçede yüzde 17'lik bir özel yatırım harcaması artışı öngörülüyor. Yüzde 30 civarındaki bir reel faizle bunu gerçekleştirmek imkânı var mı?! Değerli arkadaşlarım, genel manzara, tablo, maalesef, böyle gözüküyor.
Bu bütçenin tutarlılığını ciddî zafiyete uğratan bazı varsayım hataları da var. Bütçe harcamalarının faiz oranı varsayımı yüzde 47. Halbuki, üç ayın ortalaması yüzde 58. Üç ayda yüzde 58 yaptık, yüzde 47 varsayımıyla bütçeyi hazırlamışız. Yüzde 47 olmadığı zaman, bütçe, bütün anlamını kaybedecek.
Değerli arkadaşlarım, petrol varsayımı 25 dolar. Şu andaki tablo 33 dolar; gelecek ne getirir bilinmez, iyi de olabilir, kötü de olabilir.
Bu bütçenin dolar varsayımı 1 752 000 Türk Lirası. Şu anda 1 720 000 civarında bir dolarla karşı karşıyayız, yılın üçüncü ayındayız, yılın ortalamasının 1 752 000 Türk Lirası olacağı öngörülüyor. Bunların hepsi, bu bütçeyle ilgili zafiyeti artıran bir manzara doğuruyor.
Değerli arkadaşlarım, bu tablo içinde, şimdi, kısaca, bu hükümetin vergi politikasına değinmek istiyorum.
Anayasamıza göre, her yurttaş, kamu harcamalarını karşılamak için geliri oranında vergi verir. Burada önemli olan, kişilerin gelirleri oranında vergi vermeleridir. Herhalde, hükümet, bunu gerçekleştirmek için olacak, geçmişte yaşanan ekonomik krizi bahane edip, ilkönce, naylon fatura kullananları affetmiştir. (CHP sıralarından alkışlar)
Sayın milletvekilleri, ekonomik kriz nedeniyle, elbette ki, hükümet, belli önlemleri almak zorundadır; çünkü, insanlar kazandıklarını beyan etmiş, ancak, kriz nedeniyle bunları ödeyemez hale düşmüşlerdir. Bu insanların devletten vergi kaçırmak gibi bir niyetleri yoktur, olmaz da. Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, kazandığının vergisini ödeyen işadamlarımıza, sanayicilerimize, tacirlerimize, esnaf ve sanatkârlarımıza her türlü kolaylığın gösterilmesinden yanayız; ama, vergi kaçırmayı, naylon fatura kullanmayı alışkanlık haline getiren kişilere af getirilmesini de kesinlikle uygun bulmuyoruz. Bu bağlamda "Vergi Barışı" adı altında çıkarılan yasayla, bir anlamda, naylon fatura kullanıp devletten vergi kaçıranlar affedilmiştir. Vergi barışının, işçiyle, köylüyle, memurla, vergisini zamanında ödeyen dürüst, namuslu sanayici, esnaf, sanatkâr ve tacirle hiçbir ilgisi yoktur. Bu hükümet, naylon faturacıları affederek, bir anlamda, zamanında vergilerini ödeyen dürüst mükellefleri cezalandırmıştır, onları akılsız mükellef durumuna sokmuştur. (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, Vergi Barışı Yasası hazırlandığında, Maliye Bakanı, açıklamasında, bu yasayla 10 katrilyon liralık bir gelir sağlanacağını umut ediyordu. Bu rakamı, hükümetin ekonomiden sorumlu diğer bakanları da açıklamaktan çekinmediler. Daha sonra, Sayın Maliye Bakanı, bu rakamı 2,4 katrilyon lira olarak açıkladı. Bütçeye 2003 yılı için konulan hedef 750 trilyon lira. Peki, gerçek rakam nedir? Şimdi, insafla sormak gerekiyor; 10 katrilyon lira mı doğru, 2,4 katrilyon lira mı doğru, yoksa 750 trilyon lira mı?! Bu kadar desteksiz tahminlerin nasıl yapıldığını, doğrusunu isterseniz, anlamak mümkün değildir!
Bu hükümet, Vergi Barışı Yasasıyla yaklaşık 7,5 katrilyon liralık vergi aslından vazgeçmiştir. Peki, 7,5 katrilyon liralık bir gelirden vazgeçen bu hükümet şimdi ne yapmaktadır; bu hükümet, gözünü emeklinin ilacına dikmeye başlamıştır. Değerli arkadaşlarım, buna birazdan dokunacağım.
Şimdi, bu hükümet, Vergi Barışı Kanunu dolayısıyla, 750 trilyon lirayı da sağlayamayacaktır, bu endişeyi taşımaktadır. O nedenledir ki, şimdi, her vergi dairesinde bir vergi denetçisi, vergi mükelleflerini "beyanlarınızı yükseltin, yoksa hesaplarınızı inceleriz" diye tehdit ediyor. (CHP sıralarından alkışlar) Yani, özetle, Vergi Barışı Kanunu, vergi şantajı kanununa dönüşmüş durumdadır. Kabak, yine, vergisini zamanında ödeyen dürüst vergi mükellefinin, küçük ve orta boy işletmeler ile serbest meslek erbabının başında patlamış bulunuyor.
Değerli arkadaşlarım, bu hükümet, başlangıçta "yeni vergi getirmeyeceğiz" dedi. Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak da gerçekten umutlandık, artık, dar ve orta gelirli vatandaşlarımızın rahat bir nefes alacağını umut ettik; ama, daha söylediklerinin üzerinden bir ay geçmeden yeni vergiler geldi, süresi biten deprem vergilerinin süresi uzatıldı. Hatta, o kadar ki, halkın "kelle vergisi" dediği hayat standardı esası bile, Plan ve Bütçe Komisyonunda, AKP'lilerin oy ve önerileriyle vergi yasasına konuldu; ancak, Cumhuriyet Halk Partisinden ve kamuoyundan gelen yoğun tepki üzerine, bu uygulamadan daha sonra vazgeçildi. Ancak, birinci hükümetin Sayın Başbakanına da teşekkür etmemiz gerekiyor; Sayın Gül, yeni vergi getirdikleri için halktan özür dilemiştir. Onu, Sayın Gül'ün nazik kişiliğinin bir yansıması olarak görüyorum; fakat, Sayın Gül'ün nezaketi sorunu çözmeye yetmiyor, millet, yeni yeni vergileri ödemek zorunda kalmaya devam ediyor. (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, bu iktidarın ısrarla üzerinde durduğu bir konu var, bu konu hükümet programlarında da yer aldı; acil eylem planı. İlk acil eylem planı metni ile daha sonra açıklanan acil eylem planları arasında fark var. Sayın Erdoğan, acil eylem planını açıklarken "bizi izleyin" demişti. Doğrusunu isterseniz, danışmanlarımız işi ciddî tutup, izlemek istedi; ama, daha birinci ayında, bu acil eylem planının fiyaskoyla sonuçlandığı görüldü.
Türkiye'nin, göstermelik değil, kalıcı, tutarlı, ciddî programlara ihtiyacı var; halk bunu istiyor, bunu bekliyor. Acil eylem planı, tabiî, iddialı bir söylem, çok fiyakalı bir ifade tarzı; ama, riskli de bir ifade tarzı; acil eylem yapacağız diye eylem yapamazsanız, yoksa, sizin ekonominizi hastanenin acil servisine kaldırmak durumunda kalabilirler! (CHP sıralarından alkışlar)
Bakınız, acil eylem planıyla vergi tabanını genişleteceğinizi söylüyorsunuz. Bugüne kadar hangi tabanı genişlettiniz?! Ben, kısaca söyleyeyim: Düşük ve orta gelirlilere ekvergi getirerek tabanı genişlettiniz; ama, faiz gelirlerini de vergidışı bıraktınız; hatta -daha açık ifade edeyim- devlete borç vererek yılda 608 milyar lira faiz geliri elde edenlerden hiç vergi almıyorsunuz. Emeklinin aylığından yüzde 1 sağlık kesintisi yapacaksınız, bunun adı tasarruf olacak; ama, devletten yılda 608 milyar lira faiz geliri elde eden tek kuruş vergi ödemeyecek... (CHP sıralarından alkışlar) Böyle bir düzenlemenin, vergi adaletiyle ilgisi yoktur. Vergi tabanını genişletmekten bunu anlıyorsanız, daha, çok fazla çekeceğimiz var demektir.
Değerli arkadaşlarım, vergi oranlarını düşüreceğinizi açıkladınız acil eylem planında; merak ediyoruz, acaba, hangi vergi oranları düştü? Çiftçi, mazota, yine aynı oranda vergi ödüyor; oranı aynı olsa dahi, fiyatlar yükseldiği için, vergi miktarı sürekli artıyor. İlaçtan alınan vergiler düşmedi. Hani, kandan, ilaçtan vergi alınmazdı?! Esnaf ve sanatkârın vergi oranları da inmedi; ücretli yine aynı vergiyi ödüyor, sanayici ağır vergi yükü altında bunalıyor, yatırım yapamıyor; ama, hakkınızı da vermek gerekiyor; bu hükümet, dünyada ilk kez, emekli aylıklarından sağlık primi kesmeye başladı. Bu, cumhuriyet tarihinin değil, dünyanın rekorudur. (CHP sıralarından alkışlar) İlk kez, emeklisinden -artık, devletin katkısını hak etmiş, bir köşeye çekilmiş olan yaşlı insandan- prim kesmeye, sağlık primi kesmeye başlayan bir uygulama burada harekete geçirilmiştir. Haciz bile konulamayan yaşlılık aylıklarından, siz, sigorta primi kesmeyi başardınız.
Değerli arkadaşlarım, bu bütçedeki tahminlere baktığımızda, tüketim vergilerinin payının daha da arttığını görüyoruz. Geçen yıl yüzde 66,3 olan bu pay, bu bütçeyle 66,9'a çıkmaktadır; Maliye Bakanı, bunun yüzde 70'e çıkacağını müjdelemiştir.
Değerli arkadaşlarım, bugün, artık, geldiğimiz noktada, vatandaş, ekmek alırken, çocuğunu okula gönderirken, pazarda alışveriş yaparken, kışın ısınırken daha fazla vergi ödeyecektir; yani, yük, vatandaşın sırtına bindirilecektir; bunu, bugün görüştüğümüz bütçe söylüyor, sizin öngörüleriniz bu anlayışa dayanıyor.
Aslında, vatandaşın sırtına bindirilen yük, bu söylediklerimle sınırlı olsa, dua edeceğiz; çünkü, 2003 Malî Yılı Bütçesinde öngörülen yükler, bu söylediklerimin çok daha ötesindedir. Şimdi, 2003 yılında vatandaşı bekleyen ek yükleri izninizle sıralayayım:
Sayın Maliye Bakanı, 2003 yılında alınacak önlemleri kamuoyuna açıklarken, çok pahalı bir fatura çıkardı. Bu faturanın maliyeti 15 katrilyon 773 trilyon lira. 2003 yılı içerisinde uzatılan özel işlem vergileri gibi, deprem vergilerini de dahil edersek, bu rakam 19 katrilyon lirayı bulmaktadır. Bir başka anlatımla, 11 milyar dolarlık bir yük, zam ve vergiden bunalan vatandaşın sırtına bindirilmiştir.
Sayın Bakan, bu faturayı açıklarken "barışın da bir bedeli var" açıklamasını yaptı. Biz, savaşın bedeli olduğunu bilirdik, yeni bir anlayışla tanıştık. Şimdi, insafla soralım: Sayın Bakan, tezkere de geçti, artık barıştan da söz edemeyiz, Türkiye hava sahasını açtı, savaşa taraf oldu, Irak'lı çocuklar bu hükümetin verdiği oylarla bombalanıyor; dolayısıyla, siz bu 19 katrilyonluk yükü geri alacak mısınız?.. (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, şimdi, bakınız, bütçe açıklarını kapatmak için kimlere doğrudan ek yük getiriyorsunuz ve nerelerden tasarruf yapıyorsunuz: Memurun aylığından kesilen emekli keseneği yüzde 1 oranında artırılıyor, bu bütçenin anlayışına göre. Buradan beklediğimiz tasarruf 146 trilyon liradır. Peki, memura ne verdiniz de, bu miktarı istiyorsunuz?!. Yıllarca yük, sadece, yüzde 1 ile sınırlı olsa, yine iyi. 2003 yılı bütçesiyle memura bir sürpriz daha yapılıyor; geçen yılın bütçesinde, memur aylıklarının, TÜFE artışı oranının 2 puan üzerinde belirlenmesi öngörülmüşken, 2003 yılı bütçesinde bu uygulamaya son veriliyor. Bunun yerine, memur aylıklarının, ekonomik gelişmeler ve devletin malî imkânları gözönünde bulundurulmak suretiyle, yeniden belirlenmesi öngörülüyor. Türkçesi şu: 2003 yılında memurlara maaş artışı yoktur. Bir başka anlamı ise, Anayasaya aykırı bir biçimde, hükümet, sınırları belirsiz bir yetki aktarması alıyor. Çarpıcı bir istatistik de var: 1989-1993 döneminde bütçede personel ücreti ödeneği yüzde 37 bir pay alırken, şimdi daha kalabalık bir personel için bütçenin yüzde 19'u uygun görülmektedir. İlk kez, başlangıç ödeneği olarak personel ödeneği, yüzde 20'nin altında AKP iktidarıyla gerçekleştiriliyor. Bunun daha da kötü olması ihtimali çok yüksektir.
Emekli Sandığı emeklisinin emekli aylığından yüzde 1 oranında sağlık primi kesiyorsunuz. Buradan beklediğimiz tasarruf 76 trilyon liradır. Şimdi insafla sormak gerekir: Yıllarca çalışıp primini ödeyen ve daha sonra da emekli olan bir kişinin aylığından prim kesmek acaba hangi ülkede var? Uganda'da bile olmayan bu uygulamayı nasıl yapabiliyorsunuz? Kala kala, bu ülkede tasarruf yapmak için emekli aylığından başka çare bulamadınız mı?.. (CHP sıralarından alkışlar) Emekli aylıklarına haciz dahi uygulanmazken, çıkarılan bir yasayla emekli aylıklarına kesinti uygulamak, her şeyden önce, adaletle, insafla bağdaşmaz.
İnsan haklarına, sosyal devlet ilkelerine aykırı bir şekilde bir uygulama. Deniliyor ki: 5 yıl prim ödemeyen Bağ-Kurlular sigorta sisteminden çıkarılacak; bunun karşılığında da 100 trilyon liralık tasarruf yapılacak. Değerli milletvekilleri, insan sağlığını, aileyi, bireyi koruyan, sosyal güvenceye kavuşturan bir uygulamayı nasıl yok sayarsınız; kazanılmış hakları nasıl yok sayarsınız?.. Bu ülkenin esnafı, manavı, sanatkârı bu kadar sahipsiz midir?! Sosyal sigorta uygulamasının, bütün dünyada olduğu gibi, bizim ülkemizde de zorunlu bir uygulama olduğunu acaba bu hükümet bilmiyor mu? Şimdi sormak gerekiyor: Acaba, sistemin dışına çıkardığımız bu insanları gelecekte ölüme mi terk edeceğiz, tasarrufu böyle mi yapacağız?!
Bu hükümetin ilan ettiği bir diğer tasarruf alanı da, negatif ilaç listesine geçmekmiş. Gene fiyakalı bir ifadeyle, saklanmak istenen bir gerçek. Buradan da, yaklaşık 65 trilyon liralık bir kâr bekleniyor. Öncelikle, bu negatif ilaç listesinden neyin kastedildiğini araştırdık. Meğer hükümet bazı ilaçları hastalara vermeyecekmiş! Yani, doktorun yazdığı ilacı, sigortalı hasta alamayacak ve buradan da hükümet, 65 trilyon liralık tasarruf elde edecek.
Değerli arkadaşlarım, bunları, Türkiye'ye yakıştırmıyoruz. Bu hükümet tasarrufu o kadar ileriye götürüyor ki, 3418 sayılı Yasayla, eğitim ve sağlığa giden payı kesiyor ve buradan da 50 trilyon liralık bir tasarruf yapacağına inanıyor.
Değerli milletvekilleri, eğitime kaynak ayıramayan bir ülkede tasarruf kültürü oluşmaz. Asıl tasarruf, eğitime yeterli kaynak ayırarak yapılır. Eğitime yeterli kaynak ayırmayan ülke, geleceğini karartır, kalkınmasına ortak aklı egemen kılamaz. Sağlığın bugün Türkiye'de ne halde olduğunu, en iyi, sokaktaki yurttaş bilmektedir. Şimdi, bu yurttaşın sağlığından da eğitiminde de tasarruf edeceksiniz.
Hükümetin bir diğer tasarruf alanı da kaçak işçilikle mücadele ederek 5 trilyon liralık ek bir gelir sağlamayı öngörmesidir. Bunun için öngörülen önlem ise şöyle açıklanmıştır: TÜRMOB ile Devlet İstatistik Enstitüsü işbirliği içerisinde çalışarak, kaçak işçiliği saptayacakmış. Kim, hangi akılla bu öneriyi yapmış, belli değil.
Değerli milletvekilleri, Devlet İstatistik Enstitüsü bilgi toplarken, özellikle kimlik bilgilerini istemez; çünkü, amacı, doğru veri toplamaktır, kişiler hakkında zabıt tutmak değildir. Kayıtdışı ekonominin büyüklüğü, toplanan bu verilerle büyük ölçüde saptanır. Siz, devletin denetim elemanlarını işlevsiz bırakıyorsunuz, onlara sahip çıkmıyorsunuz, sonra da devlet dışındaki bazı kuruluşların katkısıyla kaçak işçiliği saptayacağınızı sanıyorsunuz.
Bu hükümetin bir diğer tasarruf önlemi de işçilerin bir ikramiyelerinin ertelenmesidir. Bu önlemlerle, hükümetin 44 trilyonluk tasarruf yapacağı açıklanmıştır. Bu hükümet, işçinin kazanılmış hakkını ödemeyerek tasarruf yapacağını sanıyor. İşçiye bugüne kadar bu hükümet ne verdi ki bir ikramiyesini elinden alıyor. Bunun, insafla bağdaşır bir yönü yoktur.
Değerli milletvekilleri, bu hükümet, elbette ki, sadece emekli memur ve işçilerden tasarruf yapmayacak, çiftçilerden de tasarruf yapmayı düşünüyor. Mazotta indirim yapılması, pamuk ve ayçiçeğinde prim ödemesi konusunda tutulmayan sözleri bir an için unutalım...
Bakınız, değerli milletvekilleri, 28 Şubatta, Tarım Bakanı, bütçe kısıtları nedeniyle, 2003 yılında doğrudan gelir desteği uygulamasının askıya alınabileceğini söyledi. Buna bizim ve çiftçinin tepkisi büyük oldu; hatta, Dünya Bankası temsilcisi bile, diplomatik gelenekleri çiğneyerek, tepki gösterdi. Sonra ne oldu; muhalefetin tepkileri üzerine, diğer ödeneklerden kesilerek, son dakikada 2003 için 500 trilyon doğrudan gelir desteği ödeneği konuldu. Bu kime yeter! 2003 yılı doğrudan gelir desteği ödemeleri için yaklaşık 3,4 katrilyon lira gerekiyor. Geçen yıl 1,6 katrilyon konuldu; yarısı ödenemedi, şimdi, yüzde 20'lik bir artış yapmak lazım; şimdi, 2003 yılı için 500 trilyon lirayla doğrudan gelir desteğini ödemeyi öngörüyoruz...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
24 konuşma daha · 23 Mart 2003