Bütçenin tümü üzerinde
Giresun Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 53. Birleşim · 1. yasama yılı · 23 Mart 2003 · 3.022 kelime · yaklaşık 15 dakikalık okuma
Kaynak göster
Nurettin Canikli (AK Parti), 23 Mart 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 53. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: BÜTÇENİN TÜMÜ ÜZERİNDE); konuşma 3.022 kelime.
Nurettin Canikli (AK Parti, Giresun). “Bütçenin tümü üzerinde”. TBMM Genel Kurulu, 53. Birleşim tutanağı, 23 Mart 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/nurettin-canikli-22-2003-03-23-butcenin-tumu-uzerinde (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA NURETTİN CANİKLİ (Giresun)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2003 yılı konsolide bütçesiyle ilgili olarak AK Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Tabiî, aslında, mutat olan, normal olan muhalefet grubunun konuşmasından ve eleştirilerinden sonra bizim iktidar partisi grubu adına konuşmamız idi; ancak, sanıyorum, bir özel durum nedeniyle böyle bir değişikliğe gidildi.
Değerli milletvekilleri, bütçe uygulamalarının etkisi kitaplarda yazıldığı gibi veya yazılanlarla sınırlı değildir. Biliyorsunuz, bizde 1050 sayılı bir Kanun var. O kanunda bütçenin tanımı -tabiî, dili çok eski; ama, ben, değiştirerek söylüyorum- devlet daire ve kuruluşlarının gelir ve gider tahminlerini gösteren ve bunların harcanmasına, toplanmasına yetki veren bir kanun olarak yapılmaktadır; ama, biraz önce de belirttiğim gibi, bütçe uygulama sonuçları, bunların çok ötesinde etkiye sahiptir; özellikle ekonomik alanda, sosyal alanda, makro ekonomik dengeleri değiştirmesi -lehte ya da aleyhte- açısından önemli etkilere sahiptir.
Bu etkileri görebilmek için, isterseniz, biraz gerilere gidelim. 1980 bütçesine baktığımızda, toplam konsolide bütçe harcamaları içinde faiz giderlerinin payı yüzde 5'in altındadır. Kesinleşen 2002 yılı bütçesine baktığımızda, bu oran yüzde 45 civarındadır. Belki o kadar çok geriye gitmeye de gerek yok, 1990 yılı bütçesinde faiz ödemeleri için ayrılan ödenek ve harcama, toplam bütçe giderlerinin yüzde 20'sine tekabül etmektedir. Yine aynı bütçede, yani 1990 bütçesinde, personel harcamalarının toplam bütçe giderleri içerisindeki payı ise yüzde 39'dur. 1990 bütçesinde yatırımlar için ayrılan pay yüzde 15'tir, 2002 bütçesinde bu oran yüzde 6'ya düşmüştür. Keza, 1990 bütçesinde personel harcamalarının yüzde 39 olan payı, 2002 bütçesinde yüzde 20'ye kadar düşmüştür. Tabiî, bu, basit bir istatistikî bilgi değil, zaten ben o amaçla vermiyorum; bu, aslında, son derece önemli ekonomik sonuçları olan bir bilgidir değerli arkadaşlarım.
Peki, bütçenin yapısındaki bu eğişim, yani, harcama kalemlerinin bütçeden aldığı payın oranlarındaki değişim ekonomiyi nasıl etkilemekte, makro dengeleri nasıl değiştirmektedir; isterseniz, bunlara kısaca değinelim.
Hepimizin bildiği gibi, faiz geliri elde eden kesim, toplumun en üst gelir grubunda bulunan kesimdir; bunların sayıları azdır; ama, millî gelirden aldığı pay yüksektir ve bu kesimin bir başka özelliği daha vardır, tasarruf eğilimi yüksektir; yani, elde ettiği gelirlerin büyük çoğunluğunu tüketmez, tasarruf eder. Buna mukabil, bütçenin personel harcamaları kaleminden gelir elde eden kesim memur kesimidir, memurlardır, keza yatırım harcamalarından gelir elde eden kesim de, yine memurlar, orta ve dargelirli grupta bulunan kişilerdir. Bu kesimin özelliği, söylediğim gibi, toplumun, gelir düzeyi itibariyle, alt ve orta gelir grubunda bulunan insanlardan oluşmasıdır; yani, bütçenin personel ve yatırım harcama kaleminden gelir elde eden kesimin özelliği budur. Bunların, faiz geliri elde edenlerin aksine, tüketim eğilimleri yüksektir; bir başka ifadeyle, elde ettikleri gelirlerin büyük çoğunluğunu harcarlar. İşte, 1980 yılı bütçesinde faiz geliri elde edenlerin payının yüzde 5'ten, 2002 yılı bütçesinde yüzde 45'e çıkması; yani, daha az sayıdaki insanın daha çok gelir elde etmesi, buna mukabil, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan orta ve dargelirli grupta bulunan mükelleflerin aldığı payın, 1990 yılı bütçesinde yüzde 39'dan yüzde 20'lere düşmesi bu insanların gelirlerini azaltırken, faiz geliri elde eden, üstgelir grubunda bulunan insanların gelirini de artırmaktadır.
Peki, bunun ekonomik sonucu nedir; bunun ekonomik sonucu şudur: Toplumdaki tasarruf-tüketim dengesi değişmektedir; çünkü, biraz önce söyledim, personel ve yatırım harcamalarından pay elde edenlerin geliri azaldığı için -reel gelirden bahsediyorum tabiî- toplumdaki tüketimlerini azaltmaktadırlar ve bunun sonucunda toplam talepte bir düşüş meydana gelmektedir. Peki, bu para nereye gitmektedir; bu para, tasarruf eğilimi yüksek olan gruplara aktarılmaktadır; yani, global anlamda, toplumdaki reel tüketim ve buna bağlı olarak reel talep azalmakta, buna karşılık reel tasarruf rakamı nispî olarak yükselmektedir.
Bunun sonuçları son derece önemlidir; çünkü, millî gelirin yaklaşık yüzde 40'ı, bütçeyle, her yıl yeniden dağıtılır. Tabiî, bu dağıtımın şekli, oranı, makroekonomik göstergeler üzerinde son derece önemli bir etkiye sahiptir.
Peki, şimdi ne oldu; yani, faiz ödemelerinin yüzde 5'ten yüzde 45'e çıkması, buna mukabil, toplumun sayı olarak çoğunluğunu oluşturan ve tüketim eğilimi yüksek olan gruplarının gelirlerinin azalması ne anlama gelir; ekonomide durgunluk ve daralma anlamına gelir değerli arkadaşlar; çünkü, tüketim harcamalarının azalması, toplam talebin azalması demektir; yani, daha az gömlek tüketilmesi, daha az araba tüketilmesi, daha az elektrik tüketilmesi, daha az mobilya tüketilmesi ve bu mal ve hizmetleri üreten sektörlerde üretimin azalması anlamına gelir, istihdam imkânlarının daralması anlamına gelir.
Gerçekten, yirmi yıllık veya biraz daha daraltarak, son on yıllık periyot bu şekilde değerlendirildiğinde, bütçe uygulamaları itibariyle, böyle bir sonuç ortaya çıkmıştır ve bugün, daha doğrusu, belki son beş yılda ekonomide yaşanan durgunluğun -geçici dönemler hariç, 2000 yılı hariç; bunları dışarıda bırakabiliriz- ekonomideki daralmanın en önemli faktörlerinden, nedenlerinden bir tanesi bütçedeki harcama kalemlerinin oranlarının ve yapısının değişmesidir değerli arkadaşlar.
Tabiî, ekonomik etkilerinin yanında, aynı zamanda bir de sosyal etkisi vardır, gelir dağılımını bozucu bir etkisi vardır; yani, faizin payının 1980'de yüzde 5'ten 2002'de yüzde 45'e yükselmesinin, aynı zamanda, biraz önce belirttiğim- ekonomik etkisinin yanında sosyal etkisi de vardır; o da, gelir dengesini, gelir dağılımını bozucu bir etkiye sahip olmasıdır. Neden; çünkü, daha çok sayıdaki ve altgelir grubunda bulunan insanların millî gelirden aldığı payı bütçe yoluyla alıyorsunuz, daha az sayıda; ama, daha üstgelir grubunda bulunan insanlara aktarıyorsunuz. Bu, zaten adaletsiz olan gelir dağılımını, daha da adaletsiz hale getirmektedir; sosyal açıdan da, böyle bir etkisi vardır.
Değerli arkadaşlar, işte bu gerçekten hareketle, 58 nci hükümetimiz döneminde bir uygulama yapıldı. Bazıları buna popülist yaklaşımlar atfetmek istedi; ama, aslında, bunun çok ötesinde, derin anlamı ve sonuçları olan bir uygulamadır. Bu da, SSK ve Bağ-Kur emeklilerine yapılan olağandışı zamdır, normalin çok üzerindeki bir zamdır; ortalama olarak yüzde 30 civarında bir zam yapılmıştır; hatta, Bağ-Kurlular için bu zam oranı çok daha yüksek rakamlara ulaşmıştır.
Şimdi, nedir bunun ekonomik anlamı; ekonomik anlamı şudur: 1980'li yıllardan itibaren işleyen bu yanlış süreci, ekonomideki bozulan tüketim ve tasarruf dengesini tersine çevirmek amacıyla yapılan bir düzenlemedir. Zaten, bütçe rakamları da yansımıştır, biraz sonra kalemler itibariyle değerlendireceğiz. SSK ve Bağ-Kur emeklileri, gelir düzeyleri itibariyle toplumun en alt düzeyinde bulunan insanlardır, en alt düzeydeki gelir gruplarıdır; ama, sayı itibariyle de son derece fazladır. Bu düzenlemeyle, bu zamla bu kesimlere yaklaşık 3,5 katrilyon liralık bir kaynak aktarılacaktır yıl sonuna kadar. Bu, son derece ciddî bir kaynaktır.
Şimdi, bu insanlar, yüksek zam neticesinde elde ettikleri ilave gelirlerin tümünü harcayacaklardır; çünkü, zaten, elde ettikleri maaş ya da gelir son derece düşüktür ve yetersizdir, temel ihtiyaçlarını dahi karşılamaktan uzaktır. Dolayısıyla, ilave zammın tamamı tüketime gidecektir, tüketeceklerdir; çünkü, biraz önce belirttim, yine, bu kesimin tüketim eğilimi son derece yüksektir ve doğal olarak ekonomide tersine giden durgunluk bir canlanmaya doğru gidecektir. Teorik olarak bu doğrudur; ama, şunu itiraf etmeliyim ki, bu düzenlemeden beklediğimiz canlanma olmadı. Bunun nedeni yapılan işin yanlışlığından kaynaklanmıyor, yapılan iş son derece doğrudur; bunun nedeni, maalesef, Irak kriziyle ilgili gelişmelerdir. Biliyorsunuz kriz ortamlarında insanlar tüketimlerini kısarlar, azaltırlar; bu, içe kapanma psikolojisidir, doğaldır; aynı zamanda, ekonomik anlamı da olan bir davranıştır bu, beklenen bir davranıştır. Bu gibi kriz ortamlarında, hele yanı başımızda, böyle büyük boyutlu, büyük hacimli bir savaş döneminde, insanların tüketim harcamalarını kısmaları, daha çok tasarrufa yönelmeleri normal ve beklenen bir davranıştır ve tavırdır.
Şimdi, biraz önce söylediğim o Irak krizi nedeniyle, aşağı yukarı bütün toplumun tasarruf eğilimini yükseltmeleri SSK emeklileri ve Bağ-Kur emeklilerine yapılan yüksek oranlı zammın tüketim artışına yol açması, onun etkisini azalttı maalesef. Bir başka ifadeyle, eğer, SSK ve Bağ-Kur emeklilerine yapılan yüksek oranlı zam olmasaydı, bugün, durgunluk ve ekonomideki daralma daha büyük boyutlara ulaşacaktı değerli arkadaşlar. Dolayısıyla, bu, son derece önemli bir düzenlemedir hem ekonomik açıdan hem de sosyal açıdan; çünkü, gerçekten, toplumun en alt grubunda bulunan milyonlarca insan için ilk defa rahat bir nefes alma imkânı sağlanmıştır, ilk defa, gelirlerinde ciddî anlamda reel bir artış meydana gelmiştir. Bu, hem sosyal açıdan bir katkıdır bu kesimlere hem de mevcut dengenin değişmesi, düzelmesi açısından, gelir dağılımının düzelmesi açısından son derece önemli bir katkıdır değerli arkadaşlar.
Şu anda tartıştığımız 2003 yılı bütçesini iyi anlayabilmek için, bazı sınırlandırmalar ve kayıtlandırmalar var; bunları bilmemiz gerekiyor. Bu kayıtlandırmalar ve sınırlandırmaların başında da IMF başta olmak üzere uluslararası finans kuruluşlarıyla yapılan anlaşmalar var. Bir stand-by anlaşması çerçevesinde şu anda uygulanan para, kur ve maliye politikası söz konusu hepinizin bildiği gibi. Dolayısıyla, buradaki, bu anlaşmadaki bu hükümleri bilmeden, bu hükümleri irdelemeden, 2003 yılı bütçesini tam olarak, objektif olarak değerlendirmek mümkün değil.
Bunlardan bir tanesi, 18 Ocak 2002 tarihli ve stand-by anlaşmasının altyapısını teşkil eden niyet mektubu. Bu niyet mektubundaki bazı önemli noktalara değinmek istiyorum.
Söz konusu niyet mektubunun 7 nci maddesinde şöyle bir düzenleme var: "Bu amaca yönelik olarak gayri safî millî hâsılanın yüzde 6,5 düzeyindeki iddialı faizdışı fazla hedefine ulaşılması temin edilecektir." 18 Ocak 2002 tarihli niyet mektubuyla böyle bir taahhütte bulunulmaktadır. Tabiî, buradaki "iddialı faizdışı fazla" kavramının altının çizilmesi gerekir. Biraz sonra bunu daha ayrıntılı bir şekilde irdelemeye çalışacağız.
Değerli arkadaşlarım, yine, aynı niyet mektubunun 41 inci maddesinde şöyle bir düzenleme söz konusu: "Gönüllü emeklilik teklifleri ve sadece gerekli görüldüğü takdirde işten çıkarmalar vasıtasıyla haziran sonuna kadar fazla işçi sayısı üçte 1 oranında ve 2002 Ekim sonuna kadar kümülatif olarak üçte 2 oranında azaltılacaktır. 2003 Haziran sonuna kadar fazla istihdam aşamalı olarak azaltılacaktır."
Yine, aynı mektubun 23 üncü maddesinde ise "bir sonraki kamu işçileri toplu iş sözleşmeleri müzakerelerinde ve memur maaş ayarlamalarında mevcut sözleşmelerde bulunan geçmiş enflasyona yönelik endeksleme hükmünün önemli ölçüde azaltılmasına çalışılacaktır" denilmektedir. Bunun anlamı, işçilerin, çalışanların reel ücretlerinin azaltılması sözü ve taahhüdüdür.
Bu niyet mektubuna ekli bir tablo var. Bu tablonun 5 inci maddesinde, "2002 yılı haziran ayı sonuna kadar Ziraat ve Halk Bankalarının 800 şubesi kapatılacaktır" taahhüdüne girilmiştir.
Yine, bu konuda bağlayıcı olan ikinci niyet mektubu ise, 30 Temmuz 2002 tarihli niyet mektubudur. Bu niyet mektubunun da 21 inci maddesinde, biraz önce okuduğum 18 Ocak 2002 tarihli niyet mektubunda verilen sözlerle ilgili gelişmeler ve ayrıntılar verilmektedir. Oradaki ifade aynen şöyle: "Kamu bankalarının 800 şubesinin kapatılması hedefine tam olarak ulaşılmasa da, Nisan 2001-Haziran 2002 döneminde 788 şubesi kapatılmıştır. Temmuz ayı içerisinde 5 şube daha kapatılmış olup, 800 şube kapatılması hedefine kısa zamanda ulaşılması beklenmektedir. Nisan 2001-Haziran 2002 döneminde kamu bankalarında çalışanların sayısı 26 000 kişi azaltılmıştır. Temmuz 2002'de 3 000 ilave çalışanın ayrılmasıyla istihdam düzeyi neredeyse yarıya inmiştir."
Değerli arkadaşlar, belki çok önemli bir ayrıntı değil; ama, bu niyet mektuplarının altında kimin imzası olduğunu belki merak ediyorsunuzdur. Her iki niyet mektubunun altında da, dönemin ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Sayın Kemal Derviş'in imzası bulunmaktadır.
Aslında, o dönemde, bu uygulamalar Cumhuriyet Halk Partisi tarafından da çok sert şekilde eleştirilmiştir. Fazla ayrıntıya girmeden birkaç örnek vermek istiyorum. Biliyorsunuz, Cumhuriyet Halk Partisinin "Gündem" adı altında haftalık bülteni var; bunlardan 10 Nisan 2001 tarihli olanında aynen şöyle deniliyor: "Şimdi, soyulan ülkemizin çokuluslu şirketlere parsel parsel satılması gündemde. Amerika Birleşik Devletlerinden gelen ve ekonominin başına getirilen Devlet Bakanı Kemal Derviş de bu satışın yasal zeminini hazırlıyor."
Yine, aynı tarihli, Cumhuriyet Halk Partisinin haftalık bülteninde şöyle deniliyor: "Basiretsiz iktidar, çözüm bulamayınca, kurtuluşu yine borç parada aradı. IMF ve Dünya Bankası, borç vermeden, ülke yönetimini kontrol altına alma şartını masaya getirdi. ABD'den Kemal Derviş geldi, krizi seyreden hükümet de destek vermek zorunda kaldı. Derviş, dördüncü ortak olmaktan çok, bir başbakan gibi yönetime el koydu; soyulan ülkemizde, bugün, artık, satışlar gündeme geldi. Derviş de bu satışların yasal zeminini hazırlamaya başladı."
Fazla uzatmayacağım bunları, son olarak, Sayın Deniz Baykal'ın 19 Haziran 2001 tarihli "Gündem" adlı, haftalık bülteninde yayımlanan bir açıklaması var, onu okuyacağım. Tütün Yasasıyla ilgili olarak Sayın Baykal diyor ki: "Hiç bu kadar Mecliste olmayı istememiştim. Tütün Yasasında Parlamentoda olmak isterdim. Meclis, emirlere teslim oldu. Bunların sosyal bedeli ağır olacaktır." Belki merak ediyorsunuz, Tütün Yasası 2001 Haziran ayında çıkarılmıştır. Sayın Kemal Derviş'in, yurt dışından -hatırlarsınız, 2001 Şubat ayında "onbeş günde 15 kanun" diye- dönemin hükümetinden ısrarla istediği düzenlemeler vardı ve Tütün Kanunuda, o düzenlemeler çerçevesinde yapılan bir kanundur.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin)Sayın Canikli, tasarı getirin, değiştirelim o zaman.
OSMAN ÖZCAN (Antalya)Değiştirin o zaman.
NURETTİN CANİKLİ (Devamla)O zaman, birkaç konu daha var -söylemeyecektim; ama, biraz daha netleşmesi açısından- müsaade ederseniz, onları da ifade etmek istiyorum.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin)Onları da değiştirelim; ne yanlışsa, değiştirmeye hazırız.
NURETTİN CANİKLİ (Devamla)Yine, Cumhuriyet Halk Partisinin Ekonomi Masası Bülteni var ve bu ekonomi masasında, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Sayın Algan Hacaloğlu ve gerçekten, çok değerli ekonomistler var. Bu bülten, onların yayımladığı bir bülten ve orada da şöyle deniliyor: "Güçlü ekonomiye geçiş programından eser kalmadı. Hükümetin -şubat krizinden sonra Amerika'dan gelen Kemal Derviş'in aracılığıyla- IMF'nin talimatlarıyla hazırlayarak uygulamaya koyduğu güçlü ekonomiye geçiş programı, bankacılık alanındaki bazı düzenlemelere karşın önemini ve iddiasını yitirdi, hemen hemen tüm hedeflerini tüketti. Hükümetin 'son umudumuz budur, bu da tıkanırsa bundan sonra artık yapacak bir şeyimiz yoktur' diyerek, Kemal Derviş, IMF rumuzuyla vitrine sunduğu programın uygulaması, bu hükümete yönelik tüm güveni silip süpürdü." Neyse, daha fazla uzatmayacağım.
Değerli arkadaşlar, şimdi, ben, esas konuma dönmek istiyorum. Tabiî, Sayın Baykal ya da bu bültenleri hazırlayan değerli ekonomist arkadaşlarımız bugün aynı görüşteler mi onu bilemiyorum, tabiî, kendileri onu takdir ederler ve bilirler.
ÖNDER SAV (Ankara)Bütçeyle ne alakası var.
NURETTİN CANİKLİ (Devamla)Ben, esas konuma dönüyorum.
Şimdi, değerli arkadaşlar, biraz önce okuduğum IMF ve uluslararası finans kuruluşlarıyla yapılan bu anlaşmaları dikkate almadan, göz önünde bulundurmadan 2003 yılı bütçesini siz değerlendiremezsiniz. Şimdi, önemli bir kavram var -ki, o dönemde altı çizilen bir kavram, iddialı bir hedef olarak ortaya konulan bir kavram- gayri safî millî hâsılanın yüzde 6,5... Bu, hem 2003 yılı için geçerli hem de 2004 yılı için geçerli. IMF'ye gönderilen niyet mektubunun ekindeki 1 numaralı tabloda, bu, çok net bir şekilde ifade edilmiştir ve Türkiye, bu taahhüt altına sokulmuştur. Bu, uluslararası bir anlaşmadır, devletin devamlılığı kuralı gereği bu uygulanacaktır ve uygulanmak zorundadır. Tabiî, belki hemen şu soru akla gelebilir: "Peki, AK Parti farkı nedir, siz o zaman niye geldiniz?" Buna da biraz sonra cevap vereceğim.
Şimdi, bu konuda herhangi bir imkânımız yok, oynama kabiliyetimiz yok; yani, faizdışı fazla oranının, gayri safî millî hâsılanın yüzde 6,5'i oranında olmak zorunluluğu vardır, aksi halde, bütün ipleri, ilişkileri koparmamız gerekiyor; bu da olamayacağına göre, bunu uygulamak durumundayız.
Şimdi, bütçedeki en önemli gider kalemlerinden bir tanesi olan faiz giderleri konusunda da çok fazla bir seçeneğimiz yok değerli arkadaşlar; çünkü, o da, daha önceki borç stokuna bağlı olarak, neredeyse, fikse olmuş, belirlenmiş bir rakam. Dolayısıyla, o rakam üzerinde de, herhangi bir oynama imkânımız yok.
Gelelim personel harcamalarına... Personel harcamaları için de, aşağı yukarı aynı şey geçerli; çünkü, yapılan zamlar oranında sayı belli, hepsi belli; personel sayısında, kısa dönemde, radikal anlamda bir düzenlemeye, bir değiştirmeye, bir indirime gitme imkânımız olmadığına göre, bunu da, değiştirme imkânımız olmayan sabit bir veri olarak kabul etmemiz gerekiyor; yalnız, bunun içerisindeki sağlık harcamaları hariç. Sağlık harcamalarında inisiyatif kullanma imkânımız var. Zaten, bakanlığımız da, hükümetimiz de bu konuda elinden geleni yapıyor; özellikle bu israf noktasında ve sağlık harcamalarında suiistimalin ortadan kaldırılması noktasında hükümetimizin çok ciddî çalışmalar yaptığını biliyoruz. Zaten, bu olay da bütçe rakamlarına yansımıştır; personel harcamaları daha yüksek oranda artarken, enflasyonun biraz üzerinde artarken, ödenek olarak sağlık harcamalarında öngörülen artış oranı, hem hedef enflasyonun hem de bütçe giderlerindeki genel artışın altındadır; yüzde 16,2 civarında bir artış söz konusudur.
Geriye kaldı diğer cari harcamalar. Diğer cari harcamalarda, teorik olarak, hükümetin bir oynama imkânı var, bir elastikiyet imkânı var; ama, yine, içerisinde bulunduğumuz kriz nedeniyle, bu da, maalesef, kullanılamadı. Şöyle: Özellikle Millî Savunma Bakanlığı bütçesindeki diğer cari kalemler, enflasyonun bir hayli üzerinde artırılmak zorunda kalındı. Keza, jandarmanın diğer cari harcamaları da çok yüksek oranda artırılmak zorunda kalındı; onda da herhangi bir seçme imkânımız yok, belirleme imkânımız yok, oynama imkânımız yok.
Bu açık ise, yani, Millî Savunma Bakanlığının ve jandarmanın bütçesindeki diğer cari kalemlerin enflasyonun üzerinde bir oranda artırılması nedeniyle ortaya çıkan açık ise, Emniyet Genel Müdürlüğünün, Emniyet Teşkilatının diğer cari kalemleri kısılarak ve bunun dışındaki diğer kurumların diğer cari rakamları kısılarak kapatılmaya çalışılmış. Hatta, diğer kuruluşların diğer cari rakamlarında bile, nominal olarak yüzde eksi 12,6 oranında bir azalma söz konusudur. Bu, reel anlamda yüzde 30'un üzerinde bir azalmaya tekabül etmektedir. Keza, Emniyet Teşkilatının da, diğer kuruluşların da cari kalemlerinde böyle bir reel azalma söz konusudur.
Şimdi, değerli arkadaşlar, bütün bu sınırlandırmalara, bütün bu kayıtlamalara ve uymamız gereken uluslararası anlaşmalara rağmen "AK Parti farkı nerededir, sizin farkınız nerededir" sorusuna gelmek istiyorum. AK Partinin birinci farkı faiz rakamlarındadır değerli arkadaşlar. 2002 yılında faiz için harcanan toplam rakam gayri sâfi millî hâsılanın yüzde 19,1'ine ulaşmıştır, 2003 bütçesinde ise, bu oranın yüzde 18,5'e düşürülmesi hedeflenmektedir.
Değerli arkadaşlar, bu, bu milletin, bu ülkenin en büyük belası olan o borç batağından, faiz batağından kurtulması için son derece önemli, elzem ve yapılması gereken bir düzenlemedir.
Değerli arkadaşlar, bu, aynı zamanda, bu kadar zor şartlara rağmen, bu kadar bağlayıcı, sınırlandırıcı kurallara rağmen böyle bir ortam içerisinde ve sorunların tümünün birden aktif hale geldiği böyle bir ortam içerisinde, faiz rakamını, gayri sâfi millî hâsıla içindeki payını çok ciddî anlamda düşüren bir bütçedir. Bu yönüyle de, hem ekonomik sonuçları olacak hem de sosyal sonuçları olacak bir bütçedir. İşte, AK Partinin birinci farkı budur.
AK Partinin ikinci farkı: Yine, toplumun... Biliyorum, biraz sonra veya öğleden sonra CHP'li arkadaşlar en çok bu açıdan eleştirmeye çalışacaklar -ben de özellikle bu noktalara vurgu yapmak istiyorum veya vurgulamaya çalışıyorum- sosyal açıdan bu bütçenin yeterli olmadığını söyleyecekler. Aslında, bunların da, bu iddiaların da gerçeği yansıtmadığını ortaya koymak açısından bu örnekleri veriyorum değerli arkadaşlar. Faiz dışındaki sosyal amaçlı transfer harcamaları kalemlerine baktığımız zaman, sosyal güvenlik kuruluşlarına yapılan aktarmalar söz konusudur. Bunlar içerisinden SSK'ya yapılacak aktarmalara ve Bağ-Kur'a yapılacak aktarmalara dikkatinizi çekmek istiyorum.
SSK'ya yapılacak aktarmalar, bir önceki yıla göre yüzde 44,3 oranında artırılmıştır. Hedef enflasyon yüzde 20, toplam bütçe giderlerindeki harcama artış oranı bir önceki yıla göre yüzde 25,7 civarında; ama, SSK emeklilerine yapılacak olan harcamalar için bir önceki yıla göre yüzde 44,3 oranında artış öngören bir ödenek konulmuştur. Aynı şekilde, Bağ-Kur'a da konulan ödenek bir önceki yıla göre yüzde 39,1 oranında artışı ifade etmektedir; bu da, neredeyse, hedef enflasyonun 2 katıdır değerli arkadaşlar.
İşte, sosyal amaç budur, sosyal hedef budur. Bu kesimden kimler maaş alacak ya da bütçeden ayrılan bu para kime gidecek; milyonlarca dargelirliye, yani, toplumun en alt gelir grubunda bulunan Sigorta emeklilerine ve Bağ-Kur emeklilerine gidecek. Bundan daha güzel bir sosyal amaç, sosyal hedef olabilir mi değerli arkadaşlar?
Yine, yıllardan beri, özellikle son beş yılda sürekli kan kaybeden çiftçiler de unutulmamıştır bu bütçede; bu da, hem ekonomik boyutu olan hem de sosyal boyutu olan bir düzenlemedir veya bir politikadır. Çiftçiler için, tarımı desteklemek amacıyla öngörülen artış oranı da bir önceki yıla göre yüzde 36,2'dir; bu da, enflasyon oranının, hedef enflasyon oranının çok üzerinde bir artışı ifade etmektedir.
Hayvancılığı teşvik noktasında ise, katkı, çok daha büyük boyutlardadır; bir önceki yıla göre yüzde 134,7 oranında artırılmaktadır.
Değerli arkadaşlar, bu bütçenin en çok eleştirilen yanı -ki, Plan ve Bütçe Komisyonu çalışmaları sırasında da, özellikle muhalefete mensup arkadaşlarımız tarafından bu noktada eleştirildi- yatırım ödeneklerindeki artışın yetersizliğidir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
24 konuşma daha · 23 Mart 2003