2005 mali yılı bütçe kanun tas.(2 nci tur görüşmelerinde) başbakanlık,dış ticaret müsteşarlığı
İstanbul Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 36. Birleşim · 3. yasama yılı · 21 Aralık 2004 · 1.333 kelime · yaklaşık 7 dakikalık okuma
Kaynak göster
Burhan Kuzu (AK Parti), 21 Aralık 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 36. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2005 MALİ YILI BÜTÇE KANUN TAS.(2 NCİ TUR GÖRÜŞMELERİNDE) BAŞBAKANLIK,DIŞ TİCARET MÜSTEŞARLIĞI); konuşma 1.333 kelime.
Burhan Kuzu (AK Parti, İstanbul). “2005 mali yılı bütçe kanun tas.(2 nci tur görüşmelerinde) başbakanlık,dış ticaret müsteşarlığı”. TBMM Genel Kurulu, 36. Birleşim tutanağı, 21 Aralık 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/burhan-kuzu-22-2004-12-21-2005-mali-yili-butce-kanun-tas-2-nci-tur-gorusmelerinde-basbakanlik (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA BURHAN KUZU (İstanbul)Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.
Başbakanlık bütçesi üzerinde konuşmak üzere huzurunuza çıkmış bulunuyorum. Başbakanlık kurumu üzerinde biraz tahlil yapmak istiyorum.
Başbakanlık, malumunuz, Osmanlı'da sadrazam kurumundan gelme bir müessese. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulduğunda bu kuruma yer verilmediğini biliyoruz. Kuvvetler birliği sebebiyle, Meclis Başkanı, aynı zamanda hükümet ve devlet başkanı olarak görev yapmaktadır.
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, 1920'de 2 Mayıstan itibaren, cumhurbaşkanının başvekili atayacağı belirtiliyor ve ilk kez, 20 Mayıs 1933'ten itibaren de Başvekâlet Teşkilat Yasası çıkıyor. Bu kurum ilk kurulduğunda 7 ünite ve 34 personelle çalışıyor; 1983'ten itibaren 24 üniteye çıkıyor, 970 personel çalışıyor. Tabiî, daha sonra, zaman içerisinde öyle bir hale geliyor ki bu kurum, âdeta bir başbakanlıklar bakanlığı diyebileceğimiz ya da bakanlıklar bakanlığı diyebileceğimiz bir yapıya bürünüyor. Tabiî, bunun temelinde, sadece başbakanlık kurumunun işlerinin artması değil, özellikle sus payı türünden, gönül alma babından koalisyon dönemlerinde birçok kişiye bakanlık dağıtılmasıyla alakalı bir mesele vardır. Tek kurum, iki kurumun bağlı olduğu birtakım bakanlıklarla sayı 38'e kadar çıkmıştır.
Bu yapılanmaya ilk defa 58 inci ve 59 uncu hükümetler döneminde, yani AK Parti Hükümeti döneminde müdahale edilmiştir; bakanlık sayısı 36'dan 23'e indirilmiş; ayrıca, koalisyon dönemindeki o birçok bağlı kurumlar da ilgili yerlerine dönmek suretiyle, artık, başbakanlık gerçek fonksiyonunu, yani koordine dediğimiz görevini yapar konuma doğru götürülmüştür.
Tüm bu küçülmelere rağmen -bir şeyin altını çizmek istiyorum- 1982 Anayasası güçlendirilmiş başbakanlık modelini getirmiştir ve böylece, bakanları, başbakana karşı sorumlu hale koymuştur; adeta siyasî amiri konumundadır; yani, başbakan, bakanların siyasî amiri konumundadır; isterse bir bakanın görevden alınması konusunda cumhurbaşkanından talepte bulunabilir.
Bu yapılanma, idarî hukukundaki hiyerarşik bağ anlamına gelmez; yani, bir amirin memur üzerindeki etkisi kadar, o anlamdaki bir yapılanma değil; ama, yine de, bahsettiğim gibi, siyasî amir konumundadır; hatta, bunu şöyle ifade edebiliyoruz: Hiyerarşik amir olmamakla beraber en üst amir ifadesi kullanmıyor. Bu da, Başbakanlık Teşkilat Yasasında yer alan ifade. Belki şöyle denilebilir: Başbakan, eşitler arasında birinci konuma getirilmiştir.
Değerli milletvekilleri, aslında, Başbakanlığın bu gücü parlamenter modelden kaynaklanıyor. Buradan da biraz farklı bir alana doğru geçmek istiyorum. Şimdi, parlamenter model, bilindiği gibi, İngiltere'de doğmuş olan bir sistemdir. Zaman içerisinde, Başbakanlık kurumu, sistemin mihenk taşı haline gelmiştir. Tabiî, bunun nedeni, basın ve diğer birçok kurum ve kuruluşların, hükümetle ilgili her alandaki sorunları başbakana yöneltmiş olmaları ve işin büyük bir bölümüne, sorumluluk kısmına göğüs gerer duruma getirilmiş olması.
Tabiî, sorumluluk üstlenen başbakan, aynı zamanda yetkilendirilmiş bir başbakan durumuna gelmiştir ve zaman içerisinde öyle hale gelmiş ki, başbakanlar bu modelin bir numaralı ismi olmuş ve başkanlık adı da bunların soyadına göre verilmiştir. Ne demektir bu; mesela, İnönü Hükümeti diyoruz, Menderes Hükümeti diyoruz, Demirel Hükümeti, Özal, Çiller, Yılmaz, Erbakan, Ecevit Hükümeti diyoruz; hatta, ararejimlere döndüğünüz zaman, Erim, Talu, Ulusu Hükümeti diyorsunuz.
Fakat, bir şey dikkatimi çekti; bunu beraber tahlil etmek isterim. Mesela, 58 ve 59 uncu hükümet, şimdiki hükümet dönemlerinde, artık, soyada göre isimlendirme unutuluyor toplumda; mesela, Recep Tayyip Erdoğan Hükümeti, Abdullah Gül Hükümeti diyorlar. Zannediyorum, bunun temelinde halka biraz daha yakınlık, biraz kendinden bilme gibi bir fark mı var diye düşünüyorum. Bu da benim şahsî kanaatim ya da bu alanda belki bir değişim Türkiye'de yaşanıyor.
1982 Anayasası bununla kalmamış, bir taraftan başbakanı kuvvetlendirmiş; ama, olmaması gereken bir işi de yapmış; o da, yürütme organının başı olarak cumhurbaşkanına parlamenter modelde olmayacak yetkiler vermiş ve cumhurbaşkanını sorumlu kılmadığı halde yetkili kılmış. Oysa, bilindiği gibi, bir modelde şayet -tabiî, demokratik modeli kastediyorum- sorumlu olan biri varsa, o, yetkilidir, yetki vermediğin şahsa sorumluluk da veremezsin; ama, bizdeki yapılanmaya baktığımız zaman -dünyada olmayan bir yapılanmadır bu- hem yetki veriyorsun hem de sorumlu tutmuyorsun. Bunun izahını yapmak mümkün değildir.
Tabiî, bununla da kalmamış Anayasa -Sayın cumhurbaşkanı, belki, bunu çok sık kullanmıyor ama- cumhurbaşkanına şöyle bir yetki vermiş: Anayasanın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetmek. Bu, aslında, tipik bir yarı başkanlık modelindeki, Fransız Anayasasının 5 inci maddesinin tıpkı aktarılmasıdır. Oraya baktığımız zaman, orada da -Fransız Anayasasından bahsediyorum- "Cumhurbaşkanı, anayasaya itaat ve saygıya göz kulak olur" deniliyor.
Değerli arkadaşlar, bilelim ki, Fransa'da De Gaulle bu maddeyi çok sık kullanmıştır; ama, şunu da bilmeniz lazım ki, Fransa'da cumhurbaşkanları halk tarafından seçilmektedir; yani, kullanmasının temelinde, halktan aldığı güç yatmaktadır. Şu halde, Türkiye'de, evvela, birinci planda bu yetki dağılımındaki yanlışlığı gidermemiz lazım. Bunu gidermede birkaç yöntem var; birisi, parlamenter modelin ıslahı çalışması olabilir. Benim şahsî kanaatim, bu ıslah olacak bir yapılanma değildir; ama, yine de, eğer, iyi niyetli oturulursa, belki cumhurbaşkanının yetkilerini, bir anlamda parlamenter model, 61'de olduğu gibi, o modele doğru çekmek olabilir ya da bir adım daha ileri giderek, yarı başkanlık, başkanlık modellerine geçilebilir.
Şimdi, elimizdeki model, parlamenter sistem, bize hangi güvenceyi veriyor; deniliyor ki, eşitlik denge sistemidir bu model. İlk etapta öyle gibi gözüküyor. Nedir eşitlik denge; hükümet ve onun başı olan cumhurbaşkanı, gerektiği zaman, parlamentoyu fesheder; parlamento da, gerektiğinde, bir bakan ya da başbakanı ya da hükümeti düşürebilir. Şimdi size soruyorum: Hangi parlamenter modelde bugüne kadar bakan ya da başbakan düşürülebilmiştir?! Bunun sayısı oldukça az, yok denecek kadar azdır. Bunun sebebi, hükümet ile parlamento çoğunluğunun aynı yönde bulunmuş olmasıdır. Hani, Anadoludaki, hepimizin bildiği gibi "oğlan bizim, kız bizim" meselesidir aslında bu iş. Şimdi, bir defa, eşitlik ilkesi, denge ilkesi çalışmıyor.
Pekala, hadisenin başka bir boyutu var; mesela, şu anda milletvekillerimiz -belki başka işleri var; onu bilemem ama- neden acaba, parlamenter modellerde Parlamentoya fazla gelmek istemezler, kulisi tercih ederler; hiç bunu düşündük mü biz acaba? Bunun temelinde yatan gerçek faktör bilesiniz ki değerli arkadaşlar, bu modellerde milletvekilinin yetkisinin, katkısının neredeyse yok denecek kadar az olmasıdır. Neye katkısının az olmasıdır; yasama faaliyetine katkısının az olmasıdır. Halbuki aslî fonksiyonunun bu olması lazım. Komisyonlarda olsun, Genel Kurulda olsun, muhalefetten gelen önergelere sıcak bakılmaz, kendi partisinden gelen önergelere sıcak bakılmaz, bakanın katılmadığı bir önergenin geçme şansı neredeyse yok denecek kadar azdır; ama, bunu söylerken şunu da belirtmemiz lazım, parlamenter rejim başka türlü çalışamaz. Ya buna bir şekilde birlikte razı gelip devam edeceğiz ya da aktif hale gelmek istiyorsak, o zaman, bizi gerçek anlamda aktif kılan başkanlık modeli gibi birtakım başka modellere geçmemiz lazım.
Şimdi, sanmayın ki, sadece bizde böyle; İngiltere'de de bu iş böyle, Almanya'da da bu iş böyle, İtalya'da da bu iş böyle. Parlamenter rejim nerede var... Çünkü, sonuç itibariyle hastalık ondan kaynaklanıyor. İngiliz Parlamenter Taleyran'ın bir sözünü nakledeyim: "Bugüne kadar Parlamentoda çok nutuklar dinledim. Bunların birçoğu benim kanaatimi değiştirdi; ama, hiçbiri oyumu değiştirmedi." Çok net, doğal, güzel bir sözdür bu. Bu, bir itiraftır ve doğru bir itiraftır.
Kanun yapma konusunda, şu ana kadar geçen parlamenter modellerdeki oranları tespit ettim; yüzde 98'i hükümetten geldiği şekliyle geçip giden tasarılardır; kalan yüzde 1-2'si belki teklif şeklinde olur; onu da, hükümetler, kendi yapmak istemedikleri bazı teklifleri milletvekillerine verdirirler. Böyle bir yol da çalışabilir.
Şimdi, bakın, Parlamentoya yasayı getiren hükümet, tatbik eden hükümet. Bütçeyi görüşüyoruz; hazırlayan hükümet, uygulayan hükümet; yani, hem yasama faaliyeti onun elinde hem de bütçe onun elinde. Peki, şimdi soruyorum, kuvvetler ayrılığı nerede o zaman bu Anayasada söyler misiniz; uygulamada böyle bir şey var mı; böyle bir şey yok. Bunları niçin söylüyorum; zannediliyor ki, Amerika'daki başkanlık modeli ya da benzeri bir modelde çok daha yetkili. İddia ediyorum -zamanla bunu birlikte de konuşabiliriz- parlamenter modeldeki başbakan, Amerikan Başkanından en az iki kat daha yetkilidir. Bunu net olarak söyleyeyim.
Şimdi, geçen dönemde, 2001'de, hatırlarsınız, buraya bir danışman geldi, başkan danışmanı. Burada, bu kürsüdeki konuşmasında -eski hükümet dönemlerinde- dediği şu: "Bizim hükümetin adı yanlış konulmuş; başkanlık değil, kongre; yani, parlamentonun hükümeti anlamına gelir esasen; çünkü, yetkili olan odur. Kuruş harcayamaz hükümet parlamentonun izni olmadan." Hükümetler malum, orada güçler tamamen ayrılmıştır, bir tarafta yürütme bir tarafta yasama. Evet, Başkan yetkili. Neyle yetkili; sırf yürütmede yetkili, o kadar.
Yani, hakikaten, zaman zaman, başkanlar, Amerika'da bir ülkeye yardım sözü verdiklerinde "parlamentoya götüreceğim" der. İşte, o ülkenin vatandaş ya da siyasileri "yine yan çizmeye başladı" gibi laflar ederler. Adam doğrusunu söylüyor, hakikaten, Kongreden geçiremeyebilir onu. Yani, biz, başka mantıkla baktığımız zaman, Başbakan isteyecek de Parlamentodan geçmeyecek; böyle bir şey düşünülemeyeceği için, oradaki model de böyle zannediyoruz ve orada dikkat edin, mesela en son Irak olaylarında yaşandı, Kerry ve arkadaşları Başkan Bush'un Irak'a müdahalesine "evet" dediği halde, kendi partisinden birçok vekil "hayır" diyebilmiştir. Nedir peki bunun altında yatan düşünce?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
44 konuşma daha · 21 Aralık 2004