Aile araştırma kurumu genel müdürlüğü teşk.ve gör.hk.kan.tas. (ss: 661 )
İzmir Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 16. Birleşim · 3. yasama yılı · 10 Kasım 2004 · 1.505 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma
Kaynak göster
Cânân Aritman (CHP), 10 Kasım 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 16. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: AİLE ARAŞTIRMA KURUMU GENEL MÜDÜRLÜĞÜ TEŞK.VE GÖR.HK.KAN.TAS. (SS: 661 )); konuşma 1.505 kelime.
Cânân Aritman (CHP, İzmir). “Aile araştırma kurumu genel müdürlüğü teşk.ve gör.hk.kan.tas. (ss: 661 )”. TBMM Genel Kurulu, 16. Birleşim tutanağı, 10 Kasım 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/canan-aritman-22-2004-11-10-aile-arastirma-kurumu-genel-mudurlugu-tesk-ve-gor-hk-kan-tas-ss-661 (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA CANAN ARITMAN (İzmir)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi ve şahsım adına Yüce Meclisi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum ve bir cumhuriyet kadını olarak, tüm Cumhuriyet Halk Partili kadınlar ve Cumhuriyet Halk Partililer adına, laik, demokratik cumhuriyetimizi kuran, devrimleriyle Türk kadınını kul konumundan birey konumuna geçiren Ulu Önder Atatürk'ü çok büyük bir özlemle, minnetle, şükranla, sevgiyle, saygıyla, bu ölüm yıldönümünde bir kez daha anıyorum.
Aziz milletimizin gönlü rahat olsun. Biz Cumhuriyet Halk Partililer, O'nun ilkelerini, devrimlerini, emanetini gerekirse canımız pahasına sonsuza kadar yaşatacağız. Ruhu şad olsun.
Değerli milletvekilleri, ben size, önce, bu Aile Araştırma Kurumunun bir gerçek öyküsünü anlatmak istiyorum.
Bu öykü, 1989'da Avrupa Sosyal Şartının Resmî Gazetede yayımlanmasıyla başladı ve buna uygunluk açısından, ailenin korunması ve geliştirilmesine ilişkin sorumlu birim olarak, ilgili plan ve programları hazırlamak üzere Aile Araştırma Kurumu kuruldu. O gün bu gün de kurum statüsünde kaldı; hatta, on yıl yasal statüsü bile olmadı.
Biz, Cumhuriyet Halk Partililerin ve onlarca kadın sivil toplum örgütünün ısrarlı taleplerine karşın, iki yıllık AKP Hükümeti de dahil olmak üzere, tüm sağ iktidarlar, her ne kadar hep aileden yana olduklarını beyan etseler de, ailenin korunması, refahının artırılması konusunda, ne yazık ki, duyarsız kaldılar. Zaten, sosyal politikaları da yoktu bu konuda, sosyal devletten yana da değillerdi; aile hiçbirinin umurunda bile olmadı. Bu arada, tabiî, kurum çalışanları da mağdur oldu; terfileri, hak ettikleri unvan ve maaşları alamadılar; yetersiz kadro ve kısıtlı bütçelerle, vermeleri gereken hizmetleri de yetersiz verdiler.
Politika oluşturma ve koordinasyon kuruluşu olan bu kurum, pek çok Avrupa ülkesinde, Amerika Birleşik Devletlerinde, hatta, Senegal'de bile aile bakanlığı olarak yapılandırılırken, bizde teşkilat yasası bile çıkarılmadı.
Bunun nedeni, süreç içindeki hükümetlerde, bu konuda bir siyasî iradenin olmayışıdır, AKP Hükümeti de dahil, hiçbirinin politik tercihlerinin bu yönde olmamasıdır; ama, ne zaman Avrupa Birliğinden müzakere tarihi alınma noktasına gelindi, aile politikaları ve uygulamaları konusunda Avrupa Birliği müktesebatına uygunluk amacıyla, Kopenhag kriterleri de göz önüne alınmak zorunda kalınarak bu tasarının yasalaştırılması da kotarılıverdi. Demek ki, siyasî irade olunca, ne kadar kolay, ne kadar çabuk yapılabiliyormuş. Ah Avrupa Birliği, sen nelere kadirmişsin!.. Ondört onbeş yılda yapılamayan, bilinçli şekilde yapılmayanlar, nasıl da hemen yapılabiliyor. "Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz" diyenlere bile, papaz heykelleri altında, sembolik de olsa imza atma mutluluğunu yaşatıyor. Ne dersiniz... Sizin şu tren kazasında söylediğiniz gibi, takdiri ilahi!
Burada önemli olan, bugün gösterilen siyasî iradenin, hükümet tarafından politik tercih olarak da benimsenmesi, yani, yaşama geçirilmesi, aile kurumunun önemsenmesi, korunması, güçlendirilmesidir.
Türkiye, aile politikalarına verdiği önem bakımından Avrupa Birliği ülkelerinin gerisindedir. Aile, toplumumuzun temel direği, gelir, imkân, yardımlaşma ve dayanışmada temel birim olarak rol almaktadır. Bu gerçekler, aileyi, tüm dünyada sosyal politikaların merkezi haline getirmiştir. Yakın zamana kadar, insanî ve moral değerlerin kaybına, ailenin çöküşüne örnek olarak Batı toplumlarını gösterir, Türk toplumunun sahip olduğu aile değerleriyle övünürdük. Batı toplumları, aileyi ihmal etmenin ağır faturası karşısında hemen harekete geçerek aileyi güçlendirecek politikaları yaşama geçirmiştir. Bizde ise, var olan güçlü aile değerleri, ağır ekonomik sorunların, bilgisizliğin, ilgisizliğin, yoksulluğun kurbanı olmaya devam etmektedir. Bugün, aile deyince, yoksulluk, çaresizlik, sağlıksızlık, eğitimsizlik, açlık içindeki karnını iftar çadırlarında doyurmaya çalışan hazin insan manzaraları göz önüne gelmektedir. Türkiye'nin mevcut ekonomik durumu, ne yazık ki, milletimizin özlediği ve hak ettiği tablodan çok uzaktır.
Değerli milletvekilleri, işsiz sayısı, nüfusumuzun yüzde 19,5'i; yani her 5 kişiden 1'i işsiz. Çalışabilir nüfusta işsizlik oranı yüzde 44. 13 000 000 insanımız açlık sınırında yaşıyor, 22 000 000 insanımız yoksulluk sınırında yaşıyor. Gelir dağılımındaki eşitsizlikte, 190 ülke arasında 12 nci sıradayız. Türkiye genelinde 15 yaşından küçük çocukların yüzde 35'i yoksul. İşte, Türkiye'de ailenin durumu bu! İktidar olarak, ülkeyi bu perişan durumdan çıkarmanız gerek. Bu sözle, bu vaatle iktidar oldunuz; fakirliğe, yoksulluğa, işsizliğe nasıl, ne zaman çare bulacaksınız?! Aile Araştırma Kurumu, aileyi güçsüzleştiren, refah ve huzurunu yok eden, sağlıksızlığa, eğitimsizliğe neden olan bu sorunlara ne gibi çareler düşünüyor? Lütfen, artık, burada bunları anlatın. Burada ve televizyonda "İcraatın İçinden" programlarında, fakir fukara, garip gureba edebiyatı yaparak vatandaşın karnı doymuyor. İktidarınızın iki yılı bitti. Artık, durum tespiti yapmaktan vazgeçin. Vatandaşın karnını ne zaman doyuracaksınız; artık onu anlatın. İşsizi, memuru, emeklisi, çiftçisi, hepsi yoksulluk sınırının, hatta, açlık sınırının altında yaşayan bu ülkede, insanımız azıcık parayla geçinebilmek için, neyi nereden keseceği konusunda şaşkına döndü, çaresizlik içinde. Kadınlarımıza, ev ekonomisi ve tüketici hakları konusunda eğitim verin. Bilimsel araştırmalar, bu konudaki eğitimin aile bütçesinden yüzde 40'lara varan tasarrufu sağladığını gösteriyor. Tabiî, önce, vatandaşın cebine de tasarruf edebileceği bir paranın girmesini sağlayın.
Eskiden nüfusumuzun çoğunluğu kırsal alanda yaşayıp çiftçilikle geçinirken, kentte yaşayanlar, memleketlerinden, köyünden gelen peyniri, bulguru, tarhanasıyla aileiçi dayanışmayı sağlar, geçimini kolaylaştırırdı. Sosyal patlamaları önleyen en önemli etken buydu; ama, yapılan son araştırmalara göre, artık, nüfusumuzun yüzde 68'i kentlerde yaşıyor ve memleketinden destek alabilme ihtimali çok zayıflamıştır; yani, değerli milletvekilleri, sosyal patlamaların önü açılmıştır.
Bütün bunlara ilave olarak, yapılan demografik araştırmalara göre, ülkemizde yaşlı nüfusun arttığı ve artmaya devam edeceği anlaşılmaktadır; yani, ailedeki bağımlı nüfus artacaktır. Bu da, aile üzerinde baskı yaratacak bir etkendir. Hükümetin, bu bulgular üzerine yeni politikalar geliştirmesi gerekir. Bir yandan huzurevleri gibi yardımcı sağlık kuruluşlarının yaygınlaştırılması, diğer yandan da sağlık hizmetlerinin yaşlı bir nüfusun gereksinimlerine göre uyarlanması konusunda plan ve programların geliştirilmesi gereklidir; aksi halde, aile güçsüzleşir. Aileyi güçsüzleştiren en önemli faktörlerden biri de özürlü çocuklardır ve ne yazık ki, bunların büyük bir bölümü de akraba evlilikleri neticesidir. Ülkemizde, doğurganlık çağındaki her dört kadından biri eşiyle akrabadır. Bu çok ciddî bir rakamdır ve ülkemizdeki konjenital anomalilerin, yani, doğumsal özürlülük oranlarındaki yüksekliğin birincil nedenidir. Akraba evliliğinin yanlışlıkları ve riskleri konusunda ailelerin çok iyi bilgilendirilmeleri gereklidir. Bu da, kuruma düşen öncelikli bir görevdir.
İnsan haklarının, demokrasinin, kısaca çağdaşlığın ilk şartlarından biri de toplumsal cinsiyet eşitliğidir. Yasalarımız cinsiyet eşitliği anlamında oldukça liberal olmakla birlikte ailede ve toplumsal hayatta hâlâ ataerkil ideoloji egemendir. Bu da, toplumun en küçük ünitesi olan ailede demokrasi ve insan haklarının yaşama geçmesinin önünde engeldir. Toplum olarak eksiksiz demokrasi, eksiksiz insan hakları yaşamak istiyorsak, öncelikle ailelerin toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda eğitilmeleri, bu kavrama inandırılmaları gerekir. Bu konuda gerekli politikaları oluşturmak, Aile Kurumu Genel Müdürlüğünün öncelikli görevleri arasında olmalıdır.
Değerli milletvekilleri, konuşmamın bu noktasına lütfen dikkat etmenizi rica ediyorum.
Anayasamızın 41 inci maddesi şöyle diyor: "Aile Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar."
Evet, değerli milletvekilleri, Aile Araştırma Kurumu ve Genel Müdürlüğünün kuruluş ve görevleri, Anayasamızın bu amir hükmüne göredir; ama bakıyoruz, görevler maddesinde aile planlaması görevleriyle ilgili tek bir cümle, tek bir kelime görmüyoruz; aile planlamasıyla ilgili görevin tasarıdan çıkarıldığını görüyoruz. Ne oluyor, ne yapmak istiyorsunuz? Yoksa kırk yıllık devlet politikası olan antinatalist nüfus politikalarından mı vazgeçiyorsunuz? Dilerim, ülkemize böyle bir kötülük yapmazsınız.
Sayın Başbakanın otobüsün üzerine çıkıp "aile planlaması vatana ihanetir; Allah ne verdiyse" şeklindeki beyanı, 2005 bütçe tasarısında çocuk sayısı arttıkça artan maddî destekler ve şimdi de bu... Ne yapmak istediğinizi anlıyor, endişeleniyor ve uyarıyoruz: Ülkemize bu kötülüğü yapmayınız.
Şimdi burada "Sağlık Bakanlığının Aile Planlaması Genel Müdürlüğü var; görev tekrarı olmasın diye çıkardık" demeyin. Unutmayınız ki, Aile Araştırma Kurumu Genel Müdürlüğü, planlama ve koordinasyon görevlerini yürütecektir, Sağlık Bakanlığı ise icracı bakanlıktır. Ayrıca, kurumun kuruluş ve görev amacını belirleyen Anayasa hükmüne göre de, aile planlaması görevi mecburîdir. Dolayısıyla, tasarının 3 üncü maddesinin (ı) fıkrasına, aile planlaması göreve mutlaka konulmalıdır.
Türkiye'nin Avrupa Birliği önündeki en önemli engellerinden biri de kalabalık nüfusudur. Dünyanın en kalabalık 20 ülkesinden biriyiz. Kırk yıldır uygulanan antinatalist nüfus politikalarıyla, ancak bu yıl doğum hızını 2,2'ye indirebildik. Tüm nüfus projeksiyonları, nüfusumuzun yılda 1 000 000 kişi civarında artacağını göstermektedir. Nüfus politikalarından en ufacık bir sapma bile, ülkemizin önüne çok ciddî, yaşamsal sorunların çıkmasına neden olur. Tüm toplum liderleri, antinatalist nüfus politikalarının uygulanmasında öncülük, önderlik etmelidir. Ailenin refahı da, ülkenin refahı da bu politikaların devamıyla sağlanacaktır.
Değerli milletvekilleri, genel müdürlüğün görevleri arasında yer alan aile içi şiddeti önlemek ve çözümlenmesine yönelik programlar hazırlamakla ilgili olarak, önemli bir konuya temas etmek istiyorum. Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsünün 2003 Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmasının son derece çarpıcı neticeleri var. Aile içi şiddetle ilgili bölümde, ülkemizde hâlâ aile içi şiddet oranının çok yüksek olduğu belirtilerek, fiziksel şiddete maruz kalan kadınların yüzde 40'ının bunu içselleştirdiklerini tespit ediyor. Bu, çok korkunç bir bulgu. Bu durum düzeltilmedikçe aile içi şiddet önlenemez, bu konudaki tüm yasal değişiklikler yetersiz ve anlamsız kalır.
Aynı araştırmada, kadının fiziksel şiddete maruz kalmasını kabullenmesi, haklı bulması, tahammül etmesi, yani, içselleştirmesiyle ilgili diğer çarpıcı bulgular şöyle devam etmektedir: En fazla ergen yaşlarda görülüyor; yani, 15-19 yaş grubu arasında yüzde 63 oranında. Yüksek doğurganlık, yani, beş veya daha fazla sayıda çocuğa sahip olma durumunda oran yüzde 64. Yani, kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin anlayışı, ne yazık ki, hâlâ devam ediyor. Batı Anadolu'da yüzde 32, Doğu Anadolu'da yüzde 50; gelir getiren işte çalışan kadınlarda bile yüzde 30, çalışmayan kadınlarda ise, tabiî ki, çok daha fazla, yüzde 60; eğitimsiz kadınlarda yüzde 62; ama, lise ve üstü eğitim almış kadınlarda ise yüzde 8,8. Yani, kadının eğitimli olması, aile içi şiddeti ve içselleştirilmesini azaltan çok önemli bir faktör.
Kadına karşı aile içi şiddet, dünyada, kadının temel insan haklarının ihlali olarak kabul edilmektedir. Aile içi şiddet ve buna gösterilen tahammül, kadının her alanda söz sahibi olmasının ve güçlenmesinin önündeki en önemli engeldir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
52 konuşma daha · 10 Kasım 2004