Adli yargı ilk derece mah. ile bölge adliye mah. kuruluş ve görevleri (s.s.146)ve(146'ya 1inci ek)
Ankara Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 98. Birleşim · 1. yasama yılı · 25 Haziran 2003 · 1.641 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma
Kaynak göster
Cemil Çiçek (AK Parti), 25 Haziran 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 98. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: ADLİ YARGI İLK DERECE MAH. İLE BÖLGE ADLİYE MAH. KURULUŞ VE GÖREVLERİ (S.S.146)VE(146'YA 1İNCİ EK)); konuşma 1.641 kelime.
Cemil Çiçek (AK Parti, Ankara). “Adli yargı ilk derece mah. ile bölge adliye mah. kuruluş ve görevleri (s.s.146)ve(146'ya 1inci ek)”. TBMM Genel Kurulu, 98. Birleşim tutanağı, 25 Haziran 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/cemil-cicek-22-2003-06-25-adli-yargi-ilk-derece-mah-ile-bolge-adliye-mah-kurulus-ve-gorevleri (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Ankara)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Görüşülmekte olan tasarıyla ilgili olarak bazı hususları dile getirmeye ve birkısım yanlış anlamaları da ortadan kaldırmaya gayret edeceğim. Burada ifade edildiği gibi, Türkiye'de hukuk sistemi, gerek hukuk alanında gerekse ceza alanında, iki dereceli mahkemeler tarzında yargı hizmeti sürdürmektedir; ilk derece mahkemesi ve üst derece mahkeme.
İlk derece mahkemesi, davaya ilk kademede bakan yargı organıdır. Bu mahkeme, tahkikat ve yargılama yapar ve somut uyuşmazlığı, kanunları uygulamak suretiyle çözmeye çalışır. Onun içindir ki, ilk derece mahkemelerine "olay mahkemeleri" ya da "hüküm mahkemeleri" diyoruz.
Üst derece mahkeme ise, bizde Yargıtaydır. İlk derece mahkemesinde dava görülüp hüküm verildikten sonra, temyiz yoluna müracaat edildiğinde, hüküm ve hükmün dayandığı yargılama, hukuka ve kanuna uygunluk açısından Yargıtay tarafından incelenmekte, onanmakta ya da bozulmaktadır.
Hemen hemen bütün ülkelerde davalar ilk dereceden sonra ikinci derece -üst mahkeme ya da istinaf mahkemesi olarak- mahkemeler tarafından görülmekte, temyiz mahkemeleri de hukuka uygunluk açısından meseleye bakmaktadır. Dolayısıyla, somut uyuşmazlıkta doğru ve adil karar verilmiş olup olmadığını denetlemek için yeniden müzakere edilmesine ihtiyaç var. Bu neviden sistemlerde, yargı üç derecelidir ve istinaf mahkemesi denilen mahkeme ise, ikinci derece mahkeme olarak görev yapmaktadır.
Aslında, istinaf mahkemesi, bizim toplumumuzun tarihte, geçmişte yabancı olduğu bir konu değildir. Tanzimatla beraber, Türkiye'nin, Osmanlı Devletinin yeni hukuk düzenine geçmesiyle birlikte, 1924 yılına kadar bu uygulanmıştır. 1924 yılında istinaf mahkemelerinin kaldırıldığı doğrudur; ancak, bunun gerekçesini doğru ortaya koymak lazım; o gün neden kaldırıldı, bugün neden ihtiyaç var.
1924 yılında bu mahkemelerin kaldırılmış olmasının sebebi, istinaf mahkemelerinin yurt sathına sistemli bir şekilde yayılamayıp sadece büyük şehirlerde kurulmuş olması ve özellikle ehil hâkim bulunamamasıdır. Osmanlı ülkesinde cumhuriyete kadar, 1924'e kadar gelen süre içerisinde arka arkaya yaşanan savaşlar, o ülkenin aydın kesimini, bunlar içerisindeki hâkim, hukukçu sayısını büyük ölçüde azaltmıştır. Özellikle, Çanakkale Harbinin bir yedek subay harbi olduğunu herkes bilmektedir. Dolayısıyla, 1924'te bu mahkemelerin kaldırılmasının en önemli sebeplerinden bir tanesi, yeterli hâkimin bulunamamış olmasıdır. Hatta, hukuk mezunu sayısı az olduğu için, kıdemli hâkimler bulunamıyor, bunun yerine zabıt kâtipliğinden, hatta mübaşirlikten gelme insanlar buralarda görev yapıyor; ilk hukuk mezunları da ilk derece mahkemelerinde...
O sebeple, böyle bir yokluğun sonucu olarak, istinaf mahkemeleri kaldırılıyor. Ancak, 1929 yılına gelindiğinde -meselenin önemli kısmı burasıdır- bir taraftan istinaf mahkemelerini kaldırıyoruz; ama, ona karşılık, mehaz kanunda olmayan, usul kanunumuza bir hüküm ilave ediyoruz. O da, tashihi karar yolu. Şimdi, tashihi karar yolu başka ülkelerde yok, bizde var. Neden; çünkü, istinaf yerine, acaba tashihi karar yoluyla... Eğer dava uzuyorsa, şimdi -zaten avukatlık yapan, hukuktan gelen arkadaşlarımız biliyor ki- neredeyse hemen hemen bütün davalara bir tashihi karar yolu açılmakta, yine aynı yola gidilmektedir. Dolayısıyla, "tashihi karar yolunun kabul edilmiş olması, istinaf mahkemelerinin olmamasından doğan hukukî boşluğu ortadan kaldırmak için bulunmuştur" diyor. Bu, sadece bizim görüşümüz değil; Türkiye'de iyi bir usul hukukçusu olduğunda herkesin ittifak ettiği değerli Prof. Dr. Necip Bilge'nin de görüşü böyledir. Demek ki, karar düzeltme yolu, tamamen, Osmanlı ve Türk hukukuna mahsus bir yoldur.
1970'li yıllarda İsrail hukukunda da karar düzeltmeye benzer bir kurum mevcuttu. Caziptir, ilgi çekicidir ki, o dönemde İsrail'de de istinaf mahkemesi mevcut değildi. İsrail, ne zaman ki, istinaf mahkemelerini kurdu, bu defa da tashihi karar yolunu usul hukukundan çıkardı. Dolayısıyla, istinaf kabul edildiği zaman, karar düzeltme yolunu ortadan kaldırmak gerekecektir.
Öte yandan, yanlış anlaşılan bir konu daha var. Biz, bölge adliye mahkemelerinin kurulmuş olmasını, Türkiye'de yargının uzun sürmesinin tek çaresi olarak gündeme getirmiş olmuyoruz. Eğer meseleyi böyle kabul edersek, istinaf mahkemelerini çok basit bir sebebe indirgemiş oluruz. Bir taraftan, şüphesiz, yargının hızlanması lazım; ama, yargılama yaparken de iki şeye dikkat etmemiz kesindir. Acele karar çıkaracağız diye;
1- Adil yargılama ilkesinden vazgeçemeyiz.
2- Verdiğimiz hüküm, hak ihlali sonucunu doğurmamalıdır.
Özellikle içinde yer almaya çalıştığımız Avrupa Birliği müktesebatı açısından konuya baktığımızda, bir taraftan, tabiatıyla, süratle ihtilafların çözülmesi arzu edilmekte; ama, diğer taraftan, sürati öne çıkararak, adil yargılama ilkesine aykırı, hak ihlali sonucunu doğuracak hüküm tesisine matuf bir yargılamayı da yapamayız. İşte, onun içindir ki, bugün, Batı hukukunda en çok üzerinde durulan konulardan bir tanesi, adil yargılama ilkesine ve hak ihlali sonucunu doğurmayacak bir hükme varabilmenin yolu, üç dereceli bir yargılama sistemini kabul etmektir. Bu da, şahsen bizim, Bakanlığımızın görüşü değildir; onunla birlikte, yine bir değerli usul hukukçusu olan Prof. Üstündağ'ın da görüşü bu yöndedir.
Şimdi, bir de Türkiye'deki tatbikata bakalım; igki dereceli mahkeme. Normal şartlarda Yargıtay, bir temyiz mahkemesi, bir içtihat mahkemesi; ama, gelin görün ki, her yargı yılını açış konuşmasında Yargıtayın iş yükünün fazlalığından bahsedilir. Bugün, 450 000'in üzerinde dava vardır ve bu 450 000'in üzerindeki dava, 21 hukuk dairesi, 11 ceza dairesinden müteşekkil bir Yargıtay düzeni içerisinde görülmeye çalışılmaktadır. Dünyanın hiçbir ülkesinde 250 üyeden müteşekkil bir Yargıtay düzeni, bir Yargıtay sistemi de yoktur. Böyle olunca, 450 000 davayı matematiksel olarak 32 daireye böldüğünüzde, her bir dairenin ne kadar büyük bir iş yüküyle karşı karşıya olduğu ortadadır.
Şimdi, Yargıtay, bir taraftan bidayet mahkemesi rolünü görüyor, üsteleniyor, öbür taraftan da, içtihat üretmeye, hukuk açısından önüne gelen davaları incelemeye çalışıyor., Bu kadar iş yükü altında ne kadar incelendiğini siz de takdir edersiniz. Dolayısıyla, o zaman ne olacak; Yargıtayın iş yükünü azaltmanın yolu olarak, olmadı 32 daire, bir 10 tane daire daha ilave edeceksiniz. Bunu söylediğiniz zaman, Yargıtay ayağa kalkar; daire sayısının artırılmasına da karşıdır.
Zaten, bu kadar çok üst derece üyelerden ve hâkimlerden müteşekkil bir Yargıtayın hukuk üretmesi, dünyanın hiçbir yerinde mümkün olmadığı gibi, bizde de mümkün değildir. Onun için... Biz, bu neviden sistemleri Fransa'dan aldık; Türkiye'deki birçok -Sayıştay da dahil- müessesemizin mehazı Fransa'dır. Şimdi, Fransa'da ise, ikiyüz yıl içerisinde -ikiyüz yıl; nüfusu, yaklaşık olarak, Türkiye'ninkine yakın- Fransa'da, temyizde çalışan hâkim sayısı 91'dir. Bizde, 250 hâkim 450 000 dava ve bugün geldiğimiz nokta da ortadadır.
Dolayısıyla, biz, bu tasarıyla, esas itibariyle, tabiatıyla, bir taraftan, yargının hızlandırılmasını istiyoruz; üç dereceli bir yargılama yapmak suretiyle, Türkiye'de, adil bir yargılamanın tesis edilmesini, hak ihlali sonucunu doğurmayacak bir yargılamanın yapılmasını istiyoruz; ama, öbür taraftan da, Yargıtayın, gerçekten, bir içtihat mahkemesi olmasını istiyoruz. Parlamenter sistem açısından, Yargıtayın, bu görevini, bu şekliyle yerine getirmesinde de, doğrusu, zaruret vardır; çünkü, biz, buradan kanunları çıkarıyoruz; kanunların Türkiye'nin her tarafında aynı uygulanması lazım. Bu kadar iş yükü altında, doğru dürüst içtihat üretmekte, içtihat birliğini sağlamakta ciddî zorluklar olduğu için, bunun beraberinde getirdiği pek çok hak kayıpları vardır; buna da, zaman zaman şahit oluyoruz.
Onun için, istinaf, Türkiye'de kaçınılmaz bir yargılama kademesidir. Bunun yapılmasında sayısız zaruret var. Eğer, biz, iki dereceli mahkeme sistemine devam edersek, o zaman, tersinden, başka bir şey yapıyoruz; Yargıtayı istinaf seviyesine indirmiş oluyoruz. Şimdi, Yargıtay, en yüksek yargı mercii, içtihat üretecek merci; ama, bugünkü haliyle o görevini yapamıyor; ikinci derece mahkeme görevini yapıyor, istinaf görevini yapıyor. Dolayısıyla, biz, taşları yerli yerine oturtmaya ve Türkiye'de, gerçekten, hukuku tesis etmeye, hukuk devletini tesis etmeye gayret ediyoruz.
Tabiatıyla, burada, söylenen bazı eksiklikler var; onlara benim itirazım yok. Geçen hükümetler döneminde, yargıya ayrılan payın az olduğunda şüphe yoktur; ama, bu azlığı gerekçe göstererek, doğru bir işin yapılmasını engellemek de doğru değildir, ona karşı çıkmak da doğru değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, eğer, bu meseleye, adalete öncelik veriyorsa ki, verecektir, vermek mecburiyetindedir; vermediği takdirde, alternatif adaletin Türkiye'de yürürlüğe gireceğini hep ifade etmeye çalışıyoruz; ona, mafya adaleti diyorlar. Dolayısıyla, biz, taşları yerine oturtup... Bu bütçede de önemli artışlar yapılmıştır, hem parasal olarak hem de başka türlü, Adalet Bakanlığına sağlanan birkısım imkânlardan dolayı.
Şimdi, burada, yanlış olan bir başka husus daha var, onu da ifade etmeye çalışayım. Sayın Orhan Eraslan, çok dikkatli, çok müdekkik bir arkadaşımızdır; herhalde eski taslaklara ya da yanlış bir bilgiye dayanıyor.
Sayın Eraslan, kuruluşla ilgili 25 inci maddeye bakarsanız "bölge adliye mahkemeleri, bölgelerin coğrafî durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirlenen yerlerde, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun olumlu görüşü alınarak Adalet Bakanlığınca kurulur" deniliyor. Yani, burada...
ORHAN ERASLAN (Niğde)8 söylediler Bakanlıktan...
ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Devamla)Hayır, o gayrı... Biz, şimdi, mevcut tasarıyı tartışıyoruz ya...
ORHAN ERASLAN (Niğde)Evet.
ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Devamla)Sizin de, doğru olduğunu kabul ettiğim bir görüşünüz var; o şudur: Bu, daha evvelki taslakta 8 değil, 15 yer olarak vardı; ama, biz, şimdi, taslağın taslağını değil, tasarıyı tartışıyoruz.
ORHAN ERASLAN (Niğde)100'den aşağı...
ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Devamla)Tasarıyı tartıştığımızda da, 25 inci maddede böyle bir 8 rakamı yok. Burada, belirtilen prosedüre uygun olarak, Türkiye'nin nerelerinde, ne kadar ihtiyaç varsa, bunları gerçekleştirmek mümkün olacaktır.
Bir başka husus da şudur: Türkiye'de, hâkim ve savcı açığı noktasında bir mübalağa vardır. Bugün, Türkiye'de, şu an, fiilen hâkim ve savcı açığı yoktur. Bizim, norm kadro olarak 9 400 civarında hâkim ve savcı kadromuz var. Bunun 9 250'si, şu an fiilen görevdedir. 250 idarî yargı, 200 de adlî yargı hâkimi alınmak suretiyle, Türkiye'nin şu an ihtiyacı olan kadro sayısal olarak vardır. Belki, bunların dağılımında, yerleşiminde ve görevlendirilmesinde birkısım sıkıntılar var. Bu da, kadro yetmezliğinden değil, hâkim sayısının azlığından değil, tam tersine, maalesef, siyasî birkısım sebeplerden dolayı, yerli yersiz ilçe açmamızdan kaynaklanıyor. 3 000 nüfuslu bir ilçe, 9 köyü var; 1 savcı, 2 hâkim, dosya sayısı 38'dir. Böylesine birkısım karmaşık işlerden dolayı, doğru olmayan, gerçekçi olmayan, belki politik sebeplerle... Hepimiz bir seçim bölgesinden geliyoruz. Bana, kendi seçim bölgesinde, ilçe talebi olmayan bir tek il gösteremezsiniz. İşte, yerli yersiz ilçe açıyoruz. İlçe açınca, otomatik olarak, dava sayısına bakmaksızın da hâkimler ve savcılar tayin ediliyor. Tayin edildikten sonra da, o hâkimleri ve savcıları almaya kalkıştığınızda ilçe ayağa kalkıyor. Halbuki, 10 kilometre aşağıda, zaten, bir ilçe daha vardır. Belki, bunlar zamanında bir anlam ifade ederdi; ama, şimdi yol hizmetleri, köy hizmetleri bu anlamda epey mesafe katettiği için... Bu anlamda, Türkiye'de, belki, iyi bir hesaplama yapılsa, hâkim ve savcı fazlalılığı bile çıkar; ama, söylediğim çarpıklıktan dolayı bir açık var gibi gözüküyor.
Dolayısıyla, bütün bu çarpıklıkları öne getirerek, hukuk devletinin, adil yargılamanın ve hak ihlali sonucunu doğurmayacak bir düzenlemenin önünde bunları engel olarak, mazeret olarak görmenin doğru olmadığını ve bu tasarının kanunlaşması halinde, bugüne kadar, büyük ölçüde, hukukçuların kurulmasında zaruret gördüğü bir önemli adımı, bir reformu -bu reform tabiri çok aşındığı için kullanmak da istemiyorum; ama, netice itibariyle, çok önemli, çok köklü bir değişikliği- birlikte gerçekleştireceğimizi ümit ediyor; bu vesileyle, hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
23 konuşma daha · 25 Haziran 2003