58. hükümet proğramı görüşmeleri
Antalya Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 4. Birleşim · 1. yasama yılı · 26 Kasım 2002 · 6.303 kelime · yaklaşık 32 dakikalık okuma
Kaynak göster
Deniz Baykal (CHP), 26 Kasım 2002 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 4. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 58. HÜKÜMET PROĞRAMI GÖRÜŞMELERİ); konuşma 6.303 kelime.
Deniz Baykal (CHP, Antalya). “58. hükümet proğramı görüşmeleri”. TBMM Genel Kurulu, 4. Birleşim tutanağı, 26 Kasım 2002. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/deniz-baykal-22-2002-11-26-58-hukumet-programi-gorusmeleri (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA DENİZ BAYKAL (Antalya)Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 58 inci hükümetin Programı hakkında Cumhuriyet Halk Partisinin görüş ve değerlendirmelerini sunmak üzere huzurunuza gelmiş bulunuyorum; hepinizi ve ekran başında bizleri izleyen halkımızı, şahsım ve Partim adına içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum.
Konuşmama başlarken, çok güç bir dönemde görev yapmış bulunan 21 inci Dönem milletvekillerine ve başta Sayın Ecevit olmak üzere, siyasî parti liderleri Sayın Bahçeli'ye, Sayın Yılmaz'a, Sayın Çiller'e ve Sayın Kutan'a iyi dileklerimi iletiyor ve esenlikler diliyorum.
3 Kasım seçimleri ülkemizde yepyeni bir dönemin açılmasını sağlamıştır. 41 400 000 seçmenden 17 000 000 seçmenin oyu Meclise yansımıştır; yani, toplam seçmenlerin sadece yüzde 41'i. Cumhuriyet Halk Partisi, yeni muhalefet anlayışında, Meclisimizde temsil şansı bulamamış olan yüzde 59 seçmenin taleplerini göz önünde bulundurma dikkati ve çabası içerisinde olacaktır.
3 Kasımda siyasî hayatımız yeni bir dönüm noktasına gelmiştir ve 50'li yıllardan bu yana ilk kez Parlamentomuzda sadece iki siyasî parti yer tutmuştur. Bu, ülkemiz bakımından bir şans da olabilir, bir şanssızlık da. Bunu şans ya da şanssızlık haline dönüştürme konusunda sorumluluk biz-lerdedir.
Eğer, milletimizin bu kararını, Parlamentoda iki siyasî partiden oluşan bir yapıyı sağlıklı biçimde işletebilirsek, Türkiyemizin önündeki sorunların çözümü için bunu bir çıkış noktası olarak değerlendirebilirsek, öyle umut ediyorum ki, bundan, ülkemiz de, milletimiz de çok şey kazanacaktır. Bunu bu hale getirmek, hepimizin temel görevi, temel sorumluluğudur.
Değerli arkadaşlarım, seçimlerde, milletimiz, Adalet ve Kalkınma Partisine de, Cumhuriyet Halk Partisine de yoksulluğu ve yolsuzluğu yenmek için oy verdi. Geride bıraktığımız kriz döneminin derin sarsıntıları altında bunalan seçmenimiz, milletimiz, çıkış yolunu bu iki siyasî partiyi Meclise taşımakta gördü ve ikimize de "yolsuzluğu ve yoksulluğu yenin, Türkiye'nin önünü açın" görevini, talimatını verdi. Bu talimatı doğru anlamak lazımdır, bu talimatı iyi değerlendirmek lazımdır. Biz, bu anlayış içindeyiz ve bu dönemde muhalefet anlayışımızı, uzlaşma ilkesine dayanan, iyi niyetli, sorun çözümüne katkı vermeye yönelik bir anlayış etrafında şekillendirmek istiyoruz. Bu doğrultuda bundan sonra da kararlı bir biçimde davranmaya devam edeceğiz.
Değerli arkadaşlarım, bizim bu dönemi değerlendirirken dikkat etmemiz gereken bazı noktalar vardır:
Bir defa, Türkiye'nin gündeminin yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele olduğunu unutmayacağız; bu, gerçek gündemdir. Bu gerçek gündemi bir tarafa bırakıp yapay gündem maddeleri üretmeye kalkarsak, milletin bize görev verirken düşündüğünün ötesinde hedefleri kendi kararımızla gerçekleştirmeye yönelirsek, Türkiye'nin gündemini saptırırsak, korkarım, tarihî bir fırsatı israf etme konusunda tehlikeli bir açılımı yapmış oluruz. O nedenle, gündemi korumak çok büyük bir önem taşıyor.
Yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele; başka bir gündem maddesi yok. Başka bir gündem maddesini milletin iradesinin ötesinde millete dayatmaya kalkmak, Türkiye'yi büyük sorunlarla, sıkıntılarla karşı karşıya bırakır. O nedenle, dikkat edilmesi gereken birinci nokta, bu gerçek gündeme sahip çıkmaktır.
İkincisi, Parlamentoda temsil ettiğimiz seçmen kitlesinin, Türkiye'nin genel nüfusu ve genel seçmen kitlesi içerisinde belli bir azınlığı temsil ettiğini unutmamaktır. Parlamentoya yansıyan seçmen, Türkiye'deki genel seçmenin yüzde 41,2'sidir. Bu, bize, mütevazı davranmak, alçakgönüllü olmak, ölçümüzü çok iyi bilmek mükellefiyetini, görevini yüklemektedir; temsil ettiğimiz seçmen kitlesinin Türkiye'nin büyük nüfusu içerisinde belli bir kesimi yansıttığını unutmamak ve Türkiye'yi, o bize oy verenlerden yola çıkarak bütün milleti etkileyecek kararları alırken, iyi niyetle uzlaşmaya, istişareye, dayanışmaya ve toplumun desteğini almaya önem vermek mecburiyetiyle bizi karşı karşıya bırakmaktadır.
Bunları gözetmeliyiz, gerçek gündeme sahip çıkmalıyız, yapacağımız işlerde "yetki bizdedir, güç bizdedir, istediğimizi yaparız" anlayışını askıya almayı bilebilmeliyiz.
Değerli arkadaşlarım, eğer böyle davranırsak Türkiye'nin önünü açarız. Biz, böyle davranmaya açık bir yaklaşım içerisinde muhalefet yapacağız. Biz, sorunların çözülmesi için muhalefet yapacağız. Bizi buraya gönderen iradenin ne beklediğini biliyoruz. O doğrultuda atacağınız her adım bizden destek görecektir; yani yoksullukla mücadele için, yani yolsuzlukla mücadele için atacağınız her adımda sizin yanınızdayız, arkanızdayız, bütün gücümüzle size destek olacağız; bu konuda hiçbir tereddüde gerek yoktur. (Alkışlar)
Bunu, sizin için ya da kendimiz için değil, milletimiz için yapacağız; çünkü, millet bunu istiyor. Bunu yerine getirebilirsek, başarılı oluruz; siz de başarılı olursunuz, biz de başarılı oluruz. Bunu yapamazsak, bunu yapmaktan birbirimizi alıkoyarsak, birbirimizi engellersek, bunun bedelini, geçmişte örneğini gördüğümüz gibi, siz de ödersiniz, biz de öderiz. Yeter ki, bu doğru gündeme sahip çıkalım; yeter ki, bu doğru gündemi benimseyelim ve sürdürelim.
Değerli arkadaşlarım, bu anlayıştayız, bu umutla baktık Hükümet Programına.
Hükümet Programı hakkındaki değerlendirmemi birazdan daha ayrıntılı söyleyeceğim; ama, izin verirseniz, başlangıçta, bu Hükümet Programıyla ilgili iki hayal kırıklığımı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Önce, bu Hükümet Programında, birdenbire, bir yeni anayasa yapma kararına tanık olduk.
Değerli arkadaşlarım, bir ülkenin, bir parlamentonun yapabileceği en önemli, en hayatî iş, belki, bir anayasayı iptal etmek, yeni bir anayasayı yapmaktır. Bu, düşünülebilecek en muazzam sorumluluktur. Böyle bir muazzam sorumluluğu, bir parlamento grubunun, bir hükümetin, seçimden kısa bir süre sonra, birdenbire, hükümet programında ilk kez ifşa etmesi kadar şaşırtıcı, kabul edilemez bir durum düşünülemez. Anayasayı yeniden yapma arzusu içindeyseniz, bunu, beklenir ki, seçimden önce ilan edeceksiniz, seçimde bunu konuşturacaksınız, nasıl bir anayasa istediğinizi millete ilan edeceksiniz, özünü, içeriğini söyleyeceksiniz, Anayasayı niçin iptal etmek istediğinizi anlatacaksınız ve milletten bunun için oy alacaksınız.
Böyle bir şey oldu mu; hayır, böyle bir şey olmadı. Böyle bir ilan yapmadınız; seçim beyannamenizde böyle bir ifade yok, seçim propagandalarınızda böyle bir hedef yok, seçmen böyle bir konudan haberdar değil.
Seçim beyannamesinde yok, daha sonraki çalışmalarda yok, seçim meydanlarında yok, televizyon konuşmalarında yok, radyo konuşmalarında yok, Acil Eylem Planında yok; muhalefetle sağlıklı ilişki geliştiriyorsunuz, muhalefet sizinle sağlıklı ilişki geliştiriyor "her konuyu konuşacağız, paylaşacağız, danışacağız" diyorsunuz; ama, muhalefet liderinin haberi yok, muhalefet partisinin haberi yok böyle bir iradeden, böyle bir karardan, böyle bir arayıştan, böyle bir ihtiyaç içerisinde olduğunuzdan, hiçbirimizin haberi yok, kamuoyunda kimsenin haberi yok, medyanın haberi yok, sivil toplum kuruluşlarının haberi yok, baroların haberi yok; birdenbire, bir bakıyoruz, önümüze bir Hükümet Programı geliyor ki, Hükümet Programında "bu Anayasayı bırakacağız, yeni bir anayasa yapacağız" diyorsunuz.
Değerli arkadaşlarım, bu doğru bir yaklaşım değildir. Daha işin başında, yola çıkarken, Anayasayı değiştirmek değil, Anayasayı iptal edip, yenisini yapmak gibi bir iddiayı, kamuoyunun bilgisi ve hazırlığı dışında, kamuoyuyla paylaşmadan, ani bir talep olarak Hükümet Programında ortaya koymak, kabul etmeliyiz ki, hiç uygun olmamıştır, tereddütleri artırmıştır. Zaten bir tereddüt ortamının içerisine maalesef girmeye başladık çeşitli yanlışlıklar nedeniyle. Tereddütler hızla artmaya başlamıştır, kaygılar genişlemeye başlamıştır, tedirginlikler artmaya başlamıştır. Bu ortamda "Anayasayı değiştireceğiz" diyorsunuz.
Değerli arkadaşlarım, Anayasayı değiştirecek Parlamento çoğunluğu burada vardır; ama, biliniz ki, bir anayasanın değiştirilmesi, sadece Parlamentonun matematiksel çoğunluğuyla gerçekleştirilecek bir konu olarak düşünülemez. Anayasa, bizim tarihimiz boyunca, kuvayi milliyeden, müdafaai hukuktan günümüze kadar yaşadığımız büyük olayların ortaya koyduğu bir temel siyasî özü yansıtmaktadır. Yani "Anayasayı değiştireceğiz; çoğunluğumuz var, değiştireceğiz" demek, uygun değildir değerli arkadaşlarım. Buraya, bu konuya dikkatinizi çekmek istiyorum. Hiç doğru olmamıştır, böyle bir açılımla ortaya çıkılması hiç doğru olmamıştır; Türkiye'yi birden gerginleştirecek, rejim tartışmalarını gündeme getirecek, siyasî sorunları tahrik edecek bir anlayışın işareti olarak görülmüştür.
Değerli arkadaşlarım "çoğunluğumuz var, gücümüz var, yaparız" yaklaşımıyla Türkiye yönetilemez. Bu konuyu Adalet ve Kalkınma Partisinin ve hükümetin bir yeni değerlendirmeye tabi tutması gerektiğine inanıyorum.; Yani, niye değiştirmek istiyoruz? Anayasanın falan falan maddelerini değiştirelim, bunca maddesi değişti, daha değiştirilmesi gereken maddesi varsa, getirin değiştirelim, konuşalım. Neyi değiştirmek istiyorsunuz, niçin değiştirmek istiyorsunuz, söyleyin, biz de katkı verelim; ama "Anayasayı değiştirmek istiyoruz" derken, Anayasanın bazı maddelerinden ve kurumlarından topyekûn kurtulma arayışını mı ifade ediyorsunuz? Böyle bir arayış mı var? Anayasayı ayak bağı sayan, Anayasanın temellerini, siyasî çıkış noktalarını sessizce ortadan kaldırmaya yönelik bir arayış içinde misiniz? İster istemez bu sorular akla geliyor. Bu soruların akla gelmesini önlemenin yolu, gerekeni yapmaktır.
Değerli arkadaşlarım, cumhuriyetin 80 yıllık kazanımlarını, toplumu oluşturan tüm kesimlerin ve kurumların düşünce ve duyarlılıklarını, Türkiye'nin hassas dengelerini yok sayarak, güç bendedir diye yeni bir anayasa yapmayı kimse aklından geçirmemelidir. (CHP sıralarından alkışlar) Bu uyarıyı yapmayı tarihî bir görev olarak görüyorum.
Değerli arkadaşlarım, bu, birinci hayal kırıklığımız. Birden anayasa değişikliğiyle başlandı, Anayasayı yenilemekle başlandı. Hiçbir şey yokken, konuşulmamışken, birden Hükümet Programı, madem Parlamentoda çoğunluğumuz var, yeni bir anayasa yapıverelim diye yola çıkıldı. Bir sürpriz olmuştur, bir hayal kırıklığı olmuştur.
İki; bu Hükümet Programında çok temel bir konuyu görememekten büyük üzüntü duyuyorum; dokunulmazlıklar konusu. Değerli arkadaşlarım, dokunulmazlıklar konusu, bizim, geçmiş kriz döneminden ülkemizi çıkarabilmek için, Parlamentonun mutlaka benimsemesi gerektiğine milletçe inandığımız bir temel çıkış yoludur. Bu, seçimde konuşuldu, bu, millet tarafından benimsendi, sahiplenildi ve bildiğim kadarıyla, Adalet ve Kalkınma Partisinin programında var. Sayın Parti Genel Başkanıyla seçim öncesinde Arena Programında yaptığımız konuşmada, açıkça, bu konuyu derhal sahiplenip gereğini yapacaklarını Sayın Genel Başkan da ifade ettiler; 65 milyon bu sözlere tanık olmuştur.
Değerli arkadaşlarım, seçimde vaat edilmiş bir konu var, yapılmıyor; seçimde adı bile anılmamış bir konu, öncelikle gündeme getiriliyor. Bu çarpıklığa dikkatinizi çekiyorum. Niçin, dokunulmazlığın kaldırılması konusunda bir tereddüt içerisindesiniz?! Niçin bu konuda bir kararlılık sergilenemiyor?! Sayın Parti Genel Başkanı diyor ki: "Bu konuda acele etmeyelim. Hakkında dava açılmış benim bazı arkadaşlarım var; çok değerli insanlardır. O nedenle, bunu şimdi gündeme getirmek istemiyorum."
Değerli arkadaşlarım, yani, dokunulmazlık konusu "bazı arkadaşlarımız hakkında dava açılmıştır, o nedenle gündeme getirmeyelim" diye değerlendirilecek bir konu mudur?! Tam tersine, benim bildiğim, Türkiye'ye egemen kılmak istediğimiz yeni siyaset anlayışı içerisinde "eğer benim arkadaşlarım hakkında dava açılmışsa, derhal dokunulmazlığı kaldırmak lazım, derhal bu konuda düzenleme yapmak lazım" denilmesini gerektirir. (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım "kendi arkadaşlarımı, kendi milletvekillerimi sakınmak için dokunulmazlığı kaldırmayacağım..." Böyle şey olur mu?! "Eğer benim arkadaşlarım hakkında iddia varsa, o iddia dolayısıyla, öncelikle kaldıracağım..." Tabiî, bunu söyleyebilmek, önce, o arkadaşların, gerçekten, açılan davalar karşısında suçsuz olduğuna kesin bir inanç sahibi olmayı gerektirir. O inanç varsa, bunu söyleyebilirsiniz; o inanç yoksa, dokunulmazlık konusunda 65 milyona verdiğiniz sözü unutmaya başlarsınız; doğru olmaz. Türkiye'nin kurtulmak istediği siyaset anlayışının içerisine doğru işte böyle gidilir, buralardan başlar; verilen sözler tutulmamaya başlar, vaatler unutulmaya başlar, kendinizi düşünmeye başlarsınız; ilkeyi, temel prensibi, kurumu değil, yakınlarınızı kollamaya başlarsınız ve bu, sizi, çok tehlikeli bir istikamete götürür.
Değerli arkadaşlarım, temiz bir siyasete ihtiyaç var. Türkiye, büyük yolsuzlukların içerisinden geçti. Yolsuzlukları kurutmak için, işe, baştan başlamak lazımdır. Baştan başlanılacak yer siyasettir. Siyasetin himayesi olmadan Türkiye'de yolsuzluk yapılabilir mi?! Yapılan geçmişteki yolsuzluklar gelip siyasete dayanmıyor muydu?! Bunu aşamazsak, yolsuzlukların hesabını, nasıl, kimden, ne hakla sorabiliriz?! Kendimiz yolsuzluk hesabını vermekten korkarsak, dokunulmazlık zırhının arkasına saklanmaya kendimizi mecbur sayarsak, kimden, ne hakla yolsuzluk hesabı sorabiliriz?! (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, siyaset cesaret gerektirir; siyaset cesaret gerektirir. Hele böyle konularda, mutlaka cesur olmak zorundasınız. Yolsuzlukla itham edildiyseniz kaçmayacaksınız, korunmaya kalkmayacaksınız; halkın önüne çıkacaksınız, hesabınızı vereceksiniz. Cesaret budur, Kasımpaşalılık işte budur değerli arkadaşlarım. (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, bu iki hayal kırıklığımı sizlerle paylaşmış bulunuyorum. İyi bir çıkış olmadı, iyi bir başlangıç olmadı.
Ben, buradan, AKP yönetimine bir çağrıda bulunuyorum: Gelin, siyaseti birlikte kirlilikten arındıralım. Aranızda yargılananlar var; bunlar suçsuzlarsa, bırakın aklansınlar. Aklanmalarını engelliyorsanız, o zaman suçlu olduklarını siz de kabul ediyorsunuz demektir. Açıkça söylüyorum: Sadece lojmanları satarak ya da boş sözler söyleyerek siyasete saygınlık kazandırılamaz. (CHP sıralarından alkışlar)
Asıl, dokunulmazlıkları kaldırdığınız zaman siyasete saygınlık kazandırırsınız. Vatandaş size yeni bir anayasa yapmanız için değil, yolsuzlukları ve yoksullukları kaldırmanız için yetki verdi; bunu unutmayınız.
Değerli arkadaşlarım, son günlerde büyünün bozulmaya başladığını üzüntüyle görüyorum. Toplumun duyarlı olduğu konuların üstüne inatla ve meydan okuyan tavırla gidilmeye başlandı. Seçim döneminde verilen sözlerden Acil Eylem Planında dönülme işaretleri başladı; siyasetin temeli olan güven unsuru kaybolmaya yüz tuttu.
Vakit geçmeden, işin başında, görevimizi iyi niyetle yapmak istiyoruz: Devletin temel kurumlarıyla asla kavga etmeyiniz. Cumhurbaşkanının uyarılarını dikkatle değerlendiriniz. Cumhuriyetin seksen yıllık kazanımlarına dokunmayınız. Anayasal düzenin temelleriyle oynamayınız. Rejim sorunu çıkarmayınız.
Değerli arkadaşlarım, önümüzdeki gerçek gündemimizi hiçbir şey bize unutturmamalıdır. Bu gündemi temel almaya devam etmeliyiz. Gündem, yoksullukla mücadeledir, yolsuzlukla mücadeledir.
Bakın, Hükümet Programında da ifade edildiği gibi, toplam sivil istihdamın yaklaşık yüzde 40'ı tarım sektöründe çalışmakta; ancak, bu sektörün gayri safî millî hâsıla içindeki payı yüzde 14'e gerilemiş bulunmaktadır. Tarım kesiminde çalışanlar, halen, toplumumuzun en düşük gelirli, sosyal refahın nimetlerinden en yoksun kesimini oluşturmaktadır. Tarım kesiminin sorunlarını, istihdam ve sosyal politikalar açısından ele almak gerekir. Tarımda mazot, ilaç, gübre, tohum gibi girdilerin fiyatları çok yükselmiş, buna karşılık ürün fiyatları yerinde saymıştır. 1998 yılında 2 kilo buğday karşılığı 1 litre mazot alınırken, bugün 6 kilo buğday karşılığı 1 litre mazot alınabilmektedir. Daha geçen yıl 1 kilo kütlü pamukla 2 litre mazot alınırken, şimdi, 2-3 kilo pamukla 1 litre mazot alınabilmektedir. Çiftçi, bu maliyetin altından nasıl kalkacaktır? Çiftçimiz, ekonomik krizin faturasını en ağır ödeyen kesim olmakla kalmamış, son üç yıldır uygulamaya konulan tarım politikalarının büyük darbesini de yemiştir. Son yıllarda, bu kesime dönük tarımsal destekleme araçlarının bir bir tasfiye edildiğini görüyoruz. Destekleme kurumları ya tasfiye edilmiş ya tasfiye programına alınmış ya da işlevsizleştirilmiştir. Hükümetinizin bu konulardaki tutumu belirsizliğini korumaktadır. Hükümet Programında tarıma ilişkin bölüm, son derece yetersiz ve muğlak ifadelerden oluşmaktadır; önceki açıklamalarınızda yer alan vaatler de ortadan kalkmış gözükmektedir. Oysa, milyonlarca üreticimiz, bazı soruların cevabının hemen şimdi verilmesini beklemektedir. İşte sorular:
Ziraat Bankasını yeniden çiftçiye dönük özerk bir ihtisas bankası yapma konusunda adım atılacak mıdır?
Hükümetiniz, kamu bankalarını özelleştirmeyi planlıyor; peki, Ziraat ve Halk Bankaları için neler öngörülmektedir?
Ziraat ve Halk Bankalarına kredi borcu olan çiftçi ve esnafın şubat krizinden sonra yüzde 200'lere yükseltilen faizlerinde, seçim meydanlarında söz verdiğiniz gibi bir indirim yapmayı ve borç faizlerini silmeyi düşünüyor musunuz?
Kredi kartı kullanıcılarını -hiçbir günahları olmadığı halde- yaşanan ekonomik kriz sonucu yüklendikleri ağır faizlerden kurtarmayı düşünüyor musunuz?
Tarımda yüzbinlerce üretici, Ziraat Bankası ve tarım kredi kooperatifleri borçlarını ve özellikle bunların yığılan faizlerini ödeyemez durumdadır. İzmir'in bazı köylerinde, Antalya Demre'de, Mersin'de olduğu gibi dolu afetini yaşamış, ancak, Afetler Yasasının dar elbisesi nedeniyle kapsama alınamamış çiftçinin durumu daha da perişandır. Hükümetinizin bu kesimlerle ilgili politikası nedir?
Benzer biçimde, tarım satış kooperatifleri birlikleri konusunda, Hükümet Programında tek bir satıra bile yer verilmemiştir. Söz konusu birlikler, 2000 yılında çıkarılan yasayla, sözde "özerkleştirme" adı altında aşırı yetkilere sahip olan Yeniden Yapılandırma Kurulunun insafına bırakılmıştır.
Tariş, Fiskobirlik, Trakyabirlik, Çukobirlik, Antbirlik gibi 16 adet kooperatif birliğine gerçek anlamda bir özerkleştirme sağlayacak mısınız?
Bu birliklere kamusal kaynak teminini yasaklayan yasa hükmünü değiştirmeyi düşünüyor musunuz?
Egeli kooperatifçilerin önemli bir finans kaynağı olan Tarişbankın tekrar Tariş'e verilmesini savunuyor musunuz?
Hükümet Programında bu konulara hiç değinilmemiş olmasını yadırgatıcı bir boşluk olarak değerlendiriyoruz. Hükümeti bu konularda acilen bir açıklama ve düzenleme yapmaya davet ediyoruz.
Acil Eylem Planında "arz açığı olan yağlı ürünlere prim sistemi uygulanacaktır" ifadesine rağmen, Hükümet Programında, niçin, prim uygulamasının hiç bahsi geçmemektedir?
AKP'nin seçim beyannamesinde pamuk, ayçiçeği, zeytinyağı gibi yağlı bitkiler yanında, buğday ve mısır gibi ürünlerin dahi prim sistemi kapsamına alınacağı belirtildiği halde, Hükümet Programı bu konularda niçin suskundur?
Ege'de, Antalya'da, Çukurova'da erken gelen yağışlarla büyük bir kalite kaybına uğrayan ve pamuğun bazı yerlerde hasat edilmeden tarlada bırakılmasına yol açan olumsuz hava koşulları, kütlü pamukta maliyet-fiyat ilişkisini bozmuş ve çiftçi zarara uğramıştır. Bu koşullarda çiftçinin tek umudu, bir an önce 2002 mahsulüne makul düzeyde bir prim verilmesidir. Bunun gerçekleşmemesi halinde, Türkiye'nin ve özellikle Ege'nin önümüzdeki yıl pamuk ekim sahaları kapsamlı bir biçimde daralacak, ithal faturamız ve döviz giderlerimiz kabaracaktır. Bu konuda ne gibi bir önleminiz vardır? Açıkladığınız Acil Eylem Planının pamuk primine ilişkin vaadinin gün geçirilmeden uygulanmasını bekliyoruz. Bütün bunlar için yasal bir destek arıyorsanız, tüm katkımızı çiftçiden yana vereceğimizi bilmenizi isterim.(CHP sıralarından alkışlar)
Fındık üreticileri bu yıl perişan olmuştur; fiyatlar, geçen yılın altına düşmüştür. Seçim meydanlarında "fındığınızı 4 Kasıma kadar satmayın; biz, iktidara gelince size 3 000 000 lira fiyat vereceğiz"diyen AKP'li yetkililer şimdi acaba nerededirler?!. Bu vaatlerle oy toplayan partiniz, sorumluluğunun gereğini yerine getirecek midir?
Aynı şekilde, şekerpancarında kotaları kaldıracağını, Tütün Yasasını değiştireceğini söyleyerek seçmenlerden oy isteyen ve oy alan partinizin bu konulardaki politika önerileri, Hükümet Programında niçin hiçbir şekilde yer almamıştır?
Programınızda tarımsal KİT'lerin tümü için özelleştirme tercihi belirtildiğine göre, Tekel'in şeker fabrikalarının tasfiyesini gündemde tutarak şekerpancarı ve tütün üreticisine ne gibi bir koruma sağlayabileceksiniz? Sizin tarım modelinizle, ekmeğini tarımdan kazanan güçsüz küçük üreticiler tamamen piyasa güçlerinin insafına ve tarımsal piyasaların büyük çaplı belirsizliklerine mi terk edilecektir? Hükümetiniz, bunun yaratacağı ekonomik tasfiye süreçlerinin, yeni kırsal göç dalgalarının ve toplumsal sorunların acaba farkında mıdır?
Acil Eylem Planında "mülkiyete dayalı olarak uygulanan doğrudan gelir desteği aksaklıklarının giderilmesi ve dargelirli çiftçiyi hedefleyen bir yapı oluşturulması" şeklindeki ifadenizi destekliyoruz; ancak, bu ifadenin Hükümet Programında yer almamış olmasını da büyük bir eksiklik olarak değerlendiriyoruz. Bilindiği gibi, 2001 yılında, 1 800 000 çiftçi ailesi, mülkiyet belgelerini tamamlayamadığı için, doğrudan gelir desteği sisteminden yararlanamamıştı; Hükümet Programında bu konu yer almamıştır. Bu kapsamdaki yoksul ve küçük çiftçi için önlemleriniz nelerdir? Öte yandan, üretimle ilişkilendirilmeyen ve bu şekliyle ürün desenini değiştirmeye yönelik iddiası olmayan bu uygulamanın yeniden tasarlanması düşünülmekte midir?
Doğrudan gelir desteğinin 2002 yılı ilk taksit ödemeleri, seçim öncesinde 14 ilde başlatılmıştır; ikinci taksitlerin, 2003 bütçe döneminin ilk ayları içinde ödenecek olmasını anlarız; ama, yüksek enflasyonun geçerli olduğu bir ekonomide, eşitliği bozmamak ve yeni mağdurlar yaratmamak için, birinci taksit ödemeleri, tüm illerde 2002 yılı içinde tamamlanmalıdır. Bunun için gerekirse bir ekbütçe çıkararak hemen ödemeler tamamlanmalıdır. Ayrıca, pamuk ve ayçiçeği prim ödemeleri ve fındıkta söz verdiğiniz fiyat düzeyinin tutturulabilmesi açısından, 2002 yılı ekbütçesine bu ödemeleri de dahil etmeli ve uygulamayı hemen başlatmalısınız. Üreticiye verilen sözler, çiftçinin en haklı taleplerini yansıtmaktadır; şimdi, verilen sözlerin gereğini yapma zamanıdır.
Seçim beyannamenizde ve Acil Eylem Planında önemle altı çizilen, bizim de çok önemsediğimiz bir konu da, gübre, mazot, tohumluk, tarım ilaçları gibi girdilerde ağır vergilerin azaltılması yoluyla çiftçinin üzerindeki tahammül edilemez yükün hafifletilmesidir. Biz, bu taahhüdünüzü sonuna kadar destekliyoruz; ancak, bu ifadelerden hiçbirinin Hükümet Programında yer almamış olmasını da yadırgıyoruz. Eğer, bunun arkasında, uluslararası finans kuruluşlarının olası baskılarından çekinme kaygısı varsa, biliniz ki, bu konularda her şart ve durumda çiftçimizin yanında yer alacağız. (CHP sıralarından alkışlar) Yeter ki, Türkiye'nin, tarımımızın, çiftçimizin sorunlarını çözme kararlılığında bir geri adım veya bir zafiyet belirtisi söz konusu olmasın.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; açlık sınırında olan yoksullara sağlanacak destek, vatandaşlık hakkının sonucu olarak, bir sosyal güvenlik yardımı niteliğinde ve mutlaka nakdî olmalıdır. Bunun adı, Batı ülkelerinde olduğu gibi "aile yardımı" olmalı ve Uluslararası Çalışma Örgütünün bizde de kabul edilen ancak uygulanamayan normlarına uygun düzenlenmelidir. Artık, iane, sadaka sisteminden, sosyal hak sistemine kesin bir geçiş yapmanın zamanı gelmiştir; gelişmiş ülke olma iddiasını sürdürmenin başka bir yolu yoktur. Kamyonlardan atılan yiyecek paketleri için birbirini ezen vatandaş görüntüleri, Avrupa Birliği için takvim bekleyen bir ülkeye yakışmakta mıdır?! Bu görüntüler daha hafızamızdan silinmeden beş yıldızlı otellerde görkemli iftar sofraları düzenlemek, İslamiyetin temel anlayışına ne kadar uygun düşmektedir?! (CHP sıralarından alkışlar) Bütün bunlar, yoksullar yararına balolar düzenlenmesinde olduğu gibi, yoksulluk sorununu çözmüyor, aksine kalıcılaştırıyor.
Açlık sınırı altında yaşayan sadece işsizler değildir; bunların yanında, Bağ-Kur ve SSK emeklilerimiz de yardıma muhtaç hale gelmişlerdir. SSK emeklilerine verilen asgarî 240 000 000 liralık emekli aylığıyla geçinmek artık mümkün değildir; Bağ-Kur emeklilerine verilen aylık ise, tümüyle sefalet ücretidir. SSK ve Bağ-Kur emekli maaşları, mutlaka, acilen yükseltilmeli ve geçmişimizi borçlu olduğumuz bu insanlara, hayatlarının son döneminde insanca yaşayacak emekli maaşı verilmeli ve hastane kapılarında itilip kakılmaktan kurtarılmalıdır. SSK emeklilerinin intibak sorunu da geciktirilmeden çözümlenmelidir. Elbette, Emekli Sandığı emeklilerinin emekli maaşları da, insanca yaşayacakları düzeye çıkarılmalıdır. Cumhuriyet Halk Partisi olarak, biz, Bağ-Kur, SSK ve Emekli Sandığını tek çatı altında toplamayı ve emekliler arasında maaş farklılıklarını gidermeyi öneriyoruz. Çalışan herkes, çalışma süresi ve ödediği prim oranında emekli maaşı almalıdır; emekliler arasındaki uçurum giderilmelidir.
Cumhuriyet Halk Partisi, işsizliği, temel sorun olarak kabul etmektedir. Hem ekonomik krizde işsiz kalan milyonlara iş bulabilmek hem de her yıl çalışmak durumuna gelen 500 000 genci istihdam edebilmek için özel istihdam projeleri uygulanması gerekmektedir. Ancak, bu yetmez, mevcut işsiz sayısının azaltılabilmesi için, Cumhuriyet Halk Partisi Programında belirtildiği gibi, birkaç yıl üst üste 1 000 000 kişiye yeni iş alanları açılması gerekmektedir.
Toplumu tehdit eden boyutlara ulaşmış bulunan işsizliği, ekonominin canlanmasıyla kendiliğinden çözümlenecek bir sorun gibi algılamak yanlıştır.
Bilgisayar yazılım teknolojisi alanında, Silikon Vadisi örneğinde olduğu gibi, teknoloji öbekleri oluşturmak; kendi işini kuracak insanlara proje ve düşük faizli kredi desteği sağlamak; gençlere uygulamalı meslek edindirme eğitimi vermek; gençlerin istihdamında özel vergi ve sigorta primi indirimlerine gitmek; istihdam vergilerinin yükünü azaltmak; kayıtlı istihdamı özendirmek önemli satırbaşlarıdır.
Ayrıca, özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da, GAP İdaresinin önemli hazırlıklar yaptığı köye dönüş projesinin yeterli kaynaklara kavuşturulması, böylece Diyarbakır'ın, Batman'ın, Siirt'in ve diğer göç alan illerin varoşlarında oluşan sağlıksız yapılaşmadaki işsiz güçsüz, köylü kesimlerin yeniden tarımsal faaliyete döndürülmesi; köylerde tahrip olan altyapı ve konut dokusunun yeniden imarı yoluyla inşaat ve diğer sektörlere yeni talepler yaratılması ve ayrıca istihdam yaratıcı yeni kırsal kalkınma projeleri uygulanmaya konulması sağlanmalıdır.
Sınır ticaretine etkinlik kazandırılması da başta güneydoğu olmak üzere, sınır illerimizde nakliye ve benzeri sektörlerdeki işsizliğe bir ölçüde çare olacaktır. Habur, Nusaybin, Akçakale, Türkgözü, Aktaş, Doğu Kapı, Nahcivan gümrük kapıları, sınır ticareti durduğu için tümüyle işlevsiz kalmıştır. Özellikle Habur Sınır Kapısında, sınır ve mazot ticaretinin en kısa zamanda başlatılması, yöre halkı açısından hayati önem taşımaktadır. (CHP sıralarından alkışlar)
Sınır kapılarıyla komşu ülkeler arasında demiryolu bağlantılarının kurulması, sınır ticaretinin daha da gelişmesi için şarttır.
Acil Eylem Planında iddialı vergi reformu önerilerine yer verilmişken, Hükümet Programında somut önerilerden uzak durulmuştur. İki paragrafa sıkıştırılan vergi bölümünde ne vergi yükünü tabana yayacak vergi indirimlerinden, ne vergi barışından ve bunun içerdiği kapsamlı af paketinden ne de malî miladın bir ay içinde yürürlükten kaldırılması önerisinden tek bir söz dahi edilmiştir. Bunun anlamı nedir; yoksa, seçim beyannamesi ve Acil Eylem Planını hazırlayan AKP yetkilileri, tutamayacakları ve iyi tasarlanmamış vaatler mi vermişlerdi?! Bu vaatlerin gerçekleştirilmesi başka bir bahara mı bırakılmıştır?! Ancak, unutulmamalıdır ki, seçmen kitleleri, bu vaatlere göre oy tercihlerini yapmışlar ve AKP'yi iktidara taşımışlardır. Şimdi, bunların peşini bırakmamak, muhalefet olarak bizim en temel görevimiz olacaktır.
Bugün, ülkemizde, toplam vergi gelirlerinin yüzde 66'sını, tüketim üzerinden alınan vergiler oluşturmaktadır. Bu, dengesiz bir durumdur. Gelir ve Kurumlar Vergilerindeki kayıp ve kaçaklar önlenemediği için, tüketim vergilerine yüklenilmekte, KDV ve ÖTV gibi vergilerin oranları sürekli yükseltilmektedir. Bu haksız durumu önlemek için, KDV ve ÖTV oranları düşürülmelidir. Bu oranların yüksekliği hem maliyetleri artırarak piyasayı durgunluğa itmekte hem de fiş, fatura pazarlığını teşvik ederek vergi kaçağına yol açmaktadır.
Cumhuriyet Halk Partisi olarak, KDV ve ÖTV oranlarının anlamlı bir şekilde düşürülmesinden yanayız. Buradan ortaya çıkacak gelir kaybını, vergi idaresini güçlendirerek, kayıtdışılıkla mücadele sonucu artırılacak gelirlerden karşılamalıyız. AKP Hükümeti, seçim öncesinde bu vergilerin düşürülmesi konusunda verdiği sözleri unutmuş gözükmektedir. Oysa, seçim meydanlarında, AKP Lideri "ilacın, kanın KDV'si olur mu" diyordu. Bu sözler unutuldu mu?! Hükümeti, sağlık, ilaç, temel gıda, tarım girdileri üzerindeki KDV ve ÖTV oranlarını öncelikle düşürmeye davet ediyoruz. (CHP sıralarından alkışlar)
Seçim beyannamesi veya Acil Eylem Planı uygulamaya sokulacaksa, hükümetin, gündeme bir vergi affı getireceği anlaşılıyor. Krizden zarar gören iyiniyetli mükelleflerin gecikme zamları ve cezalarında indirim doğal karşılanabilir; ancak, sahte belge düzenleyenler, hayalî ihracat yapıp yüz milyarlarca lira KDV iadesi alanlar, kesinlikle, af dışında kalmalıdırlar. (CHP sıralarından alkışlar) Ayrıca, vergi görevlerini zamanında yerine getiren, kuruşuna kadar vergisini zamanında ödeyen iyiniyetli vatandaşları aldatılmış duruma düşürmemek gerekir. Bu, uzun vadede vergi bilincini zayıflatan en önemli etken olmaktadır. Af yoluyla tahsilinden vazgeçilen kamu alacakları, sonuçta kime yüklenecektir? Sadece bu nedenle, önümüzdeki süreçte daha çok vergi ödemek zorunda kalacak olan dürüst mükelleflerin vergi affından sağlayacakları yarar nedir?
Hükümetin, uygulanmakta olan IMF destekli istikrar programını aynen uygulamakta kararlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumun, AKP'nin seçim öncesi duruşuyla çeliştiğini de görmemezlikten gelemeyiz. Daha önce söylediğimiz bir gerçeği bugün bir kez daha hatırlatmakta yarar var; IMF ile teslimiyetçi bir ilişki içine girilmesi, hem Türkiye'nin ulusal hedefleri açısından sıkıntı yaratır hem de Türkiye gerçekleri gözardı edileceği için başarısızlıkla sonuçlanır. Bizden uyarması!.. (CHP sıralarından alkışlar)
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; basına yansıyan haberlere göre, hükümet, daha güvenoyu almadan bürokraside önemli değişikliklere gitmeye başlamıştır. Bu, iktidarın, bürokrasiyi yönetimi anlayışında tehlikeli eğilimlerin varlığını gündeme getirmektedir. Oysa, hükümetin, mevcut bürokratik kadroların dürüst ve yetenekli olanlarını görevde tutmak gibi temel bir ilkesi olmak gerekirdi. Yeni atanacak bürokratların belirlenmesinde AKP'ye yakınlık değil, yetenek ve liyakat esas alınmalıydı. Cumhuriyet Halk Partisi, bürokrasideki atamaları bu kıstaslar çerçevesinde yakından izleyecektir.
Yeni kurulmuş bulunan memur sendikalarının grev hakkıyla donatılmasını istiyoruz. Ayrıca, yönetici kadroların belirlenmesinde bu sendikaların görüşlerine başvurulmalıdır.
Devletin etkin ve verimli bir yapıya kavuşturulması, vatandaş odaklı e- devletin kurulması Cumhuriyet Halk Partisinin hedefidir. Kamu yönetimi, halka hesap soran değil, halka hesap veren saydam bir yapıya kavuşturulmalıdır.
Hükümet Programının çalışma yaşamına ilişkin alanındaki eksiklikleri çok daha vahim boyutlarda bulunuyor. Programda "sendika" kelimesi sadece bir kez telaffuz ediliyor; ancak, işçilerin mevcut haklarının da ortadan kaldırılacağına ilişkin önemli belirtiler vardır. AKP Programı, ülkemizi bir ucuz emek cenneti haline getirecek düzenlemeleri içerirken, sendikal hak ve özgürlükleri görmemezlikten gelmektedir. Programda ücret politikalarına ilişkin herhangi bir ibare yoktur; asgarî ücretle çalışan milyonlarca işçiyle ilgili tek satıra yer verilmemiştir.
Seçim öncesinde, iki eşit taksitte, çalışanlara iade edileceği açıklanan çalışanların Zorunlu Tasarruf Fonunda ve Konut Edindirme Fonunda biriken yaklaşık 14 katrilyon lira tutarındaki alacaklarına ilişkin, Programda tek satıra yer verilmemiştir. Böylelikle, Hükümet, seçim öncesi vaatleri ile seçim sonrası icraatları arasındaki çelişkileri unutturmayı hedeflemektedir.
Hükümet Programında, eşleriyle birlikte sayıları 10 000 000'u aşan ve işsizlerden sonra halkımızın en yoksul kesimini oluşturan emeklilere yönelik tek satıra yer verilmeyerek, seçimlerde desteğini aldığı kesimlerin sorunlarına ilgisiz olduğunu daha yolun başında ortaya koymaktadır.
Unutulmaması gereken çok önemli bir konu daha var; o da, mevcut emekliler arasındaki ayırımdır. Bugün, aynı tutarda ve aynı sürede prim ödediği halde farklı emekli aylığı alan yurttaşlarımız vardır. Bu farklılıkların da daha doğrusu, bu adaletsizliğin de önlenmesi gerekmektedir. Bu düzeltilmediği takdirde, daha önce çıkan yasalarla emekliler arasında yaratılan haksızlık devam edecektir. Özellikle, işçi emeklileri bu haksızlığın giderilmesini beklemektedirler. Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, tüm işçi emeklileri adına bu taahhüdün de takipçisi olacağız.
Sayıları yaklaşık 3 500 000'i bulan işçi emeklilerinin her birinin, 25 Ağustos 1999'dan bugüne kadar, emekli maaş farkı olarak 200 000 000 liradan fazla alacağı var. Bu alacakları, yargı kararı olmasına rağmen, ödenmiyor. Her bir emeklinin yargıya başvurma zorunda bırakılması fevkalade üzüntü vericidir. Kaldı ki, bu yola gidilmesi de devlete daha büyük yük getirecektir.
57 nci hükümet döneminde sosyal güvenlik alanında yapılan değişiklikler bazı haksızlıklara yol açtı. Örneğin, işçi ve Bağ-Kur emeklilerine refahtan pay verilmemesi, bir yasa maddesi olarak düzenlendi. Bir anlamda, emekliler emekli oldukları tarihteki gelire mahkûm edildiler. Millî gelir artışından emeklilere pay verilmemesi, en hafif açıklamasıyla, bir insanlık ayıbıdır. Bu utancın Hükümet Programında düzeltilmemesi üzüntü vericidir.
Seçim bildirgelerinde ve programlarında "kamu çalışanlarına grevli, toplusözleşmeli sendikal haklarını geliştirmek için gerekli düzenleme yapılacak" denilmesine rağmen, Hükümet Programında bu konuda da tek satır yoktur.
Hükümet kurulur kurulmaz bazı ekonomik güç odaklarının istekleri doğrultusunda açıklama yapan bazı bakanlar, henüz yürürlüğe girmemiş, yaşanılan krize hiçbir etkisi ve katkısı olmamış İş Güvencesi Yasası ile çıkarmak istedikleri İş Yasasının ilişkilendirileceği yönündeki açıklamalarıyla, emek kesimini kaygıya sevk eden bir tavır sergilemişlerdir.
Programda, kaçak işçilikle ilgili, sadece yabancı kaçak işçiliğin önleneceğine ilişkin açıklama vardır. Oysa kaçak işçilik, yerli yabancı ayırımı yapılmadan engellenmelidir. Kaçak çalıştırma ayıbı, aynı zamanda kanundışı çalıştırma anlamına gelmektedir. Asıl olması gereken ise, kayıtdışı ekonomiyi kayıt altına alarak devlet gelirini artırmak olmalıdır. Bunun için sadece istihdam vergilerini indirmek yeterli olmayacaktır. Türkiye, ucuz ve vasıfsız emeğe dayalı mal ve hizmet ticareti alanında kaldıkça, kayıtdışı istihdam talebinin önü alınamayacaktır. Türkiye'nin bulunduğu bu noktadan, uluslararası rekabette anlamlı bir çıkış yakalayamayacağının artık anlaşılması gerekmektedir.
Değerli milletvekilleri, sağlık sorunu Türkiye'nin gündemindeki önemli ve acil konulardan biridir. Bu alanda, hem çok büyük bir savurganlık yaşanmakta hem de insanlarımız hastane kapılarında perişan olmaktadır. Hiçbir sosyal güvencesi olmayan vatandaşlarımızın zaman zaman hastanelerde rehin kaldıklarını gazetelerde okuyoruz. Ancak, burada, şu gerçeğin altını çizmekte yarar var: Sağlık sorununu sadece sigorta kapsamında olmayan nüfusa indirgerseniz yanlış yapmış olursunuz; çünkü, sağlık sistemimiz bir sorunlar yumağı halindedir ve dikkatle, özenle çözümlenmesi gereken bir sorundur.
Bugün, doktor hastanın ayağına gitmemektedir. Bugünkü sistemde hastayı doktora taşıyoruz. Hakkâri'deki, Mardin'deki, Artvin'deki, hatta Kırşehir ve Kırıkkale'deki hastayı Ankara'ya taşıyoruz; çünkü, hastanın bulunduğu yerde doktor yok, doktor varsa da hastane yok. Hekim dağılımında ciddî dengesizlikler var. Hastane-muayenehane ilişkisi üzerine kurulan bir sağlık sisteminden yarar sağlayamazsınız. Vatandaş, bıçak parası vermekten bıkıp usanmıştır. (CHP sıralarından alkışlar) Çıkar sistemi üzerine kurulan bir sağlık sisteminden beklenen faydayı sağlayamazsınız. Hasta ile kamuda çalışan hekimin arasına para giriyorsa, sağlık sisteminden bekleneni elde edemezsiniz. Yine, muayenehaneye gitmeyen vatandaş, hastanede tedavi edilemeyecektir. Bu döngünün, bu çirkin çıkar ilişkisinin kesilmesi için, tam zamanlı çalışma ilkesinin özendirilmesi gerekir; ama, maalesef, Hükümet Programında, bu çok önemli konuda bir satır dahi yok. O zaman sormak gerekiyor; siz, bu çıkar ilişkilerini ortadan kaldırmadan, sağlıkta nasıl reform yapacaksınız?
Bakın, Türkiye gerçeklerini size hatırlatmak istiyorum: Anadolu'daki birçok sağlık ocağı doktorsuz, ebesiz, hemşiresiz birer virane haline gelmiştir. Bu manzaraları, seçim çalışmalarında hepiniz gördünüz. İnsanlarımızın taleplerini çok çabuk unutuyoruz. Türkiye'deki 6 000 sağlık ocağı ve 12 000 sağlık evinin, bir an önce, personel ve teknik donanımlarının tamamlanarak, temel ve koruyucu sağlık hizmetlerinin yurttaşların ayağına ulaştırılması sağlanmalıdır. Ancak bu şekilde hastanelerin önündeki kuyrukları engelleyebilir ve etkin bir hasta sevk zinciri kurabilirsiniz.
Sağlık reformunun bir diğer önemli halkası da, sağlık çalışanlarının durumudur. Bugün, sağlık çalışanları, büyük bir özveriyle gece gündüz çalışmaktadırlar. Bu insanların hakkını vermeden, yani insan unsurunu ihmal ederek sağlıklı reformu nasıl yapacaksınız? Bu konuda da, Hükümet Programında tek satır yoktur.
Eğitim, kişi için temel bir insan hakkı, devlet için ise yerine getirilmesi zorunlu bir ödevdir. Bilgi çağının gereklerine uygun, çağdaş, laik, demokratik bir eğitim sisteminin yapılandırılmasının, eğitimde Atatürk ilke ve devrimleri ile öğretim birliği anlayışından ödün verilmemesinin takipçisi olacağımız bilinmelidir. (CHP sıralarından alkışlar)
Öğretmenlerimizin, eğitim bilimleri uzmanlarının, üniversite öğretim elemanlarının yaşam koşulları ve özlük hakları mutlaka iyileştirilmelidir. Meslek eğitimine dönük ortaöğretim kurumlarında eğitim görenlerin seçtikleri dalda yüksekeğitime devam edebilmelerinin yolu açık tutulmalıdır. Üniversitelerin, çağdaş, demokratik kurumlar olarak gelişmelerini sağlayacak önlemler mutlaka alınmalıdır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Hükümet Programının dışpolitikayla ilgili bölümü hakkındaki görüşlerimizi açıklamadan önce şu hususları belirtmekte yarar görüyorum: Dışpolitika ülkemizin yüksek menfaatlarını ilgilendiren bir alandır. Dışpolitikayı, şartları ne olursa olsun, iç siyasî çekişmelere feda etmek çok yanlış olur. Biz, sorumluluk duygusu içinde, yapıcı bir muhalefet olduğumuzu dışpolitika alanında da kanıtlayacağız. İçinde yaşadığımız bu çok hassas dönemde, iktidarıyla muhalefetiyle, herkesin duyarlılık içinde, sorumluluk içinde hareket etmesi lazımdır.
Dışpolitika devamlılık ister; iktidarın değişmesi, Türkiye'nin ulusal çıkarlarını değiştirmemiştir. Ulusal çıkarlarımızın gereği olan temel dışpolitika anlayışımızın da değiştirilmemesi gerekir. Bu bakımdan, Sayın AKP Genel Başkanının geçtiğimiz günlerde yurt dışında düzenlediği bazı basın toplantılarında geçmiş hükümetlerin dışpolitika yaklaşımlarını kökten eleştiren sözlerini yadırgadığımızı söylemek zorundayım. Eğer değişen dünya koşullarında bizim politikalarımızda da bazı düzenlemelere ihtiyaç duyulacak olursa, bunun konuşulacağı yer hükümettir, Millî Güvenlik Kuruludur, en önemlisi, Türkiye Büyük Millet Meclisidir. (CHP sıralarından alkışlar) Sayın Genel Başkanla yaptığım görüşmede, basına ifade ettiği bazı düşüncelerin gerçek niyetlerini yansıtmadığı veya yanlış anlaşıldığı izlenimini aldım; ancak, dışpolitikada söylenen her cümlenin, her kelimenin özel bir anlamı ve önemi vardır. Yalnız bizim neyi kastettiğimiz değil, sözlerimizin diğer ülkeler tarafından da nasıl anlaşılacağı önemlidir. Örneğin "statükocu bir yaklaşımı benimsemiyoruz" dediğiniz zaman, ne kastettiğinizi herkes farklı bir şekilde anlayabilir. Eğer ülkemiz açısından veya Kıbrıs'taki soydaşlarımız bakımından bugünkünden daha iyi koşullar yaratacak durumda değilseniz, statükodan vazgeçmek size çok şey kaybettirebilir.
Ülkemiz, şu anda, dışpolitika alanında ciddî sınavlarla karşı karşıyadır. Bir yandan Kıbrıs meselesi, bir yandan AB üyeliği ve bir yandan da güney sınırlarımızın ötesinde dolaşan savaş bulutları, dışpolitikaya büyük bir hassasiyetle ve sorumlulukla eğilmemizi zorunlu kılıyor. Hal böyleyken, ne yazık ki, Hükümet Programının dışpolitika bölümünün çok genel ve müphem ifadelerle kaleme alındığını görüyoruz.
Bununla birlikte, şunu belirtmek isterim ki, dışpolitika alanındaki bazı temel hedeflerde hükümetle aynı görüşleri paylaşıyoruz. Örneğin, Avrupa Birliğine tam üyeliği öncelikli hedefimiz olarak kabul etmek, katılım müzakerelerine bir an önce başlanması gerektiğini vurgulamak doğru tespitlerdir. Kamuoyumuzda da Türkiye'ye AB üyeliği için bir müzakere tarihi verilmesi, öncelikli bir hedef olarak benimsenmiştir; bu, gerçekten çok önemlidir. Biz de parti olarak bunu kuvvetle destekliyoruz. Ben de Varşova'da bazı Avrupa Birliği liderleriyle yaptığım görüşmelerde bunu kuvvetle dile getirdim. Bu konuda tam desteğimize güvenebilirsiniz.
AB üyeliği amacına ulaşmak için, hükümet tarafından yurt içinde nelerin yapılacağını söylemek elbette doğrudur; ama, AB ile ilişkilerimizde yaşanan sorunların sadece Türkiye'nin eksikliklerinden kaynaklandığı izlenimini vermek doğru değildir. Sayın Cumhurbaşkanımızın Prag'ta yaptığı basın toplantısında da belirttiği gibi, Türkiye'nin üyeliği konusunda AB tarafında bir samimiyet eksikliği olduğu kuşkusuzdur. Biz beklerdik ki, Hükümet Programında, ülkemize karşı yapılan haksızlıklara, uygulanan çifte standartlara karşı kuvvetle ve kararlılıkla mücadele edileceği yolunda ifadeler de yer alsın. (CHP sıralarından alkışlar) Ancak, bu anlama gelecek sözlere pek rastlayamadık.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın AKP Genel Başkanı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kuruluş yıldönümü vesilesiyle Lefkoşe'ye yaptığı ziyaret sırasında, basının önünde, Türkiye ve Kıbrıs'ın eşzamanlı olarak AB'ye girmesi gerektiğini söyledi. Bu, doğrudur; Türkiye'nin şimdiye kadar izlediği politikalara da uygundur; ancak, biz, Sayın Erdoğan'ın aynı sözleri, AB liderleriyle yaptığı konuşmalarda da dile getirdiğine dair bir habere rastlamadık. Eğer söylediyse ve hükümet, bunu, burada, Yüce Meclisin huzurunda teyit ederse bundan ancak mutluluk duyarız.
Değerli arkadaşlar, burada bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Sayın Erdoğan'ın, Başbakan Tony Blair ile görüşmelerde bulunmak üzere Londra'ya yaptığı ziyaretten önce, İngiliz Avam Kamarasının Dış İlişkiler Komitesinin Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri konusunda hazırladığı raporu okuduğunu tahmin ediyorum. Avam Kamarasının yüz sayfalık raporunu bir cümleyle özetlemek gerekirse, orada deniliyor ki: "Türkiye'nin kendisinden beklenen demokratik reformları yapması çok önemlidir; ama, Türkiye'nin AB üyelik sürecine girmesi için Kıbrıs meselesinin çözümü, olmazsa olmaz bir şart niteliğindedir." İşte, karşımızdakilerin görüşleri bunlardır, bu meseleleri birbirine bağlamak isteyenlerin görüşleri bunlardır.
Türkiye'nin AB'ye üyelik süreci, Kıbrıs sorunu ve Avrupa savunma ve güvenlik politikası birbirine bağlanamaz. AB üyeliği Türkiye'nin hakkıdır. AB'nin Türkiye'ye üyelik müzakereleri takvimi verme karşılığında ülkemizden Kıbrıs'ta taviz istemesi kabul edilemez. Kıbrıs'ta eğer bir çözüm şansı varsa, o çözüm şansı gerçekleştirilmelidir; AB takvimi vermeseler de gerçekleştirilmelidir. Kıbrıs bir sorunumuz, AB bir sorunumuz; her ikisinde de hakkımızı sonuna kadar takip etmeliyiz.
Hükümet, aynı zamanda AGSP konusundaki tutumundan taviz verebileceği, İngiltere ve ABD ile varılan Ankara mutabakatından geri adım atılabileceği izlenimi veriyor. Önce şurasını belirteyim ki, bu mutabakat hakkında Yüce Meclise bugüne kadar bilgi verilmemiştir. Metin ne diyor? Vermeye hazırlandığınız anlaşılan tavizlerden sonra durum ne olacaktır? Hükümet, Avrupa ordusunun, Kıbrıs'ta ve Ege'de, Türkiye'nin çıkarlarını etkileyebilecek bir rol oynamayacağı hususunda Yüce Meclise güvence verebilecek durumda mıdır?
Son günlerde Sayın AKP Genel Başkanının ziyaret ettiği her ülkede farklı bir dil kullandığı dikkati çekiyor. Belki de gittiği ülkelerdeki devlet adamlarının beklentilerini karşılamaya çalışıyor; ama, unutulmasın ki, dışpolitikada nabza göre şerbet vermek çok yanlış olur ve ileride devleti sıkıntıya sokabilir. Üstelik Sayın Erdoğan kimin namına konuşuyor; hangi sıfatla konuşuyor?! Yoksa, kendisi Başbakan naibi konumunda mıdır?! (CHP sıralarından alkışlar)
Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; Türkiye-AB ilişkilerinde yaşanan sorunlar ve gecikmeler yalnız yabancılar tarafından değil, bazı Türk siyaset adamları tarafından da sadece Türkiye'nin eksikliklerinden, kusurlarından kaynaklanan meseleler gibi takdim edildi. Hep Türk tarafı kusurlu görüldü ve Türkiye'nin atacağı adımlarla bu meselelerin çözülebileceği inancı yayılmak istendi. Şimdi de bazı beyanlarda bunun izlerine rastlanıyor. Bu yılın başlarında öyle bir hava yaratıldı ki, sanki Türkiye Büyük Millet Meclisinin idam cezasını kaldırması ve yerel dillerde eğitim ve yayın hakkının önündeki engelleri giderecek yasaları çıkarması halinde Türkiye'nin AB yolu kendiliğinden açılacaktır. Türk kamuoyunda yaratılan izlenim buydu. Oysa ne gördük; Türkiye Büyük Millet Meclisi üstün bir gayretle bu yasaları çıkardı; ama, buna rağmen, AB Komisyonu, Türkiye'ye üyelik müzakeresi için tarih verilmesini önermedi. Demek ki, mesele bundan ibaret değilmiş. Demek ki, başka nedenlerle, Türkiye'nin üyelik sürecini, türlü bahaneler icat ederek geciktirmek isteyenler varmış. İtiraf edelim ki, bu çevrelerle, zamanında, gerekli mücadelenin cesaretle, kararlılıkla yapılamamış olması bir eksiklik olmuştur.
Öyle anlaşılıyor ki, sorunlar, sadece Türkiye'den kaynaklanmıyor. AB'den kaynaklanan sıkıntılar da var; ama, bu sıkıntıları açıkça dile getirmek yerine, bütün kusuru, bütün eksiklikleri Türkiye'ye atfetmek yolunu seçiyorlar. Bu, doğru bir yaklaşım değildir, haklı bir yaklaşım değildir, insaflı bir yaklaşım değildir.
Nitekim, görüyoruz ki, Avrupa'da önemli görevler üstlenen ve daha önce de kendi ülkelerinde çok önemli görevlerde bulunan bazı şahsiyetler, hiçbir kayıt ve şarta bağlamaksızın, Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkıyorlar. Fransa eski Cumhurbaşkanı ve şimdiki AB Konvansiyonu Başkanı Giscard d'Estaing, birkaç gün önce "Türkiye'nin üyeliği, AB'nin sonu olur" dedi. Ondan hemen sonra, Lüksemburg eski Başbakanı Santer de üyeliğimize karşı çıkan beyanlarda bulundu. Eski Alman Başbakanı Kohl ile son seçimlerde Alman Hıristiyan Demokratların Başbakan adayı olan Stoiber de öyle düşünüyorlar. Bunlar demiyorlar ki, Türkiye şu şu koşulları yerine getirirse, biz, bu ülkenin AB üyeliğini destekleriz. Kayıtsız, koşulsuz, üyeliğimize karşı çıkıyorlar. Neymiş; Türkiye'nin topraklarının çoğu Asya kıtasındaymış, başkenti Asya'daymış. Bazıları din farkını, kültür farkını dile getiriyorlar. Bu sözlere hayret etmemek mümkün değildir. Türkiye 1949 yılında Avrupa Konseyine girerken, toprakları ve başkenti başka bir yerde miydi?! (CHP sıralarından alkışlar) 1963 yılında Türkiye'nin Avrupa Birliğine tam üyeliğini hedefleyen ortaklık anlaşmasını imzaladığımızda, dünyanın başka bir bölgesinde mi yaşıyorduk?! Bu farklılıklarımızı şimdi mi keşfettiniz?! Bunlar ciddiye alınacak görüşler değildir; ama, ne yazık ki, bu düşünceleri dile getirenler, Avrupa'da çok önemli mevkilerde bulunan insanlardır ve Avrupa kamuoyunun bu düşünceleriyle olumsuz yönde etkilendiğini de görüyoruz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bizim, hükümetten beklediğimiz, bütün bu haksızlıklara, çifte standartlara, Türk Milletini incitici sözlere karşı, kuvvetle, cesaretle, inançla ve kararlılıkla mücadele etmesidir. Bunu yaparsanız, biz de bütün gücümüzle size destek veririz. Bunu yaparsanız, ülkemizin çıkarlarını her şeyden üstün tutan Cumhuriyet Halk Partisini yanınızda bulursunuz, sivil toplum örgütlerini yanınızda bulursunuz, Türk Milletini yanınızda bulursunuz. Hepimiz tek bir yumruk gibi ülkemizin haklarını, menfaatlarını ve itibarını koruruz; ama, bu cesareti gösteremezseniz, biliniz ki, sizin akıbetiniz de, sizden önce bu sorumluluğu taşıyanlardan farklı olmayacaktır. (CHP sıralarından alkışlar)
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kıbrıs meselesinde bıkkınlık duymaya, sabırsızlık göstermeye hakkımız yoktur. Diplomaside hiç yapılmaması gereken şey, yorgunluk ve bıkkınlık emareleri göstererek, ulusal çıkarlardan taviz vermektir. "Kıbrıs'ta bir anlaşma olsun da nasıl olursa olsun; bu mesele bize artık yük oldu, başka menfaatlarımızı zedeliyor" diyemeyiz. Haklı olduğuna inandığımız ve ülkemizin ve Kıbrıs'taki soydaşlarımızın hak ve çıkarlarına hizmet eden tezlerimizi inançla savunmaya devam etmeliyiz. Kıbrıs konusunda, Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, şimdiye kadar tam bir uyum içinde, işbirliği içinde, dayanışma içinde hareket etmiştir. Bu işbirliğinin ve dayanışmanın sürdürülmesi önem taşımaktadır. Müzakerelerde Türk tarafını dirayetle temsil eden Sayın Denktaş'ın görüşlerini dikkatle değerlendirmek lazımdır. Sayın Denktaş'a verilen destek, azalmadan devam etmelidir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şimdi, önümüzde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan'ın bazı görüşleri ve önerileri var. Önce, bu noktaya nasıl gelindiğini hatırlatayım. Sayın Denktaş'ın önerisi üzerine, Kıbrıslı Türk ve Rum liderler, bir araya geldiler, hiçbir dış baskı, etki ve öneri almadan Kıbrıs meselesine bir çözüm bulmak için yoğun bir müzakere süreci başlattılar. Bu müzakerelerde bazı ilerlemeler oldu; ama, öyle anlaşılıyor ki, bir uzlaşmaya varılamadı. İşte, bu noktada, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bazı görüşler ortaya attı. Eğer, Kıbrıslı Türkler ve Rumlar, Genel Sekreterin böyle görüşler beyan etmesini kabul ederlerse, bizim bir itirazımız olamaz, hatta, Genel Sekreterin bir çözüme yardımcı olma çabalarını bir iyiniyet işareti olarak görürüz. Ne var ki, o mevkide olan bir kimsenin önereceği fikirlerin, düşüncelerin, adil ve tarafsız olması, yeni sıkıntılara yol açacak nitelik taşımaması beklenir.
Önce, işin zamanlamasına bakalım. Bu öneriler, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başkanı Sayın Denktaş'ın ağır bir ameliyattan sonra henüz iyileşmediği, Türkiye'de Yüce Meclisin çalışmaya başlamadığı, hükümetin henüz kurulma aşamasında olduğu bir zamana rastlatılmıştır; bir hafta içinde de bir prensip mutabakatı istenmiştir. Böyle bir zamanlama, uluslararası ilişkilerde geçerli olan kurallara uygun değildir. 12 Aralıkta düzenlenecek AB zirvesinden önce bu öneriler üzerinde mutabakata varılmasını beklemek gerçekçi değildir. Bu gibi hayatî sorunlar zaman baskısı içinde görüşülemez. AB'nin 12 Aralıkta yapması gereken şey, Türkiye'ye tam üyelik için yakın bir gelecekte müzakerelere başlama tarihi vermek, Kıbrıs'ın üyelik sürecini ertelemektir.
Biz defalarca söyledik, bir kere daha tekrarlıyorum: Kıbrıs'ta çözümden yanayız, uzlaşmadan yanayız; ancak, hedef, Kıbrıs'ta otuz yıla yakın zamandan beri iki ayrı coğrafyaya yerleşen, kendi içinde mütecanis, uyumlu, homojen bir yapı oluşturan Kıbrıslı Türk ve Rumları yeniden iç içe sokarak yeni çatışmaların tohumlarını...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
8 konuşma daha · 26 Kasım 2002