İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 32. BİRLEŞİM · SALI

Chp grup başkanvekilleri ali topuz,kemal anadol ve haluk koç ile düzce mv.yaşar yakış'ın, türkiye ile ab arasında üyelik müzakerelerinin başlaması ile ilgili olarak alınacak karardan önce türkiye'nin izleyeceği tutum konusunda genel görüşme açılmasına ilişkin önergeleri (8/ 17,18 )

Deniz Baykal

Antalya Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 32. Birleşim · 3. yasama yılı · 14 Aralık 2004 · 4.728 kelime · yaklaşık 24 dakikalık okuma

Kaynak göster

Deniz Baykal (CHP), 14 Aralık 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: CHP GRUP BAŞKANVEKİLLERİ ALİ TOPUZ,KEMAL ANADOL VE HALUK KOÇ İLE DÜZCE MV.YAŞAR YAKIŞ'IN, TÜRKİYE İLE AB ARASINDA ÜYELİK MÜZAKERELERİNİN BAŞLAMASI İLE İLGİLİ OLARAK ALINACAK KARARDAN ÖNCE TÜRKİYE'NİN İZLEYECEĞİ TUTUM KONUSUNDA GENEL GÖRÜŞME AÇILMASINA İLİŞKİN ÖNERGELERİ (8/ 17,18 )); konuşma 4.728 kelime.

Deniz Baykal (CHP, Antalya). “Chp grup başkanvekilleri ali topuz,kemal anadol ve haluk koç ile düzce mv.yaşar yakış'ın, türkiye ile ab arasında üyelik müzakerelerinin başlaması ile ilgili olarak alınacak karardan önce türkiye'nin izleyeceği tutum konusunda genel görüşme açılmasına ilişkin önergeleri (8/ 17,18 )”. TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim tutanağı, 14 Aralık 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/deniz-baykal-22-2004-12-14-chp-grup-baskanvekilleri-ali-topuz-kemal-anadol-ve-haluk-koc-ile-duzce (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA DENİZ BAYKAL (Antalya)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; cumhuriyet tarihimizin en önemli dönüm noktalarından birisinde bulunuyoruz. Üç gün sonra toplanacak olan Avrupa Birliği zirvesinde ülkemizle ilgili olarak alınacak olan karar, yalnız bugün için değil, ülkemizin geleceği, gelecek kuşaklarımızın refahı, saadeti ve güvenliği açısından da çok büyük önem taşıyacaktır. O bakımdan, bu konuyu günlük politika düşüncelerini tamamen bir tarafa bırakarak, iktidarıyla muhalefetiyle, tam bir millî görev ve sorumluluk anlayışı içinde değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, bugün tarihî bir görev yapacaktır. Umuyorum, bu görüşmelerimizin sonucunda, Yüce Meclisimizin ortak iradesini yansıtacak bir metin üzerinde görüş birliğine varmamız ve Meclisin iradesini dünyaya ilan etmemiz mümkün olacaktır, olmalıdır.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği, bu süreç, cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana sergilediğimiz çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak hedefimizin ve bu yolda harcadığımız çabaların bir ürünüdür. Cumhuriyetimizi kuranların başlattığı büyük reform hamlesi, ülkemizin Avrupa Birliği üyeliği sürecine sokulmasının temel harcını, omurgasını hazırlamıştır. Atatürk döneminde yapılan köklü reformlar olmasaydı, Türkiye'nin, bugün, Avrupa Birliğine aday olması bile söz konusu olamazdı.

Şimdi, bizim, Parlamento olarak yaptığımız, çağdaş, laik ve demokratik bir cumhuriyet olan Türkiye'nin, uzun bir süreden beri olmuş olan Türkiye'nin mevzuatını Avrupa normlarına ve Avrupa Birliğinin kurallarına uydurmaktır. Bu çalışmayı yürütürken, biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, gelmiş geçmiş bütün hükümetlere ve bütün parlamentolara destek verdik; çünkü, biz, inanıyoruz ki, Türkiye'nin Avrupa'yla bütünleşmesi, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sürdürdüğümüz çağdaşlaşma sürecinin en son halkasını oluşturacaktır.

Biz, 1963 yılında, ülkemizin tam üyeliği hedefine de açıkça yer veren Ortaklık Anlaşmasını İsmet İnönü'nün Başbakanlığı döneminde imzalarken, Avrupa ailesiyle bütünleşme irademizi de ortaya koymuştuk. Avrupa da, aynı şekilde, tam üyelik koşullarını yerine getirdiğimiz takdirde, Türkiye'ye tam üyelik verme iradesini açıkça belirtmişti. O tarihten bu yana, Avrupa liderlerinin Türkiye'ye verdikleri mesaj daima şu olmuştur: Tam üyelik sizin elinizdedir. Siz, gerekli reformları yaparsanız, Avrupa'nın kapıları size açık olacaktır.

Şimdi ne görüyoruz; şimdi, bazı Avrupalı liderler, Türkiye hazır olsa da, bizi tam üye yapmaya arzulu olmadıkları izlenimini veriyorlar. Bize, tam üyeliğin altında özel statü veya imtiyazlı ortaklık denilen bir statü vermeye çalışıyorlar. Bazıları daha ileri giderek, topraklarının çoğu Asya'da olan bir ülke Avrupa Birliğine giremez diyorlar.

Şimdi, onlara sormak gerekir; 1963 yılında tam üyeliğimizi öngören anlaşmayı imzalarken, Türkiye'nin coğrafî konumundan haberdar değil miydiniz?! 1949 yılında Türkiye'yi Avrupa Konseyine, daha sonra Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütüne alırken, Türkiye'nin haritadaki yerini bilmiyor muydunuz?! Daha birkaç ay önce Güney Kıbrıs'ı üye yaparken, bu Ada'nın coğrafî açıdan Avrupa kıtasında olmadığını fark etmediniz mi?!

Bu iddiaların ciddiye alınacak tarafı yoktur; ancak, açıkça anlaşılıyor ki, bazı Avrupalı önemli siyasî şahsiyetlerde, önemli siyasî partilerde, hatta bazı Avrupa Birliği üyesi ülkelerin hükümetlerinde, Türkiye'nin tam üyeliği yolunda yeterli siyasî irade henüz tam oluşmamıştır. İşte, Türkiye'nin üyelik süreci, böyle elverişsiz bir siyaset ortamında Avrupa'nın gündemine girmiştir.

Gün geçmiyor ki, bir Avrupalı siyasî yetkilinin ağzından veya Avrupa'nın önemli bir gazetesinin köşeyazarının kaleminden, ülkemizi küçültücü, halkımızı incitici sözler duymayalım. Biz, Türkiye'nin Avrupa üyeliğini kuvvetle destekliyoruz. Bunun için Avrupa hukukunun gerektirdiği adımları atmaya da hazırız; ama, devletimizin itibarını, milletimizin haysiyetini feda etmeye hazır değiliz. O bakımdan, hükümetten, bu gibi yakışıksız, küçültücü, itibar kırıcı sözlere, davranışlara anında hak ettiği cevabı vermesini bekliyoruz. Türkiye, 17 Aralıkta, bir tarih alma uğruna her şeyini feda etmeye hazır bir ülke olarak gözükmemelidir.

Biz, aynı hassasiyeti, Türkiye'nin üyelik süreciyle ilgili raporların, belgelerin, metinlerin hazırlanması sırasında da göstermeliyiz. Bu konuda elimizdeki en önemli belgelerden biri olan Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle üyelik sürecini, 17 Aralıktaki zirve toplantısını şekillendiren temel belgeyi, yani, Avrupa Birliği Komisyonunun hazırladığı raporu bu açıdan ayrıntılı bir şekilde inceleme ihtiyacı vardır. Bu rapor hazırlanmadan önce, Komisyonun genişlemeden sorumlu üyesi Verheugen defalarca Türkiye'yi ziyaret etti, hükümet yetkilileriyle konuştu, başka temaslarda da bulundu. Her defasında verdiği mesaj şu oldu: Eğer Avrupa Birliğine üye olmak istiyorsanız, şu şu kanunları çıkarmalısınız, şu uygulamalara dikkat etmelisiniz, sizden beklenen şu adımları atmalısınız. Bu temasların hiçbirinde Verheugen, Türkiye'ye, bütün bunları yapsanız bile, size ancak özel bir statü verilebileceği ihtimaline hazır olmalısınız dememişti.

Türkiye, üzerine düşen bütün yükümlülükleri yerine getirmiştir. Bundan önceki hükümet döneminde başlatılan anayasa ve yasa değişiklikleri son iki yılda daha ileri götürülmüş ve Türkiye'den beklenen her şey yerine getirilmiştir. Verheugen, Türkiye'ye yaptığı son ziyarette bu çabalarımızdan dolayı övgü dolu sözler söylemiştir, Türkiye'nin önüne yeni koşullar çıkarılmayacağını belirtmiştir, Güney Kıbrıs'ın tanınması gibi bir koşulun olmadığını resmen söylemiştir ve çok iyimser bir havanın yaratılmasına katkı vermiştir; ama, aynı zatın, raporun yayımlanmasından birkaç gün önce yabancı basında yayımlanan bir demecinde, raporda Türkiye'nin çok zor hazmedebileceği koşullar bulunduğunu açıkladığını da anımsıyoruz. Bu arada ne oldu; ne değişti de, Türkiye'nin çok lehine gözüken bu hava birdenbire olumsuz bir mecraya girdi?.. Sadece, Avrupa Birliği Komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Verheugen'in sözlerinden değil, çok sayıda Avrupalı devlet adamının demeçlerinden de, Avrupa'da, Türkiye'nin üyeliği konusunda olumlu rüzgârlar estiğini görüyorduk. Birdenbire ne oldu; şu oldu: Maalesef, hükümet, durup dururken, hiç gerek yokken, zinanın suç sayılmasını öngören bir yasa değişikliği önerisiyle ortaya çıktı. Kendilerini uyardık. Bunun hiçbir Avrupa ülkesinin mevzuatında olmadığını söyledik. Avrupa'dan büyük tepki çekeceğimizi anlattık; ne yazık ki, dinletemedik. Hükümeti bu yanlış adımından döndürmek için, Parlamentonun tatile girmesini geciktirmeyi önerdik. Hükümete hatasını düzeltmesi için bir fırsat yaratmak istedik; ama, maalesef, Sayın Başbakan o tarihte mesajımızı alamadı, uyarılarımıza kulak vermedi, Avrupa'dan gelen bazı eleştirilere de kulaklarını tıkadı, hatta, daha ileriye giderek "biz Türküz, böyle baskılara boyun eğmeyiz" diye, hamaset kokan açıklamalar yaptı.

Aslında, Sayın Başbakanın, geçmiş iki yıllık iktidarları döneminde bu sözleri söylemesini gerektiren pek çok baskılarla karşılaşmıştık. Bunların başında Kıbrıs konusunda yapılan baskılar geliyordu. Sayın Başbakan, o baskılar karşısında sergilemediği o tavrı zina konusunda sergiledi ve bu tavrını da, dinimizin bir icabını yerine getirdiği izlenimini vererek yaptı. Bu, Avrupa'da büyük tepki yarattı. Brüksel'e yaptığı bir ziyaret sırasında Sayın Başbakan bu tutumunda direnemeyeceğini gördü ve geri adım attı. Zinayı suç sayma girişiminden vazgeçti, biz Türküz, baskılara boyun eğmeyiz sözünü unuttu; ama, Türkiye, bu işten büyük yara aldı ve bu yeni oluşan hava, 6 Ekimde yayımlanan Komisyon raporunun Türkiye bakımında çok sakıncalı bir biçimde şekillenmesine en büyük katkıyı yaptı.

AKP'li ve CHP'li üyelerden oluşan Parlamento heyetlerimiz, Avrupa ülkelerinde yaptıkları temaslarda, yabancı parlamenterlerden sık sık şu sözleri dinlediler: "Her şey olumlu giderken, kendi ayağınıza ateş ettiniz. O zamana kadar sesini çıkaramayan Türkiye aleyhtarı gruplara koz verdiniz. Dostlarınızı sizi savunma imkânından yoksun bıraktınız. Bugün bu öneriyi yapan Türk Hükümetinin, yarın dinî düşüncelerle, Avrupa normlarıyla bağdaşmayan yeni öneriler getirmeyeceğinden nasıl emin olabiliriz..."

Yani, değerli arkadaşlarım, Sayın Başbakanın zina konusundaki yanlış tutumu, ülkemize duyulan güveni azalttı ve Türkiye'yi Avrupa Birliği üyeliğine götürecek süreci zora soktu. İşte, bu hava içinde, evvelce çok daha olumlu ifadeler içereceğini beklediğimiz Avrupa Komisyonu raporu, bizim açımızdan hiçbir şekilde kabul edilemeyecek bazı koşullarla ve kısıtlamalarla dolu olarak çıktı.

1999 Aralığındaki Helsinki Zirvesinde, Türkiye'ye diğer adaylarla eşit kriterlerin uygulanacağı, yani, eşit muamele yapılacağı yolunda bir karar alınmıştı. Oysa, Komisyon raporu, Türkiye'ye tamamen farklı kurallar getirmekte ve hiçbir aday ülke için öngörülmeyen kısıtlamalar içermektedir.

Örneğin, Türkiye'yle yapılacak müzakerelerin ucunun açık olduğu söyleniyor. Bazı iyimser yorumcular, bunun, zaman açısından değerlendirmesini yaparak, müzakerelerin ne zaman biteceğinin belli olmadığı şeklinde yorumlanmasını sağlamaya çalışıyorlar. Oysa, başta Fransa Devlet Başkanı ve Avusturya Başbakanı olmak üzere pek çok Avrupalı devlet adamı, Türkiye'ye tam üyeliğin dışında çözümler de önerilebileceğini, özel bir statü verilebileceğini açıkça ifade ettiler. Fransa daha ileri gitti; Cumhurbaşkanı Chirac, eğer müzakereler tam üyelikle sonuçlanırsa, üyelik anlaşmasını Fransız Halkının onayına sunacağını söyledi; yani, siz her konuda anlaşsanız, istenilen bütün tavizleri verseniz bile, sonunda Fransız Halkının yüzde 51'i olumsuz oy kullandığı takdirde, Türkiye üye olamayacak; işte, verilen mesaj budur.

Komisyon raporunda, ayrıca, Türkiye'ye başka hiçbir üye için öngörülmeyen, hatta, Avrupa Birliğini meydana getiren yasalarla taban tabana zıt olan kısıtlamaların da uygulanabileceği yazılmış bulunuyor. Komisyon raporunun "Konseye Tavsiyeler" bölümünde, Türk işçilerinin serbest dolaşımının sürekli olarak kısıtlanabileceği söyleniyor. Eğer bu yola gidilirse, Türkiye tam üye olamayacak demektir. Zira, hiçbir Avrupa Birliği üyesi, Avrupa Birliğinin dört temel unsurundan biri olan insanların serbest dolaşım hakkından sürekli olarak mahrum edilmiş değildir. Bu, Avrupa Birliğinin temel felsefesine de aykırıdır; ama, bizim için bu öneriliyor. Ayrıca, müzakerelerin askıya alınması, müzakere edilecek her bölüm için ayrıca kriterlerin tespiti, kriterlerin müzakerelere başlarken önerilebileceği gibi, müzakereler aşamasında, müzakere bittikten sonra da önerilebileceği gibi, başka ülkeler için uygulanmayan bir anlayışa bu raporlarda yer veriliyor. Bununla da kalmıyor, Lozan Antlaşmasına açıkça aykırı olan bazı öneriler ve beklentiler dile getiriliyor.

Lozan'da azınlık olarak tanınmayan bazı dinî ve etnik grupların azınlık statüsüne alınması isteniyor. Gene, Lozan'da tanınmayan patriğin ekümenik statüsünün kabulü talep ediliyor.

Raporda, Ermenistan'la ilgili beklentiler de yer alıyor. Türk-Ermeni sınırı açılmalıymış ve Türkiye ile Ermenistan -onların tabiriyle söylüyorum- 1915-1916 yıllarında yaşanan trajik olaylar konusunda uzlaşmaya varmalıymış! Ermenistan'ın, mevcut sınırı tanımadığından, Türkiye'den toprak talebinde bulunmaya devam ettiğinden raporda bahis yoktur. "Geçmişteki trajik olaylarla ilgili uzlaşmaya varın" sözleri de, sözde soykırımı tanıyın talebinin üstü kapalı bir biçimde ifade edilmesi anlamına geliyor.

Ayrıca, Dicle ve Fırat Havzalarındaki barajların ve sulama sistemlerinin Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğinden sonra uluslararası yönetime sokulabileceğinden söz ediliyor. Avrupa hukukunda bunun yeri var mı; yok; ama, bizden isteniyor.

Güney Kıbrıs'ı "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak tanımamız, gene diplomatik bir dille öneriliyor.

Öcalan'ın yeniden yargılanması için, yasalarımızın değiştirilmesi isteniyor. Buna benzer daha birçok talep raporda yer alıyor.

İşin üzücü tarafı şu ki, bu rapor yayımlandıktan birkaç saat sonra, Sayın Başbakanımız, verdiği bir demeçte, bu raporu olumlu ve dengeli bulduğunu söylemiştir. Bu, Türk siyasî tarihinde yapılmış en büyük gaflardan birisidir. (CHP sıralarından alkışlar) Siz, ülkenize tam üyeliğin altında çözümler öneren, diğer hiçbir adaya reva görülmeyen, sürekli kısıtlamalar isteyen, Lozan'a ters düşen, seksen yıllık dışpolitikamıza aykırı hususlar içeren bir raporu, nasıl olumlu ve dengeli bir metin olarak nitelendirebilirsiniz?! Üstelik, belli ki, bu raporu tam inceleyememişsiniz, inceleyecek vaktiniz olmamış. Bu rapor, daha tercüme edilip önünüze konulmamış. Bu açıklama, raporun açıklanmasından birbuçuk saat sonra yapılıyor. Böyle alelacele olumlu bir beyanda bulunmaya niçin ihtiyaç duydunuz? Raporu inceleyelim, görüşümüzü kamuoyuna daha sonra açıklayacağız demek çok mu zordu?!

Değerli arkadaşlarım, içpolitika kaygılarıyla, içeriye "bir başarı kazandık, beklenen rapor olumlu çıktı, istediğimiz gibi rapor alabildik" mesajını verebilmek için, rapor buna hiç elverişli bir nitelik taşımadığı halde, siz, alelacele böyle bir beyanda bulunursanız, sadece yanlış bir değerlendirme yapmış olmakla kalmazsınız, aynı zamanda bu rapor karşısında ülkemizin vermek zorunda olduğu mücadeleye en büyük zararı getirirsiniz. Herkesin tepkiyle karşılanacağından kaygı duyduğu, Verheugen'in "zor hazmederler bunları" dediği raporu siz kolayca hazmettiğiniz mesajını verirseniz, tam üyelik dışında bir statüye gönüllü olduğunuz izlenimini, intibaını, umudunu yabancılara verirsiniz; bu da, Türkiye'nin müzakere sürecine verilebilecek en büyük zararı oluşturur.

Biz, daha rapor yayımlanır yayımlanmaz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak bir komisyon kurduk, raporu satır satır inceledik ve biraz önce bazı örneklerini verdiğim sakıncaları, ülkemiz açısından hiçbir koşulda kabul edilmeyecek hususları saptadık. Bu konuda hükümeti uyardık. Bu tespitlerimizi arkadaşlarımız, Meclis Avrupa Birliği Uyum Komisyonunda Sayın Dışişleri Bakanına bizzat duyurdular, ayrıca, Plan ve Bütçe Komisyonunda Dışişleri Bakanlığı bütçesi görüşülürken aynı uyarıları bir kez daha yaptık. Bu manzara karşısında Türkiye'nin tutumu ne oldu, bunu öğrenmeye çalıştık. Sonunda ortaya çıktı ki, Sayın Dışişleri Bakanımız, gördüğü bazı eksiklikleri, mektupla, Avrupa Birliği üyesi Dışişleri Bakanlarına bildirmiştir.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin bu rapor karşısında takınmış olduğu bu tavrın bu şekilde ortaya çıkmış olması bile, Türkiye'nin Avrupa Birliği karşısında takınmak zorunda olduğu tavrı takınmadığının en ciddî ifadesidir.

17'sinde zirve toplanacak Brüksel'de. Zirvede, devlet başkanları, hükümet başkanları var. Türkiye'nin, daha, bizim şikâyetlerimiz sonucunda geçen hafta gerçekleştirilen toplantılar yapılıncaya kadar, Cumhurbaşkanımızın, Başbakanımızın, resmen hükümetimizin, devletin temel kurumlarının ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin, bu rapor ve bu anlayış karşısında, tarihimizin en önemli dönüm noktasına giderken, nasıl bir değerlendirme yaptığını öğrenme fırsatı olmamıştı. Sanki, bize neyi münasip görürlerse onunla yetinmeye hazır olduğumuz izlenimini veriyorduk. Sadece görevimizi, bize verilecek olan kararı olabildiğince iyimser yorumlarla kendi kamuoyumuza aktarmaktan ibaret bir görevle yükümlü olduğumuzu düşünüyorduk; böyle bir yaklaşım içindeydik. O kararı değiştirmeye, bu yanlış tutumu düzeltmeye yönelik etkin bir mücadele, Türkiye son bir haftaya gelinceye kadar verilmemiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

DENİZ BAYKAL (Devamla)Yani, önce, zina kriziyle raporun olumsuz çıkmasına neden olunmuştur, arkasından, bu rapor olumlu bir rapor diye ilan edilerek ve yapılacak hiçbir şey yokmuş gibi, bize, doğal olarak ne vereceklerse onu kabul etmeye mecburmuşuz gibi bir anlayış içerisinde, Türkiye, pasif, edilgen, teslimiyetçi bir yaklaşımla bu süreci geçirmiştir.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak büyük tepki gösterdik, herkesin görüşünü açıklaması, Türkiye'nin devlet politikasının ortaya konulması gerektiğini ifade etmeye gayret ettik. Eksik olmasınlar, Sayın Cumhurbaşkanına, Başbakan ve Dışişleri Bakanımız, Dışişleri Bakanlığımız yetkilileri giderek, bilgi verdiler ve devlet zirvesinden bir ses duymak olanağını elde ettik. Daha sonra bizi ziyaret ettiler, o ziyaret vesilesiyle, değerlendirmelerimizi anlattık. Hükümetin de bu değerlendirmeleri paylaştığını gördük; ama, bunlara karşı gerekli, etkin tavrı kamuoyunda açık bir biçimde söyleme konusunda tereddütler içinde olduğunu müşahede ettik ve bundan da üzüntü duyduk; ama, biz, yine, değerlendirmelerimizi, olabildiğince yüksek bir sesle anlatmaya, ifade etmeye çalıştık.

Son günlerde Avrupa Birliğinde, hükümetin bu pasif tutumu ne olursa olsun, tam üyeliğin dışında bir ilişki biçimini Türkiye'nin kabul etmeyeceği konusunda bir teşhisin yavaş yavaş yapılmaya başlandığını memnuniyetle görüyoruz. Türkiye'nin, gerçekten, bu konuda kendisine ne sunulursa onu kabul etmeye hazır olmadığını bütün dünyanın bilmesi gerekiyor ve bunu hep birlikte anlatmak durumundayız.

Bakın, şu gerçekleştirdiğimiz Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantısı dahi, olağanüstü güç koşullarda ve çok da gönüllü olmadan gerçekleştirilmiş bir toplantıdır. Cumhuriyet Halk Partisinin ısrarı ve yakın takibiyle bu gerçekleşmiştir. Düşünebiliyor musunuz, geleceğimizi en derinden etkileyecek olan bu büyük olayın gerçekleşmesine şunun şurasında bir haftadan az süre kalmış, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu konuda bir tavır takınması ihtiyacını daha kimse hissetmemiş! Bu, üzüntü verici bir manzaradır. Hatta, şimdi, bu toplantının dahi gerçekleştirilmesi, acaba, bizi, Avrupa Birliğinde bir ayak bağı oluşturarak engellerle karşı karşıya bırakır mı kaygısıyla değerlendirmelerin yapıldığını üzüntüyle görüyorum.

Bir karar tasarısı çıkaralım diyoruz; bir hazırlık yaptık, bunu da ülkenin mücadelesine oldukça yardımcı olacağı düşüncesi içinde hazırladık, herhangi bir engel çıkarmamaya özen göstererek bunu gerçekleştirdik; bunu çıkarıp çıkaramayacağımız, şu dakika itibariyle belli değildir. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanacak -dört gün sonra zirve var- Türkiye Büyük Millet Meclisi, belki, bir karar alamadan, anlayışını ortaya koyamadan gidecek.

Değerli arkadaşlarım, bu, doğru bir yaklaşım değildir. İşte, bu yaklaşım, Türkiye'nin Avrupa Birliği konusunda içine girdiği sıkıntılara katkı getirmektedir. Bu sıkıntılar bizim tutumumuzdan kaynaklanıyor demiyorum, hükümetin bu konuda iyi niyetle gayret gösterdiğini biliyorum, mümkünse en iyi şekilde tam üyeliği gerçekleştirme arayışı içinde olduğunu görüyorum; ama, buna karşı, var olan engelleri aşma konusunda bir kararlılık, bir heyecan, bir çalışma içinde olduğu kanaatinde değilim "ne verilirse, aman, bozmayalım, kimseyi kırmayalım, verilenle yetinelim" yaklaşımı içinde olduklarını düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, biz, bu tutumu yadırgıyoruz. Devlet sorumluluğu taşıyanlar, ülkemize karşı bir haksızlık yapıldığı zaman, çifte standart uygulandığı zaman, derhal tepki göstermelidir; maalesef bu yapılmamıştır.

Şimdi, Avrupa Birliği Dönem Başkanı Hollanda tarafından hazırlanan zirve karar tasarısı metinlerine bakıyoruz; ikinci aşama, 6 Ekim raporundan sonraki metinler... Üslup olarak biraz ağırlaştırılmış; ama, özü itibariyle, bu metinlerde yer alan hususlar, Komisyon raporundaki ifadelerdir.

Şunu herkesin bilmesini istiyorum ki, bugün pek çok çevrenin -hükümet dahil- tepkisini çeken o taslaklar, aslında, Sayın Başbakanın "olumlu ve dengeli" dediği 6 Ekim raporunun özünü yansıtmaktadır. Bu taslaklarda ortaya çıkan bütün olumsuzlukların tümü, 6 Ekimde "olumlu" denilen raporun içinde vardır ve Türkiye, o 6 Ekim raporu karşısında bir büyük heyecan içine, coşku içine girmeye yönlendirilmiştir, büyük sevinç çığlıkları atılmıştır, düğün bayram yaşanmıştır, sonuç alındı havasına girilmiştir; şimdi, işin iç yüzü yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.

AB Dönem Başkanlığının zirve kararına esas teşkil edecek bir karar tasarısı geçenlerde basına sızdırıldı; daha sonra, ikinci bir tasarının hazırlandığı anlaşıldı, geçen hafta, üçüncü bir tasarı elimize geçti. Bazı kelime değişiklikleri yapılmakla birlikte, her üç tasarının özü aynıdır ve Komisyon raporundan esinlenmiştir. Ne deniliyor Başkanlığın kâğıtlarında; "Türkiye'yle ucu açık müzakerelerin yapılacağı" söyleniyor.

Değerli arkadaşlarım, bu "ucu açık" sözüne dikkat edelim. 25 Avrupa Birliği üyesi var ve bu üyelerin hiçbiriyle, müzakere başlarken, o müzakerenin ucu açık olduğuna dair bir açıklama yapılmamıştır. Şimdi, ilk kez ve tek olarak, Türkiye ile başlayacak olan müzakerenin ucu açık olduğu ısrarla, inatla ifade edilmek isteniyor. Bu ucu açık sözü ne anlama geliyor, ne demektir, ne var bu ucu açık şifresinin altında?.. Açıkça söylenmeyen bir şey var. Bir parola bu. Nedir bu ucu açık sözü, bununla ne söylenmek isteniyor; kısa vadede bir çözüm yok, ucu açık, zaman çok uzayacak mı denilmek isteniyor? Zaten on yıldan önce olmayacak diye, 2014'ten önce yok diye resmen ifadeler var; on yıldan sonrası için de mi ucu açık, bu mu söylenmek isteniyor? Ya da, bu ucu açık sözüyle, hedefi belirsiz mi denilmek isteniyor? Yani, bunun tam üyeliğe dönüşmesi zorunlu değildir mi denilmek isteniyor? Ya da, ucu açık sözüyle, bunun başarıyla sonuçlanması zorunlu değildir, müzakere edeceğiz, müzakere boyunca umutla bir ilişki bekleyişi içinde çalışmalarımızı sürdüreceğiz; ama, bu, ucu açık olmaya devam edecek mi deniyor? Ya da, hangi haklı, meşru ihtiyaca cevap vermek için bu ucu açıklık ilk kez Türkiye'yle müzakerede ifade ediliyor? Bunu aydınlığa kavuşturmak ihtiyacı vardır. Cuma günü çıkacak olan zirve açıklamasında da, bu ucu açık sözünü görmek istemiyoruz. Ucu açıklık, siz başkasınız demektir, sizinle müzakerenin nereye varacağını bilmiyoruz, ne kadar süreceğini bilmiyoruz, sonuçlanıp sonuçlanmayacağını bilmiyoruz demektir. Eğer, bu doğruysa, bu uygun değildir, kabul edilebilir değildir, iş buralardan başlıyor.

Türkiye'yi tam üyeliğe götürmeyebilecek, ülkemize özel bir statü verilmesiyle sonuçlanabilecek bir müzakere ima ediliyor. Bunun ne anlama geldiğini Fransa Cumhurbaşkanı Chirac açıkladı. "Üç senaryo var; ya müzakereler sonuçsuz kalır ve kesilir veya Türkiye ile AB tam üyeliğin dışında bir işbirliği modelinde, yani, özel statü üzerinde anlaşırlar veya müzakereler tam üyelikle sonuçlandırılır; ancak, bu takdirde de, bu olursa da, Fransız Halkının onayını isterim" diyor. Yani, üç yoldan ikisi bizi tam üyeliğe götürmüyor, üçüncüsü de Fransız Halkının referandumuna bağlı oluyor.

Komisyonun tavsiyelerinde, işçilerin sürekli dolaşımının kısıtlanabileceği söyleniyordu; Başkanlığın kâğıtlarında Komisyonun önerisi daha da ağırlaştırılmış, işçilerin serbest dolaşımı yerine "insanların serbest dolaşımı sürekli olarak kısıtlanabilir" denilmiştir; yani, Türkiye, üye olduktan sonra da, Türk vatandaşları -çalışmak için gidecek olanlar değil- Avrupa Birliğine vizeyle girecek.

Değerli arkadaşlarım, böyle üyelik olur mu?! Bu, kabul edilebilir mi?!

Avrupa Birliği dediğimiz, dört temel sütuna dayanıyor; bunlardan birisi Avrupa Birliği içinde yer alan ülkelerin vatandaşlarının tüm mallarının serbest dolaşımıdır; ikinci sütun hizmetlerin serbest dolaşımıdır; üçüncüsü sermayenin serbest dolaşımıdır; dördüncüsü de insanların serbest dolaşımıdır.

Türkiye, Avrupa Birliğine girecek; fakat, Türkiye vatandaşları Avrupa ülkelerine gitmek için vize kuyruklarında beklemeye devam edecek, böyle bir öneriyi biz tam üyeliği öngörüyor diye kabul edeceğiz!.. Böyle bir şey kesinlikle söz konusu olamaz.

Son metinde açıkça "özel statü" ifadesi yer almasa bile, bu kısıtlayıcı hükümlere yer verilirse, biliniz ki, öngörülen model, adı konulmamış bir özel statüdür. Yani, Türkiye'ye özel statü verildiğinin açıkça ilan edilmesine ihtiyaç yoktur, kurulan ilişkinin, özel bir ilişki olması, Türkiye için sürekli kısıtlamaların yürürlüğe sokulmuş olması, Türkiye'yle kurulan ilişkinin özel statü olduğu anlamına gelir, gelmelidir. O nedenle, biz, tam üyelik ısrarımızı sadece sözcüklerde değil, önerilen modelin içeriğinde, muhtevasında da aramak durumundayız.

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız dönemde Türkiye çok büyük gayretler gösterdi. Bundan önceki Parlamento çok önemli anayasa değişiklikleri yaptı, biz önemli anayasa değişiklikleri yaptık, kanunları değiştirdik; bütün bu çabalar, kırk yıldır hak edilmiş bir sonuca kimse itiraz edemesin diye yapılıyor ve bütün bunları herkesin teslim etmesinin kaçınılmaz olduğu bir noktaya geldik. Bugün, şimdi, Avrupa Birliğinin, Türkiye bu kadar ciddî çabalar sergiledikten sonra, bize tam üyelikten farklı bir statüyü önermesi, hiçbir şart altında kabul edilebilir değildir.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, bu konuda büyük gayret gösterdi, Parlamentosunu çalıştırdı, yasaları değiştirdi, Kopenhag Kriterlerini uygulamak için gereken her şeyi yaptı; bununla da yetinilmedi. Basın haberlerine bakılırsa, çekingen davranan bazı ülkeleri ikna etmek için, milyarlarca dolarlık uçak alım anlaşması imzaladık. Başka ülkeler, böyle büyük alımlar yaptıkları zaman, pek çok avantaj elde ederler; devlet başkanları o ülkeleri ziyaret eder, bu alımı telafi edici ekonomik tavizler istenir, siyasî alanda o ülkelerin çıkarları doğrultusunda tavırlar sergilenir. Bizde ne oldu? Bu alım sözleşmesinin imzalanmasından sonra, ilgili ülkelerin başkanları ortak bir basın toplantısı bile yapmaya yanaşmadılar. Öngörülen basın toplantısı, Türkiye'ye haber bile verilmeden iptal edildi. Berlin toplantısına gitmek üzereyken havaalanında basın toplantısı düzenleyen Sayın Başbakan "basın toplantısının iptal edildiğinden haberim yok" diyordu. Demek ki, bize haber bile vermeye ihtiyaç duymadan, kendiliklerinden, bu toplantıyı iptal etmişlerdi. Peki, siyasî açıdan ne yaptılar? Ertesi gün Paris'e dönen Fransa Cumhurbaşkanı, biraz önce sözünü ettiğim üç senaryoyu dile getirdi; bunlardan ikisi Türkiye'nin üyeliğini dışlayan, biri de Fransız Halkının insafına bırakan senaryolar. Şimdi, merak ediyorum; o uçak alım anlaşması konusunda hükümetimizin yaklaşımında bir değişme var mıdır yok mudur?

Bu arada, Avrupa Parlamentosu bir karar tasarısı hazırladı, bugün son şekli veriliyor ve oylanıyor. Orada ne deniliyor: "Türkiye'nin üyeliği, bütün şartlar yerine getirilse bile, Avrupa'nın hazmetme kabiliyetine bağlıdır" deniliyor. Yani, öyle bir müzakere içerisine giriyoruz ki, on yıl boyunca müzakere edeceğiz, olağanüstü özel engelleri, güçlükleri aşacağız, en sonunda, müzakere sürecini belki başarıyla sonuçlandıracağız, bize, müzakere başarıyla sonuçlandı; ama, teşekkür ederiz, biz bir kenara çekilelim, kendi aramızda, Türkiye'yi Avrupa Birliğinin hazmetme, taşıma kapasitesi var mı yok mu bunu ayrıca değerlendirelim, sonucu size duyururuz diyecekler. Dengeli olmayan, simetrik olmayan bir müzakere süreci, sonu belirsiz bir müzakere süreci, on yıl boyunca sizi bir umutla koşturup, on yılın sonunda, hayır deme, meşru olarak hayır deme seçeneğini, müzakereyi başarıyla bitirseniz dahi, elinde tutan bir tavır. Onu aşsanız, Fransız Halkının referandumu. Bugün, Fransız Halkının referandumu, yarın, belki, başka ülkelerin aynı uygulamaya yönelmesi ve referandumlarla Türkiye'nin kuşatılması olasılığı.

Değerli arkadaşlarım, Avrupa Parlamentosunun karar tasarısında bu hazmetme kapasitesi bir potansiyel engel olarak ortaya konuluyor. Verilen mesaj şudur: Siz üzerinize düşen her şeyi yapsanız bile, eğer, biz, siyasî, ekonomik veya başka açılardan hazır değilsek sizi üye yapmayız.

Değerli arkadaşlarım, dahası var; kararda Kürt güçlerinden bahsediliyor. Değerli arkadaşlar, ne zamandan beri bir terör örgütünün eşkiyalarından, sanki bir devletin ordusu gibi, güçler sıfatıyla söz ediliyor?! İspanyol terör örgütü ETA mensuplarına Bask güçleri mi diyorsunuz?! IRA militanlarına Kuzey İrlanda'daki Katolik güçler mi diyorsunuz?! Bunlar için söylemiyorsunuz; ama, Türkiye'ye gelince, hiçbir ölçünüz, endazeniz kalmıyor; çünkü, biliyorlar ki, Türk Hükümeti buna tepki göstermeyecek, hak ettiği cevabı vermeyecek. Nitekim öyle oldu; bu ifadelere karşı hükümetten hiçbir ses çıkmadı.

Raporda, bundan başka, Kürt siyasî partilerinin Mecliste temsilinden bahsediliyor. Türk Anayasasına göre etnik veya dinî esasa dayalı siyasî parti kurulamayacağını bilmiyorlar veya biliyorlar, ama, umursamıyorlar.

Ayrıca, raporda Kürtçe ve Ermeniceden azınlık dilleri olarak bahsediliyor.

Değerli arkadaşlarım, Kürtler bir azınlık mıdır?! Kürtlerin bu ülkenin aslî bir unsuru olduğunu, bunlara, hâlâ, niye anlatamadık?!

Bununla da kalmıyor, Güney Kıbrıs'ın Kıbrıs cumhuriyeti olarak tanınmasını istiyorlar.

Ermeni sınırının açılmasını istiyorlar.

Atatürk Barajının inşa edilmesinin komşularımıza verilen suyu azalttığından şikâyet ediyorlar.

Heybeliada Ruhban Okulunun açılmasını istiyorlar.

Yunanistan'la ihtilaflarımızın Adalet Divanına gönderilmesinden söz ediyorlar.

Parlamentonun karar tasarısında buna benzer pek çok ifade yer alıyor. Bütün bunlara hükümetimizin tepkisi ne olmuştur, bileniniz var mı?! Avrupalı parlamenterlerle bir araya gelen iktidar ve muhalefete mensup milletvekillerimiz tepki gösteriyorlar; peki, hükümet ne yapıyor; hükümetten ses yok. Muhalefet olarak biz tepki gösteriyoruz, iktidar olarak, iktidarı bu tepkinin yanında göremiyoruz; hükümetten ses yok. Bu kadar ciddî konularda, büyük mücadele gerektiren konularda sadece mektup yazmakla görevimizi yapmış sayılamayız.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak, biz, bu tepkilerin yeterli olmadığını ifade ettik; Sayın Cumhurbaşkanının başkanlığında bir devlet zirvesi toplanmasını önerdik; hükümetin daha kararlı bir tutum sergilemesini istedik; Mecliste bir genel görüşme yapılarak, milletimizin düşünce ve duygularına tercüman olacak ortak bir deklarasyon yayımlanmasını talep ettik, etmeye de devam ediyoruz.

Memnuniyetle görüyoruz ki, bir anlamda, devlet zirvesi toplanmıştır; oradan, Türkiye'nin genel beklentilerini yansıtan bir açıklama yapılmıştır. Sayın Başbakan, biraz gecikerek de olsa, nihayet, bazı haksız talepleri kabul edemeyeceğimizi belirtmiştir. Ancak, Sayın Başbakanın ifadelerinde yine de bir çekingenlik havası seziyoruz; bazı haksızlıklara tepki gösteriyor; ama, Avrupa Birliği bu haksızlıklarda ısrar ederse, tam üyelik dışındaki seçeneklere açık bir müzakere önerisi yaparsa, Türkiye'nin nasıl bir tavır alacağını hâlâ açıklıkla söylemiyor; bize ikinci sınıf bir üyelik verilmesini öngören bir karar alırsanız, ikinci sınıf bir devlet muamelesi yaparsanız sizinle masaya oturmayız diyemiyor. 1997 Lüksemburg Zirvesinde Türkiye'ye yapılan haksızlık karşısında o zamanki Türk Hükümetinin gösterdiği kararlı tavrı bugünkü hükümet sergileyemiyor. Belli ki, Türkiye'yi avutacak bir iki kelime oyunuyla metinde ufak tefek değişiklik yapılırsa, bunu halka takdim etme şansı vardır diye düşünüp, masaya oturma ihtimalini herkesin önüne koyuyorlar.

Hükümeti her türlü tavizi vererek masaya oturtmaya çalışan bazı iş ve medya çevrelerinin telkinlerinden hükümetin kendini kurtarabildiğinin bir işareti, maalesef, hâlâ yoktur. Biz, aynı tecrübeyi, bu yılın başlarında Kıbrıs meselesinde de yaşadık. Umarım ki, şimdi, hükümet geçmişten ders alarak daha kararlı bir tutum izleyecektir; umarım ki, Sayın Başbakan, son günlerde iç ve dış basına söylediği sözlerin arkasında durabilecektir; umarım ki, 18 Aralık günü Türk Milletini mahcup edecek bir durumun yaratılmasına izin vermeyecektir. Bu baskılar ve haksızlıklar sürerse, o gün, kalkacak, biz Türküz, baskılara boyun eğmeyiz diyebilecektir. Bunu yaparsanız, biz de sizin yanınızda yer alacağız. (CHP sıralarından alkışlar)

Ülkemize yapılan haksızlıkların ve ayırımcılığın sonucunda istediğimiz neticeyi alamazsak ve gelişmeler bizi ikinci sınıf bir devlet durumuna düşürecek olursa, hükümet de, AB'yi sorumluluğuyla baş başa bırakıp, bu koşullarda masaya oturmam derse, hiç kimse kuşku duymasın ki, biz, Cumhuriyet Halk Partililer olarak, hükümeti değil, Türkiye'yi bu duruma düşürenleri suçlarız ve onlara karşı elbirliğiyle mücadelemizi yaparız.

Bu düşüncelerle, Yüce Meclisin onayına bir karar tasarısı sunacağız. Cumhurbaşkanının Başkanlığındaki zirveden çıkan karar doğrultusundaki bu tasarıyı Yüce Meclisin oybirliğiyle onaylayacağını ümit ediyoruz. Bu tasarı, hükümete güç verecektir, destek verecektir, Türkiye'nin itibarını yükseltecektir. Bugün, parti menfaatlarını, kişisel kaygıları bir tarafa bırakarak, millî bir davada birleşmek zorundayız; hepimiz bu davada tek bir yumruk gibi birlik olmalıyız diye düşünüyorum; cuma günü alınacak olan karara yönelik son çabalarında hükümete başarılar diliyorum.

Her türlü çaba sergilenmelidir. Bu çabalarda, biraz önce Sayın Dışişleri Bakanının burada yaptığı konuşmada da ifade ettiği gibi, temel hedef, tam üyelik dışında, lafzıyla dışında, içeriğiyle, muhtevasıyla dışında bir önerinin kesinlikle kabul edilemez olduğunu herkesin net bir şekilde anlamasını sağlamak olmalıdır. Avrupa Birliği zirvesinde yer alacak olan bütün devlet başkanları bilmelidirler ki, tam üyelik dışında bir ilişkiyi ima eden bir karar, hiçbir şekilde bizim için kabul edilebilir değildir; bunun ortaya konulması fevkalade önemlidir diye düşünüyorum.

"Ucu açık" ifadesi de bu çerçeve içerisinde önemli bir yer tutuyor. Bu ilişkinin, bu müzakerenin ucu açık olmamalıdır; herkesin yaptığı gibi bir müzakere olması sağlanmalıdır. Normal bir müzakere yapmalıyız. Hemen bitecek değildir. On yıl diyorlar, peki on yıl; ama, sonunda, tam üyeliği sıkıntıya sokacak bir peşin angajmana kimse girmesin. On yıl da bekleriz, on yıl da sabrederiz; ama, sonunda, mutlaka tam üyelik olabilmelidir. Tam üyelik dışında, onun içeriğini boşaltacak bir düzenleme olmamalıdır; yani, serbest dolaşımın sürekli olarak kısıtlanabilmesi Türkiye için söz konusu olmamalıdır; Komisyon raporundaki bu ifade mutlaka değişmelidir. Eğer o olursa, Türkiye, hiçbir zaman vatandaşları Avrupalı sayılmayan, coğrafyasıyla, sermayesiyle, belki işgücüyle değer taşıyan, pazarıyla değer taşıyan bir ülke olarak anlaşılmış olacaktır; bu "insanınla değil, pazarınla, sermayenle, doğal kaynaklarınla ilgi çekicisin, stratejik konumunla ilgi çekicisin" demenin bir yolu olacaktır. Biz, sadece coğrafyamızın değil, bütün insanlarımızın da Avrupa Birliği içerisine girmesi hakkını elde etmek istiyoruz; bu da, en temel noktalardan biri olmalıdır.

Ayrıca, tabiî, cuma günü alınacak olan kararda "özel koruma ve derogasyon" sözlerine çok dikkat etmeliyiz; yani, derogasyon dedikleri zaman, bunun altında ne var bakmalıyız. Derogasyon dedikleri, hakkın askıya alınması. Hak var; ama, kullanmanız askıya alınıyor. Size verilmiş gibi gözüküyor; ama, kullanılamaz hale getiriliyor. Türkiye'yle ilgili derogasyon konusu, makul sayılabilecek bir geçiş döneminin şartları dışında, kesinlikle söz konusu olmamalıdır. Elbette, bir geçiş döneminin şartları içerisinde geçici düzenlemeler yapılabilir, hatta, bu, serbest dolaşım ilkesiyle ilgili olarak da yapılabilir; ama, kalıcı bir düzenlemeyi hazmetmek, içimize sindirmek kesinlikle mümkün olmamalıdır.

Yine aynı şekilde, Kıbrıs konusunun hiçbir şekilde önümüze getirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Sayın Dışişleri Bakanına, bu konuda yaptığı açıklamalar için teşekkür ediyorum. Gerçekten, Kıbrıs konusu ile Türkiye'nin Avrupa Birliğine üyeliği konusu, birbirine karıştırılamayacak kadar iki ayrı önemli, devasa konudur. Kendi koşulları içerisinde ele alınıp çözülmesi gereken bu konuları birbiriyle irtibatlandırıp, birbirinin etkisi altına sokmak, bunların her birini sıkıntıya sürüklemeyi kabul etmek demektir. Aralarında hiçbir ilişki de yoktur.

Kırk yılı aşkın bir süreden beri, dünya, Kıbrıs sorununa bir çözüm arıyor. Geldiğimiz noktada, açık bir gerçektir ki, Kıbrıs, iki ayrı milletin, iki ayrı toplumun, iki ayrı dinin, iki ayrı dilin, iki ayrı kültürün bir arada yaşadığı bir coğrafyadır ve o insanların, kendilerine özgü, ayrılmış toprakları vardır. Onların bir araya gelmelerinin şartları, elbette, müzakereyle sağlanacaktır. Bu müzakereye, Türkiye, daima katkı yapmıştır; en temel noktalarda haklarımızı askıya alma pahasına, Türkiye katkı yapmıştır. Annan Planı Rumların oylarıyla reddedilmiştir. Türkler, çıkarlarına tam uygun olmadığı halde, kabul etme kararını almışlardır. Avrupa Birliği, şimdi, bu noktada, Türkiye'ye "Güney Kıbrıs'ı tanı, seninle öyle müzakere yaparım" diyecek olursa, bu hiçbir şekilde ne hukukun şartlarına ne siyasetin gereklerine ne ahde vefa anlayışına sığar; hiçbir şeye sığdırılamaz. O nedenle, bu irtibatı reddetme konusunda kararlılığı sonuna kadar götürmek gerektiğine inanıyorum.

Kıbrıs sorununun çözümü için, elbette, uyum ve işbirliği anlayışı sürdürülebilir, onu anlamak mümkündür, onun şartları vardır; ama, Avrupa Birliği ile Türkiye'nin üyelik müzakeresine başlamasının şartı olarak bunun önerilmesi ve Türkiye tarafından hazmedilebilmesi kesinlikle mümkün değildir. Hükümetin bu konudaki açıklamalarını da bir teminat olarak kabul ediyorum. Biz de, muhalefet olarak, aynı anlayıştayız. Avrupa Birliğinin de, bu konuda, Türkiye'ye gerekli saygıyı göstermesi gerektiğini düşünüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, cuma günü alınacak olan kararın Avrupa Birliği için de, Türkiye için de hayırlı olmasını diliyorum. Bu karar, bilinmelidir ki, sadece, Türkiye'ye bir lütuf olmayacaktır; bu, Avrupa Birliğinin kendisini dünya gerçekleriyle, Avrupa gerçekleriyle kaynaştırması ve uzlaştırması anlamına gelecektir. Dünyanın geleceği bakımından, Avrupa'nın geleceği bakımından bu karar fevkalade önemli sonuçlar doğuracaktır. Avrupa'nın, geleceği gören devlet adamlarının, vizyonu olan insanlarının bunu kavrayacağına güveniyorum. Türkiye'yi dışlayarak ya da ikinci sınıf bir ülke konumuna iterek, bu ilişkiyi kurmanın mümkün olmadığını herkesin takdir etmesini diliyorum, hükümete de 17 Aralık tarihindeki çalışmaları için şimdiden başarılar diliyorum, sizlere de sevgiler, saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından ayakta alkışlar, AK Parti sıralarından alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

14 konuşma daha · 14 Aralık 2004

14 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook