İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 35. BİRLEŞİM · PAZARTESİ

2005 mali yılı bütçe kanun tasarısı (tümü)

Deniz Baykal

Antalya Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 35. Birleşim · 3. yasama yılı · 20 Aralık 2004 · 5.769 kelime · yaklaşık 29 dakikalık okuma

Kaynak göster

Deniz Baykal (CHP), 20 Aralık 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 35. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2005 MALİ YILI BÜTÇE KANUN TASARISI (TÜMÜ)); konuşma 5.769 kelime.

Deniz Baykal (CHP, Antalya). “2005 mali yılı bütçe kanun tasarısı (tümü)”. TBMM Genel Kurulu, 35. Birleşim tutanağı, 20 Aralık 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/deniz-baykal-22-2004-12-20-2005-mali-yili-butce-kanun-tasarisi-tumu (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA DENİZ BAYKAL (Antalya)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda, 2005 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısının tümü üzerindeki görüşmeler konusunda, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun düşüncelerini, değerlendirmelerini yansıtmak üzere huzurunuzdayım. Bu vesileyle, Sayın Başkan size ve tüm Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi milletvekili arkadaşlarıma, kendi adıma, Cumhuriyet Halk Partisi adına en içten saygılarımı sunuyorum.

Değerli arkadaşlarım, bütçeyle ilgili gündemimizdeki değerlendirmelere geçmeden önce, bugün cenaze törenlerini gerçekleştirdiğimiz beş güvenlik görevlimizin haince bir pusuya hedef seçilerek öldürülmüş olması karşısında hepimizin hissiyatını bir kez de ben ifade etmek istiyorum. Gerçekten, çok büyük üzüntü içindeyiz, bu saldırıyı şiddetle lanetliyoruz ve beş güvenlik görevlimize yönelik olan bu saldırının, aslında, onların şahıslarının ötesinde, Türkiye Cumhuriyetine yönelik bir saldırı olduğuna hükümetin ve sizin dikkatinizi çekmek istiyorum.

Elbette, hepimiz derin bir üzüntü içindeyiz, acımız bugün çok yüksek; ama, bu üzüntülerimizi ve acımızı ifade ederken, bu olayın nasıl olup da gerçekleştiğini, niçin gerçekleştiğini de düşünmek ve değerlendirmek zorundayız; çünkü, burada hedef seçilen insanlar, korumasız, sahipsiz, resmî bir görevi olmadan, oraya ticarî amaçlarla gitmiş kişiler konumunda değildir. Buraya gidenler, Türkiye Cumhuriyetinin resmî görevlileridir, güvenlik görevlileridir ve meşru bir misyonla, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Türkiye Cumhuriyetinin Bağdat Büyükelçiliğinde görev yapmakta olan temsilcilerine hizmet vermek üzere hükümetimiz tarafından görevlendirilmiştir ve oraya görevle gitmektedirler. Böyle bir resmî nitelik içerisinde oraya gitmekte olan insanlara bu saldırının yapılabilmiş olması ve bu saldırı karşısında bizim sadece üzüntü beyanlarıyla yetinmek durumunda kalmamız gerçekten çok acıdır.

Irak'taki tablonun nasıl değerlendirilmesi gerektiği, Irak'ta nelerin yaşanmakta olduğu, Türkiye'nin Irak'la ilişkisinin ne noktada olduğu, bu acı olayla, bir kez daha ortaya çıkmıştır. O nedenle, bu konudaki üzüntülerimi ifade ederken, Türkiye'nin Irak'taki konumuyla ilgili olarak, oraya giden resmî devlet görevlilerinin güvenlikleriyle ilgili olarak yapılan değerlendirmelerin, alınan alınmayan önlemlerin, mutlaka, ciddiyetle gözden geçirilmesi gerektiğine de işaret etmek istiyorum. Bu olay, bize çok acı bir ders olmalıdır.

Oraya giden bu insanlar, eskortsuz, o bölgede fiilî sorumluluğu üstlenmiş olan otoritenin etkin önlemleri olmadan, hangi güvenceyle, nasıl yola çıkarılmıştır? Bunlara yönelik olarak yaşanan bu olayları, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, doğrudan bize yönelik bir saldırı olarak değerlendirmesi zorunluluğu da çok açıktır.

Büyük üzüntü duyuyorum. Irak'ta yaşanmakta olan başıboşluğun, Türkiye'nin bu başıboşluk karşısındaki seyirci konumunun, etkisiz konumunun bu olayla bir kez daha ortaya çıkmış olduğuna herkesin dikkatini çekmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bugün, bütçe görüşmelerini gerçekleştirmemiz bekleniyor; fakat, hepimiz çok yakından biliyoruz ki, bu bütçe görüşmeleri, Avrupa Birliğiyle ilgili olarak alınmış olan kararın gölgesinde kalmıştır. Ayın 17'sinde Brüksel'de alınmış olan Konsey kararı, bu bütçe görüşmelerini derinden etkilemiştir. Bunda da şaşılacak bir şey yoktur; çünkü, Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle ilişkisi, Türkiye'nin ekonomik durumunu, dolayısıyla, bütçesini, bütçesinin geleceğini çok yakından etkileyecektir. O nedenle, ilginin, dikkatin Avrupa Birliği konusuna yöneltilmiş olmasını çok doğal karşılıyorum.

Değerli arkadaşlarım, hepimiz, üç gündür, Türkiye'de yapay bir bayram havasının yaratılmak istendiğine tanık oluyoruz; Türkiye'de herkesin bir büyük millî sevinci paylaşması gerektiği kanaati Türkiye'ye dayatılmak isteniyor. Ortada gördüğümüz manzaralar, gerçekten, uzun süreden beri hiç tanık olmadığımız tabloları ortaya koyuyor. Gündüz vakti, havai fişek gösterileriyle, Kızılay Meydanında bir büyük sevinç müsameresi gerçekleştirilmek isteniyor, herkesin bu bayrama katılması gerektiği gibi bir anlayış oluşturulmak isteniyor. Değerli arkadaşlarım, bir bayram gerçekleştirmemizi gerektiren bir tablo varsa, elbette, bunu yaşamak hepimizin hakkıdır. Sayın Başbakan Kızılay Meydanında bayram kutluyor "bayramınız kutlu olsun" diyor. Bu bayramın dayanağının ne olduğunu, ne yazık ki, şu ana kadar, vatandaşlarımız, ülkeyi yönetenler, bakanlarımız, milletvekillerimiz öğrenebilmiş değillerdir; yani, biz de bu bayrama katılmak istiyoruz da, bu bayramın dayanağını birileri bize söyleseler de bir görsek. Üç gün geçti, bugüne kadar bu bayramın nedeniyle ilgili olarak, temeliyle ilgili olarak hiçbir ciddî, kabul edilebilir resmî açıklama yapılmadı; bize sadece bayram atmosferi telkin ediliyor.

Anladık, sevinelim de, niye sevineceğiz şunu ortaya koyun da bir görelim! Nedir bunun dayanağı, ne oldu, niçin sevinmemiz gerekiyor; bunu, bize birisi söylese! Sayın Başbakanın, 17 Aralık günü, gece, karar alındıktan sonra yaptığı basın toplantısından başlayarak şu ana kadar, Türkiye'de hiçbir resmî yetkili, bize, vatandaşlarımıza, bu sevincin nedeni konusunda en küçük bir açıklama yapmamıştır. Sayın Başbakanın orada yaptığı açıklama da bir karartmadır; hiçbir ciddî açıklama yapılmamıştır, hatta, gerçeğe ters açıklamalar yapılmıştır. Tabiî, bu gerçeğe ters açıklamaları Sayın Başbakan bilerek mi yapıyor, yoksa, Sayın Başbakanın bizzat kendisi de orada ne kararların alındığı konusunda gerçeklerden kopuk mudur; bunu da ayrıca düşünmek lazımdır. Sayın Başbakan orada açıklama yapıyor; doğru değil, doğru değil.

FİKRET BADAZLI (Antalya)Orada yoktu.

DENİZ BAYKAL (Devamla)Efendim?!

FİKRET BADAZLI (Antalya)Orada yoktu, haberi olmamıştır.

DENİZ BAYKAL (Devamla)Kimin haberi olmamıştır?!

FİKRET BADAZLI (Antalya)Başbakanın...

DENİZ BAYKAL (Devamla)Başbakanın... Evet... Yani, bilemiyorum Başbakan haberdar mıydı. Biz, Başbakanın bu konulardaki açıklamalarına sık sık tanık oluyoruz, daha önce de olmuştu; ama, mesela, Başbakan burada diyor ki: "Kalıcı kısıtlamalar kaldırılmıştır. Kısıtlamalar, ilgili ülkelerin onayıyla konulacaktır." Böyle açıklama yaptı Sayın Başbakan. Orada hangi kararların alındığını öğrenemedik, kararların içeriğini öğrenemedik; sadece, akıllardaki bazı olumsuzlukların söz konusu olmadığı konusunda Başbakanlık değerlendirmelerine tanık olduk.

Değerli arkadaşlarım, ortada, hâlâ, karar metinlerinin resmî çevirisi yoktur. Manşetler ve haberler, Türkiye'yi bu konuda bir istikamete yönlendirmeye çalışmaktadır. Bu konuda gerçeğin ne olduğunu Bakanlar Kurulunun tam bildiğini zannetmiyorum, milletvekillerimizin tam bildiğini zannetmiyorum. Bilmek mümkün değildir; çünkü, ortada resmî bir metin yok. Bugün, eksik olmasın, bir gazetemiz, Radikal Gazetesi bunu görev bilmiş, oraya karar metinlerini koymuş. Bu karar metinleri daha ortalıkta yok.

Şimdi, iyi niyetle bakan vatandaş da, Avrupa Birliğine herhalde giriyoruz; bu kadar gürültü koptuğuna göre, nihayet beklenen karar alındı, Avrupa Birliğine giriyoruz; herhalde bazı sorunlar olabilir, bazı kısıtlamalar olabilir, bazı engeller, güçlükler olabilir; ama, bu engeller, güçlükler zaman içerisinde halledilir; bu iş kolay değil, elbette bazı sıkıntılar olacak, göç yolda düzelir; o nedenle, fazla telaş etmeyelim, iyi niyetle, sabırla, bu sevinci hep beraber paylaşalım ve bir süre sonra, on yıl sonraysa on yıl sonra, onbeş yıl sonraysa onbeş yıl sonra, bu kadar bekledik, biraz daha dişimizi sıkalım, biraz daha ekyük taşıyalım; ama, sonunda, herhalde, Avrupa Birliğine üye olacağız, bu da önemli bir olaydır diye düşünüyor.

Değerli arkadaşlarım, ne yazık ki, gerçek bu değil. Türkiye'nin anlamasına fırsat verilmeyen temel nokta işte burada ortaya çıkıyor. 17 Aralıkta, Brüksel'de Türkiye'ye verilen, biraz güçlüklerle, biraz engebelerle de dolu olsa, tam üyeliğe bizi taşıyacak olan bir güzergâhın haritası değildir. Bu anlaşılmamıştır. Bu anlaşılmadan başka konular üzerinde tartışmalar yapılıyor. Onlar da çok önemlidir; Kıbrıs konusu tartışılıyor, başka şeyler tartışılıyor; ama, işin özü, Türkiye'nin Avrupa Birliğine 17 Aralık kararıyla, tam üye olarak girmesi söz konusu mudur değil midir; bu nokta henüz ortaya çıkmış değildir.

Değerli arkadaşlarım, bildiğiniz gibi, 1999 yılında, Helsinki Zirvesinde, Türkiye'ye aday ülke statüsü verilmişti, Türkiye aday ülke konumuna gelmişti. Ondan sonraki aşama, müzakereye başlama aşamasıdır. Genellikle, aday ülke ile müzakereye başlama arasında mesafe olmaz; ama, Türkiye'ye, senin müzakereye başlaman için Kopenhag Siyasî Kriterlerini karşılaman lazım, bu konuda eksiklerin var, bunları tamamla, gel; tamamladığın zaman, diğer bütün ülkelerle eşit statü içerisinde, seni Avrupa Birliğiyle üyelik müzakeresine alacağız ve sen de o müzakere sonucunda üye olacaksın demişlerdi. Eşit statü içerisinde, diğer bütün ülkelere benzer şekilde; neye bağlı olarak; Kopenhag Siyasî Kriterlerini Türkiye'nin gerçekleştirmesine bağlı olarak.

1999 yılından sonra, Türkiye, bundan önceki Parlamentosuyla, bu Parlamentoyla, bundan önceki hükümetleriyle, bugünkü hükümetle, iktidarıyla, muhalefetiyle, koalisyon ortaklarıyla, halkıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla büyük bir çaba içerisine girmiştir ve elbirliğiyle, Türkiye'nin Helsinki'de karara bağlanmış olan Kopenhag Siyasî Kriterlerini karşılaması için, anayasa değişikliği gerektiği yerde anayasa değişikliği, yasa değişikliği gerektiği yerde yasa değişikliği yapılmıştır, görev tamamlanmıştır. Bu anlamda Türkiye'nin gerekli dönüşümü gerçekleştirdiği, 5 Ekim tarihindeki komisyon raporunda da kayda geçmiştir; yani, denilmiştir ki "Türkiye, üyelik müzakerelerine başlamak için gerekli şartları yerine getirmiştir."

Şimdi, 17 Aralıkta, bu üyelik müzakeresinin fiilen hangi tarihte başlayacağı bize söylenecek.

Değerli arkadaşlarım, üyelik müzakeresinin, 2005 yılının 3 Ekiminde başlayabileceği ifade ediliyor. 2005 yılıdır, daha erkendir, ekimdir, nisandır; bu tartışmaları bir yana bırakıyorum, bunları hiç önemli saymıyorum. Önemli olan, Türkiye'nin, er veya geç, tam üyeliğe yönelik bir müzakere süreci içerisine girmesidir; 17 Aralıktan bizim beklediğimiz budur; 17 Aralıkta bunu istiyorduk.

Bunu Türkiye kazandı; bunu 1999 yılında kazandı; 1999 yılından sonra yaptığı bütün reformlarla, anayasa değişiklikleriyle, yasa değişiklikleriyle Türkiye kazandı. Şimdi tarih bekliyoruz; niçin; tam üyelik için. 17 Aralıkta bunu alacaktık.

Peki, 17 Aralıkta bunu aldık mı?! 17 Aralıkta bize verilen, Avrupa Birliğine şimdi üye olarak girmiş bulunan 25 ülkenin aldığı türden bir üyelik müzakeresi kararı mıdır bize verilen?! Ya da bırakın -vazgeçtim- o 25 ülkeyi, henüz daha girmemiş olan, 2006'nın 31 Aralık günü girecek olan Romanya ve Bulgaristan'ın ya da 2005 yılı nisanında müzakere başlatarak, çok gecikmeden, makul bir süre sonra üye olacak olan Hırvatistan'ın gireceği, yaptığı ve yapmaya mecbur olduğu türden bir müzakere midir Türkiye'ye teklif edilen?!

Değerli arkadaşlarım, maalesef, Avrupa Birliği tarihinde ilk kez, bir ülkeyle ilgili olarak, üyelik müzakeresi konusu, bütün üye ülkelere uygulanan anlayıştan, yöntemden ve hedeften farklı bir şekilde ele alınarak düzenlenmiştir. Bu düzenleme ilk kez yapılmaktadır. 17 Aralıkta -çok maddeyi tartışıyoruz; işte, Kıbrıs'la ilgili 19 uncu maddeyi tartışıyoruz- herkesin gözden kaçırdığı, Türkiye'nin üyelik müzakeresinin ve o müzakere başarıyla tamamlanırsa elde edeceği üyelik statüsünün içeriğini ortaya koyan 23 üncü maddedir. İlk kez, Avrupa Birliği, maalesef, bugüne kadar gerçekleştirdiği yöntemden farklı bir yönteme, bir anlayışa girmiştir; yeni bir Avrupa Birliği üyeliği tarif etmeye yönelmiştir.

Avrupa Birliğinin bir ortak hukuku vardır, Avrupa Birliği içerisinde bütün ülkelerin ortak bir statüsü vardır; haklar bellidir, yetkiler bellidir; herkes aynı konumdadır. Şimdi, ilk kez, bir ülkeye -Türkiye'ye- bu 23 üncü maddeyle "seninle, biz, ayrı koşullar içerisinde temas yaparız ve senin elde edeceğin üyelik, bundan önce verdiğimiz üyeliklerin tümünden farklı olur" denilmektedir; 23 üncü madde bunu tanzim ediyor.

Değerli arkadaşlarım, 23 üncü madde, Türkiye'ye özgü bir müzakereyi ve Türkiye'ye özgü bir üyeliği öngören maddedir. Bu madde, bundan önce üye olanlara tatbik edilmemiştir, şimdi üye olması söz konusu olanlara da tatbik edilmeyecektir. Mesela, Hırvatistan'a -üyelik müzakeresi şubatta başlayacak- 23 üncü maddeye göre üyelik söz konusu edilmemiştir. Sadece Türkiye böyle olacaktır.

Değerli arkadaşlarım, bu, Avrupa Birliğinin geleceğiyle ilgili yeni bir anlayışın ortaya çıktığını bize gösteriyor. Avrupa Birliği içinde uzun süredir tartışılan bazı konular vardı; çokvitesli Avrupa, iç içe çemberler Avrupası. Hep bunlar konuşulurdu. Şu ana kadar bu yürürlüğe konulmamıştır. 25 ülke ilk çemberin içindedir. Şimdi müzakereleri henüz sonuçlanmamış olan Hırvatistan da o ilk çemberin içindedir, 2006'da üyeliği taahhüt edilmiş olan Bulgaristan ve Romanya da o çemberin içindedir; ama, şimdi ilk kez Türkiye'ye, sen ikinci çemberin içinde Avrupa Birliğiyle ilişki kurabilirsin denilmektedir. 17 Aralıkta alınan kararın anlamı budur değerli arkadaşlar. 17 Aralıkta Türkiye'ye, özel, farklı bir üyelik teklif edilmektedir. Bildiğimiz tam üyelik değil, yeni bir üyelik anlayışı. Avrupa'yla ilişki var, Avrupa'yla temas var; ama, Avrupa'da bildiğiniz üyelik, o yok, o görülmüyor daha ve bunun olmaması için gerekli düzenlemeler oraya yerleştirilmiş ve bize kabul ettirilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bakın nerelerden kaynaklanıyor; bu teşhisimizin altında yatan olaylar ne, nereden buraya çıkıyoruz; ilk kez Avrupa Birliği bir ülkeye diyor ki: Seninle müzakereye otururum; ama, ucu açık olur. Müzakere, tarifi gereği, ucu açık bir iştir; ama, müzakereye başlarken bir ülkeye "ucu açık ve sonucu garanti değildir" diye kayda geçirirsen, bunun altında ne yatıyor diye soru sormak ihtiyacı ortaya çıkar. Bize bu taa başından beri söylenilmiştir ve başından beri biz bu konuya itiraz etmişizdir; ama, bu itirazları hiçbir zaman dikkate almamışlardır ve bu böyle gelişmiştir ve şimdi bize verilen müzakere, sevindiğimiz, bayram yapmamız istenilen müzakere, ucu açık bir müzakeredir; yani, sonuçlanmayabileceği bize ifade edilmiş, bizim de, imzamızla "görüyoruz, kabul ediyoruz" dediğimiz bir müzakeredir. Peki, bu şekilde bundan önceki üyelerden herhangi birisine yapılmış mı?! Yapılmış da, ucu açık denilmiş de, başarıyla müzakereyi tamamlayıp tam üye olmuş bir başka ülke var mı; hayır, yok; ilk kez buraya oluyor. Ucu açık bir müzakere!..

Değerli arkadaşlarım, şimdi, 23 üncü madde diyor ki, bugüne kadar müzakereler genel, herkesin aynı şekilde tabi olduğu şartlara göre yürütüldü; şimdi, ilk kez, her ülke için ayrı bir müzakere çerçevesi koyacağız...

Adını koymuş; müzakere çerçevesi diyor ve diyor ki, her ülke için ayrı olacak bundan sonra.

Ee, "bundan sonra" dediğin, Hırvatistan da ona bağlı mı; hayır. Romanya bağlı mı; hayır. Bulgaristan bağlı mı; hayır. Kim bağlı; Türkiye. Türkiye'den başka var mı söz konusu olan; yok. Ukrayna gelirse; bakarız... Başka ülkeler gelirse; bakarız... Ama, bundan sonra, bu ikinci çember, ikinci halka!..

İlk noktaya değil diyor; herkes için ayrı müzakere yöntemi... Size, Türkiye için bir müzakere yöntemi koyacağız diyor. Komisyon bize teklif yapacak diyor konsey -Türkiye'yle müzakereyi nasıl yapacağımızı- ve biz ona göre yapacağız...

Peki, komisyon teklifi neye göre yapacak? Bakın, maddeden okuyorum; Türkiye'de telaffuz edilmeyen, gazetelerde göremediğiniz maddeden, 23 üncü maddeden okuyorum; deniliyor ki: "Uzun geçiş dönemleri, kısıtlamalar, hak kısıtlamaları, derogasyonlar, özel düzenlemeler veya kalıcı koruyucu önlemler -sürekli, ebedî koruyucu önlemler- dikkate alınabilir."

Kim için; Türkiye için yapılacak olan müzakerede. Bunlar, daha önce alındı mı; hayır. Bunların hiçbirisi olmaz; bu, Avrupa Birliği kavramına ters. Böyle bir şey olmaz; burada var.

"Komisyon, bu hususları, her müzakere çerçevesi için -Türkiye'yle ilgili müzakere çerçevesi için- insanların serbest dolaşımı, yapısal politikalar, yapısal fon destekleri ve tarım gibi alanlar için yapacağı önerilere uygun gördüğü şekilde ilave edebilir." Bu, daha önce ilave edilebilir miydi, böyle bir şey kalıcı olarak edilebilir miydi; edilemezdi. Edildi mi birisine; edilmedi; şimdi, Türkiye'ye edilebilecek!

Diyorlar ki,sizin için ayrı kardeşim; serbest dolaşım, yapısal fonlardan destek alma ve tarım konularında sizi ayrı düşüneceğiz ve biz, sizinle ayrı bir müzakere çerçevesi oluşturacağız." Ayrıca, diyorlar ki "ilaveten, bunlara ek olarak, insanların serbest dolaşımının uygulamaya konulmasına ilişkin karar verme süreci, ilgili üye ülkenin müdahalesine en geniş anlamda açık olmalıdır." Yani, her ülke, ortak hukukun dışına çıkarak, ortak sorumlulukların dışına çıkarak "ben, Türkiye'ye yönelik ek şunu talep edebilirim" deme imkânına sahiptir diye kayda geçiriyorlar. Türkiye'ye özel muamele yapma hakkını, sadece Avrupa Birliği olarak kolektif bir şekilde kullanmanın ötesinde bireysel olarak kullanma hakkını da ülkelere tanıyor. Her ülke, Türkiye için, "haa, Türkiye deyince, ben şunu kabul edemem" deme hakkına sahip.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, böyle bir müzakerenin sonucunda ortaya çıkacak olan üyeliğin, Türkiye'nin kırkbir yıldır peşinde koştuğu tam üyelik olduğuna inanmak mümkün müdür! Bunun, Kızılay Meydanında bayram yapmaya sebep olacak bir tarafı -allahaşkına elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin- var mıdır?! (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, olay sadece bundan ibaret değil, sadece ucu açıklığın bulunması, sadece özel müzakere yönteminin burada ifade edilmiş olması değil söz konusu olan, bunun ötesinde bir tablo var. Orada "Türkiye ile yapılacak olan müzakerelerde Kopenhag Kriterlerine göre -sadece siyasî kriterler değil, ekonomik kriterler, sosyal kriterler, kriterlerin tümüne göre- Türkiye, bu üyelik müzakerelerini sonuçlandırdığında, mükellefiyetlerini tam olarak yerine getiremeyeceği ortaya çıkar ise, o zaman Türkiye'ye, tam üyelik dışında, Avrupa Birliğiyle özel ilişki kurmasını sağlayacak türde bir girişim yapılır; Türkiye, Avrupa Birliği yapılarıyla, strüktürleriyle irtibatlı tutulur" diyor. Yani, bu ne demektir biliyor musunuz; sizinle ucu açık müzakere yapacağız; bu müzakere başarıyla sonuçlanacak diye bir garanti yok; müzakere yöntemi, olağanüstü güç, karmaşık ve bu müzakere yönteminde size verilecek olan da -başarıyla sonuçlanırsa- diğerlerinin aldığının aynısı olmayacaktır ve siz, bunun gereklerini, sorumluluklarını yerine getiremez durumda olunca, biz size diyeceğiz ki, Avrupa Birliğine sizin tam üye olmanız şart değildir, siz Avrupa Birliğiyle şu şu şu çerçevede ilişkili olmaya devam edin ve biz de buna orada evet diyoruz. Yani, belli şartlar altında, tam üyelik dışında bir ilişkiye girmeyi içimize sindirmiş olduğumuzu, 17 Aralıkta imzamızla beyan ediyoruz; evet, bu olabilir diyoruz, böyle bir ihtimali derpiş ediyoruz. Bunlar oraya boşuna mı yazıldı?! Bundan önce müzakere götürülen ülkelerin bir tanesiyle bile böyle bir angajman içine girmiş miydi Avrupa Birliği; hayır, sadece bizimle giriyor. Diğerleri için var mı; hayır, sadece bizim için var. Bu 23 üncü madde, ikinci çember Avrupa üyeliğini düzenleyen maddedir... İkinci çember Avrupa üyeliği... Birinci çember artık tamamlandı, beşinci genişleme hamlesini yaptık, şimdi 3 ülkeyle ilgili genişleme hamlemiz var; onları tamamlayacağız ve ondan sonra da kusura bakmayın...

Değerli arkadaşlarım, şimdi bir an için düşünün; böyle bir tabloyla karşı karşıya kalmamızın muhtemel olup olmadığı konusunda nasıl bir değerlendirme yapıyorduk, nasıl bir değerlendirme içindeydik? Hatırlarsınız, biz Türkiye'de kıyameti koparıyorduk. 5 Ekim komisyon raporu çıkınca aynen bu gerekçelerle uyarılarımızı yaptık. Bu komisyon raporu, Türkiye'nin tam üyeliğini engellemeye yönelik unsurlar içeriyor dedik; ama bunu o zaman kimseye kabul ettirmek imkânı olmadı; bugünkü gibi yapay bir bayram Türkiye yaşasın istendi, ona göre manşetler atıldı, ona göre televizyon programları yapıldı, ona göre hükümet açıklamaları yapıldı, Sayın Başbakan "olumlu ve dengeli bir rapor" dedi. Biz kıyameti koparırken neresi olumlu, neresi dengeli; böyle bir şey olur mu?! Bunun sonu burası dediğimiz halde, aldırmayın siz dediler ve 5 Ekim raporu gözardı edildi. Arkasından, aylarca susuldu. Yaklaşmaya başlayınca, bu defa, karar taslakları ortaya çıktı. Hükümet, karar taslaklarını görünce "ya, bu ne oluyor; bizim istediğimizden farklı bir tablo" diye bir tepki içine girmeye başladı; ama, iş işten geçmişti ve bildiğiniz gibi, bu konuda, hükümetin, Brüksel'e gitmeden önce yaptığı açıklamaların tamamına yakını, gelişmelerle tekzip edildi.

Şimdi, size, kısa bir hatırlatma yapmak istiyorum. Sayın Dışişleri Bakanı mektup yazdı "8 Nokta" diye gazetelerde manşetlerde çıktı "Türkiye'nin 8 kırmızı çizgisi" diye. Bunlar ne oldu bir hatırlayalım.

"Müzakerelerin hedefi mutlaka tam üyelik olmalıdır”. Var mı böyle bir şey?! (AK Parti sıralarından "var, var" sesleri)

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Kayseri)Öyledir... Çok açık var.

AHMET YENİ (Samsun)Hedefti...

DENİZ BAYKAL (Devamla)İyi, peki... Peki... Yani, inşallah. (AK Parti sıralarından alkışlar)

O zaman, bu, niye "ucu açık" deniliyor?! Niye, olmazsa eksik bir ilişkiyi kabul etmeyi taahhüt ettiniz?!

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Kayseri)O da doğru değil; yok öyle bir şey.

DENİZ BAYKAL (Devamla)"Kıbrıs Türkleri için şart olmaz."

"Türkiye ve Kıbrıs Türkleri, sorunun çözümü için üzerimize düşeni yapmışızdır."

"Türkiye'yle müzakerelerde özel statü uygulanmamalıdır."

"Sonuç bildirisinde, Türkiye için, AB hukukuna ters düşecek ifadeler yer almamalıdır."

“Müzakere süreci sürdürülebilir olmalıdır”. Olağanüstü engellerle dolu...

"Türkiye, kendisinden istenilen Kopenhag Kriterlerini yerine getirmiştir."

"Müzakerelerin başlaması için hiçbir koşul öne sürülmemelidir." Sürülmedi değil mi?! (CHP sıralarından alkışlar)

Arkadaşlar, ne kadar çalışırsanız çalışın, kargayı bülbül diye yutturamazsınız. (CHP sıralarından alkışlar) Mızrak çuvala girmez, arkanızda medya desteği de olsa girmez. (CHP sıralarından alkışlar)

RAMAZAN CAN (Kırıkkale)Nazar etme ne olur...

DENİZ BAYKAL (Devamla)Değerli arkadaşlarım, şimdi, bakın, ben, bu gelen anlaşmalarda, bizimle ilgili, dikkat etmeniz gereken noktaların da bir listesini size verivereyim.

Yeni aday ülkelerin AB'ye hazmedilebilmesi için kapasite tespiti; yani, müzakereler başarıyla sonuçlanırsa, AB diyecek ki; dur bakalım, seni hazmedebilecek miyiz, kapasitemiz müsait mi bir bakalım; son rezervi elinde, her şey bittikten sonra.

Ankara Antlaşmasına ek protokol imzalanması; yani, Kıbrıs, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin tanınması.

Her faslın görüşülmesinde, röper nitelikli kuralların konacak olması; müzakere yöntemini karmaşıklaştıran ve güçleştiren.

Serbest dolaşım, yapısal politikalar, tarım için kalıcı koruyucu önlemlerin yürürlüğe konulması; kalıcı, koruyucu önlemlerin yürürlüğe konulması.

Müzakerelerin ucunun açık olması.

Müzakerelerin nitelikli çoğunlukla askıya alınabilmesi ve Avrupa Parlamentosunun pek çok tuzakla dolu olan kararına, Türkiye'nin kabul etmesi olağanüstü güç o kararına atıf yapılarak, onun da bir dayanak haline dönüştürülmüş olması.

Türkiye'nin üyeliklerinden kaynaklanan güçlüklerini göğüslemesi için, malî yardım konusunun tamamen kapatılması; ki, bu, hiçbir ülkeye yapılmamıştır; hiçbir ülkeye yapılmamıştır... Yani, Romanya 4 milyar euro aldı; Türkiye, daha, ciddî hiçbir para almadı. Üstelik, kırk yıldır biz bu işin içindeyiz; üstelik, biz, Gümrük Birliği Antlaşmasını vermiş tek ülkeyiz, tek ülkeyiz. Malî bakımdan, Avrupa Birliği üyeliğine hazırlansın diye, bütün üye ülkelere destek veriliyor, katkı veriliyor. Türkiye ise, Avrupa Birliğine katkı yaparak dahi tam üyeliği güvence altına alamıyor. Gümrük birliğini veriyorsunuz, yetmiyor; "2 800 000 000 dolarlık Airbus uçaklarını alacağım" diyorsunuz, o da yetmiyor! (CHP sıralarından alkışlar)

Türkiye için 2014 yılındaki bütçeyle yürürlüğe konulması söz konusu olan finansal haklar, o aşamadaki malî reformlar şartına bağlanıyor ve ancak 2014 sonrası için Türkiye'ye bir malî perspektif verilmesinin söz konusu olacağı ifade ediliyor. Asıl acı olanı, Türkiye'nin aday ülke olarak yükümlülüklerini taşıyamaz bir noktada olduğu tespit edildiği anda "Avrupa Birliği olarak, seninle özel ilişki kuracağız; sen, tam üyelik konusunu kapat" deniliyor. Bütün bunlar bittikten sonra da, bazı Avrupa ülkeleri -Fransa ve Avusturya şimdilik netleşti- "biz, kendi ülkemizde referandum yaparız; ancak o referandumda halk izin verirse sizi üyeliğe kabul ederiz" diyor.

Değerli arkadaşlarım, bu, hiçbir şekilde kabul edilebilir bir manzara değildir; bunun bizi götüreceği yer, Avrupa Birliğine tam üyelik değildir. Her türlü tuzak kurulmuştur ve bunun bizi götüreceği yer, Avrupa Birliğiyle ikinci sınıf ilişkileri olan, ikinci halkada yer alan bir ülke konumunda olmaktır.

Tabiî, daha önce yapılmış olan resmî açıklamaların, Başbakanın giderken yaptığı açıklamaların... Başbakan, gitmeden önce, ayın 14' ünde "ya tam üyelik ya da hiçbir şey" diyordu. "Türkiye'nin AB'den beklediği adımlar şunlardır: Birincisi, şartsız tam üyelik müzakerelerinin başlatılması ve Kopenhag Siyasî Kriterleri arasında yer almayan hiçbir siyasî kriterin Türkiye'nin önüne sürülmemesi. Bunlar, işçilerin serbest dolaşımına kalıcı engeller getirilmesi ya da Kıbrıs'ın tanınması gibi şeylerdir; bunlar, yani, kalıcı kısıtlamalar, hiçbir şekilde kabul edilemez." Sayın Başbakan, bunları söyleyerek gitti. Ayın 14'ünde Mecliste yaptığımız görüşmede, Sayın Dışişleri Bakanı, Kıbrıs probleminin çözümünün ve Kıbrıs'ın tanınmasının kalıcı bir çözümün parçası olarak görüldüğünü söyledi; “önce çözüm, sonra tanıma" dedi; "kalıcı bir çözüm ortaya çıkmadan, herhangi bir tanıma, kesinlikle, asla söz konusu olamaz" dedi.

AHMET YENİ (Samsun)Doğru... Aynen öyle...

DENİZ BAYKAL (Devamla)Evet, inşallah...

Yani, bu konuda, eğer ciddî bir kararlılık içine girerseniz, bu, Avrupa Birliğiyle üyeliğin çözüm olmadan gerçekleştirilmeyeceğini de kabul ediyoruz anlamına gelmelidir; yani, 3 Ekime kadar biz bir çözüm bulacağız diyorsanız; bunu, siz, kendi adınıza mı söylüyorsunuz, yoksa, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi adına da mı söylüyorsunuz?! (CHP sıralarından alkışlar) Yani, çözümü ekime kadar garanti etme olanağını nereden aldığınızı, doğrusu, çok merak ettim. Buralarda bu işler çok kolay konuşuluyor, söyleniyor. Ekime kadar, Türkiye, çözümü, ciddiyetle, iyi niyetle arayabilir; ama, iyi niyetle arayacağınız çözüm, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin sizinle işbirliği yapmasına bağlıdır. (CHP sıralarından alkışlar) Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Birleşmiş Milletlerin desteklediği, Avrupa Birliğinin desteklediği, dünya kamuoyunun desteklediği Annan Planını, Avrupa Birliğine üye olmadığı halde reddetmiştir; Avrupa Birliğine üye olmadan bunu reddettikten sonra, Avrupa Birliğine üye olmayı başarmıştır; şimdi, Avrupa Birliğinin üyesidir ve size, 3 Ekime kadar Güney Kıbrıs Rum Yönetimiyle anlaş, Kıbrıs'ta anlaş öyle gel demişlerdir. Siz, diyorsanız ki, evet, biz anlaşacağız; o zaman, Güney Kıbrıs Rum Yönetimini nasıl tatmin edeceğinizi gelin de şu Meclise bir anlatıverin ve hep birlikte bir görüverelim!..

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, bu kabulle, Kıbrıs konusunun çözümünü de ek sıkıntının içine sokmuştur ve Türkiye, bütün dünyaya, ben, 3 Ekimde Avrupa Birliğiyle üyelik müzakeresini başlatmak istiyorum; bu müzakereler başlamadan önce de Güney Kıbrıs'la anlaşmak zorunda olduğumu biliyorum, bu anlaşmayı sağlayacağım diyerek, kendisini çok ciddî bir kuşatmanın altına yerleştirmiştir. Bunun, Türkiye'nin Kıbrıs davasına da, Türkiye'nin Avrupa Birliğine üye olma davasına da çok ciddî sıkıntılar, sorunlar getirmesi kaçınılmazdır.

Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizin bugün geldiği nokta, Türkiye'nin durduğu yerden bir bayram ve sevinç havasına girmesini kesinlikle haklı göstermeyen bir noktadır. Türkiye'nin, Avrupa Birliğiyle tam üyelik dışında bir hedefe yönelik olarak müzakere için tarih almış olması, hiçbir şekilde bizi özel olarak mutlu edecek bir durum değildir. Türkiye elbette tarih alacaktır, 1999'da tarih alma garantisini almıştır ve Türkiye'nin gereklerini yerine getirdiği ortadadır; ama bizim almamız gereken tarih, yarım üyelik için değil, tam üyelik için tarihtir ve maalesef, bugün verilen bu kararı tam üyelik için bir tarih olarak anlamak kadar gerçeklerden kopuk olabilmek mümkün değildir.

Değerli arkadaşlarım, bundan sonra ne yapılması gerektiğini herkesin çok ciddî düşünmesi lazımdır. Ciddî bir açmazın içine girilmiştir. Türkiye, birbiri ardına yapılan çeşitli açıklamalar göstermiştir ki, önemli sorunlarla karşı karşıyadır. Daha dün Avrupa'dan gelen bazı açıklamalar; İsveç Başbakanı Person'un yaptığı açıklama, İtalya Dışişleri Bakanının yaptığı açıklama, Hollanda Dışişleri Bakanının yaptığı açıklama, manzarayı açıkça ortaya koymaktadır.

İsveç Başbakanı "Türkler kalıcı kısıtlamaları kendileri kabul ettiler ve çok hatta ettiler" diyor ve "biz olsaydık kabul etmezdik. Türkler eğer direnmiş olsalardı, biz onlara destek verecektik; ama, Türklerin kalıcı kısıtlamaları kabul ettiklerini görünce bizim de onlara destek vermemiz artık imkânsız hale geldi" diyor. Bunu diyen, İsveç Başbakanıdır

Kalıcı kısıtlamaları öngören bir kararın tam üyelik olarak anlaşılması mümkün müdür; yani, siz, hâlâ, milyonlarca Türk vatandaşının Avrupa'ya gitmesi için vize kuyruklarında bekleyip, buradaki büyükelçiliklerden vize almasını zorunlu kılan bir düzenlemeden, Avrupa Birliğine tam üye olarak girmiş olmayı mı anlıyorsunuz?!

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, Avrupa Birliğine, serbest dolaşım hakkını kullanamadan girecek, bu tam üyelik olacak; Türkiye fonlardan yararlanamayacak, tam üyelik olacak; Türkiye tarım konusundaki düzenlemelerin dışında tutulacak, bu tam üyelik olacak!.. Bu, kendi kendinizi aldatmanın da ötesindedir!

Değerli arkadaşlarım, gerçekler bunlardır. Bu gerçekler, hepimiz için kaygı vericidir, düşündürücüdür. Türkiye'nin bu tabloyu açması için çok ciddî yaklaşımlara ihtiyaç vardır.

Başbakan, bu öneriler kendisine gelince, 17 Aralık günü sabahleyin büyük tepki göstermiş "bunlar kabul edilemez, hazırlayın uçağı dönüyorum" demiş ve birdenbire ortalık karışmış. Arkasından, neyse ki, bir çözüm bulunmuş, iş tatlıya bağlanmış; çok güzel. Nasıl tatlıya bağlanmış, nasıl çözüm bulunmuş? Sabah getirilen öneriler ile akşam kabul edilen öneriler arasında ne fark var allahaşkına, ne fark var?! (CHP sıralarından alkışlar) Yani "bu bir hezimet olur, kabul edemem" denilen öneriler ile şimdi bazı çevrelerin "bir zaferdir" diye alkışlamaya kalktığı öneriler arasında nasıl bir fark var?! Baştan sona aynıdır; kısıtlamalar var olmaya devam ediyor, ucu açık olmaya devam ediyor, Kıbrıs şartı var olmaya devam ediyor.

Şimdi bize deniliyor ki; 3 Ekim için tarih aldık. Değerli arkadaşlarım, 3 Ekim için tarih almadık, 3 Ekime kadar Kıbrıs'ı tanıma taahhüdü yaptık. 3 Ekime kadar, eğer biz "çözüm olmadan Kıbrıs'ı tanımayız" dersek ve 3 Ekime kadar çözüm olmazsa, Avrupa Birliğiyle üyelik müzakeresi yapamayacağız demektir. Alınan tarih, şartlı tarihtir. Hangi şarta bağlı tarihtir; Güney Kıbrıs'ı tanıma şartına. Güney Kıbrıs'ı tanımak, bizim, Kıbrıs konusundaki iddialarımıza zarar verir diyorsanız, o zaman çözüm bulacaksınız. Çözümü nasıl bulacaksınız; 3 Ekime kadar olan sürenin baskısı altında çözüm bulacaksınız; bulabilirseniz bulacaksınız; kırk yıldır bulamadığınız çözümü şimdi on ayda bulacaksınız, ya da büyük bir ihtimalle, 3 Ekime doğru diyeceksiniz ki: "Bulamadık; tanıyoruz; ama, bu tanıma, siyaseten tanıma değildir. Biz, onları sadece fiilen tanıyoruz." Yani, şimdiye kadar reddettiğiniz dolaylı tanımayı, bu defa görmezlikten gelmeyi tercih edeceksiniz.

Değerli arkadaşlarım Güney Kıbrıs'ı tanırsak ne olur diyorsanız; Güney Kıbrıs'ı tanırsanız, kırk yıldır verdiğiniz mücadelenin temeli kalmaz. Kırk yıldır Güney Kıbrıs Rum Yönetimini gayrimeşru yönetim olarak kabul ediyordunuz. Meşru yönetim olarak kabul ettiğiniz anda, Londra ve Zürih Anlaşmalarını, yani Türkiye'nin Kıbrıs davasındaki hukukî iddiasının temelini siz ortadan kaldırmış olursunuz. Artık, Londra ve Zürih sözünü söyleyemez hale gelirsiniz. Halbuki, Türkiye'nin bütün dayanağı orasıdır. Onu ortadan kaldırdığınız anda, en büyük sıkıntıyı kendi kendimize getirmiş oluruz, Kıbrıs davasına makul bir çözüm bulma konusundaki son şansları da ortadan kaldırmış oluruz. O dolaylı tanımayla başlayan sürecin sonucunda, Kıbrıs Rum Yönetimini, Kıbrıs'ın temsilcisi haline dönüştürecek bir gelişmeye de yeşil ışık yakmış oluruz.

Şimdi, bütün bunlar, alınan tarihin üzerindeki ağırlıklar, o tarih bunlara bağlı; bunlar olmadığı zaman bir anlamı yok. Bunların hiçbirisinin kabul edilebilir olmadığını, gelmiş geçmiş bütün meclisler karara bağlamış. Şimdi, bu noktada, tam ters bir düşünceye geçip, "canım, olabilir" diyorsak, bilin ki, bu şartlarla vereceğiniz ödün, sadece Kıbrıs davasına değil, Türkiye'nin Avrupa Birliği davasına da en büyük zararı verir; çünkü, o bedel karşılığında gireceğiniz Avrupa Birliği sizi tam üye olarak değil, nakıs üye olarak, eksik üye olarak, ikinci halka, ikinci çember ülkesi olarak kabul edecektir; bunu da hiçbir şekilde kabul etmek mümkün değildir. Bunu biz söylemiyoruz, Avrupalı devlet adamları söylüyor. Bütün bunlar aşıldıktan sonra, referandumlar devreye girmeye başlayacak ve bunların sonucunda, bize, bir noktada "kusura bakmayın, sizin tam üye olmanız maalesef mümkün değil, sizin kabul ettiğiniz şartlara göre, 17 Aralık 2004'te imzaladığınız şartlara göre mümkün değil; siz, bunu içinize sindirmiştiniz, şimdi sizin için tek alternatifimiz tam üyelik değil, özel ilişkidir; kabul ederseniz buraya buyurun" diyeceklerdir.

Değerli arkadaşlarım, buraya doğru gidilmektedir. Bu, Türkiye'ye çok ciddî zarar verecek, Avrupa Birliği davasına da zarar verecek. Bakın, Türkiye'de Avrupa Birliğine yönelik çok büyük bir toplumsal destek ortaya çıkmıştı. Şimdi, olayın bu niteliği ortaya çıktıkça, toplumumuz, yavaş yavaş, Avrupa Birliği konusuna daha farklı bakar hale gelmeye başlayacaktır; Türkiye, haksızlığa maruz bırakılmış, ihanete uğramış, verilen sözler tutulmayarak büyük sıkıntılara sürüklenmiş bir ülke tepkisi içerisine girmeye başlayacaktır ve bizim bunları kabul etmiş olmamız, bundan sonra yapacağımız müzakerelerde olumsuz etkisini getirecektir ve nitekim getirmeye başlamıştır. İsveç Başbakanı, şimdiden "ben tam üyelik diyordum, kısıtlama olmasın diyordum; ama, Türkler kısıtlamayı kendileri kabul ettiler, yapacak bir şey yok" demeye başlamıştır. Bu tablo, Türkiye'ye yönelik ekonomik desteğin, Türkiye'nin ekonomik çekim merkezi haline dönüşmesinin önüne engeller çıkaracaktır. Ayrıca, Türkiye'nin Avrupa Birliğinde üyeliği gerçekleştirmek için göstermesi gereken çabanın arkasındaki psikolojik enerjiyi ciddî şekilde zaafa uğratacaktır ve Türkiye, birdenbire Avrupa yorgunu haline gelebilecektir.

Değerli arkadaşlarım, asıl önemli olanı şu: Bunun hedefinin tam üyelik olduğu, kesinlikle bu sırada açıkça söylenemez, öyle olmadığını herkes beyan ediyor ve şimdiden, biz, Kıbrıs başta olmak üzere ödünler vermeyi kabul etme noktasına getirildik. Sizler bile gelmişsiniz, sizler bile onu şimdiden içinize sindirmişsiniz.

MUZAFFER KÜLCÜ (Çorum)Nereden çıkarıyorsun?!

DENİZ BAYKAL (Devamla)Önümüzdeki dönemde farklı talepler önümüze getirilecek ve bu süreç, on yılı aşkın bir dönem sürekli olarak yaşanacak; yani, on yıl sonra neyle karşılaşacağını bilmeden, Türkiye, bu on yıllık dönem boyunca sürekli ödün veren bir ülke konumunda olacak ve on yıl sonra da karşı karşıya kalacağı manzara, tam üyeliğin dışında bir manzara olacak.

Değerli arkadaşlarım, bu hiçbir şekilde kabul edilemez. Bu, 11 Eylülle ortaya çıkan Türkiye'nin olağanüstü öneminin çok yanlış bir şekilde kullanılması sonucunu ortaya koymaktadır; bundan bir sevinç ve mutluluk duymak gerçekten mümkün değildir.

Sayın Başbakan ve AKP yetkilileri bize bu konuda verdiğimiz destek için hep teşekkür ediyorlar; eksik olmasınlar, gerçekten destek verdik, her aşamada destek verdik, Mecliste destek verdik, müzakere sırasında destek verdik; ama, bu desteklerin sonucunda ortaya çıkan manzara, yüzümüzü ağartacak, bizim iftihar edeceğimiz bir manzara değildir.

Değerli arkadaşlarım, şu noktaya da dikkatinizi çekeyim; Türkiye'de, bu tablonun ortaya çıkmasından memnuniyet duyanlar, halkın ve toplumun yararlarının burada iyi savunulduğu için bu sevinci ve mutluluğu duymuyorlar; tam tersine, halkın ve toplumun yararları konusunda bu kadar esnek davrandığınız, bunları bu ölçüde ihmal etmeyi başardığınız için sizi kutlarız anlamında size destek veriyorlar. (CHP sıralarından alkışlar) Asıl acı olan da budur.

Bu noktada size verilen destek; ne güzel, siz, Türk Halkına verdiğiniz taahhütleri unutuyorsunuz, Türk Halkının yararlarını, Türk toplumunun yararlarını unutuyorsunuz ve sizden, büyük ülkelerin bekledikleri biçimde davranmayı başarabiliyorsunuz; aferin size, kutlarız; bu yolda devam edin diye destek verilmektedir. Bunun takdirini de size bırakıyorum.

SERACETTİN KARAYAĞIZ (Muş)Halka hakaret ediyorsun.

DENİZ BAYKAL (Devamla)Ortada bir hakaret var da, halka değil.

Değerli arkadaşlarım, bu görüşmelerimizin kalan zamanı içerisinde, bütçeye yönelik olarak da bazı değerlendirmelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin, iki önemli anlaşmayla konumu belirleniyor; birisi, bu Avrupa Birliği anlaşması -şimdi konuştuk- birisi de, IMF'yle imzalanmak üzere olan, üç yıllık geleceğimizi şekillendirecek olan anlaşma.

Türkiye'de, bu, AKP'nin ortaya koyduğu üçüncü bütçe. Bu bütçelerin ortaya koyduğu bir sonuç var. Önümüzdeki üçüncü bütçe, yine aynı doğrultuda bazı gelişmelerle bizi karşı karşıya bırakacak. Bu gidişin ne olduğunu, nereye doğru olduğunu da soğukkanlı bir şekilde değerlendirmeye ihtiyaç var.

Değerli arkadaşlarım, bu bütçe vesilesiyle yapılan ekonomik tartışmalarda, enflasyonun düştüğü, büyümenin artmış olduğu ve enflasyondaki düşmeye bağlı olarak da faizlerin düştüğü ifade ediliyor. Bunlar doğrudur ve sevindiricidir. Bu süreç, zaten, izlenen malî istikrar programının doğal sonucudur. Bunu öngörmek üzere bu program ortaya konulmuştu. Bu program, bu doğrultudaki sonuçlarını 2002 yılında ortaya koymuştu; 2002 yılında enflasyon düşmeye başlamıştı yüzde 70'ten yüzde 30'lara ve büyüme 2002 yılında ortaya çıkmıştı. Bu süreç, 2003 ve 2004'te de aynı istikamette devam etti.

Bir programın hem olumlu hem olumsuz unsurları vardır ve bir ekonomiyi yönetmek, olumlu unsurlara sahip çıkarken olumsuz unsurları etkisizleştirecek önlemler almayı da gerektirir. Bu olumlu sonuçlara bel bağlamaya devam edersek, bir süre sonra bunlarda bazı kırılmaların ortaya çıktığına tanık olabiliriz. O nedenle, kendisini göstermeye başlayan sonuçları da gözden kaçırmamaya ihtiyaç vardır.

Bu açıdan baktığımız zaman ne görüyoruz Türkiye ekonomisinde; son iki yılda kendisini gösteren ve üçüncü yılı etkisi altına alacağı anlaşılan ne gibi süreçler işliyor:

Türkiye'de içborçlar artıyor.

Dışborçlar artıyor.

Türkiye'de cari açık büyüyor.

Dışticaret açığı fevkalade yüksek bir düzeyde ortaya çıkıyor ve bu politikalara bağlı olarak sosyal sorunlar artmaya başlıyor; işsizlik artıyor, yoksulluk artıyor ve sosyal devlet giderek zaafa uğruyor. Bu tablo, yatırımların azaldığı, ülke geleceğini kurmaya yönelik çabanın zaafa uğradığı bir konjonktüre, bir ortama Türkiye'yi sürüklüyor.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, AKP İktidarı, 14 100 000 000 dolar düzeyinde bir dışticaret açığı devralmıştır 2002 yılı sonunda. Bugün geldiğimiz noktada dışticaret açığı 33 milyar dolara gelmektedir; 14 100 000 000 dolardan, dışticaret açığı, 33 milyar dolara çıkmıştır. AKP İktidarı 1 500 000 000 dolarlık bir cari açık alıyordu; yani, Türk ekonomisinin istikrarını ve geleceğini en çok belirleyen dış ekonomik kanama 1 500 000 000 düzeyindeydi 2002 yılı sonunda. Bugün geldiğimiz noktada, 14 milyar dolara çıkmıştır; Türkiye ekonomisi, 14 milyar dolarlık bir kanama içinden geçmektedir.

İhracatın ithalatı karşılama oranı 2002 yılında yüzde 70'in üzerindeydi, bugün yüzde 60 düzeyine düşmüştür. İki yılda, ihracatın ithalatı karşılama oranı, maalesef, 2002 yılından günümüze yüzde 60'lara düşmüştür.

Reel faizler, izlenen büyük fedakârlık politikasına rağmen... Nedir o fedakârlık politikası; yüzde 6,5 faizdışı fazla verme politikası. Dünyada, şu anda, yüzde 6,5 faizdışı fazla veren hiçbir ülke yoktur. Türkiye, yıllardır, yüzde 6,5 faizdışı fazla vermeye mecbur edilen bir ekonomi politikası uygulamaktadır. Bu politika Türkiye'de yatırımları azaltmıştır; bu politika, Türkiye'de işsizliği körüklemiştir; bu politika, Türkiye'de, orta halli, dargelirli çalışan kesimlerin gelirinin azalmasına, kaybolmasına neden olmuştur. Bunu Türkiye yıllardır uyguluyor; son iki yılda 6,5 düzeyinde bunu gerçekleştirdik, şimdi, önümüzdeki üç yıl için de, tekrar, aynı düzeyde bir toplum fedakârlığını taahhüt altına almak üzere bulunuyoruz.

Değerli arkadaşlar, bu, gerçekten, çok ağır bir manzaradır ve bu manzaranın sonucunda, Türkiye, bugün, geldiği noktada ciddî sıkıntılarla karşı karşıyadır ve o bahsettiğimiz enflasyon düşüyor, büyüme devam ediyor, kur istikrarını sürdürüyor anlayışı daha ne kadar süre geleceğe taşınabilir; sorulması gereken bir soru olmaya başlamıştır. Reel faizlerin bütün bu fedakârlıklara rağmen hâlâ düşürülememiş olması, Türkiye'de borçların sürekli olarak artmasına neden olmaktadır ve bu politikanın sürdürülebilirliği ciddî şekilde sorgulanır hale gelmeye başlamıştır.

Bakın, AKP iktidara gelmeden kişi başına borç yükü 3 086 dolardı, Ekim 2004'te kişi başına borç yükü 4 229 dolar olmuştur; yani, siz, millî geliri artırmaktan çok, kişi başına borcu artırmışsınızdır; 1 200 dolar civarında, kişi başına. Türkiye, bugün, bu yönetimde, daha borçlu bir hale gelmiştir.

Değerli arkadaşlarım, 2002 yılında Türkiye'nin içborç stoku 2003 yılı bütçesi kadardı, bütçesinin başlangıç ödeneği kadardı. 2003 yılı sonunda Türkiye'nin içborç stoku 2004 yılı bütçesinin yüzde 25 fazlası olmuştur. 2004 yılı sonunda, şimdi, Türkiye'nin içborç stoku 2005 bütçesinin yüzde 40 fazlası olmaktadır.

Bu politikaların sonucu nedir; bu politikaların sonucu, Türkiye'de emekliler büyük sorunlarla karşı karşıyadır. Bu politikaların sonucu, Türkiye'de işçiler çok büyük sorunlarla karşı karşıyadır, iş bulamayan gençler büyük sorunlarla karşı karşıyadır, memurlar reel gelir kaybı tablosuyla karşı karşıyadır, esnaf büyük sıkıntılarla karşı karşıyadır; bu politikanın sonucu, Türkiye büyük sıkıntılarla karşı karşıyadır.

"Enflasyonu indirdik" sözü yeter derecede tatmin edici sayılamaz; çünkü, o teorik enflasyonu biraz aştığınız zaman şunları görüyorsunuz: Türkiye'de, vatandaşın tüketim mallarında bizi mutlu edecek bir azalma, maalesef, gözükmüyor. Ekim 2002'den 2004'e kadar, dana etinin fiyatı yüzde 56 artmıştır, beyazpeynir yüzde 52 artmıştır, tozşeker yüzde 42 artmıştır, kömür yüzde 56 artmıştır, tüpgaz yüzde 61 artmıştır, mazot yüzde 66 artmıştır, bir bardak çay yüzde 60 artmıştır; üniversite öğrencisinin harç bedeli yüzde 73, kitap fiyatları yüzde 83 artmıştır.

Değerli arkadaşlarım, bu tablo, geliri artmayan insanların maruz kaldıkları bu tablo Türkiye'de bir yoksullaşma sürecini de beraberinde getirmiştir ve bugün, bunun sonucu olarak, Türkiye, kapkaç olaylarının her gün yaygınlaştığı bir topluma dönüşmüştür ve dilensinler diye, ailelerin, çocuklarını kiraya verdikleri bir toplum yapısı ortaya çıkmaya başlamıştır. Varoşlarda, yeraltı dünyasına insan yetiştirilir hale, Türkiye, gelmeye başlamıştır.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de, bugün, bütün çalışan kesimler çok ciddî reel kayıplar içine sürüklenmiştir. İşçiler, ciddî gelir kaybı içindedirler. Asgarî ücret, bugün 303 000 000 liradır; ama, 4 kişilik bir ailenin mutfak giderleri kasım ayında 500 000 000 liradır ve Türkiye'de açlık düzeyi 500 000 000 liranın üstündedir; buna karşılık, asgarî ücret 303 000 000 liradır.

Değerli arkadaşlarım, veriler, Türkiye'de, asgarî ücretin 1999 yılı düzeyinin de altında olduğunu, yüzde 5,5 gerisinde olduğunu bize göstermektedir. Emekliler, çok büyük sorunlarla karşı karşıyadır; maalesef, ücret artışı olmaması bir yana, haklarını alamaz haldedirler. Emeklilerin 150 000 000-200 000 000 liralık, mahkemeler tarafından kabul edilmiş olan TÜFE'den kaynaklanan bir alacağı vardır; yıllardır, hükümet, bunu vermemek için direnmektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

33 konuşma daha · 20 Aralık 2004

33 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook