Terör olayları ve mucadele konuşunda genel görüşme açılması hakkında (8/23)
Antalya Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 127. Birleşim · 3. yasama yılı · 19 Eylül 2005 · 3.028 kelime · yaklaşık 15 dakikalık okuma
Kaynak göster
Deniz Baykal (CHP), 19 Eylül 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 127. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TERÖR OLAYLARI VE MUCADELE KONUŞUNDA GENEL GÖRÜŞME AÇILMASI HAKKINDA (8/23)); konuşma 3.028 kelime.
Deniz Baykal (CHP, Antalya). “Terör olayları ve mucadele konuşunda genel görüşme açılması hakkında (8/23)”. TBMM Genel Kurulu, 127. Birleşim tutanağı, 19 Eylül 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/deniz-baykal-22-2005-09-19-teror-olaylari-ve-mucadele-konusunda-genel-gorusme-acilmasi-hakkinda (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA DENİZ BAYKAL (Antalya)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye Büyük Millet Meclisinin olağanüstü toplantısı çerçevesinde Türkiye'de terör sorununun yeni bir aşamaya gelmiş olması gerçeğini değerlendirmek ve terör konusundaki gelişmelerin Türkiye'yi karşı karşıya bıraktığı sorunlar, sıkıntılar konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisinin düşüncelerini, değerlendirmelerini almak ve Türkiye'nin terör konusunda sağlam bir anlayışla tutarlı bir tavır içine girmesini sağlamak istedik. Bu amaçla bir olağanüstü toplantı ve terör konusunda bir genel görüşme önergesi verdik. Bu önergemizin Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda böyle bir toplantı sahnesine kavuşması, maalesef, hiç kolay olmadı. Bu girişimin iktidar tarafından olumsuz karşılanmış olmasından büyük üzüntü duyuyorum. Terör konusunun Türkiye Büyük Millet Meclisi platformunda ele alınıp konuşulması, öyle anlaşılıyor ki, hükümetimizi mutlu etmiyor. Bu girişimden kuşku duydular, kaygı duydular, bunu engellemeye çalıştılar ve çok hüzün verici, çok acıklı bir manzarayla karşı karşıya kaldık; Genel Kurulun bu toplantıyı sağlayacak bir katılımı ortaya çıkarmaması için, ne yazık ki, iktidar grubu elinden gelen tüm çabayı sergiledi. İktidarın bu gayretine rağmen, Türkiye Büyük Millet Meclisi içinde yer alan bütün milletvekilleri, muhalefete mensup, bağımsız milletvekilleri, yüksek bir sorumluluk duygusu ve vatanseverlik sergileyerek, kendi aralarında akla gelebilecek tartışmaları, çekişmeleri bir tarafa bırakarak ve bir milletvekili olmanın sorumluluğunun idraki, bilinci içinde bu toplantıyı mümkün kıldılar. Bu toplantının gerçekleşmesine katkı veren bütün milletvekillerine, içten, yürekten şükranlarımı sunuyorum (CHP sıralarından alkışlar) ve Türkiye Büyük Millet Meclisini, bu konuları, ülkemizin bu en önemli konusunu konuşma fırsatından mahrum bırakmak için, bunu önleme çabası içine giren iktidarı da kınıyorum. (CHP sıralarından alkışlar) Hiçbir gerekçe, ortaya atılan uydurma değerlendirmelerin hiçbirisi, bu ortamda Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu konuşmasını engellemeyi haklı kılacak en küçük bir geçerlilik taşımaz. Söylenen sözlerin hepsi gülünçtür, anlamsızdır. Neymiş, 3 Ekim Avrupa Birliği toplantısı öncesinde bu yanlış olurmuş, niye yanlış olurmuş; 3 Ekim tarihinde Avrupa Birliği ülkeleri bir araya gelerek Türkiye'yi konuşurken, Türkiye'de yaşanan terör olaylarından habersiz mi olacaklar?! Türkiye'deki terör olaylarını onlar bilmiyorlar mı?! Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu konuyu önemseyip, ciddî bir siyasî, sivil, demokratik, anayasal irade ortaya koyarak, iktidarıyla, muhalefetiyle bu konuya yönelmiş olduğunun ortaya çıkması, Türkiye'nin Avrupa Birliği içinde yer alma mücadelesine niye bir engel olsun?! Yani, Türkiye, terör konusunu konuşmak için Avrupa Birliğinden icazet almak zorunda mıdır?! (CHP sıralarından alkışlar) Avrupa Birliğinden onay alarak mı bu konuyu konuşacağız?! Yani, Avrupa Birliği ne der kaygısıyla bu konuyu konuşmaktan kaçınmak hangi acziyet duygusunun, hangi eziklik duygusunun ifadesidir?! (CHP sıralarından alkışlar)
İşin temeli doğru değil; samimiyet yok, terör konusunu konuşma konusunda samimî bir irade yok, bunu kamufle etmek için ortaya atılan geçersiz sözler var ve o sözler sizi yeni yeni sıkıntılarla karşı karşıya bırakıyorlar. Yazıktır! Türkiye, bu ortamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi zemininde bu konuyu konuşmayacak da ne yapacak?! Ne yapacak?!
Yani, siz buraya geldiniz, şimdi, bakın, konuşacağız, burada, genel görüşme açılsın mı açılmasın mı oylaması yapacağız. Bunu konuşmak ne demektir; bunu açmak demektir. Açacak mıyız bunu, konuşalım diyebilecek miyiz? Hayır, gerek yok, konuşmayalım diyeceğiz. Söke söke elde edebildiğimiz tek imkân, sizi bu toplantıya istemediğiniz halde katılmak zorunda bırakmak ve buradaki usul imkânlarını kullanarak, Anamuhalefet Partisi dışındaki muhalefet partilerinin değerli genel başkanının, sözcüsünün düşüncelerini ifade etmesine bir fırsat yaratmak. Bu fırsatı dahi çok görüyor bazı arkadaşlarımız. Usul açısından bunu konuşmaya hakkınız yok… Bırakın konuşsunlar, ne sakıncası var bunları konuşmanın?! (CHP sıralarından alkışlar) Ne konuşuluyor; bunların konuşulmasını önlemenin kime ne yararı var?! Hangi usul maddesinin arkasına saklanarak bu konuşmaları önlemeye çalışıyorsunuz?!
Bakın, değerli arkadaşlarım, Türkiye Büyük Millet Meclisi bu konuyu konuşsun mu konuşmasın mı çekişmesini, tartışmasını yaşarken, bugün, biraz önce, Hakkâri İlimizin Şemdinli İlçesinde Çatalağzı Köyünde muhtarı PKK'lılar kaçırdılar. İçişleri Bakanımız bize bu konuda başarılarının hikâyesini anlatırken bize gelen en son yeni haber bu.
Değerli arkadaşlarım…
İNCİ ÖZDEMİR (İstanbul)Hikâye değil, gerçek.
DENİZ BAYKAL (Devamla)Siz, bir ara, bu gereksiz laf atmalardan vazgeçmiştiniz. Sizin bir süre daha vazgeçmenizi sağlamak için ne yapmam gerekiyor?..
MUHARREM KARSLI (İstanbul)Laf atan kim?.. O taraf…
DENİZ BAYKAL (Devamla)Değerli arkadaşlarım, şimdi, Türkiye'de yaşanan terörün bir yeni döneme girdiği açıktır. Türkiye, 1983 yılında, bir terör tırmanışına tanık oldu; son yakın tarihimiz içinde söylüyorum. Bu, 1999 yılında, terör örgütünün başının tutuklanması ve İmralı'ya konulmasıyla noktalandı. 1999 yılından 2004 yılına, 2005 yılına kadar beş yıllık, altı yıllık bir sükûnet dönemi yaşandı. Şimdi, yeni bir terör sayfası açılmak üzere. Yeni, diğerinden daha farklı bir terör dönemine Türkiye çekilmek isteniyor. Bu yeni dönemin terör konusu biraz daha farklı bir şekilde gelişiyor.
Eskiden, terör, güvenlik güçleri ile terör örgütü mensuplarının silahlı çatışması şeklinde ortaya çıkardı; Türkiye'nin güvenlik güçlerini acze uğratmak, başarısızlığa mahkûm etmek ve ülke coğrafyası üzerinde yer yer etkinliği ortadan kaldırmak amacına yönelik bir strateji uygulanırdı. Bu uygulandı. Türkiye, bu stratejiye karşı büyük mücadele verdi; onbeş yıl boyunca, 30 000 evladını kaybetmeyi göze aldı, olağanüstü ekonomik güçlükleri göze aldı. Türkiye bu mücadeleyi verirken, dünya, maalesef, onu yalnız bırakmıştı, arkasında kimse yoktu, Türkiye tek başına bunu götürüyordu. Bu mücadeleyi, Türkiye, iyi kötü bir hukuk devleti ve demokrasi çerçevesi içinde veriyordu ve bu mücadele, çok ağır bir mücadele oldu, büyük bir mücadele oldu ve bu mücadeleyi devletin güvenlik güçleri başarıyla noktaladılar. Bu, çok önemli, yeni bir dönem ortaya çıkardı.
İşte, o dönem, Türkiye'de, bu sorunların yepyeni bir anlayışla ele alınıp çözülmesi için bir fırsat olarak değerlendirilebilirdi, değerlendirilmeliydi, yapılması gereken çok şey vardı. Büyük ekonomik atılımlar, büyük sosyal yaklaşımlar ve terör konusunun bir daha gündeme gelmemesini sağlayacak belli politikalara ihtiyaç vardı. Deşifre olmuş, ortaya çıkmış terör kuruluşunun siyasî parti olarak, yandaş olarak, kadro olarak tespit edilmesi ve tecrit edilmesi, etkisizleştirilmesi gerekiyordu. Toplumda, artık, onların dikkate alınmamasını sağlayacak önlemlerin alınması gerekiyordu. Teröre bulaşmış olan bütün unsurların siyasetin dışına itilmesi gerekiyordu; maalesef, bu olmadı. Tam tersine, bu iş tamamlandı teşhisinin getirdiği, belki, bir rahatlık anlayışı içinde, gerçek bir yaklaşım içinde, yavaş yavaş toparlanma, yeniden şekillenme ve göz göre göre, Türkiye'nin gözü önünde, şiddeti de yine öngören ve yeni bir iddiayla, yeni bir taktikle, stratejiyle ortaya çıkan bir terör girişimiyle karşı karşıya gelmeye başladı.
Bu terör girişiminin ana karakteri, terörü, devletin güvenlik güçleri ile teröristler arasındaki bir ikili çatışma olmaktan çıkarıp, devletin resmî güvenlik güçlerini aşan bir çerçeve içinde, toplumun çeşitli kesimlerinin, halkın, milletin bir biçimde bir parçası haline geldiği bir sürece dönüştürmek. Bu yeni aşamanın planı budur. "Olay, artık, güvenlik güçlerinin sorunu olmaktan çıksın, halk bir unsur olsun, halkı sokalım -o yönde sokalım, bu yönde sokalım, karşı yönde sokalım, yandaş olarak sokalım- toplumsallaştıralım terörü, terörü halklaştıralım, terörü siyasallaştıralım; bir hukuk ihlali olmaktan çıkıp, halkın, toplumun belli kesimlerinin o tarafta, bu tarafta karşılıklı olarak yer aldığı bir kitlesel çatışma zeminine çekelim." Şimdi, bunun planları uygulanıyor. Onun için, diyorlar ki "Karadeniz'e gideceğiz." Ne var Karadeniz'de, Karadeniz'e niye gideceksiniz? Karadeniz'de ciddî bir provokasyon olacak; orada, halk, toplum, bir şekilde, olayın parçası haline gelecek. "Gemlik'te miting yapacağız." Türkiye'nin her yerinden, taa sınır bölgelerinden otobüsler kalkıyor; otobüslerin üzerinde pankartlar, terör örgütünün bütün simgeleri, bütün sloganları, bütün fotoğrafları, terör öncüsünün ismi, her şey bezenmiş, döşenmiş; yüzlerce kilometre... Sayın İçişleri Bakanımızın gözü önünde her ilden kalkacak bunlar, Gemlik'e kadar gelecekler, Gemlik'te terör liderini toplumsallaştırmaya yönelik bir miting gerçekleştirecekler.
Yüzlerce kilometreyi bu örgütler bu şekilde kolayca geçebiliyor ve devlet bunu seyrediyor, güvenlik güçleri seyrediyor. Niçin seyrediyor; çünkü, kafalarında bunun yanlış olduğu konusunda verilmiş kesin bir hüküm yok. Terör ve siyaset ilişkisi onların kafalarında çözülmemiş. Bu, yanlıştır; bu, yapılamaz denilemiyor. "Canım, demokrasinin gereği, onlar da bunu yapıversinler" anlayışı var. Böyle bir anlayış olamaz değerli arkadaşlar, böyle bir anlayış olamaz. Böyle bir anlayış varsa, siz, terörle mücadeleyi başarıya ulaştıramazsınız. Yanlıştır…
Kanunun suç saydığı bir eylemi övmek için Terörle Mücadele Yasasına yeni hükümler eklemeye ihtiyaç yoktur, var olan hükümleri uygulasanız da bu olur. Terörü övmek, Türkiye'de şu anda yasal mevzuata göre suç olmaya devam ediyor. Türkiye'nin sorunu, yeni yasa çıkarmadan önce, var olan yasaları uygulayacak bir siyasî iradenin iktidarda bulunup bulunmadığı sorunudur. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Ne yazık ki, bu hükümette bu iradeyi göremiyoruz; o iradeye yön verecek olan siyaset anlayışını da göremiyoruz.
Niye yok hükümette bu irade; bunun yanlış olduğunu fark etmiş değiller; çünkü, kafaları karışık; demokrasinin içinde neyin yeri var, terörle mücadele neyi gerektirir bu ayırımları daha yapabilmiş değiller.
Bakın, geçenlerde, Talabani bir Türk gazetecisine önemli bir açıklama yaptı, dedi ki: "Ben, sizin Başbakanınızla karşı karşıya geldim ve ona 'nasıl oluyor da sizin tutukladığınız terör örgütünün lideri bulunduğu yerden terör talimatı verebiliyor?! Bunu benim aklım almıyor' dedim" diyor Talabani, Türk gazeteciye "sizin Başbakanınız da buna 'ee, demokraside böyle şeyler olur' dedi" diyor.
AHMET YAŞAR (Aksaray)Yalan!
DENİZ BAYKAL (Devamla)Bir dakika… Konuşacağız… Konuşacağız…
Şimdi, bu açıklama yapıldı. Bu açıklamadan üç gün sonra, Başbakanlık basın sözcüsü bir açıklama yaptı. Bu açıklama, ne yazık ki, arkadaşımın söylediği "kesinlikle yalan" diyemiyor; ne diyor "Başbakan böyle bir sözü söylediğini hatırlamıyor" diyor. Hatırlamıyor… Talabani hatırlıyor, Başbakan hatırlamıyor. "Başbakanın hatırlamadığı bu konuşuma, acaba, unutmuş olabilir, o görüşmenin tutanağında var mı diye merak ettik, o tutanağı getirttik, inceledik, o tutanakta da göremedik" diyor. Bütün bunlar yapılan açıklamanın çerçevesi ve bunlarla, bizim, böyle bir sözün söylenmediğine inanmamız arzu ediliyor.
Değerli arkadaşlarım, bir defa, bu tip görüşmelerde söylenen her söz tutanağa aynen geçmez, tutanak bir teyp kaydı değildir; tutanak ayrıca yapılır, onun farklı bir çerçevesi vardır. Tutanakta olması şart değil; bir.
İki; Başbakanlık sözcüsü, bu açıklamayı, 2003 yılında Talabani'nin Başbakanla yaptığı görüşmeye dayalı olarak yapıyor. Halbuki, hepimiz biliyoruz ki, 2004 yılında da, Başbakan, Talabani'yle bir görüşme daha yaptı. Daha sonra bu haberi ortaya koyan gazeteci ve muhtemelen Talabani "2004 yılındaki konuşmadan ne haber" demiş olabilir.
Başbakandan ben şunu duymak isterdim, sözcüsünden değil, bizzat Başbakandan: Ne münasebet; ben, hiçbir kimseye, hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiçbir şekilde böyle bir söz söylemedim, söylemem mümkün değildir; çünkü, öyle düşünmüyorum. Böyle bir şey söylenemedi.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, olayın altında yatan zihnî kargaşadır, zihnî dağınıklıktır. Neyin terör neyin terör olmadığı konusunda, maalesef, zihinler berrak değildir ve bu tablo Türkiye'de ciddî yanılgılara yol açmıştır.
Bakın, sizi teyiden söylüyorum; iyi niyetle, belki, bunu, demokrasi içinde olabilir diye düşünmüştür; ama, böyle bir yanılgı taşınamaz.
Nitekim, Türkiye'nin saygın, en önemli, en büyük gazetesinin en etkili yazarı da "kutlarım Başbakanı, Batı'daki liderler bile bunu söyleyemez" dedi. O arkadaşımız da Türkiye'nin terörle mücadelesinin başarıya ulaşmasını isteyen bir insan, hiç kuşkum yok; iyi niyetli bir insan; ama, böyle söyledi. İşte, bu yanılgı var ya, Başbakanın zihnindeki bu yanılgı, Türkiye'nin kamuoyunu yönlendirme -konumunda- imkânına sahip kurumlarının başındaki insanların kafasındaki bu yanılgı var ya, işte, terör konusunun altında yatan en büyük sorun budur ve ortadan kaldırılması gereken budur ve biz bunu kaldırmak istiyoruz; bunun için Meclisi toplantıya çağırdık; bunun için isterdim Başbakan burada olsun, benim bu sözlerimi Başbakan dinlesin, o bana cevap versin. (CHP sıralarından alkışlar) Başbakan yok. Niye yok?!
Öncedendi, sonradandı... Değmez; değmez. Lütfen kendinizi yormayın; yormayın; yanlış. Türkiye'nin bundan daha önemli bir konusu olabilir mi; bundan daha ciddî konusu olabilir mi; bundan daha ciddî platformu olabilir mi bu konunun, Türkiye'nin konuşabileceği?!
Değerli arkadaşlarım, biz, terörün, siyasî amaçlarla sıcak siyasete alet edilmemesi gerektiğini çok iyi biliyoruz; bu konuda hiçbir kuşkumuz yok. Terörün Türkiye problemi olduğunu biliyoruz. Bugün iktidar yarın muhalefettir, bugün muhalefet yarın iktidardır. Yine, terör sorunu, yarınki iktidarın da önüne gelir. Bütün bunları biliyoruz. Bütün bunları bilerek, ben, bir acımı, bir sıkıntımı anlatmaya çalışıyorum. Yanlış yapılıyor, yanlış yapılıyor! O yanlışı ifade etmeye çalışıyorum, onu düzeltmeye çalışıyorum. Türkiye adına düzeltmeye çalışıyorum.
Bakın, Diyarbakır ziyareti, ondan önce yapılan açıklamalar, hepsi bu zihin karışıklığının ifadesiydi; yani, orada, sadece, şu kelime kullanıldı, bu kelime kullanıldı tartışması yapmıyoruz.
Arkadaşlarımız bize cevaben diyorlar ki: "Siz de Kürt sorunu dediniz." Evet, dedik. Kürt sorunu denilmesine, bir zaman, belli bir içerikle, belli bir tanımla denilmiş olmasına kimsenin itiraz etmesi mümkün değildir. Biz, 1980'li yıllarda, 1990'lı yıllarda bunu dedik. Niye dedik; çünkü, o zaman, bir insanın çıkıp "ben Kürt kökenliyim" demesi, Türkiye hukukuna göre mümkün değildi. Böyle bir problem vardı. İnsan, Kürtçe kaset çıkaramıyordu, kendi anadilini konuşamıyordu, anadilini çocuklarına öğretemiyordu, anadilinde kitap yayınlayamıyordu, gazete yayınlayamıyordu, televizyon yayını olamıyordu. Bu bir sorundu; insan hakları sorunuydu, demokrasi sorunuydu bu. Bireysel sorun. Her insanın kendi etnik kökeni olur, olacak; hepsi saygıdeğer ve onu açıkça söyleyecek, kimse mahcup olmayacak ve devlet de komplekse girmeyecek, kaygıya girmeyecek, onun özgürce ifadesini doğal karşılayacak.
İşte, bu sorundu, bizim söylediğimiz zaman, Kürt sorunu buydu ve o doğrultuda büyük atılımlar yapıldı. Bizden önceki Meclis yaptı o atılımı, sizden önceki hükümetler yaptı, siz yaptınız, bu Meclis yaptı, muhalefet katkı verdi, hepimiz, birlikte, bu sorun çözülsün istedik ve bu sorun çok büyük ölçüde çözüldü. Hâlâ eksiği, gediği vardır, hâlâ noksanı vardır, uygulamaya tam geçmemiştir. Bütün bunları da halledelim. O anlamda bir sıkıntı söylüyorsa, onu da anlamaya hazırım. Ama, şimdi, önümüze getirilen Kürt sorunu o değil değerli arkadaşlarım. Eğer, bunu, Başbakan bilmiyorsa, çok üzüntü vericidir.
Şimdi, getirilen Kürt sorunu şu: "Bireysel hak ve özgürlüğün ötesinde, biz ayrıyız, biz ayrıyız… Türkiye'nin hukuk sisteminde, Türkiye'nin devlet düzeninde, Türkiye'nin millet tarifinde, Türkiye'nin egemenlik anlayışında bir değişikliğe ihtiyaç var. Demokrasi diyorsunuz, insan hakları diyorsunuz, artık, bunu vereceksiniz" demeye başladı birileri. "Egemenlik anlayışı değişsin..." Burada ne yazıyor: "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir" Hangi millettir bu, hangi millettir bu; bu, Türk Milletidir. Türk Milletinin içinde birbirinden farklı etnik kimliklere sahip olan insanlar yok mudur; elbette vardır, elbette olacak. Gürcüsü var, Çerkezi var, Arabı var, Arnavudu var, Kürdü var, hepsi var. Elbette, olacak; ama, bunların hepsi, ben bu milletin Gürcüsüyüm, ben bu milletin Çerkeziyim, ben bu milletin Arnavuduyum, ben bu milletin Arabıyım, ben bu milletin Kürdüyüm diyor. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Türkiye'de yaşayan insanların ezici çoğunluğu böyle söylüyor, Kürt kökenli insanlarımızın ezici çoğunluğu böyle düşünüyor, böyle söylüyor. Bunu biliyorum. Şimdi bununla niye oynamak istiyor birileri?! Niye bunu bozacağız, niye "biz ayrıyız" diyeceğiz?!
Değerli arkadaşlarım, demokrasi, insan hakları birey bazında herkes için en iyi şekilde sağlanmalıdır, eksik, gedik varsa tamamlanmalıdır. Dünyanın hiçbir ülkesinin bizden bu açıdan daha ileri olmasını kabul etmiyorum. En ileri ülkelerde var olan insan hak ve özgürlükleri Türkiye'de de aynen getirilsin uygulansın, vatandaşa uygulansın. (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, Türkiye Cumhuriyeti, bir ırklar cumhuriyeti değildir, ırk cumhuriyeti de değildir; tek bir ırkın cumhuriyeti de değildir, ırklar konfederasyonu da değildir; mezhepler cumhuriyeti de değildir, inanç cumhuriyeti de değildir, aşiretler cumhuriyeti de değildir; vatandaşlar cumhuriyetidir Türkiye, vatandaşlar cumhuriyeti. (CHP sıralarından alkışlar)
Türkiye'nin tapusu hiçbir etnisitenin elinde değildir. Türkiye'nin tapusu yetmiş milyonun elindedir. Yetmiş milyon hep birlikte Türkiye'nin sahibiyiz, eşit olarak sahibiyiz.
ÖMER ÖZYILMAZ (Erzurum)Sayın Genel Başkan, biz de aynı şeyleri söylüyoruz.
DENİZ BAYKAL (Devamla)Ayrıca konuşuruz sizinle. Müsaade edin, ben anlatayım.
Şimdi önümüze getirilen sorun, şimdi "Kürt sorunu" denilen, demokrasinin gereği, şimdi bir etnik kimliği bir ayrı kategori olarak kabul edip, esas alıp onu muhatap alarak, onunla temas kurarak, onu rahatlatarak, ferahlatarak Türkiye'de bir çözüm sağlama arayışı… Çözüm… Neymiş o çözüm?! Çözüm ne biliyor musunuz; çözüm, Anayasa, çözüm bu; çözüm, Türkiye'nin tarihi, bugüne kadar ortaya koyduğu bütünlük. Onu değiştirmeye kalkmak çözüm değil. Bunu düzeltiriz, gelin birlikte bakarız demek... Arkadaşlarım söylediler; Anavatan Partisinin Genel Başkanı "demokratik cumhuriyet ibaresini burada, gelsin, bir daha söyleyemez" diyor. Niye söyleyemez?! Oradaki "cumhuriyetin demokratik olması" vatandaşların demokratikleşmesi anlamında değil, cumhuriyetin içerisinde yer alan belli bir etnik kimliğin de cumhuriyetin muhatabı ve bir parçası olarak tarif edilmesi niteliğinde, anlamında. Şimdi, Başbakan buna fırsat verdi, buna cesaret verdi, bu anlayış ortaya çıktı.
"Niye daha önce, temmuzda toplamadınız" dedi. Bu iş temmuzda olmadı; bu iş, ağustosta, Sayın Başbakanın bu meşhur çalışmaları yapmasından sonra patladı. 17 yerde 20'den fazla büyük toplumsal olay yaşandı Türkiye'de, halk ortaya çıkmaya başladı; Bozüyük öyle ortaya çıktı, Maçka öyle ortaya çıktı, bu ortam yarattı bunu. Yanlış olan bu, önlenmesi gereken bu; bunu anlatmaya çalışıyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bakın, iki gün önce Fransız Televizyonu Türkiye'yi güya methediyor. Türkiye'ye düşmanca bir anlayış içerisinde olmadığı anlaşılıyor. Bizim Kültür Bakanlığı da büyük katkı vermiş, destek vermiş, Kültür Bakanlığının katkısıyla yapıyor. Türkiye'nin yarısı Kürdistan diye koparılmış, ayrılmış. Bu ne bu?!. Bu, terörü olağanlaştırmak, terörü meşrulaştırmak, terörün amacını olağanlaştırmak, terörün amacını meşrulaştırmak.
Şimdi, buna, bilerek bilmeyerek alet olanlar var, katkı verenler var; Türkiye siyaseti böyle gidiyor.
Şimdi, terör örgütüyle doğrudan bağlantılı yığınla insan var Türkiye'de. İstanbul'da bir toplantı oluyor, 5 000 kişi katılıyor. O 5 000 kişi, kim bunlar?! Ellerindeki pankartlar belli, söylenilenler belli, anlayış belli… Yani, Türkiye o 5 000 kişiyi belirleyemiyor mu?! Bu, bir gün oluyor, iki gün oluyor, üç gün oluyor, boyuna oluyor… Bir olay oluyor, arkasından dükkânlar, vitrinler taşlanıyor, bankamatikler perişan ediliyor, arabalar tahrip ediliyor, bombalar patlıyor, bitiyor. Sonra?.. Sonrası yok; bekliyoruz ikinci bir defa daha olsun diye. Nasıl oluyor bu, bu nasıl oluyor?!.
Yani, Sayın İçişleri Bakanı bize büyük başarılarını anlatıyor; ama, Türkiye'nin gözü önünde bunlar yaşanıyor; Türkiye'nin gözü önünde, devletin bir parçası haline dönüşmüş yetkili kişiler yurt dışına çıkıyorlar, Avrupa Birliğine, demin anlattığım felsefeyi ince ifadelerle talep eden dilekçeler veriyorlar. Bu da mı kanuna uygun?!
Sayın İçişleri Bakanı "inceleme" yaptırıyor bu konuda, soruşturma açtı Sayın Bakan, acaba bu olur mu, olmaz mı?.. Soruşturun bakalım, daha ne kadar soruşturacaksınız. Metin ortada, neyi soruşturacaksınız! Değerli arkadaşlarım, bu konuda bir irade yok, bir refleks yok, bu meseleyi kavramadı bu hükümet ve sorun buradan kaynaklanıyor.
Şimdi, yeni bir aşamaya gelindi, bu aşamanın kendine göre olanakları var. Türkiye'nin dünya çapında ilişkileri var, yurt dışıyla ilişkilerimiz var. Bugün karşılaştığımız terör konusunun arkasında en önemli unsurların başında bu uluslararası ilişkiler geliyor. Irak sorunu… Kara Kuvvetleri Komutanı taa aylar önce, altı aydan, belki, fazla süre geçti, "C-4 trafiği başladı" dedi. "C-4 trafiği başladı..." C-4'ü Türkiye bilmiyordu; daha sonra öğrendik ne olduğunu, acı bir biçimde. Nereden geldiği belli… Ölüm timleri geliyor, nereden geldiği belli ve Türkiye'nin her yerinde bunlar rahatça hareket yapar, eylem yapar bir noktaya geldiler ve halkı birbirine düşürmenin planlarını, projelerini uyguluyorlar. Buna karşı etkin bir önlem alınabiliyor mu?! Gerekli ciddî bir tavır sergilenebiliyor mu?!
Bakın, üç gün önce, bu terör örgütüne mensup olan birisi bir çatışmada öldü. Onun cenazesi kaldırılacak Doğubeyazıt'ta. Terör örgütü çıktı piyasaya. Nerede çıkıyor; dağda değil, Kandil'de değil, Doğubeyazıt'ta çıkıyor. Çıktı ve bütün esnafa dedi ki "kapatın kepenkleri." Esnaf direndi, kapatmadı "niye kapatacağım" dedi. Bakın bu çok önemli bir olay. En önemli olay bu işte. Ağrı'daki, Doğubeyazıt'taki vatandaş, esnaf, bu terör örgütünün baskısına, tehdidine karşı "ne münasebet, kapatmayacağım" diyor, bu, en büyük destek, değerlendirilmesi, sahip çıkılması gereken olay; ama, devletin güvenlik güçleri gene yok ortalıkta, seyrediyorlar, Çünkü, müdahale edersek olay büyür diye korkuyorlar. Bu da bir mülahaza; müdahale etmeyerek olayı büyütmemek; ama, bu arada ne oluyor; devletin güvenlik güçleri yok, terör örgütü bunlara baskı yapıyor, tehdit ediyor, bir kısmı kapatmıyor, bir kısmı kapatıyor ve bir terörist anlı şanlı bir büyük toplumsal kahraman gibi sahiplenilerek büyük bir cenaze töreniyle kaldırılıyor.
Şimdi, bu böyle devam ederse, siz, Doğubeyazıt'taki o esnaf kardeşimin "teröre hayır" diyen, kepengini indirmeyen, kapatmayan o esnaf kardeşimin, böyle devam edeceğine güvence verebilir misiniz? Buradaki bütün mesele budur. Bakın, devlet, eğer etkinliğini sergilemezse, gerekeni yapmazsa, duruma hâkim olmazsa, hukuku, kanunu işletmezse…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
11 konuşma daha · 19 Eylül 2005