İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 41. BİRLEŞİM · PAZAR

2005 mali yılı bütçe kan.tas. (12 nci tur görüşmelerinde ) bayındırlık ve iskan bakanlığı,kültür ve turizm bakanlığı

Erkan Mumcu

Isparta Milletvekili ·

Genel Kurul, 41. Birleşim · 3. yasama yılı · 26 Aralık 2004 · 2.757 kelime · yaklaşık 14 dakikalık okuma

Kaynak göster

Erkan Mumcu, 26 Aralık 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 41. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2005 MALİ YILI BÜTÇE KAN.TAS. (12 NCİ TUR GÖRÜŞMELERİNDE ) BAYINDIRLIK VE İSKAN BAKANLIĞI,KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI); konuşma 2.757 kelime.

Erkan Mumcu (Isparta). “2005 mali yılı bütçe kan.tas. (12 nci tur görüşmelerinde ) bayındırlık ve iskan bakanlığı,kültür ve turizm bakanlığı”. TBMM Genel Kurulu, 41. Birleşim tutanağı, 26 Aralık 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/erkan-mumcu-22-2004-12-26-2005-mali-yili-butce-kan-tas-12-nci-tur-gorusmelerinde-bayindirlik (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERKAN MUMCU (Isparta)Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Bakanlığımızın bütçesi üzerinde, görüşlerimizi Heyetinize arz etmek üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.

Her şeyden önce, Bakanlığımın bütçesi üzerinde söz alarak katkıda bulunan milletvekili arkadaşlarıma içtenlikle teşekkür etmek istiyorum.

Doğrusunu isterseniz, gün boyu, aslında hafta boyu yoğun çalışma programınızı da dikkate alarak, sizleri burada çok fazla tutmamaya ve ancak teşekkür babında birkaç söz söyleyerek huzurlarınızdan ayrılmaya niyetliydim; ancak, arkadaşlarımızın bazı değinileri, gerçekten, bana, üzerinde durmayı gerekli kılacak kadar önemli göründü. O vesileyle, birkaç söz söyleyerek, huzurlarınızdan, teşekkürlerimle beraber ayrılmak isterim.

Değerli arkadaşlarım, her şeyden önce, kültür ve turizm konusunda, konuşmacı arkadaşlarımız, genel olarak, bir geleneksel anlayışa da uygun bir biçimde, ayrı ayrı başlıklar attılar. Belki de, zaman kazanmak bakımından, ben de onların izlediği yolu izlemeliyim.

Tartışmaların büyük bir çoğunluğu bütçenin yetersizliği ve bütçe üzerinden yapılabilecekler üzerinde yoğunlaştı. Bu anlamda, bir milletvekili arkadaşımız, beni, siyasî kimliğimi ya da belki de birikimimi söz konusu ederek, Bakanlığın bütçesini artırma yolunda kullanmıyor olmaktan dolayı eleştirdi. Doğrusunu isterseniz, bu eleştiriyi, saygıyla karşılamakla birlikte, haklı bulmadığımı ifade etmek istiyorum. Özellikle, kültür sektörüne ayrılan bütçelerin yetersizliği sorunu, Türkiye'de on yıllardır tartışılagelen ve hep söylenen, hep zikredilen bir sorundur. Özellikle 1990'dan bu yana gelişen çizgiyi izleyecek olursak -bu dönemi özellikle zikrediyorum; çünkü, bu dönem, çok çeşitli siyasî partilerin ve siyasî akımların bu Bakanlıkta sorumluluk üstlendikleri bir dönem olmuştur, bu eleştiriyi yapan arkadaşımın mensup olduğu partiden de insanlar burada olmuştur; ama- bu bütçelerin, oransal olarak toplam bütçe büyüklükleri içerisinde büyütülebilmesi de mümkün olmamıştır. Kaldı ki, çözümü, sadece ve sadece bütçe içerisinde bulmaya çalışmanın da çok doğru ve yeterli bir yöntem olmadığının altını çizmek lazım.

Aslına bakarsanız, haksız bulduğum şey şudur: Bence, bir siyasetçinin kendi görüş ve düşüncelerini, en meşru sayılabilecek demokratik platformlarda -ki, bunlar Meclis platformlarıdır- söylememiş olması yadırganmalıdır. Söylemiş olmasının Türkiye Büyük Millet Meclisinin kullanılması biçiminde algılanmasını çok haklı bir tutum olarak göremediğimi ifade etmek istiyorum.

Yaptığımız şey açıktır. Bu bütçelerin büyütülmesi konusunda bizim yaklaşımımız her ne olursa olsun, esas itibariyle, Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu malî problemler ölçeğiyle karşılaştırıldığında... Bu kararların oluşmasında etkili olan mekanizmalar, hiç şüphesiz, borç ödemeye öncelik veren ve yatırımları, özellikle de kültür alanındaki yatırımları daha ikinci planda ele alan bir tutum sergileyegelmişlerdir. Bu tutum neredeyse gelenekselleşmiştir. Bu tutumun değiştirilmesi elbette icap eder; ama, bunun için de, bütçe yaklaşımları üzerinde topyekûn bir tartışma açmak lazım. Bütçe yaklaşımları üzerinde topyekûn bir tartışma açmak, esas itibariyle, kamunun kaynak kullanımı mantığı üzerinde topyekûn bir tartışma açmak anlamına da geleceğinden, belki, bunu, bütçelerin tartışıldığı görüşmelere değil de, bundan ayrı, bağımsız görüşmelere bırakmak gereği de vardır diye düşünüyorum.

Bizim yaptığımız şey ortada. Biz, kültür alanının bir taraftan sektörleşebilmesi, bir taraftan sivil sektörlerin kaynak yaratabilme imkânlarından yararlanabilmesi, diğer taraftan da yeni, yaratıcı yöntemlerle çok büyük kaynakları yaratabilmesi üzerinde odaklaştık, yoğunlaştık ve kültürel mirasın korunması ve kültür yatırım ve girişimlerinin teşvik edilmesine dair, sinema kanununa dair, telif eserleri ve telif haklarının korunmasına dair, burada, işbirliğiyle, elbirliğiyle çıkardığımız mevzuatta da bu alanı gerçekten genişlettik. Öylesine genişlettik ki, genişlemenin katları, rakamsal olarak ifade edilemeyecek boyuttadır.

Ben, müsaadenizle, sadece şu örneği vermekle yetineceğim: Mevzuata koyduğumuz hak aktarımı kavramı, tek başına, yerel yönetimlerin ve plan otoritelerinin bunu etkin, verimli bir biçimde kullanması sayesinde, milyar dolarlara tekabül edebilecek bir kaynağı yaratabilme potansiyelini içinde barındırmaktadır. Sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İstanbul'daki ilçe belediyeleri, bu prensibi, bu mekanizmayı işleterek, kullanarak, milyar dolarlara tekabül edecek bir kaynak yaratabilirler. Mekanizma, oluşmakta olan kentsel rant üzerine, plan otoritesinin, kültürel mirası korumak amacıyla kota koyması, ortak olması mantalitesine dayanmaktadır ve ne kadar kentsel rant oluşuyorsa, plan otoritelerinin alacakları kararlarla -tabiî, hukukun genel prensipleri içerisinde, makul bir çerçeve içerisinde kalmak üzere- toplam kentsel rantın yüzde 20'sine, yüzde 30'una kadar ulaşabilecek rakamların, kültürel mirasın korunması ve kültürel alanın genişletilmesine kaynak yaratmak amacıyla kullanılabilmesi, bugün, yasalar çerçevesinde mümkündür ve bu yaptığımız düzenleme, daha çok Amerika Birleşik Devletlerinde uygulanan arazi geliştirme mantığından devralınmış ve kültürel alanın korunması mantığına aktarılmış bir düzenleme, bir yaklaşım olarak, bugün, Avrupa Birliğine üye ülkelerin incelediği ve kendi mevzuatlarına kazandırma çabası içerisinde oldukları bir düzenlemedir. Şu anda, pek çok Avrupa Birliği ülkesinin, bu anlamda, Bakanlığımızla iletişimleri sürmektedir. Dolayısıyla, burada neyin sonuç alıp neyin sonuç almayacağı ya da var olan kısıtlı enerjinizin -bir biçimde, sınırlı enerjinizin- nereye yönlendirileceği konusunda stratejik bir karar vermeniz gereği vardı ve biz, bu kararı verdik.

Onun dışında, özellikle, turizm arazilerinin tahsislerinin şeffaflaştırılması ve bir yarışmanın konusu edilmesi suretiyle yarattığımız kaynağın potansiyelini de küçümsememek lazım. Burada, arkadaşlarımız, mesela, ilk tahsislerden elde ettiğimiz 200 trilyonluk kaynağın nasıl kullanılacağını merak ediyorlar. Bugüne kadar nasıl kullandıysak öyle kullanacağız; yasanın tanımladığı çerçeve içerisinde kullanacağız. Yasanın tanımladığı çerçevede, turizm altyapısına -ki, kültürel mirasın korunması, bize göre, aynı zamanda, turizm altyapısının ayrılmaz bir parçasıdır- tahsis edilmek zorundadır. Yasa, bunları, doğrudan Bakanlığın otoritesiyle kullanma fırsatını vermiştir; ama, ben, geçmişten bugüne, hiçbir zaman bunu uygulamadım; yerinden yönetim prensibine her zaman inanan bir insan olarak, yerinden yönetimin verimliliğine ve denetim imkânlarının genişliğine, şeffaflığına inanan bir insan olarak, bunu, hep, yerinden yönetim birimleri, yani, yerel yönetimler eliyle kullandım, daha çok da valilikler eliyle kullandım. Bundan sonra da böyle yapacağız ve bu, yaptığımız işin, çok yönlü - hem yerinde hem merkezde hem yasama organı eliyle hem bunun dışındaki sivil toplum mekanizmalarıyla- denetlenebilmesine açık tutulması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, her kuruşun nasıl harcandığı konusunda kurduğumuz şeffaf mekanizmalar -bunu övünçle ve iddiayla söyleyebilirim; geçmişten bugüne kurduğumuz şeffaf mekanizmalar- sadece Bakanlığımızın uygulamalarını aklamakla kalmaz, bunun dışında, bütün diğer kamu uygulamaları için de örnek teşkil edebilecek düzeydedir. Ben, bunu, her uygulamamın arkasından, yeri geldiğince, uygun platformlarda söyledim. Pek çok kamu uygulamasında, Bakanlığımızda yaratılan -yaratılan diyorum; çünkü, ilk defa Türk uygulamasına getirilen yöntemler ve modellerdir bunlar- bu imkânlardan, bu yöntemlerden yararlanılmasında, ben, çok büyük faydalar görüyorum.

Tabiî, bütçenin, kültüre ve turizme ayrılan ödeneklerini, sadece Kültür ve Turizm Bakanlığının bütçesinden ibaret görmemek icap eder. Bayındırlık Bakanlığının, Ulaştırma Bakanlığının, Devlet Su İşlerinin, Karayollarının, diğer bakanlıkların, il özel idarelerinin, Vakıflar Genel Müdürlüğünün bütçesine ayrılan paylar ve belediyelerin bütçelerinden bu alana ayrılan payları da topladığınızda, sadece Bakanlığın bütçesinden ibaret bir kaynakla bu alanın yönetilmediğini pekâlâ görmüş oluruz.

Burada yoğunlaşmamız gereken şey, kaynak kullanımında önceliğin nereye verileceği ve nasıl yapılacağı meselesidir ve bir de, tabiî, yöntemler. Söz gelimi, Hükümetimizin uyguladığı önemli altyapı projelerinden bir tanesi, hava ulaştırması, hava limanları konusundaki yöntemdir. Bildiğiniz gibi, Bakanlık, yarışma projelerini açık yarışmalara ihaleye açmıştır, yap-işlet-devret modeliyle, süre kayıtlı yarışmalara açmıştır ve Türkiye'de, özellikle, turizm ulaştırmasının yoğun biçimde yapıldığı bütün hava limanları, son derece hızlı, özel sektör kaynaklarıyla, süre kayıtlı olarak, şeffaf ihalelerle verilmiştir ve şimdi, bunlar, en kısa zamanda, hizmete katılmak durumundadır. Bunlar, yüz milyonlarca dolarla ifade edilecek yatırımlardır. Tek başına, terminaller için yapılacak yatırımların toplamını Bakanlık bütçesiyle karşılaştırdığınızda, bu alana yapılan yatırımların, o kadar da küçümsenecek düzeyde olmadığını görürsünüz; ancak, şurası muhakkaktır ki, Türkiye'nin turizmden beklentileri büyüktür.

Sayın milletvekillerine çok teşekkür ediyorum, turizm sektörünün önemine ilişkin dikkatli vurgularda bulundular. Bu önemin çok fark edilmediği kanısındayım, geçmişte de hep bu olagelmiştir. Ne zaman ülke ekonomisi, özellikle, cari açık bunalımıyla karşı karşıya gelmişse, turizm hatırlanmıştır. Cari açığın karşılanmasında beklentinin üzerinde gerçekleşen cari açıkların denkleştirilmesinde turizm girdilerine atıfta bulunulmuş; ama, çoğu zaman, ne yazık ki, iş orada kalmıştır. Bu da, tabiî, bu alanda konsantre bir politikanın uygulanması gereğini, hiç şüphesiz, deriştirilmiş bir politikanın uygulanması gereğini bize hatırlatıyor.

Hiç şüphesiz, Türkiye'nin turizmden beklentileri büyük ve Türkiye, turizmden çok daha fazlasını elde edebilir; elde etmek için yatırım yapmalıdır. Kamu ve özel sektör, birlikte, bugün olduğundan, bugünkü ölçeklerden daha büyük yatırımlar mutlaka yapmalıdırlar, eğer dünya turizm pastasından daha büyük bir pay alacaklarsa; ancak, Türkiye, son dört beş yıl içerisinde, gerek dünya turizm pastasından gerek Akdeniz ölçeğinde gerek Avrupa ölçeğinde, kurulan bütün ölçeklerdeki pastalardan aldığı payı oransal olarak büyütmüştür ve bu, rakiplerinin de çok dikkatini çeken, rakiplerini de rahatsız eden boyutlara gelmiştir; ama, bununla övünmek yerine, bunun sürdürülebilir bir süreç olmasını kurgulamamız gerekiyor. Onun için de, daha dikkatli stratejiler kurmalıyız ve buna yatırım yapmalıyız. Bu alanda yanlış yaptığımızı söyleyemem, yanlış politikalar üzerinde gittiğimizi söyleyemem -zaten kimse de bunu ifade etmiyor- ama, verimliliği daha yüksek politikalar için daha yüksek kaynaklara ve bu alanda bir yoğunlaşmaya ihtiyacımız olduğu hiç şüphesizdir.

Gelirler konusunda hep bir tartışma yapılageliyor. Arkadaşlar, benim de hiç anlayamadığım şey budur. Turizm gelirleri konusunda iki kurum, iki otorite söz sahibidir ve onlardan başka hiç kimse bir şey söylemiyor. Birisi Devlet İstatistik Enstitüsü, bir diğeri Merkez Bankası. Bu iki kurumun saygınlığı açıktır ve bu iki kurumun açıkladığı diğer bütün istatistikler konusunda bir tartışma yaşanmazken, söz konusu olan turizm olduğunda bunun tartışma konusu edilmesinin arkasındaki psikolojiyi çok anlayabilmiş değilim; ama, galiba, bir parçacık da şu vardır: Yani, olayları olabildiğince karamsar bir perspektiften görme eğiliminde olan insanlar, doğrudan doğruya bu istatistiklerin de güvenilirliğini sorgulamak yönünde bir tutum göstermektedirler. Tabiî, sorgulamaya açıktır; ama, sorgulamanın ikna edici donelere dayandırılmış olması gerekiyor.

Turizm hakkında da çok şey söylemek mümkün; ama, ben, çok fazla vaktinizi almadan, kültür hakkında bir şey söylemek istiyorum. Burada, çok önemli bir şey söylendi. Milletvekilimiz Sayın Gündüz, derin Türkiye'nin Savunma Bakanlığı olarak işlev görmemiz gerektiğini söyledi. Kültür alanının, ulusal kimlik, ulusal kültür, ulusal benlik bağlamında son derece önemli ve bir ulusun varlığını sürdürebilmesinin, bir aradalığını, bağımsızlığını sürdürebilmesinin son derece stratejik alanlarından birisi olduğunu tespit etmek bakımından, Sayın Milletvekilimizin söylediği şeye içtenlikle katılıyorum. Enteresan, hoş bir tesadüftür; dün akşam opera ve balenin kuruluşunun 55 inci yılı münasebetiyle bir temsildeydik ve orada, Avusturya Büyükelçisi, Millî Savunma Bakanımıza -belki de laf olsun diye, benzer bir ilişkiyle- bir soru sordu; dedi ki "savunma ile opera ve bale arasında nasıl bir ilişki var? " Orada, birbirlerine, daha çok gülümseyen cevaplar verildi. Savunma ile opera ve bale arasında değil belki; ama, toplam olarak kültür arasında son derece önemli bir ilişki vardır.

Burada konuşma yapan arkadaşlarımız, Avrupa Birliğiyle tam üyelik müzakerelerine başlayacağımız süreçte, kültür alanının önemine ilişkin değinilerde bulundular ki, ben de buna dair birkaç söz söylemek istiyorum.

Avrupa Birliği İlerleme Raporunda -ki, sonradan Konsey kararına da temel teşkil ettiği, konsey kararının da bunun bir özeti biçiminde çıktığı görülmüştür- üç temel alan, Türkiye - Avrupa Birliği ilişkilerinin stratejik alanı olarak tespit edilmiş ve zikredilmiştir. Bunlardan bir tanesi, Kopenhag Siyasî Kriterlerinin sürdürülmesi, bir diğeri, müktesebatın üstlenilmesi ve bunun gözden geçirilmesi -2 numaralı başlık olarak zikredilmiştir- ve "Türkiye ile Avrupa Birliği Üyesi Topluluklar Arasındaki Kültürel İletişim ve Etkileşimin Etkinleştirilmesi" diye bir stratejik başlık açılmıştır. Bu başlık, bardağın dolu tarafını da, boş tarafını da bize hatırlatan bir başlıktır ve bunun bir stratejik başlık olarak orada yer alması, bir taraftan, bu iletişim ve etkileşimin verimlileştirilmesinden, etkinleştirilmesinden umulan faydaya atıf gibi gözükürken, diğer taraftan, Türkiye ve Avrupa Birliğine üye ülkeler toplulukları kültürleri arasındaki uyumsuzluk ve uzlaşmazlıklara stratejik bir nokta olarak işaret eden, dolayısıyla, kendi kültürünü merkeze alan, Türkiye'nin kültürünü, bir biçimde, örtülü bir biçimde ötekileştiren bir yaklaşımın ürünü olarak da okunabilir.

Türkiye, Avrupa Birliğiyle bundan sonra yürüteceği müzakerelerde, hiç şüphesiz, pozitif bir duruşa sahip olmak durumundadır; hiç şüphesiz, tehditler karşısında bloke olmayan, fırsatları yakalayarak tehditleri bloke eden, tehditleri geçersiz kılan bir stratejik ve ön alan bir tutum takınmak zorundadır ve eğer kültürel iletişimimiz, kültürel etkileşimimiz bir stratejik alan olarak tanımlanmış ise, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde de, bu alan, yani, bu etkileşimde Türkiye, yine, ön alan bir tutum takınmak zorundadır. Bunu yaparken de, bardağın hem boş tarafını hem dolu tarafını gören, soğukkanlı bir dikkat içinde olmak durumundadır; çünkü, açıkça söylemek gerekirse, bunun bir stratejik husus olarak zikredilmiş olmasının arka planında ya da bilinçaltında, bir ötekileştirme, ayrıksı tutma çabası da gizli olabilir. Nitekim, Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle müzakerelere başlama kararının çıktığı konsey kararının yayımlandığı günün ertesi gün, yani, 18 Aralık günü Avrupa gazetelerinde çıkan karikatürlere baktığımızda, Avrupa entelijansiyasının benzer bir yaklaşım içinde olduğu çok aşikârdır ve biz, buna dikkatle yaklaşmak zorundayız. Yüz yıldır aşağı yukarı, Tanzimattan bu yana aşağı yukarı, arkadaşlar, aynı başlıklar altında konuşuyoruz ve kültür, bu başlıklar arasında, Avrupa'yla iletişim ve etkileşimimizin başlıkları arasında hep önemli bir yer tuttu ve bu, genellikle de, kültürel uyumsuzluk ve uzlaşmazlık bağlamları içinde zikredildi. Buna rağmen, Avrupa Birliğiyle müzakerelere başlıyor olmamızı gözardı etmeyen bir iyimserlik, ama, yüz yıllık arka planı da gözardı etmeyen bir dikkat içinde olmamız gerekiyor. Bu, karikatürlerin hemen hemen tamamında, Türkler, fesli, bıyıklı, sakallı ve belli bir biçimde aldatılan ve aşağılanan çizgilerle tasvir ediliyordu. Bu, kültürel iletişim ve etkileşim içine gireceğimiz muhataplarımızın algı düzeneklerinin hangi önyargılarla, hangi kaygılarla donanmış olduğu, kurulmuş olduğu hakkında açık bir fikir vermek durumundadır bize; çünkü, karikatür, basit çizgilerle bir mesajı anlatabilmek üzerine kurulu bir iletişim yöntemi olduğu için, mutlaka, kamuoyunun ortak duyarlılıkları ve ortak dili üzerinden mesaj gönderen bir iletişim yöntemidir. Dolayısıyla, bu karikatürlerin işaret ettiği alana çok çok dikkat etmeliyiz ve kültürel iletişimimizi, hiç şüphesiz, özgüven üzerine odaklamalıyız; hiç şüphesiz, özgüven üzerine odaklamalıyız.

Şimdi, size, uzun bir çalışmanın ve sempozyumların konusu olan, gittiğimiz uluslararası toplantılarda, özellikle Avrupa Parlamentosunun dağıttığı metinlerden deriştirilmiş bir şeyi aktaracağım. Şimdi, ben bunları aktardığım zaman, çoğu zaman çok olağan ve aslında herkesin malumu olan şeyler, nedense, çoğu zaman, benim iletişimimde, sanki, çok yeni ve aykırı bir şey söylüyormuşum gibi geliyor. İnşallah, bu defa da öyle olmaz. Mesela, Avrupa Birliğinin kültür politikalarına yaklaşımı, esas itibariyle, bunları, merkezî hükümet eliyle yönetilen kültür politikaları yaklaşımından uzak tutmak yönündedir. Mesela, Fransa, Yunanistan ve Kuzey İskandinav ülkeleri hariç olmak üzere -İsveç, Norveç ve Danimarka hariç olmak üzere- Avrupa Birliğine üye ülkelerin hiçbirinde kültür bakanlığı yoktur. Daha çok, yerel yönetimler üzerinden bir kültür politikası uygulanmaktadır ve bütün kurumların yaklaşımlarına nüfuz eden bir kültür politikası uygulanmaktadır ve bu kültür politikalarının esası, ulusal kimliğin ve ulusal kültürün özgünlüğünün korunmasına odaklanmıştır; bunun altını özellikle çizmek istiyorum; ulusal kimliğin ve ulusal kültürün özgün niteliklerinin korunmasına odaklanmıştır. Diğer bir hedefi -Avrupa belgelerinden aktararak söylüyorum size- bireylerin kültürel hayata katılımlarının teşvik edilmesi. Bu anlamda, özellikle demokratik kültürün bireysel yaşantılara, yaşama pratiklerine ulaştırılması, kültür politikalarının önemli hedeflerinden birisidir. Kültürel ve sanatsal yaratıcılığın ve üreticiliğin özendirilmesi de, kültür politikalarının hedeflerinden bir tanesi olmuştur.

Yine, kültür politikalarının hedeflerinden bir tanesi, ademimerkezîleştirme, merkeziyetçilikten uzaklaştırmaktır ve yine, aynı bağlamdan olmak üzere, kültürel alanın bilgi toplumları tasarımlarıyla ilişkilendirilmesi, yani, kendi toplumlarını geleceğe dönük bir bilgi toplumu olmak üzere tasarlarken, kültürel alanın da bu tasarımla ilişkilendirilmesi, Avrupa'nın uyguladığı kültür politikalarının esasını teşkil etmektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKANBuyurun Sayın Bakan.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERKAN MUMCU (Devamla)Şimdi, bizim kültürel kimliğimizin ve kültür alanımızın, özgünlüğümüzün korunması başlığı altında söz söylemeye başladığımızda, söylenecek çok sözümüz, çok da çelişkimiz vardır; ama, bu alanda uzun tartışmalara yol açmamaya dikkat ederek söylenebilecek sözlerden bir tanesi, bizim çağdaşlaşma ile Batılılaşma arasındaki farkı artık tarif edebiliyor olmamız gerekir; çünkü, Batılılaşma ve Batıcılık ideolojisi çerçevesi içinde içine girdiğimiz çağdaşlaşma maceramız, zaman zaman hedef aldığımız Batı'nın bizi ötekileştirdiği ve dışladığı bir sonuçla karşılaştığında, hedefsiz, ufuksuz kalabilmektedir. Türkiye'nin, bir taraftan, çağdaşlaşma, yani, kendisini çağdaş kavramlarla, çağdaş kurumlarla, çağdaş kurallarla, zamanın ruhuyla donatması ihtiyacı vardır; diğer taraftan, bunu kendisi olarak yapmak, kendi kimlik ve kültürünün özgünlüğünü koruyarak yapmak gereksinimi vardır. Bunu yapmaya çalışırken, pek çok çağdaş değer ve kurumun kaynağı durumunda algıladığımız Batı'nın, kendisiyle girdiğimiz ilişkilerde bizi dışlayan ve ötekileştiren, hatta bir parça barbar gibi gören eğilimiyle karşılaştığımızda, hedefsiz ve ufuksuz kalmamız gibi önemli bir riskle karşı karşıya olduğumuzu hatırlatmamız gerekir.

Dolayısıyla, Türkiye'nin ulusal kültür politikalarının dayanması gereken tez, hiç şüphesiz, Türkiye'de yaşayan tüm vatandaşlarımızın bir arada ve bağımsız yaşama iradeleri üzerine kurulmuş olmalıdır ve bu, bir arada ve bağımsız yaşama iradelerini sürekli kılacak, bunun kültürel alanda gerekli olacak tüm unsurlarını, donatılarını, imkânlarını kendisine sunacak bir yaklaşıma odaklanmak durumundadır ve bir ulusal kültür kimliği konusunda, özellikle liderlik yapan mekanizmaların tamamının, Parlamento, siyaset kurumu, yürütme organları, kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, her anlamda organizmaların bu duyarlılığı mutlaka gösteriyor olması lazım. Gösterip göstermediğimiz çokça tartışılabilir; gösterdiğimize dair örnekler de verebiliriz, göstermediğimize dair örnekler de verebiliriz. Burada bir kamu kurumundan ne beklenip ne beklenmeyeceği, yani, bir kamu kurumu olarak Kültür Bakanlığından ne kadar şeyin beklenebileceği konusunda uzun bir tartışma yaratılabilir; ama, ben, bu sabah evimden, yani Ümitköy'den buraya kadar gelirken, Eskişehir yolundan Türkiye Büyük Millet Meclisine kadar gelen güzergâh üzerinde sağlı sollu serpiştirilmiş ve milyarlarca dolarlık yatırımla gerçekleştirilmiş kamu binalarının yüzlerine baktığımda, herhangi bir ulusal kültür, millî kültür kaygısının bulunup bulunmadığı, bir kültürel kimlik kaygısının bulunup bulunmadığı sorusunu kendime sordum ve bir iki çok nadir istisna dışında hiçbirisi hakkında olumlu bir cevap veremedim.

Aynı örneği, içinde yer aldığımız yapıdan bile verebiliriz, birçok şeyde verebiliriz; ancak, şurası muhakkaktır ki, sürdürülebilirlik, toplumların yaşamında da son derece önemli, hayatî bir kavramdır. Biz, tarih sahnesindeki var oluşumuzu, ki, zamanı, bölünmez, parçalanmaz yekpare bir anın sürekliliği gibi algılıyorsak eğer -ki, öyledir, uluslar için, milletler için, kültürler için öyledir- kendi var oluşumuzu da binlerce yıllık geçmişimiz ve binlerce yıllık sonsuza kadar sürecek geleceğimiz biçiminde algılıyorsak eğer, ulusal kültürümüzün ve kimliğimizin özgünlüğü konusunda şu ana kadar gösterdiğimiz duyarlılığı aşan bir duyarlılık göstermek zorundayız ve bu konuda siyaset kurumu, iktidar, muhalefet gibi bir kategorik ayrışmaya hiçbir şekilde girmeden -demokratik doktrinin özüne aykırı olduğu söylenebilir; ama, aslında değildir; bir de bunu tartışarak sizi yormak istemiyorum- bu konudaki, bu husustaki duyarlılığını âdeta bir amentü hükmüne getirmek durumundadır diye düşünüyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

50 konuşma daha · 26 Aralık 2004

50 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook