Enerjive tabii kaynaklar bakanı hilmi güler hakkında gensoru açılmasına ilişkin önerge (11/2)
Ankara Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 100. Birleşim · 3. yasama yılı · 18 Mayıs 2005 · 1.488 kelime · yaklaşık 7 dakikalık okuma
Kaynak göster
Eşref Erdem (CHP), 18 Mayıs 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 100. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: ENERJİVE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI HİLMİ GÜLER HAKKINDA GENSORU AÇILMASINA İLİŞKİN ÖNERGE (11/2)); konuşma 1.488 kelime.
Eşref Erdem (CHP, Ankara). “Enerjive tabii kaynaklar bakanı hilmi güler hakkında gensoru açılmasına ilişkin önerge (11/2)”. TBMM Genel Kurulu, 100. Birleşim tutanağı, 18 Mayıs 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/esref-erdem-22-2005-05-18-enerjive-tabii-kaynaklar-bakani-hilmi-guler-hakkinda-gensoru-acilmasin (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA EŞREF ERDEM (Ankara)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Sayın Hilmi Güler'in, görevini ihmal ettiği, kamu gelirlerinin talanına seyirci kaldığı, kamu hazinesini zarara uğrattığı iddiasıyla verdiğimiz gensoruyla ilgili olarak görüşlerimizi ifade etmek üzere söz almış bulunmaktayım; şahsım ve Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
Değerli arkadaşlarım, enerji ile kalkınmışlık, gelişmişlik, büyüme arasında doğrudan doğruya bir bağ vardır. Bir ülkede enerji politikaları saptanırken, bu politikanın, öncelikli olarak yerli kaynakların değerlendirilmesini esas alması, dışa bağımlılığı azaltması, kaynak çeşitliliğini artırması, ucuz, temiz ve verimli enerji üretimini sağlaması temel yaklaşım olmalıdır. Oysa, Türkiye'de, bunun tam tersi yapılmaktadır. Hidrolik ve kömür kaynaklarımızın henüz üçte 1'i devreye sokulmuş değildir. Jeotermal, rüzgâr ve güneş gibi temiz ve yenilenebilir kaynaklarımız, neredeyse el değmeden beklemektedir. Bu durumda, enerjide dışa bağımlılığımızın nedeni olarak kaynaklarımızın yetersizliğini öne sürmek, eksik, yanlış ve yanıltıcıdır.
Ülke ihtiyaç ve çıkarlarının gözetilmediği hesapsız adımlar atılarak, kullanmadığımız gazın, elektrik enerjisinin parasını öder hale getirildik. Bu yanlış tercihlerle, ülkemiz, bir borç batağının içine sürüklenmiştir. Ulusal kaynakları dikkate almayan, verimlilik ve kaynak çeşitliliği ilkesini gözetmeyen ve ülkemizi, başta doğalgaz olmak üzere, çok büyük ölçüde ve tehlikeli oranlarda dışa bağımlı kılan bu yanlış tercih ve politikalar, sağ siyasal iktidarların eseridir.
Bugün ülkemiz, tam bir borç sarmalının içine sürüklenmiştir. Alınan kredilerin, bırakın anapara taksit ödemelerini, faizlerini bile ödeyemez bir duruma getirildik. Borcu yeni bir borçla döndürür hale geldik. Bu durumu, sanayimizin amiral gemilerini satarak da düzeltemezsiniz; TÜPRAŞ'ı, Petkimi, Erdemiri, Tekeli, SEKA'yı, Seydişehir'i ve benzeri tesisleri sattınız ya da satmak istiyorsunuz; ama, biliniz ki, müflis tüccar misali sattıklarınız ve satmaya çalıştıklarınız, bu ülkenin emekçilerinin ve cumhuriyetimizin seksen yıllık birikiminin sonuçlarıdır, ulusal değerlerimizdir. Onları satmak demek, dışarıya daha bağımlı hale gelmek demektir. Daha da önemlisi, onlarla birlikte yitip giden, sadece bina ve tesisler değil, en önemli değerimiz olan ulusal bağımsızlığımızdır.
Enerji, ekonomik bağımsızlığın olduğu kadar, ulusal savunmamızın ve ulusal güvenliğimizin de güvencesidir. Bu nedenle de, enerji politikaları, ulusal bir sorumlulukla, özenle ve ehliyetle planlanmalıdır.
Bugün, enerji tüketimimizin yüzde 37'sini petrolden, yüzde 23'ünü doğalgazdan karşılamaktayız. Tükettiğimiz petrolün yüzde 91'ini, tükettiğimiz doğalgazın tamamını ithal etmekteyiz. Diğer yandan, enerji tüketimimizin yüzde 25'ini de kömürden sağlamaktayız. Bugün, resmî kaynaklara göre 8, bazı yeni buluşlara göre de 9 milyar ton civarında linyit kömür rezervimiz vardır. Bunların sadece üçte 1'i kullanılmış durumdadır. Ulusal kaynaklarımız, yeraltında bulunan kömür rezervlerimizin üçte 2'si henüz işletilmeye alınmamıştır, değerlendirmeye alınmamıştır. Bu ulusal kaynaklarımız ortada dururken, değerlendirilmeden, ithal kömüre dayalı santrallar kuruyoruz. Gerçekten, nasıl bir politikadır bu; bunu anlamakta zorluk çekiyorum.
Hidrolik kaynaklarımız, yine resmî rakamlara göre 127 milyar kilovat/saat/yıldır. Oysa, son yıllarda yapılan yeni değerlendirmelerde ve hesaplamalarda, resmen kabul ediliyor olmamakla birlikte, gayri resmî olarak ilgili kurum ve kuruluşlarda kabul gören gerçek potansiyelimizin, teknik ve kullanılabilir anlamda teknik hidrolik potansiyelimizin 180 ilâ 190 milyar kilovat/saat/yıl olduğu bilinmektedir. Yerli, ucuz ve temiz bir kaynak olan sözkonusu hidrolik potansiyelimizin de ilk rakama göre üçte 1'i, ikinci rakama göre dörtte 1'i sadece işletmeye açıktır. Bir başka deyişle, su kaynaklarımızın henüz dörtte 3'ü işletilmeye hazır beklemektedir ve Türkiye, bu ucuz kaynaklardan, ne yazık ki yararlanamamaktadır.
Yıllardır uygulanmakta olan yanlış politikalar, yalnızca yerli kaynaklarımızın devre dışında bırakılmış olmasıyla sınırlı değildir. Tamamı ithal edilen doğalgazın yüzde 60'ı elektrik enerjisi üretiminde kullanılmaktadır. Bir başka anlatımla, elektrik enerjisinde doğalgaz kullanım oranı, yaklaşık yüzde 50'ye ulaşmıştır; bu, çok tehlikeli bir durumdur; bu, son derece yüksek ve akılcılıktan uzak bir orandır. Tükettiği gazın yüzde 85'ini kendi topraklarında üreten Amerika Birleşik Devletlerinde bu oran yüzde 20, Avrupa Birliği ülkelerinde de yüzde 32 civarlarındadır.
Diğer yandan, Dünya Bankası tarafından dayatılan yap-işlet-devret ve yap-işlet gibi finansman modelleriyle yerli ve yabancı şirketlere doğalgaz santralları yaptırılmıştır. Bunlara, bir yandan, gaz tedarik garantisi verilirken, diğer yandan da, ürettikleri pahalı elektriği satın alma garantisi verilmiştir. Bu sistemde, BOTAŞ ve Elektrik Üretim AŞ gibi kamu kuruluşları ile Hazine garantör olarak, söz konusu ayrıcalıklardan yararlanan şirketlerse tahsildar olarak çalışmaktadır. Oluşan kabarık faturayı ise, son tahlilde, konuttaki tüketici, sanayici, işyeri sahibi, köylü, emekçi ve tarlasında traktörüne mazot koymakta zorlanan çiftçi ödemektedir.
Sayın milletvekilleri, kadrolaşma konusundaki saptamalarımız bir iddia değildir, malumun ilanıdır. Son yıllardaki operasyonlar konusunda hafızasını yoklayan herkes yolsuzluk operasyonlarının büyük bölümünün enerji sektöründe olduğunu ve bunların ya mahkûmiyetle bittiğini ya da halen devam eden yargı süreçlerini kolaylıkla hatırlayacaklardır. Beyaz enerji operasyonunun izleri henüz belleklerdeyken, Şubat 2005'te yaşanan ikinci beyaz enerji operasyonu, toplumumuzun siyasetçilere, bürokrasiye ve iş dünyasına olan güvenini bir kez daha ve temelden sarsmıştır. Bu çürüme süreci yaşanırken, Uluslararası Saydamlık Kurumunun her yıl yayımlanan yolsuzluk algılamaları endeksinde, yolsuzluktan en arınmış sayılan ülkelerin üst sıraları paylaştığı listede, Türkiye, 2000 yılında 50 nci sırada; ama, onu izleyen AKP İktidarı döneminde, 2002 yılında 64 üncü sıraya, 2004 yılında da 77 nci sıraya gerilemiştir.
Cumhurbaşkanının kararnamelerini geri çevirdiği ve haklarında düzenlenmiş müfettiş raporlarına göre üst yönetimde görev almaması gerekenler, Bakan Sayın Güler tarafından ısrarla ve usulsüz olarak göreve getirilmiş ya da görevde tutulmuşlardır. Tedvir, görevlendirme veya vekâlet gibi geçici ve kısa süreli olması gereken uygulamalar, cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir biçimde, uzun süreli ve asaleten atama yerine uygulanmaktadır. Bu yöntemler kabul edilebilir uygulamalar değildir; devlet böyle yönetilemez Sayın Bakan.
Bazı bürokratlara ve kimi işadamlarına, yolsuzluk operasyonlarında sınırlı da olsa dokunulurken, bu süreçlerin sorumlusu olan siyasetçiler dokunulmazlık zırhlarına sıkı sıkıya yapışmış, her şeyin unutulacağı umuduyla, hiçbir şey olmamış gibi, yaşamlarını ve icraatlarını sürdürmeye devam ediyorlar; ama, biliniz ki, bu böyle devam etmez, böyle devam etmeyecektir.
Sayın milletvekilleri, kaynak tahsislerinde önceliklerin belirlenmesinden yatırımlara kadar ekonomimizin çok sayıda sorunu vardır. Karşı karşıya bulunduğumuz sorunların başında "kayıtdışı" diye adlandırdığımız ülkenin birtakım gelirlerinin kayıt altına bir türlü alınamamış olmasıdır; diğeri ise, yolsuzluklardır. Birincisini şimdilik bir tarafa koyalım; ama, yolsuzluklar, uzunca bir süredir bizi için için kemiren onulmaz bir hastalık halini almıştır. Bu kadar uzun süre yolsuzluklarla iç içe yaşayan bir ekonominin ayakta durması olanaksızdır. Bunu mutlaka tedavi etmeli ve bu hastalıklı yapıyı kesip sistemin dışına atmalıyız.
Değerli arkadaşlarım, kısa bir Türkiye enerji fotoğrafı çektikten sonra, gelelim asıl gensorudaki iddialarımıza.
Değerli arkadaşlarım, Sayın Güler, Rusya'dan alınan anlaşmaların tümünde yaptığı fiyat değişiklikleriyle Mavi Akım hattından alınan gazın fiyatını artırmıştır. Diğerlerinde ise, belli bir indirim yapılmışsa da anlaşmaların süreleri ve taşıyacakları toplam gaz miktarı dikkate alındığında, sonuçta, kamu, milyarlarca dolarlık zarara uğratılmıştır. Mevcut hükümet işbaşına geldiğinde Rusya'dan iki ayrı boru hattıyla dört ayrı fiyattan doğalgaz satın alınmaktaydı. Batı hattından alınan gazın 6 milyar metreküplük bölümü doğrudan Gazexporttan ve belli bir fiyat üzerinden formülüne göre alınıyordu. Yine, batı hattından, aynı hattan, Turusgaz adlı şirket aracılığıyla alınan 8 milyar metreküp gaz ise, iki ayrı fiyattan alınmaktaydı. Tepe noktada, yani plato diye adlandırılan, maksimuma çıkılan noktada yıllık olarak 16 milyar metreküpe ulaşılacak olan Mavi Akım gazı ise, anlaşmada öngörülen fiyat formülü üzerinden alınmak durumundaydı. Mavi Akım hattından ilk gaz sevkıyatı Şubat 2003'te başlamıştır. İlk gaz alım faturasıyla birlikte de formül tartışmaları gündemimizin içine yerleşmiştir.
Kısaca hatırlamak gerekirse, Şubat 2003'te Rusya tarafı bir fatura gönderiyor. BOTAŞ yetkilileri, bu faturayı alıyorlar, inceliyorlar ve faturanın formülde yazılı fiyatın üstünde bir fiyatla kuruşlandırıldığını görüyorlar. Bunun yanlış olduğunu söylüyorlar ve bu fiyatın yüksek olduğunu, formüldeki fiyatın daha düşük olduğu BOTAŞ tarafından ifade ediliyor. Gazexport, 14 Mart 2003 tarihinde BOTAŞ'a yazdığı yazıda, fiyat formülündeki farklılığın basit bir yazım hatası olduğunu, sehven orada yer aldığını iddia ediyor ve dolayısıyla, kendilerinin iddia ettiği formülün asıl formül olduğunu söylüyorlar. BOTAŞ, 1 Nisan 2003 tarihinde, ihtilafa neden olan fiyat formülüyle tahkime gidilmesi halinde ne gibi bir sonuç doğurabileceği konusunda hukuk bürolarına görüş soruyor. Her iki hukuk bürosundan da alınan görüş; bunun sehven yazılmasının mümkün olamayacağı; çünkü, hem anlaşma öncesi paraf edilen iki ön protokolde hem de onu izleyen nihaî anlaşmada formülün üç defa ayrı ayrı, ama aynı şekilde yer aldığı görülmüştür ve dolayısıyla her iki hukuk bürosu da "eğer tahkime gidilirse, Türkiye burada bu davayı kaybetmez ve Türkiye haklıdır" sonucuna varıyor. BOTAŞ, bu hukukî inceleme ve görüşler paralelinde, 9 Nisan 2003 tarihinde, Gazexporta anlaşmada yer alan fiyat formülünün hatalı olmadığını bildirmiş ve onların gönderdiği Şubat 2003'e ait faturayı iade etmiştir. BOTAŞ Yönetim Kurulu, ödemelerin, 15 Aralık 1997 tarihinde imzalanan Mavi Akım anlaşmasındaki formül itibariyle ödenmesine karar vermiş ve ilk faturanın hesabını da bu formül üzerinden yaparak göndermiştir. 14 Nisan 2003 tarihinde, BOTAŞ, yine bir başka hukuk bürosuna başvuruyor. O hukuk bürosundan da, Türkiye'nin haklı olduğu, tahkime gidildiği takdirde, Türkiye'nin burada mutlaka bu davayı kazanacağı doğrultusunda görüş ifade ediliyor.
Karşılıklı yazışmaların ardından, Rus tarafı, Gazexport, 23 Mayıs 2003 tarihinde, fiyat formülüyle ilgili olarak tahkime başvurduğunu BOTAŞ'a bildirmiştir. Önce, bu bildirime karşı kendi görüşünü ve itirazını Gazexporta yazılı olarak ileten BOTAŞ Yönetim Kurulu, 5 Haziran 2003'te aldığı 2003/31 sayılı kararıyla, tahkim işlemlerini başlatmak üzere, BOTAŞ Genel Müdürünü yetkilendirmiştir.
Bu arada, bu tartışmalar ve yazışmalar sürerken, beklenmedik bir gelişme oluyor; Rus tarafı, bir paket teklifte buluyor Türkiye'ye; diyor ki: "Gelin, bu böyle olmaz; ne sizin dediğiniz olsun ne bizim dediğimiz olsun, fiyatların tümünü, anlaşmanın diğer taraflarını da birlikte değerlendirelim, size bir paket teklif sunuyorum, lütfen, bu teklifi değerlendirmeye alın ve bundan sonraki işlemler buna göre yapılsın."
Şimdi, burada, tabiî, akla şu soru geliyor: Rus tarafı, bu kadar haklı olduğuna inanıyor idi ise, böyle bir noktada, kendisi bizden önce tahkime başvurmuş, sonra biz tahkime gidecek iken, böyle bir teklifte bulunmak, bence, açık açık, Rus tarafının uluslararası tahkimde davayı kazanamayacağını...
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
18 konuşma daha · 18 Mayıs 2005