İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 3. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

Türk siilahlı kuvvetlerinin ırakın kuzey bölgesi ile mücavir alanlara gönderilmesi ve görevlendirilmesi hakkında başbakanlık tezkeresi

Fatma Kurtulan

Van Milletvekili ·

Genel Kurul, 3. Birleşim · 3. yasama yılı · 8 Ekim 2008 · 1.855 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma

Kaynak göster

Fatma Kurtulan, 8 Ekim 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 3. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRK SİİLAHLI KUVVETLERİNİN IRAKIN KUZEY BÖLGESİ İLE MÜCAVİR ALANLARA GÖNDERİLMESİ VE GÖREVLENDİRİLMESİ HAKKINDA BAŞBAKANLIK TEZKERESİ); konuşma 1.855 kelime.

Fatma Kurtulan (Van). “Türk siilahlı kuvvetlerinin ırakın kuzey bölgesi ile mücavir alanlara gönderilmesi ve görevlendirilmesi hakkında başbakanlık tezkeresi”. TBMM Genel Kurulu, 3. Birleşim tutanağı, 8 Ekim 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/fatma-kurtulan-23-2008-10-08-turk-siilahli-kuvvetlerinin-irakin-kuzey-bolgesi-ile-mucavir-alanlara (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

DTP GRUBU ADINA FATMA KURTULAN (Van)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; TSK’ya Kuzey Irak’a sınır ötesi harekât yetkisi veren tezkerenin süresinin bir yıl daha uzatılmasını öngören görüşmeler üzerine partim DTP Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Kimilerine göre “düşük yoğunluklu savaş”, kimilerine göre de “iç çatışma” olarak nitelendirilen, hatta son dönemlerde akademik çevrelerce “asimetrik savaş” olarak adlandırılan ülkemizdeki çatışmalı ortam yaklaşık yirmi beş yıldır devam ediyor.

Bu çatışmalı ortamda, Sayın Başbakanın 2005’te Diyarbakır’da yaptığı açıklamada da ifade ettiği Kürt sorunu yatmaktadır. Türkiye, neredeyse yirmi beş yıldır bu sorunu ortadan kaldırmak için askerî operasyonları aralıksız sürdürüyor, ancak gelinen aşamada ne sorun ortadan kalkıyor ne de bir çözüm bulunabiliyor.

1984’ten bu yana 4 cumhurbaşkanı, 9 başbakan, 7 genelkurmay başkanı değişti. Cumhurbaşkanları, başbakanlar ve genelkurmay başkanları “Bu işi bitireceğiz.” dediler, ancak sorun tüm can alıcılığıyla önümüzde duruyorken bunu diyenlerin çoğunun şu anda nerede olduğunu bile bilmiyoruz.

Yeni yasama yılına ölme ve öldürme üzerine kurgulanmış bir kararla başlamak, mevcut durumu daha da içinden çıkılamaz hâle getirecektir. Hükûmetin, defalarca denenmiş bir yöntem olan ve ülkemiz adına ağır kayıplara yol açmaktan başka bir sonucu olmayan sınır ötesi operasyonlara yeniden “evet” demesi çözüm yolunu tıkamaktır.

Avrupa Birliğine üyelik hedefinde olan ülkemizin, iç barışın tesisi için demokratik sivil açılımlara ağırlık vermesi beklenirken sınır içinde ve dışında şiddet ve çatışma politikasına hız vermesi kaygı vericidir.

Sayın milletvekilleri, devletleşmenin tarihsel süreci, bireyi, toplumu ve onların iradesini yok sayarak başlar. Bunun karşısında demokrasi, bireyin ve toplumun özgürlükleri lehine devlet otoritesini sınırlandırarak ve bugünkü çağdaş yönetimlerin kaynağını oluşturacak bir yönetim biçimi olarak ortaya çıkar. Demokrasi, bireyi köle gören anlayışa karşı mücadele ilke olarak benimsenecek, olgunlaşarak yükselecek, günümüzde evrensel ideallere ulaşmanın biricik yolu olacaktı. Evrensel ideallere ulaşma mücadelesinin özünde, insan hakları, adalet, özgürlük ve eşitlik mücadelesinin olması, demokrasiyi halkın kendi kendini yönetmesi tanımından öteye götürecek ve onu, devletin sahip olduğu iktidarını toplumun ve bireyin özgürlükleri lehine sınırlaması, özgürlük ve eşitlik ilkelerine dayanması, bu temelde devletin kutsal olmaktan çıkarılarak insan hakları ve hukukun üstünlüğünü esas alan bir hizmet aracı hâline getirilmesi olarak tanımlayacaktı.

Sayın milletvekilleri, devletin, birey ve toplumun özgürlüğü lehine sınırlandırılması anlayışıyla yürütülen uzun mücadeleler sonucunda insan hakları çağdaş hukukun temel konusu olur. Böylece, “devlet, birey ve toplum içindir” temelinde gelişen anlayışın özü, devlet otoritesi karşısında insan hak ve özgürlüklerini güvence altına almak olmuştur. Bu anlayış, devleti birey ve topluma hizmet eden bir pozisyona indirger. Fransız İhtilali’nden sonra tartışılmaya başlanan temel hak ve özgürlükler artık yavaş yavaş sorgulanacak ve üçüncü kuşak insan hakları temelinde bir hak talebi mücadelesi olarak yükselecekti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise bu mücadele, ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan kaynağını alarak halkların kendi kaderini tayin hakları, kadın hakları, çocuk hakları, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı olarak tanımlanacaktı. “Üçüncü kuşak haklar” olarak adlandırılan bu haklar, süreç içerisinde önce demokrasiye açık anayasalarda yer alacak ve çağdaş örgütlenmelerde evrensel değerler olarak benimsenecekti. Demokrasi mücadelesi olarak nitelendirilebilecek bu gelişmelerin amacı, hiç şüphesiz ki demokrasiyi hâkim kılmak ve sürekli kılmaktı.

Demokrasiyi sürekli kılmaksa bütün yurttaşların demokrasinin işleyiş yöntemi için gerekli olan haklara sahip olmalarını sağlamaya bağlıydı. Çünkü demokrasi, kimsenin kendini egemen ilan edemeyeceği, hiç kimsenin iktidarı geri alınamaz biçimde kendi adına elinde tutamayacağı ilkesine dayanan bir sistemdi.

Ülkemizde ise demokrasinin tarihsel gelişimi daha yavaş ve daha yüzeysel bir süreç izlemiştir. Osmanlı geleneğine bağlı olarak şekillenen cumhuriyet, sosyal sınıfların yeterince gelişmemiş olması nedeniyle sağlıklı bir demokratik gelişim çizgisi izleyememiştir. Yeterince gelişemeyen sosyal sınıflar Avrupa örneklerinde olduğu gibi reformlara öncülük edemeyecek ve reformlar devlet eliyle gerçekleştirilecekti. Sosyal sınıflardan ve toplumdan kopuk gerçekleşen reformlar, özünde devleti güçlü kılan bir özellik taşıyacaktı. Demokrasinin özünde bir hizmet aracı olan devlet, Türkiye Cumhuriyeti anayasalarında da bu geleneğe bağlı olarak ülkemizin ve milletin mutlak sahibi olan kutsal bir varlık olarak tanımlanacaktı. Bu anlayış hâkim kılınınca çoğu ülke anayasasında yerini almış üçüncü kuşak haklar Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürtlere tanınmamıştır. Yıllardır cumhurbaşkanları, başbakanlar, genelkurmay başkanlarınca ve daha başkaları tarafından farklı yorumlanan Kürt sorunu da aslında buradan kaynağını alarak ciddi boyutlara varacaktı. Sorun bu temelden kaynaklandığına göre, çözümün de burada aranması gerektiği son derece açıktır. Ancak denenen ve denenmesi düşünülen yöntemler arasında demokratik ve anayasal çözüm göz ardı edildiğinden sorun büyümeye devam etmektedir.

1921 Anayasası’ndaki demokratik çözümü ülke bütünlüğüne karşı bir tehdit olarak gören yanlış algılayış, Kürtlerin inkârı ve asimilasyonu süreci olan 1924 Anayasası ile günümüze kadar daha da katılaşarak süregelmiştir.

Oysa 1921 Anayasası’nın özünü oluşturacak olan ve Amasya’da Mustafa Kemal’le birlikte imzalanan protokoller aynı zamanda kurulacak cumhuriyetin ilk sosyal ve siyasal sözleşmesi özelliğini taşıyordu. Mustafa Kemal ortak vatan sınırından bahseden bir konuşmasında “Bu sınır ordumuzca silahla savunulduğu gibi, aynı zamanda, Türk ve Kürtlerin oturduğu vatan parçamızı içerir.” demektedir. Tarif edilen ortak vatan sınırı Misakımillî belgesi olarak onaylanacaktı. Dinen, ırken ve aslen birbirine bağlı, karşılıklı saygı ve özveri duyguları besleyen, birbirlerinin ırksal ve toplumsal hakları ile bölgelerinin koşullarına tamamen saygılı, Osmanlı İslam çoğunluğunun oturduğu kısımların tamamı hakikaten ve hükmen hiçbir nedenle birbirlerinden ayrılma kabul etmez bir bütün olduğu Misakımillî belgesinin 1’inci maddesinde ifade edilirken, Mustafa Kemal Meclis açılışında yaptığı konuşmasında, yine, Misakımillî’yi “Kardeş milletlerin millî sınırı” olarak belirtmekte ve “Bu sınır içinde Türk olduğu kadar Kürt de vardır. Bu unsurlar birbirlerinin haklarına daima saygılıdır.” demektedir. Kürt sorununun tam da bu temelde ele alınması gerekirken, Mustafa Kemal’le görüş birliği içinde olmanın da bu yaklaşım olacağı kabul edilmelidir. Aslında Mustafa Kemal’in bu anayasal perspektifi, özünde, ileriki süreçte gerçekleştirmeyi düşündüğü bir demokratik özerk yönetim anlayışıydı. Böyle olduğu içindir ki, sosyal, siyasal, coğrafi hukukunu ve kendi kaderini tayin etme hakkını tanıyarak sistem içine alan kapsayıcı anlayışa 1921’de anayasal özerklik kazandırılacaktı. Mustafa Kemal, 1 Mart 1921 Teşkilat-ı Esasiye görüşmeleri sırasında yaptığı konuşmada “Türkiye halkı” kavramına ilişkin olarak; “Efendiler, Türkiye halkı ırken ve dinen ve harsen birlik hâlinde birbirine karşı karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu ve kaderleri ve çıkarları ortak olan bir sosyal topluluktur. Bu toplulukta etnik haklar ve yöresel koşullara saygı iç siyasetimizin esaslı noktalarındandır.” belirlemesiyle “Türkiye halkı” kavramına açıklık getirmiştir. Bu adil temeller katı merkeziyetçi 1924 Anayasası ile ortadan kaldırılmıştır. Bu Anayasa ile toplumsal çoğulculuk, kültürel çeşitlilik ve farklılıklar inkâr edilmiştir. Türkiye toplumunun çoğulcu yapısına ve siyasal gerçekliğine ters olan bu yapılanma, tüm toplumu devlet içine hapseden, insanın siyasal yaşamı dışındaki yaşamını da tümüyle kapsayan ve bir siyasal başatlık olarak nitelendirilebilecek olan neredeyse bir totaliter devlet yapılanmasına geçişti.

Anayasa’ya “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” yerine tek tip yurttaşlık, “Türk vatandaşlığı” getirilecek ve böylelikle Kürt sorununun ortaya çıkmasının gerekçeleri birer birer örülecekti. 1924 Anayasası’nın dar ve milliyetçi anlayışı, Takrir-i Sükûn, istiklal mahkemeleri gibi her türden baskı ve asimilasyon süreci ile kendini somut olarak hissettirmeye başlayacaktı. Kürtçe konuşma yasakları, nüfus kayıtlarına Kürtçe isimlerin yazılmaması, Kürtçe köy, belde, ilçe, il isimlerinin Türkçe isimlerle değiştirilmesi ile asimilasyon süreci katı kurallar çerçevesinde hızlandırılmıştır.

Sayın milletvekilleri, yapılması gereken, 1921 Anayasası’nın özünü oluşturan ortak vatan gerçeğini tartışmasız kavramak, kabul etmektir. Toplumsal sorunların demokratik çözümünü Türkiye Büyük Millet Meclisinde tartışarak, Misakımillî esaslarına bağlı, anayasal, demokratik ve çoğulcu anlayışla evrensel idealler temelinde ilerleterek demokratik cumhuriyete götürmek en doğru yöntem olacaktır.

Değerli milletvekilleri, tek bir millete dayalı milliyetçi ideolojiyi benimseyen, farklı dil ve kültürleri olan toplumsal grupların kendilerini ifade edemeyeceği katı ulus devlet yapılanmasına hızla yaklaşılırken 1924 Anayasası’nın ulusçuluk ideolojisinden uzaklaşamayan 1961 Anayasası da 1971’de değiştirilmiş ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ileri sürülerek “her türden insan hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılabileceği” hükmü getirilmiştir. Bundan sonra ise 82 Anayasası’nı oluşturacak ve bugün tabir ettiğimiz düşük yoğunluklu çatışma ortamına itecek olan son darbe gerçekleşmiş olacaktı.

Dayatmacı yöntemlerle topluma kabul ettirilen 82 Anayasası demokrasi ve özgürlükleri ortadan kaldıracak bir anlayışla hazırlanmıştır. Demokratik yapılanmalar yerine militarist ve totaliter sistemlerdekine benzer olarak Millî Güvenlik Kurulunun üstünlüğü ilkesini getirmiş, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırarak, egemen ideolojiyi ayakta tutan bir araca dönüştürmüştür. 82 Anayasası düzenlemesinde devletin güvenliği ve çıkarları temel anlayış olmuştur. Bireyin güvenliği ve çıkarları devlet söz konusu olduğunda kolaylıkla ortadan kaldırılabilecek ve süresiz sınırlandırılabilecekti.

Bireyi devlet için gören bu anlayış aynı zamanda onu devletin güvenliği için bir tehdit unsuru olarak görerek toplumu resmî ideoloji çerçevesinde toplamaya çalışmıştır. Bu anlayış uygulamada devletin anayasal gücünün dahi yeterli görülmemesine yol açmış ve bu da Susurluk, Şemdinli ve Ergenekon gibi karanlık güç odaklarının oluşmasına zemin sunmuştur.

Sayın milletvekilleri, Kürt gerçekliğinin inkârı olan 1982 Anayasası’nın egemen ideolojisi doğal olarak bu gerçekle büyük çelişkiler yaşayacak ve yürümez hâle gelecekti. Resmî ideolojinin egemen olduğu bu Anayasa’yla, yirmi beş yıl çözüm bulunamayan Kürt sorunu sınırın öteki tarafına taşacak ve yirmi altıncı kez sınır ötesi operasyona tezkere çıkarmak için acı bir gerçek olarak karşımızda duracaktı. Oysa Kürt sorunu içimizdeki bir sorundur, bir haklar sorunudur. Demokratik sistemlerde meclisler bu sorunları çözmek için vardır. Görmezlikten gelmek, topluma çare olarak militarizmi sunmak meclislerin işlevsizliğinin sonucudur.

1982 Anayasası’nın egemen ideolojisine dokunmadan siyasal, toplumsal, kültürel çoğunluk temeline dayanan demokratik yapılanmaya veya demokratik ulusçuluğa geçişten söz edilemez. Çağdaş eğitim anlayışına ters olan ve ana dilde eğitim yasağını getiren 42’nci maddenin son fıkrasındaki “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.” ibaresi, hiç kuşkusuz, Kürtlerin ve diğer etnik unsurların Türklerle eşit haklara sahip olmadığını ortaya koymaktadır.

Türkiye’de yapılması gereken, tezkere çıkarmak değil, ulus devletin demokratikleştirilmesi için sistemli bir çalışma başlatmaktır. Yeni bir anayasa ile katı merkeziyetçi devlet yapısı yerine, demokratik özerklik gibi idari ve siyasi bir reformla Kürt sorununu çatışmasız çözmek mümkündür. Birlikte mücadele edilerek kazanılan ülkemizde Kürtlerin de var olduğu gerçekliği kabul edilerek, ortak vatanda, ortak bayrak etrafında özgür yurttaşlar olarak Kürtlere yaşam hakkı tanınmalıdır.

Demokratik cumhuriyete geçişi, süreç içerisinde üniter devlet yapısını ortadan kaldıracak bir tehdit olarak nitelendirmenin haklı görülür bir yanı yoktur. Aksine, birlikteliği güçlendirir, çatışmaları önler. Bu noktada hedefimiz, çağdaş ve evrensel değerlerin yükseltildiği demokratik cumhuriyet olmalıdır.

Değerli kadın milletvekilleri, size de buradan özel olarak seslenmek istiyorum: Bilindiği gibi, sömürünün tarihi erkeğin kadın üzerindeki baskısıyla başlar. Uygarlığa geçişin temellerinin atıldığı neolitik dönemde kadın, salt üretim faaliyetlerinde etkili olmakla kalmamış, toplumsal normların oluşturulmasında da önemli bir rol oynamıştır. Toplum yasalarını kendi sistemi çerçevesinde örgütleyen kadın, ana hukukunu geliştirerek erkeği de toplumsal yaşama çekmiştir. Kadının doğa ile olan uyumu, onun yönetimde barışçıl, eşitlikçi ve demokratik bir anlayışa sahip olmasını sağlamıştır. İlk toplumsal örgütleniş aşamasında ideoloji, esas itibarıyla kadın eksenlidir ve bu nedenle özgürlükçüdür ve eşitlikçidir. Adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün yaşamda karşılığını bulduğu dönemin neolitik dönem olması da bundandır. Bu dönemin bitmesi ile kadının yönetimde etkin olması sonlanır ve kadınla birlikte insanlığın da baş aşağı götürülüşünün süreci başlar. Süreç içerisinde kendisini de hedefleyen baskı ve şiddet kültürüne dayanan erkek zihniyeti sistemleşerek adım adım dünyamıza hâkim olur. Mevcut durumda dünyamız erkekler tarafından yönetilmektedir. Bu yönetimin adil olmadığı ortadadır. Dünyadaki tüm savaşların mimarı eril sistem olurken, bedeli de en çok kadına ödettirilmektedir. Ülkemizde de durum bundan farklı değildir. Erkek egemen zihniyet, kurumsallaşmış yaşamın her alanına hâkim olmuş bir durumdadır. Ülkemizde yaşanan savaşın sorumlusu eril sistemdir. Bu savaş kadınların ve halklarımızın tercihi değildir. Erkek egemen kültürün en açık sonucu olan “elli kişilik” gibi az bir sayı ile sahip olduğumuz kadın temsiliyetini, çatışmasız bir ortamı sağlamak için kullanmalıyız. Lider sultasına dayalı siyasetin arkasından sürüklenmeden demokrasi ve barış için çaba sarf etmeliyiz.

Sayın milletvekilleri, sonuç olarak, partimizi hedef olarak gösteren liderlere, “Aklınızı başınıza toplayın.” diyenlere diyoruz ki: Aklımız başımızda olarak, askerî ve ekonomik önlemlerle sorunun yok olacağını tahayyül etmenin hayal kırıklığı yaşatacağını belirtmeyi bir sorumluluk olarak görüyoruz. Ülkemizi çağdaş dünyayla buluşturacak, demokrasinin yolunu açacak, bizi güçlendirecek ve gencecik insanlarımızın hayatlarını kurtaracak tek yol demokratik birliktelik projeleridir. Biz bunun için tezkereye “hayır” diyoruz. Sizlerin de, ülkemizi kan bataklığına çevirecek olan bu yöntemi onaylamayacağınızı umut ederek, hepinize tekrar saygılarımı sunuyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

15 konuşma daha · 8 Ekim 2008

15 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook