İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 2. BİRLEŞİM · SALI

Türk sılahlı kuvvetlerinin ırakın kuzey bölgesine gönderilmesi kararının bir yıl süre ile uzatılmasına ilişkin hükümet tezkerisi

Gültan Kışanak

Diyarbakır Milletvekili ·

Genel Kurul, 2. Birleşim · 4. yasama yılı · 6 Ekim 2009 · 1.776 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma

Kaynak göster

Gültan Kışanak, 6 Ekim 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 2. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRK SILAHLI KUVVETLERİNİN IRAKIN KUZEY BÖLGESİNE GÖNDERİLMESİ KARARININ BİR YIL SÜRE İLE UZATILMASINA İLİŞKİN HÜKÜMET TEZKERİSİ); konuşma 1.776 kelime.

Gültan Kışanak (Diyarbakır). “Türk sılahlı kuvvetlerinin ırakın kuzey bölgesine gönderilmesi kararının bir yıl süre ile uzatılmasına ilişkin hükümet tezkerisi”. TBMM Genel Kurulu, 2. Birleşim tutanağı, 6 Ekim 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/gultan-kisanak-23-2009-10-06-turk-silahli-kuvvetlerinin-irakin-kuzey-bolgesine-gonderilmesi-kararin (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

DTP GRUBU ADINA GÜLTAN KIŞANAK (Diyarbakır)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kuzey Irak bölgesi ve mücavir alanlarına gönderilmesine -asker gönderilmesine- ilişkin Hükûmete yetki verilmesini öngören Başbakanlık tezkeresi hakkında Demokratik Toplum Partisinin görüşlerini sunmak üzere söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, savaşın, ölümlerin durduğu, toplumsal barışın sağlandığı, özgürlüklerin ve demokrasinin geliştiği bir ülkede ortak bir gelecek kurma umutlarımızı güçlü kılmaya çalıştığımız bir süreçten geçiyoruz.

Barışa duyulan özlem o kadar büyük ki sadece Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “İyi şeyler olacak.” sözü üzerine tüm kamuoyu barış tartışmalarını gündemine aldı. Aydınlar, yazarlar, sanatçılar, demokratlar, liberaller, emek örgütleri, gençler, kadınlar, yani tüm toplumsal kesimler, toplumsal bir barış nasıl sağlanır, bu konuda fikir üretmeye, sürece katkı sunmaya başladılar. AKP Hükümeti ise önce “Kürt Açılımı”, sonra “Demokratik Açılım”, son olarak da “Millî Birlik Projesi” adını verdiği bir süreçten bahsediyor. Sayın Başbakan gittiği her yerde “Analar ağlamasın, anaların gözyaşı dinsin.” diyor ama aynı Başbakan böylesi bir süreçte Meclisin önüne savaş tezkeresi getiriyor. AKP Hükûmeti bu Meclisten, gençlerimizi bir yıl daha ölmeye ve öldürmeye gönderme yetkisi istiyor. Siz, gençlerimizi ölmeye ve öldürmeye gönderirseniz anaların gözyaşları nasıl dinecek? Bu ülkenin doğusuna, batısına, Diyarbakır’a, Van’a, Edirne’ye, Trabzon’a cenazeler giderken, ocaklara ateş düşerken Kürt sorunu nasıl konuşulacak, nasıl çözülecek?

Kürt sorunu artık kamuoyundaki tartışmalarla bütün boyutlarıyla gün yüzüne çıkmıştır. Tarihsel, ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal boyutları olan ve seksen beş yıldır yapılan yanlışlarla her geçen gün daha da büyüyen bir sorunla karşı karşıya olduğumuz gün gibi ortadadır. Böylesi bir sorunun çözümünü daha yirmisine yeni ayak basmış, geleceğe dair bin bir hayalleri olan gençlerin birbirini öldürmesinde aramak vicdansızlık değil midir? Sürekli tekrarlanan, isyanı kanla bastırıma siyaseti bu ülkenin topu topu seksen beş yıllık tarihinde 29 kez tekrarlandı. Son yirmi beş yıldan beri kesintisiz olarak devam eden çatışmalı süreçte resmî rakamlara göre 50 bin insanımızı kaybettik. Yetmedi mi? Üzerine gelinmedikçe eylem yapmayacağını açıklamış ve silahsızlanma için hazır olduğunu beyan etmiş bir örgüte karşı “Hayır, ille de ben sana operasyon yapacağım, hepinizi öldüreceğim.” demenin neresinde çözüm vardır? Neden bir kez de konuşmayı, diyalog kurmayı… “Gelin, sorunlarımızı tartışarak demokratik yol ve yöntemlerle çözelim, hak ve özgürlüklerin sınırlarını genişletelim.” demiyorsunuz? Bunu söylediğinizi iddia ediyorsanız neden sınır ötesi operasyon yapmak için Meclisten yetki istiyorsunuz? “Yetki alacağız ama kullanmayacağız.” diye halkı yanıltmaya yönelik bir propaganda yolunu deneyecekseniz boşuna uğraşmayın, halk bu propagandaya artık kanmayacaktır.

AKP Hükûmeti olarak 2007 ve 2008 yılında çıkardığınız tezkere kararlarından sonra da halka doğruları söylemediniz ama ölüm, yalanla ortadan kaldırılamayacak kadar yalın bir gerçektir. 2007’de Meclisten aldığınız sınır ötesi operasyon yetkisini kullanarak 21 Şubat 2008 tarihinde kara harekâtı başlattınız. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ ve dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın bizzat koordine ettiği operasyon sekiz gün sürdü. PKK kaynakları, sekiz günlük operasyon sırasında, Türk Silahlı Kuvvetlerinden 123 kayıp verildiğini iddia etti, kendi kaybını ise 12 olarak açıkladı. Buna karşılık Türk Silahlı Kuvvetleri de kendi kaybını 25 olarak açıkladı, PKK’nin 250’den fazla kayıp verdiğini iddia etti.

Rakamlar konusunda kimin doğru söylediğinin hiçbir önemi yok. Ortada çok yalın bir gerçek var, bu ülkenin 140 ya da 275 yurttaşı, gencecik fidanı, sekiz günlük bir operasyonda yaşamını yitirmiştir. Ölüm bu kadar ucuz mu? Sayı saymayı mı unuttunuz? Vicdanlarınız mı köreldi? Yoksa, el kesesinden ağalık mı yapıyorsunuz?

2008’de çıkartılan tezkereden sonra yaşananlar da farklı değil. MAZLUMDER’in verilerine göre, tezkerenin uzatılmasından sonra, 2009 yılının ilk beş ayında 37 çatışma yaşandı, bu çatışmalarda, her iki taraftan 81 kişi hayatını kaybetti, 165 kişi yaralandı. Yine aynı verilere göre, 75 bombalı ve mayınlı olay meydana geldi. Bu olaylarda 50 kişi hayatını kaybetti, 74 kişi yaralandı. Toplam rakam 133. Dile kolay! Tam 133 ocağa ateş düştü, 133 ananın yüreği yandı, 133 ana gözyaşı döktü. Şimdi üçüncü sınır ötesi operasyon tezkeresini Meclisin gündemine getirdiniz. Soruyoruz Başbakana: Anaların gözyaşını böyle mi dindireceksiniz?

Sayın Cumhurbaşkanımıza da seslenmek istiyoruz: Yasalar, Türkiye Büyük Millet Meclisi adına, başkomutanlık yetkisini size vermektedir. Sadece “İyi şeyler olacak.” demekle iyi şeyler olmuyor. Başkomutan sıfatıyla, herkesten önce, bu ölümlerin vebali sizin boynunuzdadır. Meclisin açılışında yaptığınız konuşmada tekçi devlet yapısından çoğulcu devlet yapısına geçmenin bir zorunluluk olduğunu söylediniz. Biz de buna inanıyoruz. Çağın demokratik değerleri de bunu gerektirmektedir. Türkiye’de yaşayan Kürt’üyle, Türk’üyle 72 milyon yurttaşımızın da özlemi, bu ülkede barış içerisinde, eşit, adil ve özgür bir gelecek inşa etmektir. Gelin, yıllardan beri yaratılan asılsız korkuların vicdanlarımızı, insanlığımızı, bu ülkeyi ve geleceğimizi esir almasına izin vermeyelim. Gelin, bu ölümleri durduralım. Anaların gözyaşını gerçekten dindirelim. Artık ölme, öldürme siyasetine son verelim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kürt sorunu Türkiye Cumhuriyeti tarihi kadar eskidir. Türkiye'nin ilk anayasası olan 1921 Anayasası’nda çoğulcu, birleştirici, demokratik bir söylem vardı. Ancak 1924 Anayasası’nda bu demokratik yaklaşım, yerini etnik milliyetçiliğe dayalı tekçi devlet yapısına bırakmıştır. Bu tekçi zihniyet, Türk etnik kimliğine odaklı bir ulus devlet projesini hayata geçirmeyi hedef olarak önüne koymuştur. Böyle bir politika, başka kimliklerin yanı sıra Kürt kimliğini de reddetmiş, asimilasyonu esas almış, kimlik talepleri baskı altında tutulmuştur. Kürt halkının varlığını inkâr eden, kimliğini kabul etmeyen, Türkiye Cumhuriyeti devletine yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türk etnik kimliğinden saymayı zorunlu kılan bu zihniyet, cumhuriyet tarihi boyunca şiddet üreten bir zemin olmuştur.

Seksen beş yıllık cumhuriyet tarihi boyunca yirmi sekiz Kürt isyanı yaşanmış, eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel PKK’nin silahlı eylemlerini “yirmi dokuzuncu Kürt isyanı” olarak tanımlamıştır. Kürt isyanlarının tamamı aşırı şiddet kullanılarak bastırılmış, PKK’ye karşı yürütülen bastırma harekâtı ise Türkiye'nin son yirmi beş yılını düşük yoğunluklu savaş hâlinde geçirmesine neden olmuştur. Bugün gelinen noktada, bu tekçi, asimilasyoncu zihniyeti savunmanın ve devam ettirmenin mümkün olmadığı görülmektedir. Çağın demokratik değerleri ve halkımızın yürüttüğü demokrasi mücadelesi bunu zorunlu kılmaktadır.

Ancak, ne yazık ki halk adına çözüm politikaları üretmekle görevli olan Parlamentoda, bu gerçeği görmeyen, tekçi zihniyette ısrar eden yaklaşımlarla karşı karşıyayız. Bazıları yıllardan beri tekerleme hâline getirilen ve gerçeklerle hiçbir alakası olmayan bölünme korkusunu sürekli yeniden üreten ve halkı birbirine karşı kışkırtan bir yaklaşım içerisindedir.

Kürt halkının bu konudaki yaklaşımı çok açıktır. Yıllardan beri yaşadığı büyük acılara rağmen, Kürtler, bir an olsun barış ve kardeşlik söyleminden geri durmamışlardır. Her fırsatta, bu ülkede, bu bayrak altında, özgür, eşit yurttaşlar olarak yaşamak istediklerini ifade etmişlerdir, bugün de ifade etmeye devam etmektedirler. Yıllardan beri bir halkın varlığını, kimliğini, kültürel haklarını inkâr eden zihniyet ise bu ülkenin yurttaşlarını fiilî olarak birbirinden ayırmış, yani bölücülük yapmıştır.

Yıllardan beri körüklenen ayrımcılık günümüzde ırkçılık boyutuna ulaşmış, Kürtlere karşı linç girişiminin de zemini hâline gelmiştir. Kürtçe şarkıların çalındığı düğünlere saldırılar düzenlenmekte, mevsimlik tarım işçilerine yönelik linç girişimleri yaşanmakta, maçlarda ırkçı söylem ve eylemler boy göstermekte, Türklerle Kürtler arasındaki sıradan ticari anlaşmazlıklar bile ölümle sonuçlanan kavgalara dönüşmektedir. Bu gelişmeler tehlikenin boyutunu ortaya çıkarmaktadır ama hâlâ bazıları, kışkırtıcı, tahrik edici, halkı karşı karşıya getirici söylemlerine devam etmektedir. Kürt halkının hakları konusunda kıyamet koparanlar, söz konusu savaş olunca AKP Hükûmeti ile ortak hareket etmekte ise hiçbir sakınca görmemektedirler.

Sayın milletvekilleri, Türkiye'nin seksen bir ilinden halkımıza vekâleten 23’üncü Dönemde 546 milletvekili olarak buradayız. Hepimiz bu toprakların evlatlarıyız. Hepimizin hatıraları, hikâyeleri, hayalleri, kaderi, neşesi, şarkıları bu coğrafyaya ilişkindir. Aramızda esmeri, kumralı, sarışını, Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı, Laz’ı, Çerkez’i var belki ama bu bir zenginliktir. Bu Meclis, iradesini demokrasi ve barıştan yana koyabilirse bu zenginliği barış içerisinde bir arada ortak bir geleceğe yöneltmek mümkün olacaktır.

Demokratik Toplum Partisi olarak esas mücadelemiz de bunun içindir. Bu nedenle Kürt sorununun barışçıl, demokratik yöntemlerle çözülmesini önemsiyoruz. Bu nedenle operasyonlar bir an önce dursun, ölümler dursun, analar artık ağlamasın istiyoruz çünkü insanlar ölürken konuşulamaz, insanlar ölürken toplumsal gelişme sağlanamaz, insanlar ölürken sözün bir kıymeti olamaz.

Kürtlerin varlığını inkâr etmek uğruna yürütülen bu savaş binlerce insanımızın yaşamını yitirmesine, milyonlarca insanımızın yerinden yurdundan olmasına, milyonlarca liralık servetin, millî servetin silahlara ve ölümlere harcanmasına sebep olmaktan başka hiçbir işe yaramamıştır. Bu kör siyaset “Kürt yoktur”la başladı “Türkiye’de Kürt yoktur”a dönüştü, şimdi “Türkiye’de Kürt vardır ama hakları yoktur” noktasında tutulmaya çalışılıyor. Kürtlerin varlığını kabul etmek için seksen beş yılımızı yitirdik, haklarını kabul etmek için de bir seksen beş yıl daha kaybetmeyelim.

Sayın milletvekilleri, geçtiğimiz yıl, bir gazeteci, çatışmayla geçen yirmi dört yıllık süreçte komutanlık yapmış emekli paşalarla görüşerek bir kitap hazırladı. Emekli paşaların görüşlerine baktığımızda, hiçbirisinin, yaşadıkları bu sürece “Doğru yaptık” diyemediğini görüyoruz. 12 Eylül darbesinin mimarı Kenan Evren bile “Kürtçeyi yasaklayarak yanlış yaptık.” demektedir. Bugün herkes 12 Eylül döneminde Diyarbakır cezaevinde yapılan insanlık dışı işkencelerin Kürt sorununu büyüttüğünü kabul etmektedir. 1998’de Suriye sınırına yığınak yapan dönemin 2’nci Ordu Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman da aslında bu sorunun Kürtlerin inkâr edilmesinden, sosyal ve kültürel taleplerinin karşılanmamasından kaynaklandığını kabul etmektedir. Emekli Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök de sınır ötesi operasyonlara ilişkin verdiği yanıtta “Sanki Irak’ın kuzeyine bir harekât yapılsa bu iş biter. Hayır, bitmez.” demektedir. 21 Şubat 2008’de yapılan sınır ötesi kara operasyonunu bizzat yöneten dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt da katıldığı bir televizyon programında “TSK’nın tümü bile gitse Kandil’i temizleyemez.” diyerek gerçeği ifade etmek zorunda kalmıştır.

Peki, bütün bu gerçekleri bile bile neden askerî operasyonlarda ısrar ediyoruz, neden ölme-öldürme siyasetinde ısrar ediyoruz? Emekli paşaların hatalarını görebilmesi için 50 bin insanımızın ölmesi mi gerekiyordu? Milyarlarca dolarlık bu kirli savaşta tanka, topa paramızı yatırarak halkımızı yoksulluğa mahkûm etmemiz mi gerekiyordu? Susurluk, Şemdinli, JİTEM davaları ortaya çıktı. Çatlılar, Yeşiller, Cemal Temizözler, Kamil Ataklar kahraman ilan edilerek bu halka karşı suç işlemeye teşvik edildi. Bunca acının, gözyaşının, akan kanın, kaybolan maddi ve manevi servetin sorumluları bugün halkın karşısına çıkıp “Hata ettik.” diyerek günah çıkartıyorlar. İnsan yaşamı bu kadar ucuz mu? Sizin hatalarınızın bedelini Türk’üyle, Kürt’üyle bizim çocuklarımız ödüyor hem de canlarıyla. Bu ülkenin en kıymetli sermayesi olan gençlerimizi ölmeye ve öldürmeye göndermeye ne hakkınız var?

Değerli milletvekilleri, ölüm nasıl bir şeydir hiç düşündünüz mü? Gözünüzden sakındığınız oğlunuzun, eşinizin, babanızın, kızınızın cansız bedenini toprağa gömdükten sonra onu bir kez daha göremeyeceğinizi, koklayıp öpemeyeceğinizi bilerek onu mezarlıkta, toprağın altında bırakarak eve dönmenin ne demek olduğunu düşündünüz mü? Şimdiye kadar hiç düşünmediyseniz bir kerecik olsun şimdi düşünün, bu tezkereye oy verirken bunları düşünün.

Edirnekapı Mezarlığı’nda feryat eden gencecik kadını düşünün. Hakkâri’de Kürtçe ağıt yakan anayı düşünün. Çok eskilere gitmenize de gerek yok, bu Parlamentonun çıkarttığı iki tezkereden sonra yaşanan can kayıplarını düşünün. Vereceğiniz “evet” oyunun yeni ocaklara ateş düşüreceğini, Edirnekapı Mezarlığı’nda feryat eden kadınlara, Hakkâri’de ağıt yakan analara yenilerini ekleyeceğini unutmayın.

Bir de şunu düşünün: Paşalar emekli olup sahil kasabalarında konutlarına çekildikten sonra günah çıkartıyorlar, siyasetçiler ise topu askerlere atarak günah çıkartma zahmetine bile katlanmıyorlar. Ancak artık halk bu yaklaşıma prim vermiyor. Asker cenazelerinde “Yemen yolu çamurdandır. / Sefer tası bakırdandır. / Gemiciği olan bedel öder. / Şehidimiz fakirdendir.” yazan pankartlar açılıyor. Neden ölenler hep yoksul, emekçi ailelerin çocukları? Neden hiçbir üst düzey bürokratın çocuğu çatışmada ölmüyor? Neden hiçbir zenginin, holding patronunun, borsacının çocuğu ölmüyor? Neden hiçbir generalin, üst rütbelinin çocuğu çatışmada ölmüyor? Halk artık bu soruları yüksek sesle soruyor.

Halk bir şeyi daha sorguluyor, yıllardır terördür, bölücülüktür, vatana ihanettir diye sakladığınız gerçekleri anlamaya çalışıyor. Halk, bu ülkenin 40 bin yurttaşı, gencecik evladı eline silah alıp dağa çıkmışsa, ölümü göze almışsa burada siz yöneticiler olarak bazı şeyleri yanlış yapıyorsunuz diye sorguluyor, bu yanlışlardan dönülmesini istiyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

17 konuşma daha · 6 Ekim 2009

17 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook