Türkiye cumhuriyeti ile bosna hersek arasında konsolosluk sözleşmesi (s.s. 147)
İstanbul Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 91. Birleşim · 1. yasama yılı · 10 Haziran 2003 · 1.664 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma
Kaynak göster
Halil Akyüz (CHP), 10 Haziran 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 91. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE BOSNA HERSEK ARASINDA KONSOLOSLUK SÖZLEŞMESİ (S.S. 147)); konuşma 1.664 kelime.
Halil Akyüz (CHP, İstanbul). “Türkiye cumhuriyeti ile bosna hersek arasında konsolosluk sözleşmesi (s.s. 147)”. TBMM Genel Kurulu, 91. Birleşim tutanağı, 10 Haziran 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/halil-akyuz-22-2003-06-10-turkiye-cumhuriyeti-ile-bosna-hersek-arasinda-konsolosluk-sozlesmesi (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA HALİL AKYÜZ (İstanbul)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti ile Bosna-Hersek Arasında Konsolosluk Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısıyla ilgili bilgi sunmak üzere söz almış bulunuyorum; bu olanaktan yararlanarak, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsım adına, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Bosna-Hersek, 21 Kasım 1995 tarihli Dayton Anlaşmasıyla belirlenen, anayasaya dayalı parlamenter sistemle yönetilmektedir. Bosna-Hersek'in yüzölçümü 51 197 kilometrekare, nüfusu yaklaşık olarak 4 000 000'dur; para birimi Konvertibl Marktır. Bosna-Hersek, kuzeyde ve batıda Hırvatistan, doğuda Yugoslavya ve güneyde Adriyatik Deniziyle çevrilmiştir.
Boşnakların da bir parçası olduğu Slavların Balkanlara gelişi, 7 nci Yüzyıldan itibaren başlamıştır. 9 uncu Yüzyıldan itibaren, Roma ve Bizans'tan gelen misyonerler, bu bölgede yaşayan insanları Hıristiyanlaştırmak için gayret sarf etmişlerdir. 1461-1483 yıllarında, bu bölge, Osmanlı İmparatorluğunun eline geçmiş ve 1580'de de Bosna-Hersek Beylerbeyliği haline getirilmiştir. 16 ncı Asırda -yapılan tespitlere göre- bu bölgede yaşayan insanların yüzde 40'ı Müslüman olmuştur. Bu durum, 1908 yılına kadar devam etmiştir. 1908 yılından sonra, Avusturya-Macaristan yönetimine geçmiştir. Avusturya-Macaristan yönetimi altındaki Bosna-Hersek'te Hırvat etkisi giderek artarken, Sırplar ile Hırvatlar arasındaki gerilim de yükselmiştir ve Boşnaklar, daha çok Hırvatlarla işbirliği yaparak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır.
Bosna-Hersek, Birinci Dünya Savaşından sonra kurulan Sırp-Hırvat-Sloven Krallığının bir parçası olunca, Boşnak kimliği Sırp baskısı altında varlığını sürdürmeye çalışmış ve ancak 1964'te, Tito döneminde, ayrı bir Boşnak kimliği ve Boşnakların kendi geleceğini belirleme hakkı kabul edilmiştir. 1974 Anayasasında, Müslüman Boşnaklar, Yugoslavya'nın kurucu unsurlarından biri olarak tanınmışlardır.
Slovenya ve Hırvatistan'ın Yugoslavya'dan ayrılmasının önce Almanya, ardından da Avrupa Birliği tarafından tanınmasından sonra, Sırbistan ve 1990'ların sonuna dek ona fiilen bağlı Karadağ'dan oluşan bir federasyon içinde kalmak istemediklerinden, Bosna-Hersek ve Makedonya ayrılma yoluna gitmiştir. 1 Mart 1992'de yapılan referandumu Bosnalı Sırplar boykot ettiği için, yüzde 64'lük bir katılım olmuş ve katılanların yüzde 99'u bağımsızlık yönünde oy kullanmıştır.
3 Mart 1992'de Bosna-Hersek bağımsızlığını ilan etmiş, Bosnalı Sırplar ise, aynı ayın sonunda, başkent olarak kabul ettikleri Pale'de Sırp Cumhuriyetini ilan etmişlerdir. 6 Nisan 1992'de Avrupa Birliğinin, 7 Nisanda da Amerika Birleşik Devletlerinin Bosna-Hersek'i tanımasının ardından, Bosnalı Sırplar, çoğunluğu Sırplardan oluşan federal ordunun desteğiyle Bosna topraklarını işgal etmeye başlamışlardır. Savaşa hazırlıklı oldukları anlaşılan Sırp tarafı, kısa sürede, Bosna topraklarının yüzde 70'ini ele geçirmiştir.
(1) 147 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.
Bosna-Hersek'i, Tito döneminin Yugoslavyasındaki denge arayışından kaynaklanan yapay bir cumhuriyet olarak gören Sırplar, Bosna-Hersek'i işgallerinden sonra Boşnakların ayrı bir ulus olmadığı iddiasıyla birlikte etnik temizliğe girişmişler; bu arada, Hırvatlar da, ağırlıklı olarak yaşadıkları ülkenin batı kesimini Hırvatistan'la birleştirmek için savaşa dahil olmuşlardır. Büyük Sırbistan ile Büyük Hırvatistan'ı oluşturma projesi sonucunda, yaklaşık üçbuçuk yıl boyunca taraflar arasında çatışmalar devam etmiştir.
Savaş henüz Bosna-Hersek'e sıçramadan önce Hırvatistan'daki çatışmalar sırasında kurulmuş olan Birleşmiş Milletler Koruma Gücü bu ülkeye kaydırıldı; fakat, görevi zaten insanî yardımın ulaştırılmasıyla sınırlı olan bu güç etkili olamadı. Bu sırada çeşitli barış planları gündeme geldi. Bunlardan Ocak 1993'te ortaya atılan Vance-Owen Planını Sırplar, Temmuz 1993'teki Cenevre Planını da Boşnaklar reddetti. Mayıs 1993'teki Saraybosna, Mostar, Tuzla gibi kentlerin güvenli bölgeler uygulaması da başarısız oldu. 1994 yazında Fransa, İngiltere, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya'dan oluşan temas gurubu, Sırplara yüzde 49, Boşnak ve Hırvatlara yüzde 51 oranında toprak veren bir plan önerdi. Bu plan, daha sonra toprak bölüşümü açısından Dayton Anlaşmasının temelini oluşturmuştur.
Savaşın gidişini, Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye'nin girişimiyle, Boşnaklar ile Hırvatların Mart 1994'te bir federasyon kurmaları değiştirdi. Bu arada, Belgrat yönetimi de, ekonomik ambargo yüzünden anlaşmaya yanaşmayan Bosnalı Sırplara yardımı azalttı. Hem Amerika Birleşik Devletlerinin hava operasyonları düzenlemesi hem de Richard Holbrooke'un girişimleri sonucu Sırplar gerilemeye başladılar. Savaş sona erdiğinde, yaklaşık, 150 000'den fazla insan yaşamını yitirmiş, 2 000 000 insan da evsiz barksız kalmıştır.
Bosna'daki çatışmadan büyük kaygı duyan Türkiye, 1990'lı yıllar boyunca izlediği en uzun süreli ve en aktif dışpolitika sürecini başlatarak, Bosna'daki savaşın uluslararası alana taşınması ve daha etkili önlemler alınması için büyük çaba harcamaya başladı. Türkiye'nin Bosna-Hersek konusundaki girişimlerini şöyle sıralayabiliriz:
Türkiye, üyesi bulunduğu bütün uluslararası örgütleri, Bosna konusunda harekete geçirdi. Bunlar arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, AGİT, Avrupa Konseyi ve İslam Konferansı Örgütü bulunuyordu. Sorunu uluslararası plana çekme konusu, Türkiye'nin en başarılı olduğu alandı.
Türkiye, Bosna konusunda diplomatik ve askerî müdahaleyi uluslararası kuruluşlar çerçevesinde yerine getirmeyi tercih ederek, tek yönlü müdahaleden kaçınırken, Birleşmiş Milletler ve NATO çerçevesinde oluşturulan kuvvetlere katkıda bulunmuştur.
Türkiye, Boşnak-Hırvat Federasyonunun kurulması için, Amerika Birleşik Devletleriyle birlikte diplomatik girişimlerde bulunmuştur.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş'in savaş sonrasında yaptığı açıklamaya göre, Türkiye, savaş sırasında Boşnaklara silah yardımında da bulunmuştur.
Bosna'da çatışmaların yaşandığı süre içinde, Türkiye'de iktidarda DYP-SHP Koalisyon Hükümeti vardı. Bosna'ya ilişkin olarak yaşanan bu yoğun diplomasi trafiğinin ardında, dönemin Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin'in kişisel girişimleri de bulunmaktaydı. Çetin, savaş boyunca defalarca Bosna'ya gitti; diğer ülke başkentlerini ziyaret ederek destek sağlamaya çalıştı. İktidar yetkililerinin ve diğer birçok kuruluşun yanı sıra, muhalefet partileri de Bosna'ya gerekli desteği vermişlerdir. Bu bağlamda, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal da savaş sırasında cepheye kadar ulaşarak desteğini vermiş bulunmaktadır.
Türkiye, Bosna'daki savaş sırasında etkin bir diplomatik çaba gösterirken, başta Yugoslavya olmak üzere, Yunanistan, Rusya ve Bulgaristan, Türkiye'nin bu soruna müdahale etmesinden rahatsızlık duydular ve soruna karışılmaması çağrısında bulundular. Ancak, Türkiye, elindeki bütün olanakları kullanarak, Bosna-Hersek'in toprak bütünlüğünün korunması için çabalarını sürdürdü; fakat, soğukkanlı davranarak 1990'larda çevresinde ortaya çıkan bölgesel sorun ve çatışmalara, zaman zaman içteki, özellikle İslamcı kamuoyu baskısına karşın, tek taraflı müdahaleden kaçında ve diğer Batılı ülkeler ve özellikle Amerika Birleşik Devletleriyle birlikte hareket etmeyi tercih etti.
Bosna-Hersek'teki savaşı sona erdiren ve yeni bir düzen kuran Dayton Anlaşması, büyük ölçüde, Amerika Birleşik Devletlerinin girişimiyle 21 Kasım 1995'te Dayton'da parafe edildi ve 15 Aralık 1995'te Paris'te imzalandı. Bu anlaşmayla, Bosna-Hersek'in egemenliği ve toprak bütünlüğü tanınırken, ülkenin yüzde 51'i Boşnak-Hırvat Federasyonuna, yüzde 49'u ise Bosna'daki Sırp Cumhuriyetine bırakıldı. Böylece, dünya tarihinde ilk kez, bir cumhuriyet ile bir federasyondan oluşan bir devlet kurulmuş oldu.
Türkiye'nin Bosna-Hersek'le ilişkileri savaş sonrasında da yakınlığını korudu. Bosna-Hersek yönetimi için savaş sonrasında en önemli sorun, yeni kurulan ve uluslararası alanda şimdiye dek örneği görülmeyen bir devlet yapısının yaşatılmasıydı. Bunun için de öncelikli sorun, bir yanda Sırplar, diğer yandaysa Boşnaklar ve Hırvatlar arasındaki dengenin korunmasıydı. İşte, bu çerçevede Türkiye, Amerika Birleşik Devletleriyle işbirliği içinde Bosna-Hersek'le askerî ilişkilerini geliştirmeye başladı ve bu, Türkiye ile Bosna-Hersek arasındaki ilişkilerin en önemli yönünü oluşturdu.
Bu ilişkilerin ilk ayağını, Türkiye'nin, Bosna'da Dayton Anlaşmasının uygulanabilmesi için oluşturulan Barışı Uygulama Gücüne birlik göndermesi oluşturdu. Bosna'da güvenliğin sağlanmasına katkının yanı sıra, Türk birliği, yıkılan köprü ve okullar gibi binaların gönüllü onarımlarını da üstlenerek Bosna Halkının büyük sempatisini kazandı.
Türkiye ile Bosna-Hersek arasındaki askerî ilişkilerin ikinci ayağı, Türkiye'nin bu ülkeye sağladığı askerî eğitim programıydı. Bu program, Amerika Birleşik Devletleri tarafından başlatılan "Eğit ve Donat" programının bir parçası olarak sürdürüldü. Amerika Birleşik Devletleri, Bosna-Hersek'teki güç dengesini askerî yardımla sağlarken, Türkiye de bunun eğitim kısmını üstlendi ve Mayıs 1996'dan itibaren, Bosna-Hersek ordusundan gönderilen asker ve subaylar Türkiye'de eğitilmeye başlandı.
Türkiye, ayrıca, İslam Konferansı Örgütü çerçevesinde kurulan Barışı Uygulama Konseyi Yönlendirme Kurulu üyesi olarak da görev yaptı.
Bosna-Hersek'le kurduğu askerî ve siyasal bağlarla, Türkiye, bir yandan Balkanlarda daha etkili olma olanağını elde ederken, öte yandan Yunanistan'a karşı bir avantaj sağlıyordu; fakat, 1990'ların sonuna doğru, Bosna-Hersek'in, ekonomik ilişkiler ve yeniden yapılanma alanlarında Avrupa Birliği ve Yunanistan'la ilişkilerini geliştirmesi, Türkiye'nin bu ülke üzerindeki etkinlik ve ağırlığının azalmasına yol açmıştır. Hatta, bu ülkenin, 2000 yılı başlarında, Kıbrıs Rum kesiminde büyükelçilik açma kararı alması -ki, bu karar uygulanmamıştır- Türk kamuoyunda büyük hayal kırıklığı yaratmıştır.
Bosna-Hersek, bağımsızlığını kazandıktan sonra, serbest piyasa ekonomisine geçmeye ve bu sistemin koşullarını oluşturmaya fırsat bulmadan ülkede savaş başlamıştır. Savaşın sona ermesi ve politik istikrarın sağlanmasının ardından, uluslararası yardımlar ve kredilerle ekonomisini yeniden canlandırmak üzere yapılan çalışmalar olumlu sonuçlar vermeye başlamıştır.
Yüksek Temsilciliğin aldığı karar gereğince, Alman Markıyla 1'e 1 orana sahip olan Bosna-Hersek'in yeni para birimi Konvertibl Mark 22 Haziran 1998 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 2002 yılından itibaren, Konvertibl Mark euroya endekslenmiştir.
2001 yılında, sanayide, bir önceki yıla kıyasla yüzde 12 oranında büyüme kaydedilmiştir. Son üç yılda, imalat sektöründe payları büyüyen dört sektör, mobilya, metal ürünleri, kimyasallar ve baskı malzemeleri 2002'de büyüme oranlarıyla en önde gelen sektörlerdir.
Kömür, demir cevheri, çinko, boksit, kurşun, tuz ve çinkili açısından zengin olan ülkede, 3 800 000 000 ton kömür rezervinin yüzde 60'ını linyit rezervleri oluşturmaktadır.
Savaş sırasında büyük ölçüde tahrip olan tarımsal üretim ve dağıtım sisteminin ıslahı için ise uluslararası finans kuruluşlarının çalışmaları sürmektedir.
Türkiye ile Bosna-Hersek arasındaki ekonomik ilişkiler, söz konusu askerî ve siyasal ilişkilerin gerisinde kalmıştır. Gerçi, Türkiye, Bosna-Hersek'in savaştan sonra yeniden yapılanmasına önem vermişti; ama, bu konuda ayırabileceği fazla kaynağı yoktu. Türkiye, savaş sonrasında, 1996'da Bosna-Hersek'e 80 000 000 dolarlık Eximbank kredisi açmış ve bunun 26 000 000 dolarlık bölümünü de hibe etmiştir.
İki ülke arasındaki ticarî ilişkiler de düşük bir düzeyde seyretti ve en yüksek olarak gerçekleştiği 1999'da toplam 50 000 000 dolarla sınırlı kaldı. Gerçi, bir Türkiye Bosna-Hersek İş Konseyi kuruldu ve konsey üyeleri Mayıs 1996'da Bosna'yı ziyaret ettiler; fakat, Türk işadamları burada iş yapmak için finansman sorunuyla karşılaştılar ve Fransa, İtalya gibi Avrupa Birliği üyeleriyle rekabet etmek zorunda kaldılar. Bunda Avrupa Birliğinin Türk müteahhitlerine ve firmalarına bürokratik zorluklar çıkarması da rol oynamıştır. Buna rağmen, Bosna-Hersek'te ENKA ve TEKFEN gibi büyük firmalar ve orta ölçekli firmalarımız iş yapmaktadır.
Bosna-Hersek'te kültürel alanda hizmet veren Türk okulları bulunmaktadır. Bu okullardaki öğrenci sayımız, ilköğretim dahil olmak üzere 600 civarındadır. Tuzla Üniversitesi Felsefe Fakültesinde bağımsız bir Türkoloji bölümünün kurulması gayretleri sürdürülmektedir. Doğu Dilleri Kürsüsü bünyesinde Arap profesörlerin ve Arapçanın ağır basması nedeniyle, ayrıca, Türkologların yeteri kadar ilgilenmemeleri dolayısıyla, şimdilik, bağımsız bir Türkoloji kürsüsü kurulamamıştır; ancak, bunun için gerekli çabalar sürdürülmeye devam edilecektir.
Tarihsel ve kültürel bağlarımız yanında, savaş sırasında yıkılan tarihî Mostar Köprüsünün inşaındaki katkılarımız da, aramızdaki duygusal bağları güçlendirmiştir.
Türkiye, Bosna-Hersek'le ilk diplomatik ilişkiyi kuran ülkedir. Bu doğrultuda, Türkiye Cumhuriyeti ile Bosna-Hersek arasında konsolosluk sözleşmesi 29 Ocak 2002 tarihinde Saraybosna'da imzalanmıştır. Her iki ülkenin de, 24 Nisan 1963 tarihli Konsolosluk İlişkilerine Dair Viyana Sözleşmesine taraf olmasıyla birlikte, özellikle Bosna-Hersek'in bir Balkan ülkesi olması, her alanda gelişme istidadı gösteren ikili ilişkilere paralel olarak, konsolosluk konularının da geniş kapsamda düzenlenmesine ve bu amaçla, iki ülke arasında bir konsolosluk anlaşması imzalanmasına gereksinim duyulmuştur. Bu anlaşmanın imzalanmasıyla, iki ülke arasındaki konsolosluk ilişkileri karşılıklı olarak ahdî bir esasa bağlanmış bulunmaktadır.
Tüm bu nedenlerden dolayı, bu konsolosluk anlaşmasının Yüce Meclisimizde onaylanmasını uygun buluyor ve Yüce Meclisin değerli üyelerini saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
21 konuşma daha · 10 Haziran 2003