İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 39. BİRLEŞİM · PERŞEMBE

2006 merkezi bütçe kan.tas.(kültür ve turizm, devlet opera ve balesi, devlet tiyatroları, çalışma ve sosyal güvenlik, sosyal güvenlik kurumu,) 14 uncu turda

Hasan Özyer

Muğla Milletvekili ·

Genel Kurul, 39. Birleşim · 4. yasama yılı · 22 Aralık 2005 · 2.856 kelime · yaklaşık 14 dakikalık okuma

Kaynak göster

Hasan Özyer, 22 Aralık 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 39. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2006 MERKEZİ BÜTÇE KAN.TAS.(KÜLTÜR VE TURİZM, DEVLET OPERA VE BALESİ, DEVLET TİYATROLARI, ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK, SOSYAL GÜVENLİK KURUMU,) 14 UNCU TURDA); konuşma 2.856 kelime.

Hasan Özyer (Muğla). “2006 merkezi bütçe kan.tas.(kültür ve turizm, devlet opera ve balesi, devlet tiyatroları, çalışma ve sosyal güvenlik, sosyal güvenlik kurumu,) 14 uncu turda”. TBMM Genel Kurulu, 39. Birleşim tutanağı, 22 Aralık 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasan-ozyer-22-2005-12-22-2006-merkezi-butce-kan-tas-kultur-ve-turizm-devlet-opera-ve-balesi (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA HASAN ÖZYER (Muğla)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. Anavatan Partisi adına, Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesi üzerindeki görüşlerimi ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, bir yandan, binlerce yılın ürünü olan değerlerimizin korunması, diğer yandan kalkınma davamızın en önemli imkânlarından olan turizmimizin geliştirilmesi sorumluluğunu üzerinde taşımaktadır. Bu Bakanlığımızla ilgili görüş ve eleştirilerimizi, üstlendiği görevlerin öneminin bilincinde olarak dile getirdiğimizi belirtmek isterim.

Değerli milletvekilleri, 1980'li yıllarda başlatılan hamleye kadar, Türkiye'de ciddî anlamda bir turizm sektörünün varlığından bahsetmek mümkün değildir. Türkiye, gerçek anlamda turizm olgusuyla, Anavatan Partisi iktidarıyla birlikte tanışmıştır. Bugün, Türkiye için vazgeçilmez hale gelmiş olan turizm sektörünün vizyonunu rahmetli Özal çizmiştir. Bu vizyon sayesinde, Türkiye, binlerle ifade edilen turist sayısından 20 000 000 turiste ulaşmıştır; milyon dolarla ifade edilen turizm gelirinden, 15 milyar dolar seviyesine gelmiştir; binlerle ifade edilen istihdam sayısı milyonu geçmiştir; yatak sayısı 700 000'e yaklaşmıştır; milyonlarca aileye aş, iş sağlayan turizm sektörü, ülkenin en stratejik alanlarından biri haline dönüşmüştür.

Bu alanda dünyanın ilk 10 ülkesi arasına girmeyi başarmış bulunuyoruz. 1980 yılında, Türkiye olarak, dünya turizm pastasından aldığımız gelirin oranı binde 3 dolayındaydı; bugün, bu oran, yüzde 2,6'ya ulaşmıştır; yani, rakiplerine göre geç girdiği turizm sektöründe hızlı bir gelişme gösteren Türkiye'nin, bugün dünya turizm sektöründe hiç de küçümsenmeyecek bir yeri vardır.

Türkiye, turizmde bugün geldiği noktaya kolay ulaşmamıştır. Ülkenin en büyük projesi olan GAP'a 20 milyar dolar harcanmışken, turizme 40 milyar dolarlık yatırım yapılmıştır. Anavatan iktidarı ve Özal'ın vizyonuyla başlayan büyük turizm hamlesi, 1990'ların başında yavaşlamıştır. Bu dönemde iktidara gelen siyasî zihniyet, turizm teşviklerini kaldırarak, sektörü kendi haline bırakmıştır.

2000'lerin başından itibaren ise, Türkiye, ikinci turizm hamlesini başlatmıştır. Doğru strateji, doğru politika ve kararlı uygulamayla, turizm sektörü, olağanüstü bir büyüme yaşamıştır. Son beş yılda yaşananlarla, sektör, turist sayısı ve turizm geliri bakımından iki kat büyümüştür.

Değerli milletvekilleri, bu denli hızlı büyüme, beraberinde, elbette, birtakım sorunları da getirmiştir. Bu sıkıntılar, özellikle Antalya, Muğla ve İstanbul gibi, bu büyümenin motoru konumundaki yerlerde çok daha belirgin hale gelmiştir.

Öncelikle altyapı sorunları süratle çözülmelidir. Söz konusu bölgelerdeki muazzam potansiyelin, sezonluk olmaktan çıkarılıp bütün yıla yayılması sağlanmalıdır. Turizmin bereketinin tüm Anadolu'ya yayılması için gerekli adımlar atılmalıdır. Nitekim, Sayın Bakan, göreve başladığında, turizmi, deniz, kum, güneş konseptinden kurtarıp, diğer turizm çeşitlerini de harekete geçireceğini söylemişti. Gerçekten de, dünyada turizm konsepti, giderek, deniz, doğa, tarih ve otantik kültür dörtlemesinin hepsini birden içine alan bir anlayışa doğru gitmektedir. Türkiye, turistlere bunların hepsini birden, hem de en doyurucu şekilde verebilecek ender ülkelerden biridir. Halbuki, biz, tarih ve doğa turizmi bakımından henüz yolun başında sayılırız. Dolayısıyla, yapılacak çok iş vardır. Ancak, aradan geçen zaman içinde bu konuda pek fazla ilerleme kaydedilemediğini görüyoruz. Önümüzdeki yılın bu konuda gerekenlerin yapılacağı bir dönem olmasını bekliyoruz.

Turizm alanında son yıllarda üzerinde hassasiyetle durulan hususlardan biri de, turizm bölgelerinde estetik planlama ve çevre duyarlılığı konusuydu. Bu konuda da sıkıntılar gözlenmektedir. Turizm bölgelerinde kaçak yapılaşma artmıştır. Nitelik artışı yaklaşımı, yerini, nicelik artışı hedefine bırakmıştır. Halbuki, özellikle bu yıl, yaşanan hızlı büyüme sürecinin ardından, eksikleri giderme dönemi olması gerekiyordu. Bu çerçevede, tahsislerden elde edilen 200 trilyonluk kaynağın ve bundan sonra elde edilecek kaynakların altyapı sorunlarının çözümünde kullanılması gerekmektedir. Bu kaynağın altyapıda kullanılması da, zaten, yasal bir zorunluluktur.

Değerli milletvekilleri, buradan, sektörü bilen birisi olarak, hükümete ve Sayın Bakana çağrıda bulunuyorum. Hiç değilse şu andan itibaren harekete geçilmelidir. Turizm sezonu açılmadan, alınması gereken acil önlemler hızla hayata geçirilmelidir. Aksi takdirde, bırakın büyümenin sürdürülmesi, mevcut durum dahi korunamayacaktır. Hatta, daha da tehlikelisi, uzun yıllar uğraşılarak, büyük emek harcanarak elde edilen kazanımlar riske girecektir.

Turizm sektörünün, altyapı sorunlarının çözümüyle birlikte beklediği diğer bir konu da, turizm meslek birliği yasasının bir an önce çıkarılmasıdır. Daha önceki bakan döneminde hazırlanıp Başbakanlığa sunulan bu yasa, Başbakanımızın söz vermesine rağmen, maalesef, hâlâ Meclise gelmiş değildir. Bu yasa, sektörün büyümesinin sürdürülebilir kılınması ve istikrar kazanması bakımından önemlidir. Böylece, sektörde halihazırda faaliyet gösteren meslek kuruluşları arasındaki çekişmeden kaynaklanan sorunlar da çözülmüş olacaktır.

Bilindiği gibi, turizm hassas bir sektördür. Bu alanda, maalesef, mesafe katetmek fevkalade zahmetli ve pahalı, mevzi kaybetmek ise bir o kadar kolay ve yüksek maliyetlidir. Biz, ulaştığımız turizm potansiyeline uygun yeni açılımların yapılması gerektiğini ifade ediyoruz. Hükümet, bu uyarıları, sadece muhalefet amacıyla söylenmiş sözler olarak görmemelidir. Bu ifadeler, sektörün hissiyatının, sıkıntılarının, beklentilerinin Meclis Genel Kuruluna yansımasından ibarettir.

Değerli milletvekilleri, turizm, uluslararası rekabete dayalı bir sektördür. Sağlıklı ve sürdürülebilir turizm, ancak, çevre duyarlılığının yerleştirilmesiyle mümkündür. Turizmin vazgeçilmez faktörlerinden olan doğa, iklim, çevre, kültür, tarih ve folklorun korunup geliştirilerek, geleceğe aktarılması gerekmektedir; çünkü, bunlar, kısa sürede kullanılıp tüketilecek değerler değildir. Günümüzde, turistler, sadece kendilerine sunulan imkânlara bakmamakta, bunun yanında, gittikleri yerlerde, çevre duyarlılığına verilen öneme de dikkat etmektedirler.

Biraz önce ifade ettiğim fizikî yoğunlaşma ve kaçak yapılaşma, çevre duyarlılığı konusunda imajımızı fevkalade olumsuz yönde etkilemektedir. Altyapı sorunları da dikkate alındığında, ülkemizin uluslararası rekabet konusunda ciddî darbe yeme tehlikesi ortaya çıkmaktadır. Turizm sektörüne yapılan 40 milyar dolarlık yatırım risk altına girecektir. Şu anda, içindeki devlet katkısı sadece 2 milyar dolar olan bu 40 milyar dolarlık yatırımın meyvelerini yiyoruz. Bugün yapmamız gereken yatırımları ihmal edersek, gelecekte, turizm sektöründe iddiamızı sürdürme şansımız kalmaz. Türkiye, turizm alanındaki potansiyelinin henüz pek azını kullanmıştır; bu alanda katedilecek daha çok yol vardır. Biz daha İstanbul markasını hakkıyla kullanabilmiş değiliz. Dünyada, İstanbul'un güzelliklerinin onda 1'ine bile sahip olmadığı halde, İstanbul'dan kat kat fazla turist ağırlayan pek çok şehir vardır. Sadece İstanbul markasını değerlendirebilmek için yapmamız gerekenleri konuşmak bile, başlıbaşına bir gündem maddesi olacak kadar önemlidir.

Öte yandan, önümüzde "2023 yılına kadar 42 000 000 turist, 66 milyar dolar turizm geliri" diye konulmuş bir hedef vardır. Halihazırda anlayış, politika ve uygulamalarla bu hedefe ulaşmamız zordur.

Değerli milletvekilleri, turizm alanında rekabet halinde olduğumuz ülkelerle baş edebilmek için bunların dışında yapılması gereken işler de vardır. En önemli konu, asayiş ve güvenlik sorunudur. Bu sorun, Türk turizminin başında dolaşan bir karabuluttur. Bu konuda gerekli tedbirler süratle alınmalıdır.

Bir diğer önemli konu, sektörün üzerindeki yüklerin azaltılması gereğidir. Turizm sektöründeki vergi politikası ve uygulamaların gözden geçirilmesi şarttır. Sayın Bakanın 2006 yılında KDV indirimi sözü vardı. Turizm sektöründeki KDV oranları Fransa'da yüzde 5,5; İtalya'da yüzde 10, Portekiz'de yüzde 5, Yunanistan'da yüzde 8'dir. Bu oran ülkemizde yüzde 18'dir. KDV oranındaki azalmayla sektörde yaşanacak atılımın ekonomik getirisi, vergi kaybından çok daha fazla olacaktır. Bu sözün yerine getirilmesini bekliyoruz; ancak, ne Bakanlığın ne de Maliyenin bu yönde bir çalışması olduğuna dair bilgimiz yoktur; 2006 yılına da pek az zaman kalmıştır. Umuyorum, bu konudaki hazırlıklar, bizim bilgimiz olmasa dahi, yapılmıştır ve uygulamaya geçilecektir. Turizm alanında rekabet avantajımızı kaybetmemek için bu sorunun bir an önce çözülmesi gerekmektedir.

Aynı şekilde, tanıtım stratejimizi de doğru kurmalı ve yönetmeliyiz. Bu alanda harcanan kaynakları doğru şekilde kullanmalıyız. Döviz kurunun önce düşmesi, sonra da uzun süre sabit kalması, turizmcilerimizi olumsuz yönde etkilemiştir. İçerideki maliyetleri artan turizmcilerin gelirleri aynı kalmış, hatta azalmıştır. Bu durum da, turizmcilerimizin rekabet avantajına darbe vurmuştur.

İçki üzerindeki ÖTV'nin olağanüstü artırılması, namusuyla çalışan turizmcileri zor duruma düşürmüştür. Bu turizmciler, sadece dışarıdaki rakipleri karşısında değil, içeride de kaçak içki kullanan veya içkiye katkı maddesi koyanlar karşısında avantajlarını kaybetmişlerdir. Sonuçta, vergi gelirlerini artırmak için yapılan düzenleme, tam tersine, kaçak tüketimi patlatmış ve vergi kaybına yol açmıştır. Bu konunun yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Bir başka konu, turizm gelirlerinin ihracat kapsamına alınmasına ilişkin çalışmadır. Sektör, çok uzun zamandır bu konunun çözümünü beklemektedir.

Yine önemli bir başka sıkıntı, turizm bölgelerindeki şehirlerin yerel yönetimlerinin bütçeden aldıkları payın kış nüfuslarına göre olmasıdır. Oysa, turizm bölgelerindeki şehirlerin belediyeleri yazın çok büyük nüfuslara hizmet vermek zorundadırlar. Bu kuruluşlara bütçeden kış nüfusuna göre değil, yazın hizmet verdikleri nüfusa göre kaynak aktarılması halinde büyük bir haksızlığın önüne geçilmiş olacaktır.

Bir diğer önemli sorun, Kurumlar Vergisi oranlarının azaltılmasıyla yatırım indirimlerinin kaldırılması hususudur. Yatırım indirimleri, turizm sektörünün uluslararası rekabet gücünün artmasında fevkalade önemli işleve sahipti. Sektör bugün artık bu önemli araçtan yoksun kalmıştır. Turizm sektöründe yatırım yapmak cazibesini kaybedeceği için, bu alandaki hedeflere ulaşmak zorlaşacaktır. Bu konunun da gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Bir başka ihtiyaç, turizmin 12 aya yayılabilmesi için bu alandaki potansiyelimizi ortaya çıkaracak turizm mastır planlarının süratle yapılması gereğidir. Mevcut durumda yapılan yatırımlar sadece 6 ay kullanılmakta, diğer 6 ay da boş durmaktadır. Oysa, turizmi çeşitlendirip 12 aya yayarak aynı yatırımla iki kat fazla gelir elde imkânına kavuşabiliriz.

Aynı şekilde, katmadeğeri en yüksek alanlardan olan yat turizmciliğinin geliştirilmesi için önlemler alınmalıdır. Türkiye, turizmdeki her alanda olduğu gibi, bu konuda da potansiyelinin ne yazık ki pek azını kullanmaktadır. Bütün bunlarla beraber, yatırım yapmak, işletmesini güçlendirmek, en iyi hizmeti vermek için çalışan sektör mensuplarının bürokrasinin çarkları altında boğulmasının önüne de geçmeliyiz.

Değerli milletvekilleri, temel sorunlarını bu şekilde ifade ettiğimiz turizm, yapısı itibariyle dinamik bir sektör olup, ekonomik kalkınmanın en önemli itici gücüdür. Günümüzde turizm, en hızlı büyüyen, en fazla katma değer yaratan ve birçok alt sektörü besleyen dev bir endüstri haline gelmiştir. Türkiye'nin, bugün itibariyle, uluslararası rekabette en iddialı olduğu ürün turizmdir. Karşımızda, dünya çapında konaklama tesisleri olan bir Türkiye gerçeği vardır. Karşımızda, bu alanda yetişmiş, birikimli, gerçekten kalifiye, binlerce kişilik bir turizm ordusu gerçeği vardır. Turizm için sağlanan kaynaklar, kısa sürede, kat be kat fazlasıyla ülke ekonomisine geri dönmektedir. Uluslararası alanda turizme kazandırılan her bir yatak 2 kişilik istihdam demektir. Gerçi, bu oran ülkemizde, 2 yatağa 1 kişilik istihdam düzeyindedir; ama, turizmdeki nitelik artışıyla orantılı olarak istihdam konusunda da uluslararası standartlara ulaşacağımız açıktır.

Turizm sektörüne yapılan teşvikler, boşa giden kaynaklar değildir. Bu alana aktarılan her 1 liralık kaynak, 25 lira olarak geri dönmektedir. Bunun için, gerekirse diğer alanlardan tasarruf edip turizm sektörüne daha fazla kaynak sağlamak zorundayız.

Sadece turisti ülkeye getirmek yetmemektedir; gelen turisti en iyi şekilde ağırlamak, ona en iyi hizmeti vermek gerekmektedir. Bu da, turizm altyapımızı sürekli geliştirmekle ve güçlendirmekle mümkündür. Harekete geçirdiğimiz turizm potansiyelimiz bizi her alanda, ekonomik, sosyal ve siyasal hedeflerimize de yaklaştıracaktır.

Değerli milletvekilleri, kültür ve turizm alanlarının tek bir çatı altında toplanmasının birçok olumlu yönü olmuştur. Bu iki sektörün birlikteliği, bilhassa, kültürel unsurları da önplana çıkaran yeni turizm anlayışı çerçevesinde ciddî bir sinerji ortaya çıkarmıştır; ancak, buna rağmen, şu gerçek gözardı edilemez: Turizm, temelde kâr amaçlı ticarî bir faaliyettir. Böyle olduğu için de, sürekli gelişmeyi, yeniliği, yapılan yatırımların karşılığının hızla geri dönüşünü gerektirir. Kültür ise, tabiatı icabı muhafazakârdır; yani, var olana sahip çıkmayı icap ettirir. Kültür ve sanatta ölçü, hiçbir zaman kâr olamaz. Daha da önemlisi, kültürün korunması, en az ülkenin fiziki varlığının korunması kadar önemlidir. Birinde toprağı, diğerinde onun üzerindeki değerleri ve her ikisinde de ortak olarak insanı korursunuz. Dolayısıyla, kültür ve turizm birbirleriyle denge içerisinde yürümesi gereken iki alandır.

Kültür konusunda yeterli birikime ve hassasiyete sahip olan siyasî iktidarlar elinde bu dengenin kurulmasında sorun çıkmaz; ama, kültür konusunu önplanda tutmayan, konuya salt ekonomik çıkar açısından yaklaşan siyasî iktidarlar elinde durum, tam bir faciaya dönüşebilir. Pazarlama konusunda bu kadar iddialı bir siyasî iktidar başımızdayken, kültür konusundaki endişelerimize herkesin hak vereceğine inanıyorum. Bunun için, hemen değilse bile, orta vadede kültür ve turizm arasındaki ilişkinin, denge mantığı çerçevesinde yeniden gözden geçirilmesini teklif ediyoruz.

Değerli milletvekilleri, kültür-sanata bakış ve yaklaşım, ülkenin diğer genel sorunları ve ihtiyaçlarıyla da doğrudan ilişkilidir. Biliyoruz ki, kültür-sanat, sonuçta yaratıcılık gerektirir, sanatla ilgilenen insanların yaratıcı güçleriyle oluşur, gelişir, yaygınlaşır ve gelecek kuşaklara aktarılır. Öyleyse, her şeyden önce, bu yaratıcılık gücünün harekete geçirileceği ortamın oluşması gereklidir.

Kültür ve sanatın, milletlerin gelişmesinde başta gelen bir değerler manzumesi olduğuna inanıyoruz. Bu değerlerimizin korunması, geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara en sağlıklı biçimde aktarılması gerekmektedir. Kültür-sanat konusuna, en az ekonomiye, siyasete, dış politikaya verildiği kadar önem atfedilmelidir. Ancak, Kültür ve Turizm Bakanlığımızın bütçesine baktığımız zaman, bu önem atfetme emaresini, ne yazık ki, göremiyoruz.

Kültüre üstelik de turizm gibi devasa bir sektörle birlikte ayrılan pay, ancak, bütçenin binde 42'si kadardır. Elbette, Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesinin bu kadar düşük olması, bu yıla mahsus bir durum değildir; ama, bunun geçmişten beri böyle devam etmesi, yanlış olduğu gerçeğini değiştirmez.

Ülke olarak, bu ülkeyi yönetme sorumluluğunu üstlenmiş siyasetçiler olarak, kültür ve sanata bakışımızı gözden geçirmeliyiz. Bakış açısı değişikliklerimizin en önemli göstergesi de, bu bakanlığa bütçeden ayrılan payda ortaya çıkacaktır. Bu çerçevede, şimdiden yapabileceğimiz şeyler vardır. Örneğin, kültür varlıklarımızın korunması ve restorasyonu için daha fazla kaynak ayrılmasını sağlayabiliriz. Anadolu'yu doğal müze konumuna uygun bir görünüme kavuşturmak yolunda gerekli adımların atılmasını temin etmeliyiz. Bunun için de, bakanlık dönersermaye işletmesi, sadece para ve kadro kaynağı olarak görülmekten vazgeçilmelidir. Dönersermaye kaynakları, Türk kültür ve sanatının korunup güçlendirilmesi için kullanılmalıdır. Türk ürünlerinin ulusal ve uluslararası pazarlarda tanıtılması ve pazarlanması, kalite güvencesi de içeren bir ürün markası yaratılması esas amaç olmalıdır. Bunun için de, DÖSİM, kalite, marka, güvence esaslarını temel alan ve leasing sistemiyle çalışan bir mağazalar zinciri haline dönüştürülmelidir. Bu mağazalar, piyasa şartlarında ulusal ve uluslararası platformlarda yüksek rekabet gücüne sahip bir kurumsal kimlik anlayışıyla yeniden tasarlanmalıdır.

Değerli milletvekilleri, millî kültür anlayışımızın toplumsal alanda birleştirici ve güçlü politikalar haline getirilmesi gerekmektedir. Bu da, alt kimlik-üst kimlik tartışması gibi ayrışmayı tahrik edici yaklaşımlarla olamaz. Aksine, birleştiricilik, sahip olduğumuz tüm değerleri bünyesinde barındıran Türk kültürü kavramıyla mümkündür.

Küreselleşmeyle, millî kültürlerin önemlerini yitirdiklerine dair düşünce artık geride kalmıştır. Bunun yerine, küreselleşme zemininde var olmayı başaran millî kültürler gerçeği ortaya çıkmıştır. Yeni dönemde, millî kültürler, hem daha güçlenmekte hem de mevcudiyetlerinin gelecekteki devamlılığını güvence altına almaktadırlar.

Elbette küreselleşmenin olumsuz ve tahrip edici etkileri vardır. Buna karşın en gerçekçi tedbir, kültürel birikimin sürekli değişen ve gelişen bir süreçte korunarak yeniden üretilmesini sağlamaktır. Bu da, kültür ve sanat ürünlerimizin uluslararası platformlarda benimsenmesini ve rekabet edebilir olmasını gerektirmektedir. Uluslararası rekabet için, kendi insanımızın birikimini ifade eden ülkemiz kültür ve sanatımızın dünyaya açılmasını sağlamalıyız. Dolayısıyla, fikir ve sanat üretimini her alanda ve her düzeyde teşvik etmeliyiz.

Değerli milletvekilleri, hatırlanacağı gibi, 2004 yılı mart ayında, fikir ve sanat üretiminin en büyük düşmanı olan korsan faaliyetlerle mücadele için bir düzenleme gerçekleştirilmişti. Bu düzenlemeyle, fikir ve sanat eserlerinin sokakta satışını engellemek amacıyla cezalar caydırıcı düzeye yükseltilmiştir. En önemlisi de, korsanla mücadeleye ilişkin mevcut mekanizmalar daha işler ve etkili hale getirilmiştir. Bu düzenlemenin yürürlüğe girmesiyle korsanlık ciddî anlamda azalmıştı; ancak, son zamanlarda bu faaliyetlerde yine artış görülmektedir.

Korsanlığın en yoğun olarak görüldüğü sektörlerde durum nedir, bir göz atalım.

Türkiye'de bir yıl içerisinde 22 000 çeşit kitap basılmaktadır. Bu sayıya ISBN kaydı almayanlar ile 2 ve daha fazla sayıda baskıları yapılan kitaplar dahil değildir. Bu kitaplardan en çok satanların, yurt dışında ithal kitapların, ilköğretim ve lise kitaplarının ve özellikle üniversite ders kitaplarının korsan baskısı yapılmaktadır. 2004 yılında yayıncılık sektöründe yüzde 30'a düşmüş olan korsan oranı, 2005 yılında yüzde 40'a yükselmiştir. Bu da, toplam büyüklüğü 450-500 milyon YTL olan bir piyasadan 200-280 milyon YTL'lik bir miktarın korsan faaliyette bulunanlarca çalındığı anlamına gelmektedir. 2005 yılı itibariyle, sinema sektöründeki korsanlığın ise yüzde 50 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Çok belirgin bir örnek olarak, sadece İstanbul'da, ayda yaklaşık 3 000 000 korsan film CD kopyasının, yaklaşık 3 000 tezgahta satılmakta olduğu tahmin edilmektedir. Bu miktar yasal satış miktarlarının inanılmaz ölçüde üzerinde olup, yıllık 50 trilyon lira civarında bir haksız kayıtdışı ve vergisiz kazancı ifade etmektedir. 2,4 milyar dolar değerindeki bilişim sektöründeyse, korsanın payı yüzde 66 olarak hesaplanmaktadır. Bu oran, yüzde 10 azaltılabilse, sektörün büyüklüğü sadece dört yılda yüzde 120 artarak 5,3 milyar dolara çıkabilecektir. Bu da 36 000 yeni istihdam anlamına gelmektedir.

Müzik sektöründeki durum daha da vahimdir. Sektörde, bu yıl itibariyle, korsanlığın, neredeyse yüzde 100'e yaklaştığı öne sürülmektedir. Zira, artık, korsanlık, albüm bazından çıkmış, yüzlerce şarkının kaydedildiği MP3'ler şekline dönüşmüştür. Nitekim, 2005 yılı albüm satışları 2004 yılına göre yüzde 50 civarında azalmıştır.

Tüm bu sektörlerdeki kaybın üzerine devletin alamadığı vergi gelirlerini de koyduğumuzda, ortaya çıkan sonuç endişe vericidir. Korsanın yarattığı ekonomik daralma, sinema, müzik, yazılım ve yayın sektörünün yanı sıra bu ürünlerle ilgili teçhizatın imalat ve satışını yapan sektörlerde de gelir kaybına ve işsizliğe neden olmaktadır.

Sorunun, çözüm sürecinden çıkıp, yeniden bataklık haline dönüşmesinde, hükümetin 2005 yılında yaptığı politika değişiklikleri de etkili olmuştur. Bunlar arasında, bandrol uygulamalarına ilişkin olarak yapılan bazı esnetmeler, fikir ve sanat eserlerinin çoğaltım ve dağıtımının yapıldığı yerlerin sertifikalandırılmasının yeterince sağlanamaması, denetim komisyonlarının ihtiyaçlarının gerektiği ölçüde karşılanamaması, teknik altyapıdaki yetersizlik, mevcut kaynakların iyi yönlendirilememesi konuları gelmektedir.

Korsanla mücadelede gelinen nokta, yasa yapmanın yeterli olmadığını, aynı zamanda bu yasaları uygulayacak erke sahip olmanın gerekliliğini ortaya koymuştur. Bu husus, ne yazık ki, ulusal ve uluslararası birçok raporda ve platformda da dile getirilmektedir. Kültürel birikimimizin asıl mimarı sanatçılarımızın sorunlarının önemsenmediği zannıyla, seslerini duyurabilmek için, geçen hafta Meclisimize kadar gelmişlerdir. Gönül isterdi ki, bu ziyaretin sebebi, kaybın üzüntüsü değil, kazancın sevinci olsaydı. Maalesef, sanatçılarımızın ziyareti, âdeta, bir imdat çığlığı şeklinde gerçekleşmiştir.

Değerli milletvekilleri, bu vesileyle, Korsanla Mücadele Yasasının uygulanmasında ortaya çıkan kimi sorunlara ilişkin düşüncelerimi de ifade etmek istiyorum.

Yasa, lafzî olarak Avrupa Birliği standartlarının dahi üzerindedir; ama, uygulamada yaşanan sıkıntılar göz önünde bulundurularak, konunun yeniden ele alınması gerekmektedir. Korsan kullanımını yeniden yaygınlaştıran sebepler analiz edilerek, gerekli önlemler alınmalıdır; çünkü, korsanlık bu kadar yaygın olunca, denetim ve ceza müessesesinin de laçkalaşması kaçınılmaz hale gelmektedir. Yerel radyo ve televizyonlar ile oteller başta olmak üzere, faaliyetlerinde müzik eserlerini bir şekilde kullanmak durumunda olan kişi ve kurumlar, ciddî rakamlara ulaşan telif talepleriyle karşılaşmaktadırlar. Burada da bir dengenin kurulması gerekmektedir.

Benzer bir durum, yayıncılık sektöründe de söz konusudur. Kitap maliyetleri ile satış fiyatları arasındaki fahiş fark, korsanlığın, cezası ne kadar yüksek olursa olsun, cazip bir iş olarak varlığını sürdürmesine yol açmıştır. Oysa, Bakanlığın, yayınevleri, dağıtım şirketleri ve kitabevleriyle birlikte, ülkemizdeki yayıncılık stratejisini gözden geçirmesi gerekiyordu.

Gerekirse, vergi yükünün azaltılması başta olmak üzere, sektöre her aşamada destek sağlanarak, insanların korsan kitaplara itibar etmemesi sağlanmalıdır; ama, bunlar yapılmamıştır. Bu alan boş bırakıldığı için, korsanlara yeniden gün doğmuştur. Bu konulardaki gözden geçirme işinin, sadece cezalar açısından değil, sistemin tıkandığı noktalar da ele alınarak yapılması gerektiğini bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

40 konuşma daha · 22 Aralık 2005

40 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook