Sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanunu (s.s 1189)
İstanbul Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 109. Birleşim · 4. yasama yılı · 31 Mayıs 2006 · 2.333 kelime · yaklaşık 12 dakikalık okuma
Kaynak göster
Murat Başesgioğlu (AK Parti), 31 Mayıs 2006 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 109. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: SOSYAL SİGORTALAR VE GENEL SAĞLIK SİGORTASI KANUNU (S.S 1189)); konuşma 2.333 kelime.
Murat Başesgioğlu (AK Parti, İstanbul). “Sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanunu (s.s 1189)”. TBMM Genel Kurulu, 109. Birleşim tutanağı, 31 Mayıs 2006. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/murat-basesgioglu-22-2006-05-31-sosyal-sigortalar-ve-genel-saglik-sigortasi-kanunu-s-s-1189 (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI MURAT BAŞESGİOĞLU (İstanbul)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerimin başında Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, sosyal güvenlik reformu yasa tasarısı Genel Kurulumuzda ikinci kez görüşülüyor. Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından bazı maddeleri iade edilmesi nedeniyle, bu görüşmeyi hem komisyonda hem de burada, sizin huzurlarınızda gerçekleştiriyoruz. İzninizle, bazı konulara ben de açıklık getirmek istiyorum.
Bu tasarı çok tartışıldı, çok konuşuldu; ama, görüyoruz ki -demek ki, yeterince biz bu tasarıyı tanıtamadık- bazı soru işaretleri hem değerli milletvekillerimizde, özellikle muhalefete mensup milletvekillerimizde hem de bazı kesimlerde hâlâ devam ediyor. Bunun için, hoşgörünüze sığınarak, belli konularda tekrar görüşlerimizi ifade etmek, arz etmek istiyoruz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sosyal güvenlik reformu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak uzun yıllardır ihtiyaç duyduğumuz yapısal bir reformdur. Bu, sadece bizim Hükümetimizin programında, Acil Eylem Planımızda olan bir husus değildir. Uzun yıllardır, devletimizin resmî belgelerinde, yıllık raporlarda, beş yıllık kalkınma planlarında ve bizden önceki Hükümet programlarında gündeme gelmiş bir konudur; ama, hiçbir hükümet, çeşitli nedenlerden dolayı, bu yapısal reformu hayata geçirme konusunda bu hükümet kadar mesafe kaydedememiştir, bu Parlamento kadar mesafe kaydedememiştir.
Niçin bir sosyal güvenlik reformu yapıyoruz; Hükümetimizin bu kadar yoğun meşgalesi arasında, fazla zamanı mı arttı veyahut da işi gücü de yok, bu kadar, yetmişiki milyon insanı ilgilendiren, önümüzdeki yıllarda, dönemlerdeki vatandaşlarımızı da kapsayacak bu reform konusuna el attı diye… Her şeyden önce, bu, geleceğe karşı duyduğumuz sorumluluğun gereğidir. Bunun altında yatan felsefe boyutu, mantalitesi budur.
Değerli arkadaşlarım, biz, sosyal güvenlik reformuna veyahut da sosyal güvenlik sistemimize bir çekidüzen vermezsek, gelecek kuşaklara, onların taşıyamayacağı kadar ağır bir yük devretmiş olacağız. İzin verirseniz bir iki rakam vereyim. Sosyal güvenlik sistemimize 2005 yılı itibariyle Hazine tarafından aktarılan kaynak yaklaşık 20 milyar dolardır. Önümüzdeki on yılı projekte edersek, on yıl içerisinde Hazineden sosyal güvenlik sistemimize aktarılması gereken miktar yaklaşık 250 milyar doları bulacaktır. Yani, önümüzdeki on yıl içerisinde, bugünkü mevcut veriler devam ettiği takdirde, Hazinenin -yani vatandaşlardan toplanan paralarla- bu sisteme 250 milyar dolar aktarması gerekecektir.
Evet, hepimiz diyoruz, sosyal devlet, sosyal güvenlik sistemine kaynak aktarmak zorundadır. Huzurunuza geldiğim ilk günden itibaren bunu hep ısrarla söylemeye çalıştım. Nasıl başka alanlara devletimiz kaynak aktarıyorsa, sosyal güvenlik sistemine de kaynak aktarmak zorundadır; ancak, bu aktarılan kaynağın makul olması gerekiyor, bizim gibi borçlu olan bir ülkede, borçlanma maliyetlerini, işsizliği ve istihdamın daralmasını tetiklememesi gerekiyor.
Şimdi, 250 milyar doları bir tarafa bırakın. Eğer biz bu sistemde 100 milyar dolar bir tasarruf yapabilsek önümüzdeki on yıl içerisinde, GAP Projesini iki defa bitirmiş oluyoruz değerli arkadaşlarım ve Türkiye'deki işsizliğe önemli ölçüde çözüm getiriyoruz, istihdamın artışına önemli ölçüde çözüm getiriyoruz. Bu nedenle, sosyal güvenlik sisteminin açıkları önem taşımaktadır; ama, demin de ifade ettiğim gibi, sosyal devlet olma gereği, bu sisteme devletin katkı yapması gerekiyor; ki, nitekim, devletimiz bunu en geniş manada yerine getiriyor. İşte, 2005 yılında Hazineden transfer edilen 23 katrilyon liralık miktar söz konusudur. Önümüzdeki yıllarda da bu finansman açığını kapatacaktır.
Diğer taraftan, ülkemizde yaklaşık 11 000 000 yeşilkartlı vatandaşımız vardır. Bu vatandaşlarımızın giderleri de Hazine tarafından karşılanmaktadır, bilabedel karşılanmaktadır. Öyle vilayetler vardır ki, nüfusunun yarısından fazlası yeşilkartlıdır. Devletimiz, sistemimiz bunları biliyor, bunları görüyor; ama, hiçbir vatandaşı sokakta kalmasın, hastane kapılarında kalmasın diye, sosyal devlet olmanın gereği bu harcamaları yapıyor; ancak, değerli arkadaşlarım, bazı çıplak gerçeklerle de karşı karşıyayız, bunu da bilmemiz gerekiyor.
Evet, bu miktar, önümüzdeki 250 milyar dolar, bizim geleceğimizden tasarruf edeceğimiz miktardır; yani, çocuklarımızın bize emanet ettiği bir paradır. Zaten, sosyal güvenlik sisteminde tartıştığımız budur. Biz, bu 250 milyar doları, bugün sistemden emekli olanlar veyahut da önümüzdeki 5-10 yıl içerisinde emekli olacaklar bol bir şekilde harcayalım mı; yoksa, biz tasarruf ederek gelecek nesillere aktaracağımız yükü hafifletelim mi? Bütün mesele budur ve sosyal güvenlik sisteminin temelinde de yatan budur. Kuşaklar arasında adil bir paylaşımı planlaması gerekmektedir. İşte bizim yapmaya çalıştığımız… Sosyal güvenlik sistemini yaparken, ister emeklilik olsun ister sağlık sigortası olsun, kuşaklar arasında bir adil paylaşımı, bir dengeli paylaşımı yapmanın gayreti içerisinde olduk.
Şimdi deniliyor ki: "Bir yanlıştan dönün. Efendim, burada paylaşın." Değerli arkadaşlarım, biz üçbuçuk yıldır bu paylaşma işini yapıyoruz. Görüşmediğimiz aşağı yukarı hiçbir kesim kalmadı; sivil toplum örgütleriyle, sendikalarıyla, meslek kuruluşlarıyla, siyasî partilerimizle, görüşülmesi gereken herkesle görüştük. Ben, geçmiş siyasî tarihe baktığımız zaman hiçbir yasanın bu kadar geniş katılımcı bir anlayış içerisinde hazırlandığına şahit olmadım -belki vardır; ama, ben bilmiyorum- ve sivil toplum örgütlerinden bize gelen önerileri yüzde 65 oranında karşıladık; yani, bize 100 öneri geldiyse 65 öneriyi biz bu tasarıya monte ettik. Peki, geride kalan, rafine olan maddeler nedir; bu maddeler bu reformun özünü teşkil eden maddelerdir; yani, ısrarımız veyahut da bu tasarıda bunların kalmasındaki düşüncemiz, eğer, bu söz konusu maddelerde herhangi bir değişiklik yapar isek, biz bu reformun içini boşaltmış oluruz. O zaman da, işte, üçbuçuk yıldır konuştuğumuz sistemin sürdürülebilirliği konusundaki bütün iddialarımızdan vazgeçmiş oluruz. Onun için, belki bunu anlatmak zor; ama, inanıyorum ki, biz bunu vatandaşlarımıza anlattığımız zaman, halkımız bunu anlayışla karşılayacaktır ve sürdürülebilir bir sosyal güvenlik sisteminin kurulması herkesin menfaatına olacaktır.
Değerli arkadaşlarım, bu genel girişi sizlere takdim ettikten sonra bazı spesifik konulara da girmek istiyorum. Deniyor ki: Efendim, IMF dayatmasıyla Hükümet bu tasarıyı yaptı, bu noktaya geldi. Bu doğru değil. Hatırlayalım; Hükümetimiz 2002 Aralık ayında kuruldu. Kuruluşundan bir hafta sonra, biz, ilgili bakanlar, Türkiye'de sosyal güvenlik reformunu çalışmaya başladık; hatta, Acil Eylem Planımızda da koordinatları çizilmiş sosyal güvenlik reformu belliydi. Yani, o zaman IMF'yle ne anlaşma vardı ne herhangi bir angajman vardı. Bunların hiçbiri olmadan, biz, parti olarak ve Hükümet olarak, Türkiye'de bir sosyal güvenlik reformu yapma ihtiyacını gördük ve bunun gereklerini yerine getirmeye başladık. Ha, zaman içerisinde, gerek Dünya Bankası gerekse IMF'yle bu konuda çakışan hususlar olmuştur; ama, bunu hiçbir zaman IMF'nin bir dayatması olarak, IMF'nin bir diktesi olarak görmek mümkün değildir. Bunu böyle söylemek, Parlamentomuza ve bu Parlamentonun bünyesinden çıkmış Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine haksızlık olur diye düşünüyorum.
Evet, bunun dışında, değerli milletvekilleri, Zekai Bey de izah etti, bazı konular var; örneğin bunlardan birisi prim matrahlarında artış olacağı nedeniyle kamu çalışanlarının görev aylıklarının azalacağı noktasında bir görüş var. Sayın Cumhurbaşkanımızın da iade ettiği maddelerden biri budur. Hayır, kesinlikle böyle olmayacak. Evet, prim matrahı artacak; ama, bu artıştan dolayı kamu çalışanlarımızın fiilen, yani, net eline geçen görev aylıklarında herhangi bir azalma olmayacaktır. Ne bizim böyle bir kastımız vardır ne de böyle bir şeye hakkımız olduğuna inanıyoruz. Onların aylıklarında bu şekilde herhangi bir düşüş olmayacaktır.
Bizlere çok sık sorulan bir soru var; muhtemelen sizlere de sık sık soruluyor. Bugün itibariyle emekliliğini hak etmiş çalışanlarımız var; diyorlar ki: Biz emekli olalım mı, ne yapalım? Yani, bu yasadan herhangi bir şekilde etkileniyor muyuz diye… Hayır. Altını çizerek ifade ediyorum. Bugün itibariyle emekliliğini hak etmiş kişilerin herhangi bir telaşa kapılmalarına gerek yok. Aksine, onların daha fazla çalışmalarını sistem ödüllendiriyor, yeni sistem ödüllendiriyor. Nasıl ödüllendiriyor; bugünkü mevcut sistemimize göre yirmibeş yıldan sonra çalışan her yıl için Emekli Sandığında 1,5, SSK'da 1 olan katsayı, yeni sistemde 2,5 olarak uygulanacaktır. Yani, her yıla yüzde 2,5 nispetinde yeni sistem prim vereceği için 26 ncı, 27 nci ve daha sonraki yılları çalışmaları kendileri açısından faydalıdır. Dolayısıyla, bugün itibariyle emekliliğini hak etmiş vatandaşlarımızın herhangi bir şekilde endişeye kapılmalarına gerek yoktur diye düşünüyoruz.
Evet, bu 9 000 gün konusu çok konuşuluyor; işte, mezarda emeklilik olarak ifade ediliyor. Hatta, 1999 yılında 4447 sayılı Yasa çıkarken o gün parlamenterlik görevini yapan arkadaşlarımızın beyanlarından alıntılar yapılarak burada okundu. Bir kere, 99 yılında yapılan ile bugün yaptığımız çok farklı şeyler değerli arkadaşlarım. O gün yapılan yaşın yükseltilmesi çok keskin bir şekilde hayata geçiyordu, Anayasa Mahkemesinin iptali olmasaydı yaş çok keskin bir şekilde hayata geçiyordu ve bugünkü reform kapsamı ile 99 yılında yapılan reform kapsamı çok farklı şeylerdir. Onun için, o gün konuşan milletvekili arkadaşlarımızın beyanlarını bu doğrultuda değerlendirmek gerekir.
Değerli arkadaşlarım, bu 9 000 gün konusu, Emekli Sandığında ve Bağ-Kurda zaten şu anda halen geçerli olan bir sistemdir; yani, 25 yıl karşılığı olan 9 000 gün, Emekli Sandığında ve Bağ-Kurda aranan bir husustur. Sadece, yeni yasamız, hizmet akdiyle çalışan, yani, SSK'lı olarak tabir ettiğimiz vatandaşların bu 7 000 gün olan sürelerini yıllara yayarak, 9 000 güne çıkarılmasını öngörmektedir. Yani, 2007 yılında ilk defa sigortalı olacak bir vatandaşımız, 7 100 gün üzerinden emekli olacaktır. Yani, 2007 yılında sisteme giren vatandaşımızın 25 yılda emekli olduğunu kabul edersek, ancak 2030'lu yıllarda 7 100 gün üzerinden emekli olması söz konusudur. Yani, 2007 yılında, birdenbire, bu 7 000 günden 9 000 güne çıkmayacağız. Sadece 2007 yılında 100 gün ilave edilecek, her geçen yıl 100 gün ilave edilmek suretiyle, ancak 2027 yılında, Türkiye'de, bu 7 000 gün olan prim ödeme gün sayısı 9 000 güne çıkacak. Yani, daha uzun bir açıklama getirmem gerekirse, 2027 yılında sisteme girmiş bir sigortalımız, ancak 2052 yılında emekli olduğu zaman, kendinden aranacak prim ödeme gün sayısı 9 000 gün olacaktır. Ha şunu kabul ederiz: Yani, 7 000 gün de, 9 000 gün de özellikle kısmî çalışma süreleri açısından zor bir süredir. Bugün bile 7 000 günü doldurmakta bu bahsettiğimiz vatandaşların durumu gerçekten zordur. Yani, bugünkü sistemde bile bu vatandaşlarımızın emekli olmaları zordur. Onun için, sisteme, kısmî emeklilik dediğimiz, yani, 4 500 gün prim ödeme karşılığında mevcut emeklilik yaşlarına 3 yaş ilave etmek suretiyle ikinci bir alternatif emeklilik sistemi de getirilmiş bulunmaktadır.
Bunun dışında, diğer önemli bir konu, aylık bağlama oranlarının bir disiplin içerisine getirilmesi konusudur. Evet, aylık bağlama oranı itibariyle dünyada ve OECD ülkeleri içerisinde en yüksek ülkelerden biriyiz. Bunu, zaman içerisinde düşürmeyi amaçlıyoruz. 2015 yılına kadar yüzde 2,5, 2015 yılından sonra da, 2016 yılından itibaren yüzde 2 olarak uygulanmasını yasamız öngörmektedir. Bunun karşılığında deniliyor ki: Madem aylık bağlama oranları düştü, otomatik olarak, emeklilik aylıklarında da, işte, 2015 yılında, 2017 yılında, 2020 yılında düşüş olacaktır. Bu, gerçeği tamamen yansıtmamaktadır. Şöyle yansıtmamaktadır: Emekli aylıklarında önemli olan, çalışırken almış olduğunuz ücret ve çalışma süresidir. Eğer, ücret düzeyiniz yüksekse ve çalışma süreniz fazlaysa, size bağlanacak emekli aylığı da o oranda yüksek olur. Bugün her şeyi sabit varsayarsak, enflasyon, diğer parametreleri sabit varsayarsak, 25 yıl üzerinden emekli olacaksa, bu, yüzde 3'ten yüzde 2,5'e düşmesinin matematiksel karşılığı bir düşüşü beraberinde getirir; ama, inşallah, hepimiz yaşayıp göreceğiz, zaman içerisinde gerek prim matrahlarının artmış olması gerek çalışma süresinin uzamış olması gerekse ücretlerin çalışırken reel bölümünün artmış olmasından dolayı, satın alma gücü itibariyle emekli aylıklarında bir düşüş olmayacağı kanaatindeyiz. Bundan etkilenen bazı meslek mensuplarını da korumak için, bazı yasal düzenleme hazırlığı içerisindeyiz. İşte, hâkim ve savcılarımıza yapacağımız düzenlemenin altında bu yatmaktadır; çünkü, hâkim ve savcılarımızın çalışırken aylıklarının artışı ancak birinci sınıfa geldikten sonra çok hızlı bir şekilde yükseldiği için, onlara, bu anlamda bir düzenleme yapma ihtiyacı doğmuştur.
Genel sağlık sigortasına ilişkin bazı hususlar dile getirildi. 18 yaşından küçük çocuklardan, işte, hastaneye yattıktan sonra, hastaneden çıkarken para alınacak filan diye burada değerli görüşler dile getirildi.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; genel sağlık sigortası, 18 yaşından küçük çocukları büyük bir güvence altına alıyor. Bugünkü sistemimizden farklı olarak, anne ve babasının herhangi bir sosyal güvenlik sistemine bağlı olup olmadığına bakmaksınız, bağlı olsalar bile sisteme borçları olup olmamasına bakmaksızın bu çocukların bütün tedavilerini genel sağlık sigortası karşılayacaktır. Bu, gerçekten, çocuklarımız adına çok önemli bir güvencedir.
Onun dışında, hastaneden çıkarken… Yatarak tedavilerde herhangi bir katkı payı alınmadığı için, bu konuda söylenenlerin gerçeği yansıtmadığını bir kez daha ifade etmek istiyorum.
Yeni sistemimiz sadece iki konuda fark alınmasını öngörüyor; genel sağlık sigortası.
Birincisi, otelcilik hizmetleri. Sigortalımız derse ki, ben, tek kişilik odada, şu standartları olan bir odada kalmak istiyorum. O zaman diyoruz ki: Hayır, benim belirlediğimiz bir ortalama standardım var, bunun üzerindeki standardın farkını sen vereceksin.
İkincisi, öğretim üyesi farkı dediğimiz, şu profesöre, şu hocaya ben ameliyat olmak istiyorum diyorsa -ki, bugünkü sistemde de var böyle bir fark alınmasını öngören- onun farkını da sigortalının vermesi gerekir diye, bunu, sisteme koyduk. Bunun dışında herhangi bir fark alınması, herhangi bir fark istenmesi söz konusu olmayacaktır.
Değerli arkadaşlarım, genel sağlık sigortası, Sayın Özcan'ın da ifade ettiği gibi, gerçekten, kapsam itibariyle çok geniş bir sigortadır; hem kendi vatandaşlarımızı hem ülkemizde bulunan yabancıları kapsama alan bir geniş kapsam söz konusudur. Ayrıca, sunmuş olduğu tedavi hizmetleri açısından da çok geniş bir sağlık teminat paketi bulunmaktadır.
Zaten, Sayın Cumhurbaşkanımız, sadece, genel sağlık sigortasının tek bir maddesini geriye göndermiştir; o da, 18 ve 45 yaş arasındaki sigortalıların diş protez bedellerinin ödenip ödenmeyeceği konusudur. Bütün dünyada bütün sosyal güvenlik kuruluşları bu diş protezleri konusunda çok hassastır. Birçok ülkede bu protez konusu kapsam dışıdır veyahut da en az yüzde 50'si sigortalının kendisinden alınmaktadır; çünkü, bu, çok pahalı bir tedavi yöntemidir.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; özü itibariyle, geri gönderilen veyahut da değerli muhalefet milletvekillerimiz tarafından dile getirilen itiraz konusu maddelerin bir elin parmakları kadar az olduğu görülmektedir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKANBuyurun.
ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI MURAT BAŞESGİOĞLU (Devamla)Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Bunlardan biri de, evet, ülke büyümektedir, ekonomi büyümektedir. Bu büyümeden emeklimize de bir payın yansıtılması gerekir. Dolayısıyla, emekli aylıklarının artışında sadece TÜFE'nin değil refah payının da öngörülmesi gerekir diye bir görüş var. Bunu hükümetlerin her zaman yapma imkânları var değerli arkadaşlarım. Biz, 2002 yılı ile 2005 yılı arasında sadece TÜFE'ye bağlı kalsaydık, Bağ-Kur ve SSK emeklilerine 56 katrilyon lira vermemiz gerekiyordu; ama, Hükümetimiz, bu TÜFE artışını az gördüğü için, Bağ-Kur ve SSK emeklilerine 12 milyar YTL, eski ifadesiyle 12 katrilyon lira daha fazla vererek, 56 yerine 68 katrilyon lira ödeme yapmıştır üç yıl içerisinde.
"Efendim, millî gelir yükselmedi" dediler. İzninizle bunu da okuyup sözlerimi tamamlayacağım.
2002 yılında hükümete geldiğimizde, kişi başına millî gelir 2 622 dolar, 2005 yılında değerli arkadaşlarım, 5 016 dolar. Peki, emeklilerimize bu nasıl yansımış; hükümete geldiğimizde, en düşük, 1 869 dolar olan millî gelir 4 000 dolara ulaşmış SSK'nın en düşük alan emeklisinde. 2 102 dolar düşen ortalama ücret ise 4 462 dolara ulaşmış. En yüksekteyse, 2002 yılında 3 600 dolardan almış olduğumuz miktar 11 000 dolara ulaşmış. Bağ-Kurda ise 1 833 dolar olan ortalama aylık, dolar bazında 4 347 dolara ulaşmış. Emekli Sandığında ise, ortalama 4 122 dolar olan miktar 5 618 dolara ulaşmış bulunmaktadır. Bu, büyümeden ve refah payından da emeklimizin almış olduğu miktarları ve yansımayı göstermektedir.
Tabiî, gönlümüz arzu eder ki, emeklimize daha fazla imkân tanıyabilelim; ama, bu, ülkenin genel ekonomik yapısıyla ve büyüme potansiyeliyle ilgili bir durumdur. Türk ekonomisinin geçmişte kaydettiği bu büyüme performansı devam ettiği sürece, Türkiye'deki her kesim bu refah payından kısmetini ve payını alacaktır. Yeter ki, ülkemizde sağlanmış olan ekonomik istikrar bozulmasın, siyasal istikrar bozulmasın.
Bu duygular içerisinde, ilginiz ve dikkatiniz için çok teşekkür ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
38 konuşma daha · 31 Mayıs 2006