Türk ceza kanunu ile hapishane ve tevkifhanelerin idaresi hakkında kanunda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı ve adalet komisyonu raporu (1/304) (s. sayısı: 43)
Çorum Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 31. Birleşim · 1. yasama yılı · 5 Şubat 2003 · 1.728 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma
Kaynak göster
Muzaffer Külcü (AK Parti), 5 Şubat 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 31. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRK CEZA KANUNU İLE HAPİSHANE VE TEVKİFHANELERİN İDARESİ HAKKINDA KANUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI VE ADALET KOMİSYONU RAPORU (1/304) (S. SAYISI: 43)); konuşma 1.728 kelime.
Muzaffer Külcü (AK Parti, Çorum). “Türk ceza kanunu ile hapishane ve tevkifhanelerin idaresi hakkında kanunda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı ve adalet komisyonu raporu (1/304) (s. sayısı: 43)”. TBMM Genel Kurulu, 31. Birleşim tutanağı, 5 Şubat 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/muzaffer-kulcu-22-2003-02-05-turk-ceza-kanunu-ile-hapishane-ve-tevkifhanelerin-idaresi-hakkinda-kan (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA MUZAFFER KÜLCÜ (Çorum)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Ceza Kanunu ile Hapisane ve Tevkifhanelerin İdaresi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı üzerinde AK Parti Grubu adına söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Suç teşkil eden bir fiili işleyen kimse için işletilen yargı sürecinin sonunda beraat etme veya hüküm giyme gibi iki ihtimal vardır. Bir cezayla cezalandırılan kişi için uygulanan infaz ise ceza yargılamasının tamamlayıcı bir unsuru olmaktadır.
Ceza mahkemelerince verilen mahkûmiyet kararları veya henüz bir mahkûmiyet kararı vaki olmamakla birlikte, yargı süreci devam ederken yaşanan tutuklanma sırasında yapılan işlemler, infaz işlemlerini oluşturmaktadır genel olarak. İnfaz sisteminin kurulmasının temel amacı ise suç teşkil eden fiili işleyen kişinin yeniden topluma kazandırılmasıdır. Kişinin kendisinden kaynaklanan sebeplerle olabilir veya toplum içerisinde uzlaşıyla yaşamayı becerememesinden doğan problemlerden olabilir; infaz kurumları, bu sebeplerin hiçbirisine bakmaksızın, sebep ne olursa olsun, bu kurumlarda bulunan kişileri, yani, hükümlü veya tutukluları, uygun bir iyileştirme ve eğitim dönemi sonunda toplumsal yaşama yeniden hazırlamak ve toplumla bütünleştirip, infaz süresi sonunda yeniden suç işlemelerinin önüne geçmek için çalışmalar yapmaktadır.
Tabiî olarak, böyle bir süreç, birtakım kısıtlamaları, hatta bazı yaptırımları da beraberinde getirmektedir; ama, takdir olunur ki, hiçbir halde, tutuklu veya hükümlünün, insan olması hasebiyle sahip olduğu hakları kullanması engellenmemekte ve elinden alınmamaktadır. Zaten, bu tür haklar, uluslararası bildirgeler ve sözleşmelerle de tespit edilmiş durumdadır.
Tutuklu veya hükümlülerin haklarını güvence altına almak için yayımlanmış metinlere şöyle bir göz atarsak; bunların en önemlisi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 19.1.1973'te kabul edilen ve taraf ülkelere yönelik olarak yayımladığı, Suçluların Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar diye bilinen, 5 sayılı tavsiye kararlarıdır. Suçluların ıslahı için belirlenmiş olan asgarî standart kuralların dayanağını ise, yine, Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyince kabul edilen 31.7.1957 tarihli Mahpusların Islahı İçin Asgarî Standart Kurallar oluşturmaktadır. Yine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2 ilâ 18 inci maddeleri, hükümlüler bakımından uygulanabilir düzenlemeleri içermektedir.
İçmevzuat bakımından bir değerlendirme yaparsak, Anayasamızın, kişinin hakları ve ödevlerini düzenleyen ikinci bölümünde, kişinin dokunulmazlığı, maddî ve manevî varlığını geliştirme bahsinde "herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir" denilerek üst bir güvence sağlanmış bulunmaktadır. Bu anayasal düzenleme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2 nci maddesindeki "her ferdin yaşama hakkı kanunun himayesi altındadır" hükmüyle de paralellik arz etmektedir.
Bugün görüşmekte olduğumuz değişiklik çalışmaları da, özellikle ceza ve tutukevlerinde yaşanan açlık grevlerine ilişkin düzenlemelerde, bu ilkelerden hareketle yapılan iyileştirme çabalarıdır. Artık, çağdaş dünyada, insan hakları söz konusu olduğunda, insan onuru konuşulduğunda, hiçbir devlet, hiçbir millet bunları tartışır durumda değildir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; devlet olmak, bir taraftan, tutuklu veya hükümlüyü insanca yaşam standardında tutmayı gerektirirken, aynı zamanda, devlet olmak bir sorumluluğu daha gerektirmektedir; bu da, üzerinde konuştuğumuz infaz kurumlarının güvenliğini sağlamak olacaktır. Eğer, bu kurumlarda gerekli otoritenin sağlanması mümkün olmazsa, güvenliğin sağlanması, otoritenin temini hususunda bir ihmal veya gevşeklik söz konusu olursa, geçmişte cezaevlerinde yaşanan ve hepimizin takip ettiği olayları bir kez daha yaşamak mukadder olacaktır.
Sanıyorum, tasarı üzerindeki görüşmelerin sonunda, Sayın Adalet Bakanımız burada bir konuşma yapacaklardır. Ümit ederim, o zaman, bize, o geçmişte yaşadığımız olaylardan sonra ceza ve tutukevlerinde güvenliği sağlama ve devletin otoritesini temin hususunda, o günden bu güne kadar epeyce olumlu mesafe katedildiğini söyleyeceklerdir.
Değerli milletvekilleri, hafızalarımızı tazeleyerek, şöyle o cezaevlerinde yaşanan hadiseleri gözümüzün önüne getirecek olursak, hepimizin tüyleri ürperiyor; âdeta, o günlerde cezaevleri, mafyanın, teröristlerin hâkimiyet sağladığı, devletinse, orada bulunan kişilere sadece ekmek ve yemek verdiği kurumlar haline getirilmişti. Bu kurumlarda devletin hâkimiyetinin yeniden tesisi için onlarca insanın ölümüne sebebiyet verildi. Bu tür olayların yaşanmaması için, eğer tamamen yok etmek mümkün olmuyorsa, hiç olmazsa minimize edebilmek için, görüşmekte olduğumuz tasarıyla, cezaevleri ve tutukevlerine, delici, kesici, patlayıcı maddelerin ve buna benzer öldürücü gazların, kör edici gazların sokulmasına ilişkin, biraz daha ağırlaştırıcı düzenlemeler yapılmaktadır. Bu tasarıyla birlikte bu tür eylemleri işleyen insanlar, işlemiş oldukları fiiller başka bir suç teşkil ediyor olsa bile, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacaklardır.
Ayrıca, bu infaz kurumlarında kalan insanların toplumsal yaşama uyumunun sağlanması temel bir amaç olarak kabul edildiğine göre, buradaki insanların potansiyel suçlu psikolojisinden kurtarılmasını sağlayacak, oradaki kişilerin sosyalitesini geliştirecek, birlikte ve uyum içerisinde yaşama kültürünü artıracak bazı çalışmaların da buralarda yapıldığını hepimizin bilmesi gerekir. Bu çerçevede değerlendirilebilecek, tutukluların haberleşmelerinin, ziyaretçileriyle görüşmelerinin, eğitim ve spor faaliyetlerine katılmalarının, meslek kazandırma ve işyurdu faaliyetlerine katılmaları gibi birtakım çalışmaların engellenmesi durumunda, yine, bu fiilleri işleyenler için de -filleri başka bir suç oluştursa bile- bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla tecziye edilmeleri öngörülmektedir ki, bu da, bu fiillerin işlenmesini caydırıcı olacaktır ve bu caydırıcılığın artırılması hususunda yapılan düzenleme doğru bir adımdır diye düşünmekteyiz.
Değerli milletvekilleri, yine, görüşülmekte olan tasarıyla, tutuklu veya hükümlülerin beslenmeyi reddetmesi veya ölüm orucunda bulunması hallerine ilişkin de yeni düzenlemeler getirilmektedir. Beslenmenin reddedilmesi veya ölüm orucu gibi hallerin yaşanması durumlarında buna ilişkin düzenlemeler yapılırken, şöyle, uluslararası mevzuat nasıldır diye baktığımızda, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa, İspanya, İsviçre ve Portekiz gibi ülkelerde görüyoruz ki, bu hallerin yaşanması durumunda, doktor raporuyla duruma müdahale edilmektedir. Hatta, Fransa ve Avusturya'da daha radikal bir düzenleme yapılmış; bu gibi durumlara, sadece 7 gün izin verilmekte ve ondan sonra, böyle bir rapor da aranmaksızın, hemen müdahale edilmektedir.
Bu tür içdüzenlemeler, uluslararası bazı komitelerin veya konseylerin kararları ve bildirgeleri çerçevesinde yapılmaktadır. Bu anlamda, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin tavsiye kararlarına bakacak olursak, orada deniliyor ki "yasa ve kurallara uygun bir emre aktif veya pasif mukavemet dışında, tutuklu ve hükümlülere karşı güç kullanılamaz." Biz, bu cümleyi mefhumu muhalifinden okuduğumuz zaman şu sonuca varıyoruz ki, yasaya uygun bir emre karşı gelen kimseye karşı güç kullanmak, o devletin bir hakkı olarak belirmektedir.
Yine, söz konusu Komitenin 98/7 sayılı Kararının 63 üncü maddesinde belirtiliyor ki, açlık grevinde bulunan kimsenin durumunda gözle görülebilir bir kötüleşme meydana gelmesi halinde, doktor, durumu yetkili makama rapor edecek ve bu konudaki ulusal düzenlemeye göre, bu raporun ibrazından sonra, bu raporun sunulmasından sonra hareket edilecektir. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu kararlarında ise, zaruret halinde, hayat kurtarmak amacıyla zor kullanılabileceği çok açık bir şekilde kabul edilmiştir.
Görüştüğümüz tasarıyla, bu konuda içhukuka ilişkin yeni bir düzenleme getirilmektedir. Buna göre, hükümlü ve tutuklular, sebepleri özel olarak irdelenmeksizin, hangi sebeple olursa olsun, kendilerine verilen yiyecek veya içecekleri reddettikleri takdirde, öncelikle bu davranışlarının kötü sonuçları kendilerine anlatılacak, bedenleri ve ruhları üzerinde bırakacağı hasarlar kendilerine anlatılacaktır. Ayrıca, kurumun bünyesinde bulunan psikososyal hizmet birimince de, bu davranışlarından vazgeçmeleri hususunda, kendileri için, ikna çalışmaları yapılacaktır.
Bu getirilen düzenleme, birçok Avrupa ülkesinden çok daha ileri bir düzenlemedir. Yukarıda belirttiğim bilgilendirme ve ikna çalışmalarına rağmen beslenmeyi reddeden veya ölüm orucuna devam etme hususunda inat eden kimseler, hayatî tehlikenin söz konusu olması veya bilincinin bozulduğunun kurum tabibince tespit edilmesi hallerinde derhal tedavi altına alınacaklardır.
Burada dikkatimizi çeken bir husus var ki, bu, tedavi veya doktor müdahalesiyle gerçekleşen beslenmenin, ilgilinin sağlını veya hayatını hiçbir şekilde tehlike altına sokmayacak olmasıdır.
Yine, burada, dikkat etmemiz gereken bir husus, kurum idaresi, hükümlü veya tutuklunun serbest iradesine dayanmayan hiçbir tedbiri de uygulamak zorunda bulunmayacaktır. Burada elde edilmek istenen netice ise, esasında, böyle bir tedbirin alınması hususunda iradesi olmamasına rağmen, rızası olmamasına rağmen, daha sonra, ilgilinin, kötüniyetli birtakım davranışlarla kurum idarecilerine zarar vermesinin önüne geçmektir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tasarının bir maddesiyle de, ceza ve tutukevlerine girişte yapılan arama ve kontrol hususunda nasıl bir çalışma yapılacağı düzenlenmiş olmaktadır. Bu kurumlara girişlerde arama konusu, şimdiye kadar, çokça tartışılan bir mesele olagelmiştir. Bu tartışmalar, özellikle avukat arkadaşlarımın zihninde hâlâ tazeliğini koruyordur eminim. Yargının ana unsuru olarak kabul edilen hâkim, savcı ve avukat üçlüsü üzerinde böyle bir tartışma, bugün, yeni bir düzenlemenin yapılmasını zaruret haline getirmiştir. Ceza infaz kurumlarına yasak maddelerin sokulması, bu yasak maddelerin içeriye taşınması hususunda, ne yazık ki, o kurumlarda çalışan personeli ve oraya, sanıklarla, tutuklularla, hükümlülerle görüşmek için gitmek zorunda olan avukatları, biraz daha hassasça üzerinde durulan kişiler haline getirmiştir. Bu, böyle bir düzenlemenin zaruretini ortaya çıkarmıştır.
Değerli milletvekilleri, böyle bir ihtimal herkes için söz konusudur. Bu işlere tevessül eden avukatların sayısına toplam avukatların sayısı içerisinde bakıldığında, bu, yüzde 1'leri bile bulmayacak kadar küçük bir orandır. Kaldı ki, bir insanın hâkim, savcı, avukat olması çok da önemli değildir. Bizler düzenlemelerimizi yaparken, kişilerin bulundukları konumlara bakmamak gibi bir objektifliğe sahip olmak zorundayız. Eğer böyle bakmazsak, şöyle bir sonuca da varmak elbette mümkündür: Halen, hâkimler, savcılar hakkında da görevi kötüye kullanma, rüşvet ve benzeri suçlardan açılmış onlarca dava vardır. Öyleyse, bizim, kişilerin makamlarını, mevkilerini dikkate almadan, sadece, işlerini yaparken layıkıyla davranıyorlar mı, dürüst davranıyorlar mı, kaliteli ve dürüst insan olmaya dikkat ediyorlar mı ilkesinden hareket etmemiz gerekecektir. Aksi halde, yargı mekanizmasının içinde bulunduğu konumlara göre davranacak olursak, o konumlarına göre, birilerini daha fazla güvenilir, birilerini de daha az güvenilir görecek olursak, bu, bizi, fazlaca, devletçi bir anlayışın temsilcileri kılar. Halbuki, bizler, bir hukuk devletinin yasama üyeleri olarak, bunlardan daha fazla, şuna dikkat etmek zorundayız: Biz, yargı organında hem karar merciine hem iddia makamına hem de savunma makamına aynı derecede güvenmek ve aynı derecede de sahip çıkmak zorundayız. Ümit ediyorum ki bugün yapılacak olan değişiklikle birlikte bu tür tartışmalara da hep birlikte son veriyor olacağız.
Bugün getirilen tasarıyla şöyle bir düzenleme yapılıyor: Ceza infaz kurumlarına girecek olanlar kim olursa olsun, bunların taşıdıkları sıfatlar ne olursa olsun, orada bulunan duyarlı kapıdan herkes geçmek zorundadır. Eğer duyarlı kapı yoksa elle arama yapılacaktır; fakat, milletvekilleri Türkiye'nin en üst düzeyde seçilmişleri olması hasebiyle; mülkî amirler o yörenin en üst düzey yöneticileri olması hasebiyle; hâkimler, savcılar ve avukatlar da yargı üçlüsünün içerisinde en üstte bulunan kimseler olması hasebiyle, onların üstlerinin elle aranması seçim hakkına bırakılmıştır. Eğer her geçişlerinde o duyarlı kapıda ikaz sinyali çalıyorsa, o zaman, o gün içeriye girmekten vazgeçmek veya üstlerinin elle aranmasına razı olmak durumunda olacaklardır.
Değerli milletvekilleri, bu aramalarda dikkat edilmesi gereken ve yasayla da belirtilen bir husus daha var ki, o da, bu aramalarda, hiçbir şekilde, insan onuruna saygıyı temel esas olarak kabul etmekten kimse geri kalmayacaktır.
Tasarının tümü üzerinde yaptığımız bu değerlendirme sonucunda görüyoruz ki, hem infaz kurumlarının güvenliğini artırmaya hem de bu kurumlarda bulunan insanların toplumsal yaşama yeniden hazırlanmasına ve bu kişilerin, gelecekteki yaşamlarına hazırlanırken de, sıhhatlerinin ve hayatlarının korunmasına yönelik azamî gayretin gösterilmesine ilişkin, yeni, çağdaş ve Avrupa normlarında bir düzenlemeyi, bugün, hep birlikte kabul edeceğiz. Öbür taraftan da, uzunca zamandır, özellikle avukatlar için tartışma konusu olan arama meselesine, bugün, yine birlikte son veriyor olacağız.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben, son söz olarak, bu tasarının komisyon çalışmalarını yürüten Adalet Komisyonu üyesi arkadaşlarıma ve bugün, buradaki çalışmaları yürüten milletvekili arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKANBuyurun.
MUZAFFER KÜLCÜ (Devamla)Ayrıca, sizlerin ve aziz milletimizin yaklaşan Kurban Bayramını tebrik ediyor; bayramların bayram tadında yaşandığı, huzur dolu, mutluluk dolu, barış dolu nice günleri hepimiz için temenni ediyor, saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarında alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
19 konuşma daha · 5 Şubat 2003