2005 mali yılı bütçe kanun tasarısı (tümü)
İstanbul Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 35. Birleşim · 3. yasama yılı · 20 Aralık 2004 · 3.208 kelime · yaklaşık 16 dakikalık okuma
Kaynak göster
Nazım Ekren (AK Parti), 20 Aralık 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 35. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2005 MALİ YILI BÜTÇE KANUN TASARISI (TÜMÜ)); konuşma 3.208 kelime.
Nazım Ekren (AK Parti, İstanbul). “2005 mali yılı bütçe kanun tasarısı (tümü)”. TBMM Genel Kurulu, 35. Birleşim tutanağı, 20 Aralık 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/nazim-ekren-22-2004-12-20-2005-mali-yili-butce-kanun-tasarisi-tumu (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
AK PARTİ GRUBU ADINA NAZIM EKREN (İstanbul)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2005 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı üzerinde, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; sizi, Yüce Meclisi ve halkımızı saygıyla selamlıyorum.
Sözlerime başlamadan önce, Irak'ta şehit olan güvenlik görevlilerimize rahmet, yakınlarına ve Türk Halkına da başsağlığı diliyorum.
Yine, önemli bir gündem maddesi olduğu için, bütçe tartışmalarına geçmeden önce, Avrupa Birliği sürecinde ulaşılan olumlu sonuçlara ciddî katkılar sağlayan, başta Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'a ve Dışişleri Bakanımız Sayın Abdullah Gül'e, Yüce Meclisimize, Muhalefet Partimizin Lideri ve üyelerine, halkımıza ve bu sürece daha önce katkıda bulunan bütün siyasîlere teşekkür ediyor; hayırlara vesile olmasını da temenni ediyorum.
Ulusal, bölgesel ve global gelişmelerin yaşandığı bir ortamda, Türkiye ekonomisinin geçmiş dönem performansının, mevcut durumunun ve muhtemel geleceğinin tartışılacağı bütçe görüşmeleri, birçok açıdan özel önem taşımakta. Bu çerçevede sizlere aktarmaya çalışacağım veri ve bilgiler yanında, stratejik olarak yeniden yapılanma için neler yapılması gerekir, bütçemizin temel kurgu ve politikaları neleri ifade ediyor ve dolayısıyla bu süreçte ortak yaklaşımlar nasıl formüle edilmeli ve hangi konulara ağırlık verilmeli; bu konulardaki görüşlerimizi sizlerlerle paylaşmak için söz almış bulunuyorum.
Takdir edersiniz ki, bütçeler, formalite değil, kamu kesiminin ya da sektörünün ekonomiye yaklaşım biçimini, malî politikaların alacağı şekil ve yönü ortaya koyan, tanımlayan dokümanlar olduğu için son derece önemlidir. Bu nedenle, bütçeleri gerçekçi bir ortamda tartışmak, onu doğru algılamak ve okumak, kurumsal ve sosyal sorumluluk gereği oldukça önemli bir fonksiyon görecektir.
1990 sonrası gelişmelere baktığımız zaman -çok fazla geriye gitmek istemiyorum ama- 1998'de girilen yeniden yapılanma süreci ile IMF'yle bağlantının kurulduğu ilk tarihler olduğu için, 1990'lı yılları çok hızlı hatırlamakta fayda var. 1990'lı yıllarda, en önemli sorunlar şu şekilde özetlenebilir:
Birincisi; iki alanda oldukça yüksek açık problemimiz vardı -biz, buna, makroekonomik dengesizlikler diyoruz- birisi, içdengeydi, bütçeyle ilgili; diğeri, dışdengeydi, dışticaret dengesi ya da cari açık olarak bilinen kavramlardı.
İkincisi; oldukça yüksek reel faizler söz konusuydu.
Bir diğeri ise, yabancı tasarruflara ya da yabancı sermayeye çok fazla bağımlı ve onun desteğinde ancak büyüyebilen bir ekonomik yapı söz konusuydu.
Bir diğer faktör ise -bugünlerde de tartışma konusu olabilen- reel kur ve faiz ilişkisiydi. Eğer bu iyi kurgulanamazsa, oturtulamazsa, uygulanan kur rejiminin de fazla bir anlamı kalmıyordu.
Bir diğer faktör, yüksek kamu borç stokuydu.
Önemli unsurlardan bir tanesi de, yüksek malî açıklar söz konusu olduğunda, enflasyonu düşürme çabaları, beklenen sonuçlar yanında, beklenmeyen birtakım yan sendromlara da neden olabilmekteydi. Öte yandan, global piyasalara bağımlılık- bu, petrol olabilir, temel girdi olarak ya da, yine temel girdilerden biri olarak finansal hizmetler ya da fon fiyatları- konusunda da benzer bir duyarlılık söz konusuydu.
Böyle bir yapı içinde, geçmiş dönemin ekonomi yönetimleri, aldıkları kararlarda şu iki hususu nispeten gözardı etmiş gözükmektedir: Bir tanesi, böyle bir ortamda Türkiye ekonomisinin iki önemli sorunu vardı; bunlardan bir kısmı konjonktürel, bir kısmı da yapısal sorunlardı. Dolayısıyla, Türkiye ekonomisinin bünyesi, hem yapısal hem de konjonktürel sorunlarla ıstırap duyan, rahatsızlık duyan bir bünyeyi yansıtmaktaydı. İkinci sorunsa, her iki sorunu çözmeye yönelik ilaçların ya da tedavi yöntemlerinin ortaya çıkaracağı sonuç zaman zaman birbiriyle çelişebilmekteydi. Dolayısıyla, bir sorunu çözerken, iyi kurgulanmayan, düzgün şekilde formüle edilmeyen politika ya da stratejiler, onu çözerken gözardı edilen ya da görülmeyen ya da ihmal edilen bir başka sorunun da ilk tohumlarını atmaya başlıyordu.
Bu genel değerlendirmede şunu söylemek mümkün: İyi bir teşhis ve tahlil süreci yapılmadan, oldukça yoğun reform ya da politika demetleri uygulanmaya başlandığında, bunların yan etkileri oldukça fazla olmakta ve zaman içinde beklenmeyen sonuçlarla karşılaşılmaktaydı. Konjonktürel sorunlar, takdir edersiniz ki, iyi çözümler üretilmediğinde, zaman içinde yapısal sorunlara dönüşebilmektedir ve yapısal sorunların çözümü de oldukça fazla zaman gerektirmekte ve maliyeti de nispeten daha yüksek olmaktadır. Kaldı ki, iç ve dış çevre koşullarındaki gelişmeler, konjonktürel ve yapısal sorunlara beklediğimizden farklı bir içerik kazandırmakta, görmediğimiz bazı değişkenlerin zamanla kalıcı hale gelmesine neden olmaktadır.
2002-2004 dönemini incelemek istediğimizde, ortaya çıkan tablo, objektif olarak bakıldığında şu şekilde özetlenebilir: AK Parti Hükümeti Kasım 2002'de iktidara geldikten sonra, piyasalarda oluşturduğu kredibilite ve beklenti yönetimi sayesinde, makroekonomik dengeler için gerekli olan uygun ortamı hazırlamıştır. IMF ile ve Avrupa Birliğiyle ilişkilerde daha önceki dönemlerden farklı bir kalite süreci başlamıştır. 2001 yılından itibaren, yani, şubattaki krizden sonra, Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu artı ya da eksi faktörler iyi şekilde değerlendirilerek, ekonominin nispeten daha fazla canlanması için gerekli temel altyapı ve reform hızlandırılmıştır. Global ekonomik ortamın sunduğu fırsatlar iyi değerlendirilmiştir. Bu çerçevede, özellikle, uluslararası piyasalardaki fon miktarının ve faiz oranlarının dikkatli takip edilmesi ve buna uygun bir borçlanma yönteminin geliştirilmesinin sonuçlarını hep birlikte görüyoruz.
Bir diğer faktör de, Türkiye ekonomisinin ve Türkiye'nin bölgesel gelişmeler nedeniyle önemi giderek artmış bulunmaktadır. Bu faktörler, biraz sonra sizlere takdim etmeye çalışacağım tablolardan da gözükeceği gibi, mukayeseli üstünlük sağlayan bir performansın da temel hazırlayıcıları olmuştur.
Elbette, kredibilite önemli bir faktördür. Kredibilite, karizmatik liderlik ile diyalog odaklı güçlü bir liderlik yanında, kariyer arka planı sağlam olan bir ekip uyumunun ortaya çıkardığı kaliteli veya farklılaşmış bir kalite sürecidir. Bu nedenle, böyle bir kredibilite ya da kalite, mukayeseli üstünlüğü belirleyen temel faktör olma yanında, toplumun, halkın, ekonomik birimlerin, piyasaların ya da uluslararası toplumun özellikle istediği, arzuladığı bir yetkinlik olarak da önplana çıkmaktadır.
Müsaadenizle, Kasım 2002 ile Kasım 2004 arasında, ilginç olan, dikkate değen bazı göstergeleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Birinci nokta; 2002, 2003, 2004 yılları arasında yıllık bazda büyüme oranlarına bakıldığında, sırasıyla 7,9; 5,9 ve bu yılki tahminimiz de ortalama yüzde 9 veya 10 civarında olacaktır.
İşsizlik oranları belki de en çok tartışılan konudur. Kasım 2002'nin ya da 2002 yılının üçüncü çeyreğindeki oran 9,9'dur; bu seneki üçüncü çeyreğin oranı ise 9,5'tir. Dolayısıyla, işsizlik oranlarında, iktidara geldiğimiz dönemin üçüncü çeyreğindeki rakam ile iktidarda bulunduğumuz bu dönemin rakamı karşılaştırıldığında gözardı edilemeyecek; fakat, çok büyük olduğunu ifade edemeyeceğimiz bir düşme de söz konusudur.
Enflasyon oranlarına baktığımız zaman, yine, Kasım 2002'de TÜFE bazında 31,8 olan enflasyon oranı Kasım 2004'te 9,79'a düşmüş bulunmaktadır. Aynı şekilde, TÜFE'de ise 31,8'den 9,79'a bir gerileme bulunmaktadır.
Kamu kesimi bütçe dengesine baktığımızda -yani, bütçe dengesi açısından aylık bazlarıyla mukayese kolay olsun diye söylüyorum- Kasım 2002'de- 2,423 katrilyon olan bütçe dengesi Kasım 2004'te 418 trilyon bir fazlayla kapanmış bulunmaktadır. Benzer şekilde, kamu kâğıtlarının devlet iç borçlanma senetlerinin faiz oranları ise Kasım 2002'de 52,7 iken Kasım 2004'te 22,9'a inmiş bulunmaktadır.
Kamu borçlarında ise farklı bir rakamı da söylemek istiyorum. İktidara geldiğimiz Kasım 2002'de 145 katrilyon olan kamu içborcu Aralık 2002 sonunda 149 katrilyona çıkmış, Aralık 2003'te 194 katrilyona ulaşmış ve en son verilerde ise 225 katrilyonu bulmuş gözükmektedir. Bu rakamların artış oranları dikkate alındığında, 2002'den 2003'e artış oranı yüzde 30, 2003'e göre 2004'teki artış oranı da yüzde 16'dır. Bundan da şunu ifade etmek istiyorum: Kamu borç stokunda da artış oranları ciddî şekilde azaltılmıştır. Eğer, bunu reel bazda düşünürseniz, içborçların, vade ve para birimi cinsinden kompozisyonunu dikkate alırsanız, bu oranın daha da düşük çıkma ihtimali bulunmaktadır.
Bir diğer faktör, dışticaret ve cari açıktaki gelişmelerdir. Elbette, bunda objektif olmak lazım. Kasım 2002 ile Kasım 2004 arasındaki verilere bakıldığında cari dengenin ve dışticaret dengesinin nispeten daha fazla açık verdiği ifade edilebilir. Bunun da, daha sonra, nedenlerini ve yönetilebilir olmasının gerekçelerini de sizlere izah edeceğim.
Dolar açısından gelişmelere bakıldığında, Kasım 2002'de 1 543 000 olan dolar, yine, en son Kasım 2004'te 1 419 000'e inmiş bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası rezervi 26 milyar dolardan 35 milyar dolara, İMKB endeksi ise 13 300 puanlardan 22 480 puanlara çıkmış bulunmaktadır. Bir diğer önemli gösterge ise, Merkez Bankasının gecelik ve haftalık borçlanmalara uyguladığı faiz oranıdır. Kasım 2002'de yüzde 44 olan bu oran, en son yüzde 27, fakat, bu sabah, tekrar 2 puanlık düşüşle yüzde 18'e gerilemiş bulunmaktadır. Bu genel tablo, makro ekonomik performans açısından AK Parti Hükümetlerinin iktidarda bulunduğu dönemde yadsınamayacak bir iyileşmenin söz konusu olduğunu ortaya koymaktadır.
Acil Eylem Planındaki gelişmeleri de sizlerle paylaşmak istiyorum. Aralık 2004 sonuçlarına bakıldığında, bir aylık 14 faaliyetin tamamı, yani, gerçekleşme oranı yüzde 100; üç aylık 25 faaliyetin tamamı, yine gerçekleşme oranı yüzde 100; altı aylık 39 faaliyetin 33'ü, yani, gerçekleşme oranı yüzde 85; 12 aylık ve üzeri süreklilik arz eden 82 faaliyetin de 32'si, yani, yüzde 40'ı gerçekleşmiş bulunmaktadır.
Genel olarak bir bütün şeklinde bakıldığında, 205 faaliyetin 148'i, yani, yüzde 72'si gerçekleşmiş durumdadır. Gerçekleşmeyenler ise hem süreklilik arz etmekte hem de diğer kanunlara bağlı olduğu için beklemektedir. Elbette, kamu yönetimi temel ilkeleriyle, yerel yönetimlerle ilgili kanunlar çıktığında, bu oranların gerçekleşme düzeyleri çok daha yükseğe çıkacaktır.
Türkiye ekonomisinde bu başarılı performans söz konusuyken, müsaadenizle, dünya ekonomisindeki gelişmeleri de sizlerle paylaşmak istiyorum. 2002-2004 verileri dikkate alındığında, OECD ülkelerinde büyüme oranları yüzde 1,5 ile 3,5 arasında değişmiştir. OECD dışı ülkelerde ise büyüme oranları yüzde 4,7 ile yüzde 6,5 arasında farklılaşma göstermiştir. Sizlere az önce ifade ettiğim Türkiye'deki büyüme oranlarıyla mukayese edildiğinde, Türkiye'nin büyüme açısından, hem OECD'nin hem de OECD dışındaki ülkelerin oldukça üstünde bir performans gösterdiği ortaya çıkacaktır.
Dünya ticaretindeki büyüme oranlarına gelince; yani, ithalat ve ihracattaki gelişim oranlarına baktığımızda, gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 1,4 ile 6,8 arasında değişirken, gelişen ülkelerde bu oran yüzde 7,5 ile yüzde 12,1 arasında değişmiş bulunmaktadır. Benzer şekilde, Türkiye'deki ihracatın ve ithalatın büyüme oranlarına baktığımızda, yine, dünya ortalamasının üstünde bir başarı gösterdiğimizi çok net şekilde söyleyebiliriz.
Benzer bir tablonun, ne yazık ki, enflasyon ve faiz oranlarında söz konusu olmadığını da vurgulamak gerekir. OECD'de ortalama enflasyon oranı yüzde 1,4 ile yüzde 2,0 arasında değişirken, dünya ortalaması yüzde 2,5 ile yüzde 2,7 arasındadır. Elbette, biz, uyguladığımız programla, 2007 sonunda bu oranlara yaklaşmayı da hedefliyoruz.
İkinci bir hassas konumuz faiz oranlarındaki gelişmelerdir. Libor, üç aylık dolar cinsi faiz oranları 1,8 ile 1,5 arasında değişmektedir. Buradan şunu söylemek istiyorum: Reel sektör ağırlıklı olarak büyüme ve dışticaret konusunda Türkiye dünya ortalamasının oldukça üstünde başarı gösterirken, finans sektörüyle ilgili TÜFE'lerde ve faiz oranlarında bu başarı için bir müddet daha beklemesi gerekmektedir.
Sonuç olarak şunu söylemek mümkün: Temel makroekonomik göstergelerden enflasyon oranı, faiz oranı, döviz kuru, büyüme oranı ve işsizlik oranlarına bakıldığında, bunları ortak bir endeks olarak dikkate aldığımızda, büyüme oranları hariç, bütün göstergelerin artış oranlarının azalması gerekir. AK Parti İktidarı, 2002 Kasımı ile 2004 Kasımı arasında büyüme oranları da dahil olmak üzere -fakat, küçük oranda olmak üzere- bu oranların tümünü azalttığı için, büyümeyi artırdığı için, performans bakımından oldukça iyi bir sonuçta bulunduğunu söylemek mümkün.
Temel makro ekonomik dengesizlikler açısından ise, "içdenge" olarak adlandırdığımız bütçe dengesi konusunda, Sayın Bakanımızın da az önce ifade ettiği şekilde, son yılların en istikrarlı, en küçülen ve de en iyi sonuç veren bütçelerinden bir tanesidir; fakat, dışdenge konusunda büyümeden kaynaklanan ivmeden dolayı cari ve dışticaret açığı yönetilebilir sınırlarda da olsa bir miktar artmıştır. Genel denge olarak ifade edilen tasarruf ve yatırım dengesinin ise, 1990'lı yıllardan itibaren negatif olan kısmı giderek azalmış, günümüzde kamunun yatırım ve tasarrufunun azalması karşılığında özel sektörün tasarruf ve yatırımları arttığı için bu oran nispeten kapanmaya başlamıştır.
Bu genel değerlendirmelerden sonra, müsaadenizle AK Parti İktidarı döneminde sık sık gündeme getirilen, kısmen yanlış anlaşılmalardan dolayı tartışma konusu olan birkaç konuda görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Birinci nokta şu: AK Parti iktidara geldiğinde uygulamakta olduğu ekonomik programın, aslında bir önceki dönemin programı olduğu ve bu programdaki temel parametrelerin geçerli olduğu ve başarının da önemli kısmının buradan geldiği şeklindeki düşüncedir. Elbette bunun doğruluk payı vardır. 2001 yılında krizden sonra uygulamaya konulan güçlü ekonomiye geçiş programı, 11 Eylül olaylarından sonra revize edilmiş, yönetişim, etkinlik ve yapısal reformlar adı altında yeni bir programa kavuşmuştur. Dolayısıyla, AK Parti iktidara gelmeden, Mayıs 2001 ile Kasım 2002 arasında programın iki tane farklı versiyonu ve revizyonu vardır. Şu mümkün: Mayıs 2001 ile Kasım 2002 arasında geçen dönemde uygulanmakta olan programın teknik parametreleri, ana kurgusu değişmemekle birlikte, takdir edersiniz ki, o dönemin iç ve dış konjonktürü bizim içinde bulunduğumuz dönemin iç ve dış konjonktüründen çok daha iyiydi; ama, az önce sizlere takdim ettiğim makro- ekonomik performansa baktığınızda, performansın da, bizim içinde bulunduğumuz dönemde nispeten iyi olduğunu söylemek mümkün. Dolayısıyla, Türkiye'yi, Kasım 2002'den Kasım 2004'e kadar geçen süre içinde, Irak krizi, banka problemleri ve nisanda yaşanan uluslararası piyasalardaki dalgalanmalara rağmen, performansta herhangi bir azalma veya düşme olmadan, benzer bir şekilde daha hızlı bir sonuca ulaştırılmasının, takdir edersiniz ki, güven ve itibar yanında, programa sosyal boyut katarak halkın da desteğini aldığımızın bir ifadesi olarak yorumlanması gerekir.
Sizlerle paylaşmayı düşündüğüm ikinci bir nokta, AK Parti İktidarındaki dönem içinde bazı tahmin hatalarının sadece içeride değil, yurt dışında da yapılıyor olmasıdır. Uluslararası ekonomi kuruluşlarından bir tanesinin, Temmuz 2003'ten başlayıp Aralık 2003'e kadar giden tahmin sürecinde, Türkiye'de 2004 yılında olacaklara ilişkin temel makroekonomik verileri, ne yazık ki, gerçekleşmemiştir. Önce oldukça karamsar tablo çizen bu kuruluş, daha sonra, Aralık 2003'teki çok muhafazakâr tahminlerinde bile, şu anda ulaştığımız verilerin oldukça gerisinde kalan bir tahmin sergilemiş bulunmaktadır. Burada da, AK Parti İktidarının iç ve dış çevre koşullarını çok iyi algıladığını, gerekli politika ve stratejileri zamanında devreye koyduğunu söylemek mümkündür.
Tartışılan ve yanlış anlaşılan konulardan bir tanesi de şudur: Döviz kuru, enflasyon, ihracat, ithalat ve dışdenge arasında bir tutarlılık olmadığı iddiasıdır. Müsaadenizle, bu konuda da, yine objektif olarak, olaya yaklaşılma biçim ve yönünü sizlerle tartışmak istiyorum.
Döviz kuru konusundaki kafa karışıklığının temizlenmesi için, programın ana kurgusunun ve hedefinin iyi anlaşılması gerekir. Program, düzelen temel göstergeler, azalan risk algılaması ve enflasyondaki düşüşe bağlı olarak Türk Lirasının değer kazanması prensibine dayanmaktaydı; dolayısıyla, değer kazanan bir TL'nin, aslında, işlerin yolunda gittiğinin de bir göstergesi olması gerekiyordu. Değerlenen TL, ticarete konu olan mallarda üretim yapan kurum ve kişileri daha verimli olmaya zorlamış, onların yeniden yapılanması için uygun piyasa koşulları da oluşturmuştur. Teorik olarak, ihracat, reel döviz kuru yanında yabancı ülkelerin talebine, ithalat ise, yine reel kur yanında, bizim talebimize bağlı olarak gelişme göstermektedir. Teknik bir ifadeyle, ihracatın ve ithalatın fiyat elastikiyeti düşük, gelir elastikiyetleri yüksektir; dolayısıyla, ihracat ve ithalat dengesi tartışılırken ya da konuşulurken, sadece kurun değil, kur yanında, büyüme faktörünün de özel bir şekilde dikkate alınması gerekir. Cari dengenin yönetilip yönetilemeyeceği konusunda Sayın Bakanımız da bir miktar bilgi verdi. Ben, yine, üzerinde durulması gereken birkaç tane anafaktörü sizlerle paylaşmak istiyorum.
Cari dengenin veya açığın nereden kaynaklandığı, bunun nasıl finanse edildiği, yürürlükte olan kur sistemi, risklerin iyi algılanıp algılanmadığı ve nasıl yönetildiği, politika değişikliğinin zamanında yapılıp yapılmadığı, dışticaretimizin mal bileşimi ve faktör piyasalarımızın yapısı, bu cari dengenin ne kadar sürdürülebileceği konusunda önemli ipuçları verecektir. Kaldı ki, ekonomik büyüme oranı ile uluslararası faiz oranlarını karşılaştırdığımız zaman, eğer bizim dışticarete konu olan sektörlerimizin mal bileşiminde ciddî bir sorun yoksa, borçlanmanın millî gelire oranını bozmaksızın cari açığı sürdürme şansımız hâlâ olacak demektir.
Az önce ifade ettiğim, ekonomik büyüme ile uluslararası piyasalardaki faiz oranlarına bakıldığında, Türkiye'nin teknik ve ekonomik olarak cari açığı sürdürme kapasitesi ve yeteneğinin de olduğu açıktır; fakat, bu, hiçbir zaman, bu açığın finanse ediliyor olsa bile sürdürüleceği anlamına gelmemekte. Bildiğiniz gibi, AK Parti Hükümetleri, bu açığın zaman içerisinde mümkün olan en az seviyeye indirilmesi için de tedbirleri almış bulunmaktadır.
Bir başka faktör, tartışma konusu olan temel nedenlerden bir tanesi de, büyüme oranlarında içtüketimin, yani, içtalebin çok fazla katkısının olmadığı, önemli faktörlerden bir tanesinin de stoklar olduğuydu. Yine müsaadenizle, rakamlarla ilgili olarak şu sonuca ulaşmak mümkün gözükmekte: Eğer bu sene büyüme oranlarını yüzde 10 civarında bekliyor isek, bu orana stok artışının katkısı sadece 1,4'tür. Özel tüketim ve özel yatırımın ise yüzde 10'luk büyüme oranına katkısı, sırasıyla 5,9 ve 4,8'dir. Kaldı ki, toplam tüketimin büyüme oranı içerisindeki payı da yüzde 6,1'dir. Dolayısıyla, içtalebi dikkate almayan, bu nedenle sürdürülemez olarak gözüken büyüme oranları ve stok artışından kaynaklandığı iddia edilen bu performans, rakamlara bakıldığında, en azından bu yıl için, tartışmaya açık bir konu olarak kalacaktır.
Bir diğer faktör, borçlanmanın sürdürülüp sürdürülemeyeceğidir. Burada da yine üzerinde durulan üç tane temel kriter var; büyüme oranı, faizdışı fazla oranı ve kamu kesiminin özellikle içborçlarda katlandığı maliyet, yani faiz oranıdır.
Yine, 2004 verilerini dikkate alırsak, ortalama yüzde 10 olan büyüme oranı ile yüzde 6,5 olan faiz oranı toplandığında yüzde 16,5'lik bir artı değerimiz var. Eğer, kamunun kamuya ya da kamunun özele ödediği faiz oranlarının ortalamasını dikkate alırsak, bu da, zannediyorum ekim ayı sonu itibariyle yüzde 11,5; dolayısıyla, yüzde 16,5 bir artı değer ve yüzde 11,5'lik bir maliyet... Bu veriler devam ettiği sürece, yine, borçların sürdürülebilirliği konusunda da ciddî bir handikabımızın olmadığını söyleyebiliriz.
İşsizlik konusu, elbette temel problemdir. Anamuhalefet Partimizin ve kamuoyunun da sürekli gündeme getirdiği işsizlik, rakamlarla ifade etmiş olmama rağmen, en azından artmıyorsa ya da arzu ettiğimiz belli bir azalma trendine girmiyorsa, bu konuda da ciddî işler yapmamız gerektiğinin farkındayız. Kaldı ki, 2005-2007 programları ve bütçemiz, özellikle bu dönemde, işsizliği azaltıcı hem teşvik ve ekonomik ortamı sağlama hem de vergi düzenlemeleriyle bu işi yapmayı planlamaktadır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; müsaadelerinizle, ulusal ve uluslararası toplumun AK Partinin ekonomik performansına nasıl baktığı konusunu sizlerle paylaşmak istiyorum. IMF, birlikte program yaptığımız, uzun süreden beri ekonomiyle ilgili kararları birlikte oluşturduğumuz kurum, elbette ki, sonuçlara olumlu bakacaktır, bunu zaten sizlerle paylaşmak çok da makul gözükmüyor; ama, Avrupa Birliği ve Dünya Bankasının bu konudaki tercihleri özel bir önem taşımaktadır. Avrupa Birliği, daha önceki sonuç bildirgelerinde, makroekonomik dengesizliklere özel atıfta bulunurken, bu seneki bildirisinde ya da Avrupa Komisyonunda tartışılan raporlarda, makroekonomik dengesizliklerin azaldığını ve makroekonomik performansın önemli ölçüde arttığını vurgulamıştır. Dünya Bankası da, malî disiplin, kamu sektörü reformları ve sağlam ekonominin performansın devamı için önemli bileşenler olarak gözüktüğünü ve bunun sürdürüldüğünü belirtmiştir. OECD ise, düşük güvenilirlik, zayıf yönetişim ve yüksek kayıtdışılık gibi temel faktörlerin bu dönemde azalmaya başladığının altını çizmektedir.
Rating kuruluşları, Standard and Poor's, Moody's, Fitch ve CSR, 2002 yılında, daha önceki yıllardan farklı olarak, notlarını yükseltmiş; hatta, 17 Aralık zirvesinden sonra bile Moody's bu raporunu teyit etmiştir.
Uluslararası yatırım ve danışmanlık kuruluşları da, hem AB'yle hem de IMF ve Dünya Bankasıyla yürütülen bu programların önemli çıpalar olduğunun, dolayısıyla, bu dönemde, uluslararası toplumun olaya bakış tarzının değişmediğinin altını çizmektedir.
İş dünyası ise, ekonomik yapıyı daha da güçlendirmek için güven ve istikrar ortamının sürdürülmesi gerektiğini ifade etmektedir.
Sendikaların, program desteği ve yeni alınan önlemlerle piyasalarda geçici bir istikrar sağlandığını, kısa vadeli gerçekleşmelerin bir iyileşmeye işaret ettiği şeklindeki yorumlarını sizler de biliyorsunuz.
En son yapılan halk anketinde ise, AK Parti hükümeti döneminde ekonominin zaman içinde düzeleceği kanaati 2003 yılında yüzde 39'ken, bu sene yüzde 50'ye çıkmış bulunmaktadır.
Bunu, şunun için söylüyorum: Bu tür düzenlemeler veya bu tür değerlendirmeler, en azından, AK Parti Hükümetinin ekonomi yönetiminin makro çerçevede ciddî bir kurgu ve yönetim hatası yapmamaya özen gösterdiğini ifade etmektedir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; müsaadelerinizle, Türkiye'nin global sistemdeki ağırlığını da sizlerle paylaşmak isterim. Türkiye, yüzölçümü açısından bakıldığında, 2003 yılı sonu itibariyle, 36 ncı ülkedir, nüfus açısından bakıldığında ise 15 inci sıradadır, toplam işgücü ise 34 000 000'luk bir miktara ulaşmış bulunmaktadır; yine, 2003 verileri kullanıldığında, ortalama 200 milyar dolarlık millî gelir hacmiyle 24 üncü ülke durumundadır. 1970'lerde 589 000 000 dolar olan ihracat, 2003'te 47 milyar dolara kadar ulaşmıştır; askerî gücüyle dünyanın 6 ncı büyük ordusuna sahiptir; coğrafî konumu, altyapısı ve altyapı kaynaklarıyla, yine bölgenin ve uluslararası konumun özel bir ülkesi durumundadır; 1980-2003 arasında yabancı sermaye toplamı ortalama 16 500 000 000 dolardır. Dolayısıyla, globalleşen bir dünyada ülkeler, tamamlayıcılık veya rekabet güçlerine bağlı olarak, elbette başka ülkelerle değişik formlarda işbirliğine girmek isterler. Türkiye, az önce ifade ettiğim imkân ve kaynaklarıyla, gösterge verileriyle, hem fiilî hem de potansiyel ortaklarına ciddî katmadeğer sağlayacak potansiyeller taşımaktadır. Dolayısıyla, bu özelliklerinden dolayı Türkiye, bölgesel ve global istikrara, her zaman olduğu şekilde, katkı vermeye devam edecektir.
Önümüzdeki dönemin özelliklerini sizlerle de paylaşmak istiyorum. Gelişen piyasalardaki hassas konuları tartışmadan, değerlendirmeden, ekonominin genel gidişatı ya da performansı konusundaki yorumlar da nispeten eksik olacaktır. Özellikle, gelişen piyasalar, ortak bir sorunla karşı karşıyadır. Tümünde, borçların sürdürülebileceği sorunu, bunları finanse eden kurum veya kişilerin kanaatiyle oldukça yakınlık içindedir. Eğer, beklenti ve inançlar hızla değişiyorsa, o ülkelerde sağlam makro ekonomik yapı olsa bile, istikrarsızlık zaman zaman gündeme gelebilmektedir. Dolayısıyla, AK Parti Hükümetleri, böyle bir riski gördüğü için, finansal ve ekonomik gelişmeleri yakından takip etmiş, duyarlılık ve stres analizlerini oluşturmuş ve ülkenin sürdürülebilir büyüme refleksini geliştirmek amacıyla, ulusal ekonomik güvenlik kavramlı bir model de geliştirmiştir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
33 konuşma daha · 20 Aralık 2004