Dışişleri Komisyonu toplantısındaki konuşma
İstanbul Milletvekili · CHP
Dışişleri Komisyonu · 5. yasama yılı · 27 Ekim 2026 · 1.233 kelime · yaklaşık 6 dakikalık okuma
Kaynak göster
Oğuz Kaan Salıcı (CHP), 27 Ekim 2026 tarihinde TBMM Dışişleri Komisyonu oturumunda konuştu (gündem: Tutanak Metni); konuşma 1.233 kelime.
Oğuz Kaan Salıcı (CHP, İstanbul). “Dışişleri Komisyonu toplantısındaki konuşma”. TBMM Dışişleri Komisyonu tutanağı, 27 Ekim 2026. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/oguz-kaan-salici-2026-10-27-tutanak-metni (erişim: 28 Ekim 2026). TBMM kaydı: https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeKomisyonKonusmaTutanakDetay?tutanakId=90847
Konuşmanın tam metni
TBMM tutanağından · Kaynak ↗ (yeni sekmede açılır)OĞUZ KAAN SALICI (İstanbul)Teşekkür ederim.
Sayın Başkan, tabii, önemli bir konuyu konuşuyoruz. Onun için, benden önceki konuşmacı arkadaşların söylediklerinin bir kısmı ilgili tekrara düşme ihtimali var. Tekrara düşmenin de iyi bir şey olduğu kanaatindeyim. Bakanlıktaki arkadaşlarımız bazı soruları görmezden gelme konusunda çok mahirler, belki tekrar not almaları ihtimalini ortaya koymuş oluruz, onlar da böyle değerlendirmiş olurlar.
BAŞKAN FUAT OKTAYYok, ben de notlarımı alıyorum zaten sorularla alakalı, atlamamalarını özellikle rica ediyoruz.
Buyurun.
OĞUZ KAAN SALICI (İstanbul)Teşekkür ederim, sağ olun.
Millî Savunma Komisyonuna sizin ortak savunma anlaşmasını göndermiş olmanız ve Millî Savunma Komisyonunun herhangi bir görüş ifade etmemiş olması bir skandal yani konunun başı da savunma sonu da savunma.
BAŞKAN FUAT OKTAYBen hemen bir düzeltme yapayım orada, biz göndermiyoruz onu Meclis Başkanlığı ilgili başkanlıklara gönderiyor.
OĞUZ KAAN SALICI (İstanbul)Biliyorum, Meclis Başkanlığı gönderiyor ama siz görüş sormuşsunuz anladığım kadarıyla.
BAŞKAN FUAT OKTAYYani biz oradan gelen yazıyı paylaştık.
Buyurun.
OĞUZ KAAN SALICI (İstanbul)Yani skandalın boyutunu küçültür sadece bence, skandal olduğu bölümde sorun yok.
Şimdi, buradaki temel sıkıntı şu bu anlaşmayla ilgili, bence anlaşılması gereken nokta şu: Türkiye için nasıl bir güvenlik ihtiyacı böyle bir anlaşmayı zorunlu kıldı? Bunu anlarsak, bunu dört başı mamur bir şekilde anlarsak meseleyi günlük gelişmelerin dışında değerlendirme imkânına kavuşuruz çünkü doğal olarak şu anda Husiler ile Suudi Arabistan arasında yürüyen bir çatışma var ama aslında bu çatışma Temmuz 13'te başladı yani ondan önce ateşkes durumu vardı iki taraf arasında. Dolayısıyla, bu anlaşma da herhâlde 7 Ağustosta, Sayın Cumhurbaşkanı imzalamadan bir hafta önce kesinleşmemiştir, bunun bir hazırlık aşaması vardır. Bu tür anlaşmaların genelde geçmişe yönelik bir-iki sene süren hazırlık aşamaları olur, dolayısıyla muhtemelen doğrudan Husilerle alakalı değil ama neyle alakalı onu izah ederseniz biz de en azından o perspektifi doğru bir şekilde anlamış, ortaya koymuş oluruz.
Bu anlaşma imzalandıktan hemen sonra -işte arkadaşlarımız da bahsetti- Pakistan vatandaşı bir genel sekreter belirlendi, emekli bir general yani aslında anlaşma Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçmeden bazı adımlar atılıyor. Peki, acaba, Suudi Arabistan ya da Pakistan tarafında anlaşmanın onay sürecine dair durum nedir, oralardan geçti mi? İkisinde de geçti mi? Tamam, ikisinden de geçti ama bizden geçmedi ama biz toplantılara katılım yapmaya ya da bu anlaşma geçecekmiş gibi davranmaya devam ediyoruz. Mesela, bununla ilgili bence bir açıklamaya ihtiyaç var.
Bir de bu on yıl meselesi gerçekten önemli, ben şimdiye kadar böyle bir süre sınırına şahit olmadım. Yani anlaşmaya giriyorsunuz ve on yıl boyunca iktidar değişse de dünyada başka türlü gelişmeler de olsa anlaşma on yıl boyunca devam ediyor. Tamam, çıkmak için üç ay önceden bildirebilirsiniz, onun bir mekanizması olabilir ama bu on yıllık süre niye konuldu? Anladığım kadarıyla bu tür çok taraflı savunma anlaşmalarında bu tür süreler yok ya da otomatik olarak uzuyor; belli bir süreliğine geçerli oluyor, on yıllığına geçerli oluyor da anlaşma herhangi bir taraf çıkmak ya da iptal etmek istemezse otomatik olarak uzuyor. Fakat burada bu on yıllık süre meselesini bence doğru bir şekilde anlamak lazım.
Türkiye NATO'nun önemli üyelerinden bir tanesi, bizim bu üyeliğimiz devam ediyor ve gördüğümüz kadarıyla NATO'yla da iş birliği gayet iyi seviyede yürüyor. İkinci bir kolektif savunma düzenlemesine biz niye ihtiyaç duyduk? Yani bunu doğru anlarsak... Geçmişte bir kötü CENTO deneyimi var, o CENTO deneyimiyle bugün yapmış olduğumuz Mekke Savunma Anlaşması'nın kıyaslaması ya da koşulların farklılığı konusunda da bir nokta oluşur diye düşünüyorum.
Çok tartışılan bir madde var taraflardan herhangi birine yönelik saldırıya diğer tarafların yardımcı olması ifade edilen. Benzer bir madde NATO anlaşmasında da var ama NATO'da aynı zamanda 4'üncü madde var, aslında "Yapılan saldırıya nasıl karşılık verilecek?"ten çok saldırının şeklini, şemailini inceleyen ve buna dair önerilerde bulunan, hazırlık yapılmasını gerektiren bir madde var ki burada öyle bir madde yok. Yani eğer ortak karşılık verme türünde bir madde varsa bu maddeyi değerlendiren başka bir maddenin olması gibi bir ihtiyaç yok mu?
Suudi Arabistan'a yönelik herhangi bir saldırı, askerî saldırı; bu konularla ilgili benden önceki konuşmacı arkadaşlar da ifade ettiler. Bir de bu Husilerle ilgili meselede şöyle bir şey var, şöyle bir durum söz konusu: Suudi Arabistan'a ve Yemen'e bu anlaşmadan hemen sonra... Az önce bahsettim, bu antlaşmanın muhtemelen birkaç yıllık bir geçmişi var, bir hazırlık aşaması var. Şu anda Suudi Arabistan'a ya da Yemen'e asker göndermeyle ilgili bir hazırlık var mı? Tamam, tezkere yok, tezkere Meclise gelmiş değil ama bir hazırlık var mı, böyle bir niyet var mı? Bunu Mısır'ın asker gönderme kararıyla beraber değerlendirirsek nasıl olur? Çünkü Mısır da bu anlaşmanın dördüncü tarafı olarak konumlanan ülkelerden bir tanesi olarak sayılıyordu -şu anda değil ama- eğer Mısır anlaşmaya dâhil olmak isterse anlaşılan o ki anlaşmada ifade edildiği şekliyle çekirdek üyeler buna itiraz etmeyecekler.
Bunun dışında, terör meselesi önemli, şundan dolayı önemli: Biliyorsunuz, terör örgütü kimdir konusunda tartışma çok geniştir, Birleşmiş Milletlerde de bu böyledir, İslam İş Birliği Teşkilatında da böyledir yani bir örgütü terör örgütü sınıfına alıp almamak başlı başına bir tartışmadır, aldıktan sonra başka bir ülkeyle bu konuda uzlaşmak daha zor bir meseledir. Yani bir ortak terör örgütleri listesi var mı ya da Suudi Arabistan'ın, Pakistan'ın terör örgütü olarak gördüğü örgütleri biz de terör örgütü olarak görecek miyiz, görüyor muyuz? En azından Husileri, Ensarullah'ı terör örgütü olarak görüyor mu Türkiye? Bunlara dair görüşlerinizi açıkçası merak ediyorum. Amerikan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi'nden bir paragraf okuyayım, o biraz daha anlaşılır hâle getirecek meseleyi: "Orta Doğu'nun hem uzun vadeli planlamada hem de günlük uygulamada Amerikan dış politikasına hâkim olduğu günler neyse ki geride kalmıştır." diyen bir cümle; bunun başı da sonu da aslında bu cümleyi destekler nitelikte. Şimdi, görünen o ki 30 Eylül itibarıyla da Amerika Birleşik Devletleri, askerlerini Irak'tan çekti. Dolayısıyla, bölgede Amerikan askerleri ya da üsleri sayısında bir azalma var. Bundan sonrasına dair ya da Amerika bölgeden çekildikten sonrasına dair bir yeni güvenlik mimarisi kuruluş çabası mıdır bu Mekke Anlaşması? Ya da böyle bir güvenlik mimarisi çabası ise o güvenlik mimarisi nasıl tanımlıyorsunuz anlaşmanın ötesinde?
Evet, anlaşmanın tabii, ilginç noktalardan bir tanesi de şu: Bu anlaşma 7 Ağustosta ilan edildi, 10 Ağustosta İran'dan bir açıklama geldi "Biz bu anlaşmaya karşı değiliz." diye. Yani ortada kimseye karşı olmadığı söylenen bir anlaşma var, Amerika Birleşik Devletleri destekliyor, İran destekliyor -bölgede en çok karşı çıkacağı düşünülen ülkelerden bir tanesi- İsrail de sessiz. Bu bölgesel denklemi nereye koyuyorsunuz? İran böyle bir anlaşmayı hangi gerekçelerle destekliyor? Kendi yaptıkları açıklamada çok detaylı bir yaklaşım yok ama dünkü toplantıdan sonra özellikle bunun bence anlaşılmasına ihtiyaç var.
Bedir Mutabakatı yapıldı bu arada Katar, Endonezya, Pakistan ve Türkiye arasında. Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile Bedir Mutabakatı arasında bir devamlılık ilişkisi var mı, bunu yine ortak güvenlik mimarisi bağlamında soruyorum aynı zamanda.
Bir de iktidar medyasının bahsetmekten çok hoşlandığı bir şey var, 7 Ağustostan hemen sonra ortaya çıktı: Bu 3 ülke bir araya geldi, bu 3 ülkenin muhtelif avantajları var; bu avantajlar sayılırken Türkiye ve Suudi Arabistan'a atfedilen avantajlar da var ama Pakistan söz konusu olduğunda nükleer şemsiye devreye giriyor, nükleer silah devreye giriyor. Bu anlaşmanın maddelerinde yok fakat Pakistan'ın bu anlaşmaya taraf olan ülkelere bir nükleer şemsiye, nükleer güvenlik şemsiyesi sağlayacağına dair bir şey var mı ortada, bir yaklaşım var mı açıkçası? Bir de bizim Pakistan'la ortaklaşmamızın, Suudi Arabistan'la ortaklaşmamızın Hindistan açısından ya da İran-Hindistan ilişkileri açısından güvenlik dengesini bozma riskini görüyor musunuz? Çünkü biliyorsunuz, yakın zamanda Pakistan ile Hindistan havada bir Altı Gün Savaşı yaşadı ve ilişkiler hâlâ gergin, ilişkiler bundan önce de gergindi. Bu anlaşmadan sonra Türkiye ile Hindistan arasındaki ilişkilerin ya da Hindistan-İran veya bölgeye dair ilişkilerde bir gerginlik ya da mevcut dengeyi bozma yönünde bir şey düşünüyor musunuz?
Teşekkür ederim.
AYNI TOPLANTIDA
Aynı gün bu komisyonda konuşanlar
30 konuşma daha · 27 Ekim 2026